Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kaynak - İslami Bilgiler - Altinoluk - 1. Sayfa

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

Kaynak:        Altınoluk Sohbetleri – Sadık Dânâ – Erkam Yayınları 61, İst.1991,

 

3.Mikâil (as) hakkında bir yalan.(S: 24)

Mikâil aleyhisselâm kâinatı dolaşmak istedi. On sene uçtu, bir bilgi elde edemedi (melek hızı yanında güneş ışığı sür'ati bir kağnı sür'ati bile değildir). Gene bir on sene daha izin istedi,izin verildi, gene bir netice elde edemedi ve kanatları yanmaya başla­dı. Secde etme ihtiyacı duydu. "Sübhane Rabbi-ye'l-a'lâ " diye secde etti.

 

5.Beyazıd-ı Bestami’nin 30 sene kendini arayıp bulamaması saçmalığı.(S: 26)

Bir gün bir kişi geldi.Dört yana bakardı. Bâyezid:

-Kimi istersin? dedi.

-Bâyezid'i isterim, dedi. Bâyezid:

-Ben dahi otuz yıldır Bâyezid'i isterim, bulamazam , dedi.

 

8.Mutasavvıflara her şey öğretilir iddiası.(S: 33)

Mürşid-i kamiller veres-i enbiya oldukları için ancak kendilerine bildirilenleri bilirler. Zaman gelir arşdan ferşe kadar her şey gösterilir, zaman gelir ayaklarının topuğunu bile göremezler. Her şey Cenab-ı Vacibul-Vücud hazretlerinin emriyledir.

 

9.Mürşidlerin bazılarına geniş tasarruf yetkisi verilir yalanı.(S: 33)

Bazılarına geniş tasarruf salahiyeti verilir, bazısından kısılır. Hülasa Cenab-ı Hakkın nasibi olmazsa, kul ne mertebede olursa olsun elinden bir şey gelmez.

 

10.Keşf, keramet ve tayyı mekan iddiaları.(S: 34)

Kısmı azamına keşf.keramet, tayy-ı mekânlık verilmiş, fakat onlar bunu bir tamamlık olarak görmemişler, Allah'ı lâyık-ı veçhile bildikleri için, bir öğünme, böbürlenme vasıtası yapmamışlar, bilâkis kendilerini toprakla bir telâkki etmişler, bu hallerini kimseye hissettirmemişler gizlemişlerdir.

 

11.Mürid rabıta ile kalbinde yalnız mürşidini tutmalıdır iddiası.(S: 39)

Yine Allaaddin  Attâr -kuddise sirruh buyurur:

-Mürşide alâka ve rabıta, hakikatte gayrı ve neticede lü­zumsuz olmasına rağman başilangıcda vüsul (erişme) sebebidir.Bu yolun isteklisi başlangıcda, mürşidinden gayrı bütün alâkaları nefyetmek ve kalbinde yalnız mürşidini tutmak zorunda­dır. İzahı: Mürşide râbıta hakikatte yoktur ve neticede, nihayette lüzumsuzdur. Buna rağmen sâlik ilk devrelerinde rabıtalı olmak zorundadır.

 

12.Tasavvufun “arif” tarifi.(S: 46)

İbrahim Hakkı Erzurûmî kuddise sirruh hazretleri buyurur ki:

Arifin arası, mevlâsı ile iyi olduğu için halk ile de arası iyidir. Arif cismini ve canını mevlâsına adamış, her şeyini ona verip ken­disi aradan çıkmıştır. Bu suretle Allah'a yakınlık mertebesine ermiş ve rahata kavuşmuştur. Arif kalbine marifet nuru indiği için onda dünyaya ait hiçbir arzu kalmamıştır.

