Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kaynak - İslami Bilgiler - Erzurum - 1. Sayfa

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

Kaynak: Erzurum'un Manevi Mimarları – Prof.Dr.M.Sıtkı Aras, Erzurum Kitaplığı, İst-1996

 

  1. Şeyh Şakir Efendinin iki oğlu varken postu niçin Ali’ye verdi. (S.21-22)

            Ali. çevresinin en mümtüz simalarından ibrahim Hakkı Haz-retleri'nin torunlarından Şakir Efendi'nin mürididir. Şeyhi tarafın-dan çok sevilmektedir. Fehim ve Halim isimlerinde iki oğlu ol-masına rağmen postu Ali'ye bırakmak istemektedir. Ancak, ha­nımı buna razı olmaz; "İki oğlumuz varken neden bir yabancıya bırakacakmışız" der. Şeyh. bir türlü hanımını ikna edemez. Ni­hayet şu şekilde anlaşırlar: Şeyh Efendi gecenin birinde üçünü de üç kez çağıracaktır. Çağrısına icabet edebilen, tekkenin anahtarlarını alıp posta oturacaktır. Neşelidir Hanım anlaşma için. Çünkü oğullan Hasankale'de aynı çatı altında ayrı ayrı oda­larda yatmaktadırlar. Ali ise tâ Erzurum'da kendi evinde kal­maktadır. "Erzurum bir günlük yoldur." der Haram, "Ali nere­den işitip gelebilecek." Tabii zamanında mesafenin bir hiç ola­bileceğini nereden düşünebilsin? Nihayet anlaşmayı tatbik ede­cekleri zaman gelir. Bir kış gecesidir. Dışarıda şiddetli bir kar ti­pisi vardır. Şakir Efendi üç defa "Halim" diye çağırır. Sesine ce­vap veren yoktur. Yan taraflarındaki odalardan birinde yatan Halim uyumaktadır. Aynı akibet Fehim için de mukadderdir. O da ses veremez Şeyh Efendiye. Sıra Ali'ye gelmiş ve heyecanlan-maya başlamıştır Hanım. "Ya işitip gelirse" der. Fakat dışarda karanlık bir gece. tipi vardır, kar vardır, kış vardır ve hepsinin üstünde kırk kilometre mesafe vardır. Yeniden "Nereden duyup gelecek?" şeklinde düşünür ve geniş bir nefes alır. Nihayet Şeyh Efendi Ali'ye de seslenir. Üçüncü seslenişi bitmemiştir ki kapı vurulur. Ve "geldim" der. Gecikmesinin sebebini sorar Şeyhine, "Birinci seslenişinizde uyandım, ikincide hazırlandım, üçüncüde ancak gelebildim" diyerek af diler. Tabii Hanımın hiçbir diyece-ği kalmamıştır.

            Şeyhinin Hasankale (Pasinler)'de ölümünden sonra Ali tek­kesini Erzurum'da açar. Tarikati Kadirîliktir. Bütün İslâm âlemi ile irtibatlıdır. Semerkantlardan. Taşkentlerden, Buharalardan-dahi müridler gelip gitmektedirler. Tekkesi bir ihtiyaç kapısı ol­muştur. Ve kendisi de artık Hacı Haşıl'dır. Rabbine karşı olan-nazının geçerliliğinden istifade etmek isteyen her çeşit dertli başvurmakta ve Allah'ın izniyle netice de almaktalar.

 

  1. Şeyh Hacı Haşılı’nın  taş duvara yazı yazarak Abdülhamid’e telgraf çekmesi yalanı (S.22-23)

      Bir ilkbahar mevsiminde Anadolu'nun diğer taraflarında ol­duğu gibi Erzurum'un da gençleri toplanmağa başlanır. Maksat hepsini Yemen'e göndermektir. Anadolu insanını yutup yok eden Yemen'e... Ağlar bütün analar, babalar, bacılar. Nasıl ağla­masınlar ki... Dibi görünmez bir kuyudur Yemen. Giden gel­mez, giren çıkmaz. Hani demişler ya;

"Bura Yemen'dır / Gülü çemendir.

 Giden gelmiyor /Aceb nedendir?"