 

13.Allah’ın fiilerini görür, kaza ve kaderden haberdar olur iddiası.(S: 48)

Arifin ahlâkı Allah ü teâla ve tekaddes hazretlerinin ahlâkı cümlesindendir. O, şeytanın, nefsin ve nevanın elinden günahkârı kurtarmak için çalışır. Sizden biriniz, evlâdını bir kâfirin elinde esir olarak görse telâşlanmaz mı? İşte arif de böyledir. Onun nazarında bütün insanlar evlâdları mesabesindedir. Onlara Allah'ın emirlerini ve yasaklarını bildiren lisanla hitab eder. Sonra kendilerini kedere sevk edecek şeyleri bildirdiği ve duyurduğu için onlara acır. Onlar da Allahü teâlâ hazretlerinin fiillerini görür. Hüküm ve ilim kapısın­dan kaza ve kaderin çıkmasını bekler. Fakat bunu gizler ve halka, emir ve nehyden olan hükümle hitab eder. Sır, özden olan yani marifetullah ilmi ile hitab etmez.

 

14.Rabia’nın Allah’a karşı cehaleti.(S: 51)

Arifin aklında, cennetin nimetleri, cehennemin azabı yer et­mez.

Şöyle bir hikâye vardır:

Bir gün Malik bin Dinar, Sabit Benan'la Hasan Basrî 'nin çağ­daşı Rabia Hatun'un yanına giderler.

Rabia Hatun, Malik b.Dinar'a şöyle der:

-Söyle bana, niçin Allah'a ibadet edersin? Buna cevap ola­rak Malik b Dinar şöyle der:

-Cennete müştakım. Buna bir cevap vermeden Rabia he­men Sâbit'e dönüp:

-Oğlum, sen kulluk etmekde Allah'dan ne istiyorsun? deyin­ce , Sabit:

-Cehennemden korkuyorum, diye cevap verir. Bundan son­ra Rabia Hatun konuşmaya başlar:

-         Mâlik, sen yalnız bir şeye tamahan çalışan işçiye benziyorsun. Sabit! Sana gelince; sopa korkusundan iş tutan amele gibisin.

Bu sözler Mâlik ve Sabit üzerinde derin tesir yaptı. Sebebini sordular.

-         Ya Rabia ! Sen nasıl bir ibâdet edersin ki.. Rabia Hatun bunlara şu cevabı verdi:

-Allah sevgisi ve ona karşı bol şevk ve aşk.

 

15.Sadık Dana’nın, Hz.İsa ile ilgili uydurma bir hikayesi.(S: 51-52)

İsa aleyhisselam gezerken birtakım insanlara rastladı. On­ların vücudları zayıflamış, renkleri değişmişdi. Bu halleri görünce sordu:

-         Bu haliniz nedir? Neden bu hale düşdünüz? Şu cevabı aldı:

-Biz ateşden, cehennemden korktuğumuz için bu hale gel­dik. Bunun üzerine İsa aleyhisselam,

Şöyle dedi:

-Allah korkanları selâmete erdireceğini Zâtına hak saymış­tır. Bundan sonra İsa aleyhisselam başka insanlara uğradı. İlk görüşde bunların vücudlarını daha zayıflamış, renklerini daha de­ğişmiş buldu. Bunlara da sordu:

-   Haliniz nedir? Bunlardan da:

-   Cennet âşıklarıyız, cevabını aldı.Yine bunlara öbürlerine dediği gibi:

-Allah sizin gibilerin istediğini vermeği zâtına hak bilmiştir.

Sonra yürüdü. Birinci ve ikinci zümreden vücud bakımından daha zayıf, renk bakımından daha değişik kimseler gördü. Bunlara da sordu:

-Sizde gördüğüm bu hal nedir? Onlar da şöyle dediler:

-Bizi Allah sevgisi ve onun aşkı bu hale getirdi. Bunun üzerine İsa aleyhisselam durdu, düşündü, şöyle dedi:

-Siz Allah'a daha yakınlarsınız. Siz Allah'a daha yakın olan­lardansınız, siz Allah'a daha yakın olanlardansınız.

 

16.Kur’an’a aykırı bir cennet-cehennem anlayışı.(S: 79)

Öyle zikret ki, seni kaplayan istiğrak içinde ruhuna ne cen­net arzusu uğrasın, ne de cehennem korkusu düşsün!... Uyku ile uyanıklık, nâzârında ayırt edilemez olsun. Ve şeytan kalb kapısını kendisine kapatılmış bulsun!

 

17.Zinnûn u Mısrî’nin rüyasında Allah’la konuştuğu yalanı.(S: 80)

Bir gün Zünnun Mısri -Kuddise sirruh- ağlardı, yaranları se­bebini sordular. Dedi ki:Bu gece düşümde Tanrı'yı gördüm.

-Yâ Zünnun halkı yarattım , on bölük oldular. Dünyayı bunla­ra gösterdim. Dokuz bölüğü dünyayı istediler. Bir bölüğü daha on bölük oldular, cenneti bunlara arz eyledim dokuz bölüğü cenneti is­tediler ve bununla müteselli oldular. Onlar dahi on bölük oldu. Bunlara cehennemi gösterdim korkdular dağıldılar. Bir bölük kaldı. Bu bir bölük ne dünyaya ne de cennete aldandılar, ne de cehennem­den sakındılar.

Ben dedim, ey kullarım ne dilersiniz? Cümlesi bizim dileği­mizi sen bilirsin! dediler. Yâni Cenâb-ı Hakk'ın rızasını istediler.

 

18.Beyazıd-ı Bestami’nin Allah’a karşı saygısızlığı.(S: 81-82)

Yahya bin Muaz -kuddise sirruh- müşahedesini şöyle anla­tıyor:

"Beyazid Bestamî yatsı namazından sonra fecrin doğuşuna kadar ayakları üzerinde başı göğsüne dayalı olarak ubudiyet ma­kamında duruyordu. Seher zamanı secdeye vardı. Sonra başını kaldırdı. Allah teâlâ ve tekaddes hazretlerine karşı şöyle niyazda bulunmaya başladı:

İlâhî! Bir kavim Senden dilediler. Su üzerinde ve havada yürümeyi verdin. Buna razı oldular. Ben bundan Sana sığınırım. Bir kavim Senden az bir zaman içinde çok büyük mesafelerin aşılma­sını istediler (Tayy-ı mekân olmağı) verdin, razı oldular. Ben bun­dan gene Sana sığınırım. Ve bir kavim yerin hazinelerini istediler, verdin. Ben yine Sana sığınırım. Bir kavim Hızır'ı istediler verdin, deyerek evliyanın kerametlerinden yirmisekizini saydı. Sonra dön­dü beni gördü. Yahya! deyince "Buyurun" dedim. "Ne zamandan beri buradasın?" dedi. "Deminden beri" dedim. Sükût etti. "Bir şey söylemez misiniz?" dedim. "Sana yarayacak bir şey söyleyeyim" dedi, ve şunları anlattı:

"Allah teâlâ beni aşağı âleme indirdi. Aşağı melekût içinde beni dolaştırdı. Yerin tabakalarını ve bunların altını gösterdi. Sonra beni yüksek âleme geçirdi ve semâvâtı gezdirdi. Cennetlerde olanı arşa kadar gösterdi. Sonra beni önünde durdurdu. Aşağı ve yukarı âlemlerde ne gördün ise söyle bunları sana bağışlayayım " dedi.

“Hoşuma gidecek bir şey görmedim ki Senden dileyeyim," dedim.

-Sen Benim hakkıyla kulumsun, doğrulukla bana tapar­sın, dedi.

 

19.Mahmut Sami’ye ilim verildiği yalanı.(S: 82)

Sultanü'l-ârifîn Mahmûd Sâmî - kuddise sirruh- hazretlerine, manen simya ilmi verilmiş olmasına rağmen, o zahiren bu çok mühim olan nesneye en ufak bir meyl göstermemiş, alnının teri ile maişetini şereflice temin etmişdir. Pederlerinden kendilerine intikal eden pek büyük servete dahi itibar etmemişler, el sürmemişlerdir.

 

20.İbrahim Ethem’e ve Allah’a büyük iftira.(S: 83)

Gene birgün İbrâhim Edhem -kuddise sirruh-çölde gider­ken bir kuyu kenarına geldi.Abdest almak için kovayı kuyuya salladı.Yukarı çektiğinde kova altın ile dolmuştu. Geri döktü. Tekrar sal­ladı bu defada kova ağzına kadar en nadide mücevherlerle dolu idi. (Belki bugünkü değeri ile milyarları aşıyordu).

 

21.Şeyhine teslim olan müridin kısa zamanda derecelere ulaşması yalanı.(S: 84)

Şeyhine teslim olan (Hakikatte Cenâb-ı Hakk'adır) sâlik kısa bir zamanda terakki eder, yüksek derecelere yükselir.

 

22.Müridin şeyhine ölü gibi teslim olması sapıklığı.(S: 84)

Gassal (ölü yıkayıcı) elinde mevtanın hali ne ise, bir salikin mürşidine ayni şekilde teslim olması icab eder.  Hakikatte teslimiyet Cenâb-Hakka'dır. Mürşid vasıtadır. Sâlik mürşidine teslim olub muhabbet beslemesi lazımdır.

 

23.Rüyada Allah’ı görme yalanı.(S: 89)

Ahmed İbn Hadraveyh Allah teala’yı rüyasında gördü, buyurdu ki:

“-Bütün insanlar benden isterler, yalnız Ebu Yezid beni ister.”

 

24.Yusuf Hamadani ve Mahmut Sami’nin Allah’a iftirası.(S: 95-96)

Muhterem Üztaz Mahmud Sami kuddise sırruh hazretleri aşağıdaki menkıbeyi sık sık tekrar ederlerdi.

Bir gencin içinde Yusuf Hemedânî hazretlerini ziyaret et­mek, onun manevi halinden istifade etmek, hem de duasını almak arzusu vardır.

Nihayet kararını vermiş ve bu isteğini komşusu terziye açmıştı. O da" Ben de gelmek isterim, sebebi ise kalbimde o zâta kar­şı bir tereddüt var. Bu zat hakikaten Allah'ın dostu mu? değil mi?" aslını öğrenmek isterim, dedi.

O gayenin tahakkuku için yola çıkmışlar ve bu esnada âlim bir kimse ile karşılaşmışlardı. Âlim sordu:

-Nereye gidiyorsunuz? Onlar cevaben:
-Yusuf Hemedânî isminde bir şahıs varmış, onu ziyarete gi­diyoruz, dediler.

Zahiri âlim dedi ki:

- Ben de uzun zamandan beri, şu adamla karşılaşıp soraca­ğım suallerle, onu mahcûp etmek isterdim, dedi.

Üçü yola çıktılar, zahiri halleri ayni.yani ziyaret... fakat ni­yetleri değişik. Genç, temiz saf bir niyetle ziyaret etmek arzusunda. Terzi şüphesini gidermek niyyetiyle ziyaret etmek arzusun­da. Zahiri âlim, hasedi sebebiyle, mahcup etmek niyyetiyle ziyaret arsuzunda idi.

Nihayet Allah dostunun bulunduğu yere gelmişler, ziyaretçi odasına kabul olunmuşlar ve oda kapısı da kapatılmış.

Bir müddet oturmuşlar, merak ve heyecanları artmış. Oda­nın ortasında büyükçe bir post varmış. Kapı kapalı olduğu halde,Yusuf Hemedâni hazretleri postun üzerinde zuhur edivermiş. Bir müddet sükût ettikten sonra evvelâ gence dönmüş ve şöyle hitab etmiş:

- Evlâdım elhamdülillah senin hem dünyan hem de âhıretin mamur görünüyor, deyerek bu gence büyük teveccüh ve  iltifat göstermiş. Bu temiz ruhlu genç istikbalin meşhur Abdülkadir Geylâni'si olacakdır.

İkinci defa kalbinde tereddüd bulunan terziye dönerek bu­yurdular ki:

-Senin imtihan gayesi ile geldiğini biliyorum. Sen dünyada çok sıkıntılara maruz kalacaksın. Fakat son demde imânını kurta­racaksın. Üçüncü defa da hüsnü niyet sahibi olmayan mütekebbir âlime dö­nerek:

-Sen hem dünyada perişan olacaksın, hem de imanını mu­hafaza edemeyip, imansız olarak öleceksin, buyurmuşlardır.

 

25.Kutupluk Allah’a iftiradır.(S: 113)

Bazı velilerin yüksek dereceleri olmalarına rağmen keşifleri açılmamış olabiliyor. Bunlardan birisi de kutbu'l-aktab Ebu Hafs Haddad -kuddise sirruh-'dur. Zamanın kutbu olmasına rağmen kutubluğundan haberdar değildi.

 

26.Demirci ve Beyazıd hikayesi.(S: 113)

Sultanü'l- Arifin Bayezid Bestamî -kuddise sirruh- Ebu Hafs -Kuddise sirruh- hakkında:

-Demircinin dükkanında hayli oturup sohbet ettim. Namazda. okumak için mikdar-ı kifâyeden fazla bilmediği Kur'an sûresini öğ­rettim. Fakat ben, evet ben o sohbette kırk senedir tahsil ve idrak edemediğim dereceye yükseldim. Bâtınım feyz-i rabbanî ile doldu. O vakit büsbütün anladım ki sırr-ı kutbiyyet başka bir mânâdır, fazi­let ve ilim ile değil, kesret-i amel ile de değil ancak mevhibe-i ilahi ve teveccühü Huda'dır, buyurmuşdur.

 

27.Ebubekir Verrak’ın Hızır ile görüşmesi yalanı.(S: 135)

Ebu Bekir Verrak hazretleri, Hızır aleyhisselâmla tanışmayı çok arzu ederdi. Ve bu maksadına kavuşmak için, her gün kabris­tana gider, gelir ve gidip gelirken de yolda bir cüz Kur'an-ı Kerim okurdu. Bir gün yine Hızır aleyhisselâmla buluşmak gayesiyle evinden çıkarken, nûrânî yüzlü bir ihtiyarla karşılaştı. İhtiyar selâm verdi. Pîr, Verrak hazretlerine, "Benim ile sohbet etmek ister mi­sin?" deyince; "isterim" cevabını verdi. Ve mezarlığa doğru yola koyuldular. Mezarlığa gidişte ve gelişte bol bol sohbet ettiler. İhti­yar ayrılmak istediği zaman ona dedi ki:

- Ömür boyu görmek istediğin ve görmeye çalıştığın Hızır benim. Bugün benim ile sohbet ettin ama, bir cüz Kur'an-ı Kerim okumaktan mahrum kaldın.

Hızır ile sohbet etmenin neticesi böylesine kıymetli bir ibâ­detten mahrum kalmak olunca, başkaları ile sohbet etmenin neti­cesinin ne olduğunu düşünmelidir.

 

28.Hz.Musa(as)’a bir iftira.(S: 139)

Anlatıldığına göre Musa aleyhisselâm bir defasında duasında şöyle dedi.

- Ya Rabbi! Beni hangi sebepten dolayı pak ve temiz kıl­dın?...

Allahü Teâlâ ve Tekaddes hazretleri vahyen bildirdi ki:

-Benim mahlûkatıma olan merhametliliğinden dolayı, gerek insanlara ve gerekse diğer canlılara karşı kalbindeki şefkat ve merhamet duygularından ötürü seni peygamberlik şerefi ile şereflendirdim.

 

29.Beyazıd’ın Allah’a iftirası.(S: 142)

Hâtem-i Esam Kuddise sirruh buyurur ki:

- Ya Beyâzıd, bu söz gerçek midir ki, sen müridlerine demiş­sin ki, "Hangi müridim cehennem kapusuna varıp, ateşe atılacak kulları çıkarıp kendi yanmazsa o benim müridim değildir"

Beyâzıd Bestâmi kuddise sirruh şöyle cevab verir:

-Evet öyledir, şimdi dahi derim ki hangi müridim tamu (cehennem) kapusunda durup, cehennemliğe şefaat eylemezse, (kendini cehenneme atıp onu cennete koymazsa ol müridden ben bîzârım.

 

30.Beyazıd-ı Bestami ve Ebu Hafs Haddad’ın Allah’a iftirası.(S: 143-144)

Sultanü'l-Ârifîn Beyâzid Bestâmî kuddise sirruh'un, za­manın kutbu Ebû Hafs Haddad kuddise sirruh ile mülakatı:

Ebâ Yezid Bestâmi hazretleri zamanın kutbunun bazı husu­siyetlerini öğrenmek için ziyaretine gelmişti. Aralarında şöyle bir görüşme geçti:

Beyâzid Bestâmi Kuddise sirruh Ebû Hafs'a hitaben buyur­du ki:

- Senin ayaklarını öpeyim. Bana dua et.

Ebû Hafs'ın derdi büyüktü.

-   Ben Sana dua etmekle, içimdeki dert sükûnet bulmaz ki.

-   Derdin nedir, söyle de çare bulalım.

-   Acaba kıyamet gününde bu kadar İbadullahın hali nice olur? İşte benim derdim bu.

-   Halkın muazzeb olmasından yani, azaba uğratılmasından sana ne?

-   Bana ne mi? Benim fıtratımın mayası şefkat suyu ile yoğrulmuştur. Ehli cehennemin bütün azabı bana yükletilip onlar afvolunsa ben memnun ve derdimden halâs olurum.

Bu cevapların karşısında Beyazıd Bestami hazretleri buyur­dular ki:

- Anladım ki kutbiyet sırrı başka bir mânâdır. Fazilet, ilim ile değil, amel çokluğu ile de değil, ancak mevhibe-i ilâhi ve teveccü­hü Huda'dır.

Halbuki zahiren Ebu Hafs hazretleri ümmî, fakir bir demirci idi.

 

31.Muhyiddin-i Arabî’nin Allah adına yalan söylemesi.(S: 144-145)

Her devirde büyükleri çekemiyen, hased eden, hatta onlara hakaret eden bulunmuştur. Muhyiddin Arabi kuddise sirruh zama­nında adamın biri bu Allah dostuna düşman kesilmiş. Namazları­nın sonunda da ona on defa lanet okumağı vazife edinmiş. Zamanı gelmiş o lanetçi kişi ölmüş. Adamın cenazesinde Muhyiddin Arabi hazretleri de bulunmuş. O adamın afvı için Halik Teâla hazretleri­ne çok yalvarmış. Cenaze defnedildikten sonra bir ahbabının evi­ne giden Muhyiddin Ârâbî hazretleri bir müddet murakabede bu­lunduktan sonra murakebe halinden gülümseyerek ayrılmışlardır. Bu halini soranlara şöyle anlatmış:

-   Bana hergün, namazlarından sonra lanet okuyan kimse afvedilinceye kadar hiç yemek yememek ve içmemek üzere ahdet­miştim. Ve onun için de şimdiye kadar hiçbir şeye iltifat etmeden

bekledim. Yetmiş bin kelime-i tevhidim vardı, onların sevabını da o bana lanet okuyan kimseye hediye ettim.

Elhamdülillah Allahü Teâlâ benim bu niyazlarımı kabul ede­rek onun günahlarını afvetti. Ahdim yerine gelmiş olduğuna göre artık yemek yiyebilirim.

 

32.İbn-i Ata’nın Allah’a iftirası.(S: 164-165)

İbn-i Ata kuddise sirruh'un on oğlu vardı. Bir gün on oğlu ile gidiyordu. Kâfirler onları yakaladılar. Oğullarını birer birer babala­rının gözü önünde bağladılar ve boyunlarını vurdular. İbn-i Ata, yü­zünü gökyüzüne doğru çevirdi ve güldü. Dokuz oğlunu öldürüp sı­ra onuncuya gelince küçük oğlu ne merhametsiz babasın ki çocuk­larını gözünün önünde öldürüyorlar da gülüyorsun" dedi.

İbn-i Ata ağladı:

-Ey babasının canı yavrum! Bunu öyle bir kimse yapıyor ki onunla kavga olmaz ve hiç kimse O'na neden, niçin diye soramaz. O, isteseydi hepimizi kurtarırdı. O'nun izzetine yemin ederim ki, yetmiş defa yardım etmek istedim, her defasında ilham geldi ki: Ey İbn-i Ata, izzet ve celâlim hakkı için eğer dudağını yardım niye­tiyle oynatırsan ve çocuklarının ismini ağzına alırsan senin ismini dostlarım defterinden çıkarırım.

Kâfirler bu sözü işittiler, kılıçlarını attılar ve ağladılar. Şeyhin ayağına kapanıp tevbe ettiler ve "eğer daha önce söyleseydin ço­cuklarından hiçbirisi öldürülmezdi" dediler.İbn-i Ata, "Bu sözleri bı­rakınız. Bunların olduğu yerden yanlışlık ve hata gelmez" dedi.