Gerçi önü ölüm de olsa. gelmemek de olsa, Anadolu halkı askerliği davulla, zurnayla karşılamaktadır. Ancak, Yemen'in kangren olduğu ve yakında kesilip atılacağı bilinmektedir. Artık onun uğrundaki ölümün lüzumsuzluğunun şuurundadır millet. Asker adayları içinde Tahir isimli bir genç vardır. Zekidir Tahir Bilir kan alınacak damarı ve hemen koşar Hacı Haşıl'ın tekkesi­ne. "Çıkmam" der, "Müjde haberini almadan haftalar da aylar da geçse çıkmam!". Nihayet serçelerin'öksürmelerine dahi ağlaya­cak kadar merhamete sahip olan Hacı Haşıl, geçer taş duvarın karşısına, parmağıyla yazmağa başlar. Mektubunun başlığı, "Kardeşim Abdülhamid" şeklindedir. Daha birçok şeyler yazar. Fakat ne yazdığı bilinmez. Karsısında kendi çapında belki çok daha üstün bir alıcı vardır. Telefonun, telsizin gürültüsüne lüzum kalmadan karşılıkla olarak anlaşabilirler. Ne cevap veril­diğini de kimseler anlayamazlar. Ancak taş duvardan başını döndüren Şeyh Efendi müjdeyi verir: Artık Anadolu'dan hiç kimse Yemen'e gitmeyecektir. Neşeyle dışarı fırlayan Tahir, ar­kadaşlarına gitmeyeceklerini söylerse de kimseyi inandıramaz. Çünkü çantaları hazırlanmıştır. Ve ertesi günü yola çıkılır. Ye­men yolcusu olan Erzurum bölüğü Ilıca nahiyesine vardığı an, geriden bir ulak ulaşır ve kumandana bir kâğıt parçası uzatır. Bu, padişahtan gelmiş olan teldir, "Artık hiç kimse Yemen'e git­meyecektir."

 

  1. Şeyh Hacı Haşılı’nın bir keşişi gösterdiği hokkabazlığı (S.23)

       Erzurum, sâzlık tabir edilen bir arazinin kıyısında kurulmuş-' tur (bu gün bu sazlık kurutulmuştur). Dolayısıyla bir zamanların . en sık görülen hastalığı sıtmadır. Birgün Şeyh Efendi Cennetçeş-mesi yokuşundan aşağıya inmektedir. Karşısına bir sıtmalı çıkıp eline sarılarak, "Sen bilirsin, beni kurtar" diye yalvarmaya baş­lar. O anda yanlarından bir keşiş geçmektedir. "Peki, senden çıksın, şu Keşiş Efendiye girsin" der. Bu defa şiddetli bir titreme ile Keşiş Efendi zıngırdamağa başlamıştır. Ve artık yalvarma sı­rası onundur. Keşiş Efendiye tatlı bir tebessüm savuran Şeyh, "Senden de çıkıp şu kaldırım taşına girsin." cümlesini kullanır. Ve görenler anlatmaktadırlar ki. taştaki titreme sesiyle.Keşiş Efendi'nin Kelime-i Şehadet getiren sesi birbirine karışmıştır.

 

  1. Felçli bir Ermeni’nin şahsında Hacı Haşılı Allah’a iftira ediyor . (S.24)

 

      Bir yaz günüdür. Hacı Haşıl Efendi'nin yolu kendi tekkesi yakınlarındaki Erzincan Kapısı'na uğrar. Orada köşebaşlarında oturup dilenen elli yaşlarında felçli bir Ermeni vardır. Lisan-ı haliyle Şeyh'ten merhamet dilendiğini izhar eder. Hiçbir meşru isteği, geri çevirmemiş olan Üstad, yaklaşır dilencinin yanına. Ve "Paşalar dahi beni gördükleri zaman ayağa kalktıkları halde sen niçin aldırış etmezsin." diyerek, ayağının ucuyla dilenciye doku­nur. Yılların kötürümü kalkarak koşmağa başlar. Ve ağzında Şehâdet kelimesi tekrarlanmaktadır.

 

  1. Ermeniler Müslüman bir lideri tandıra atmak işlerken tandırın bacasından oluk gibi su akması yalanı (S.24)

       Zaman İkinci Meşrutiyet sonrasıdır. Asırlarca efendilerinin lütûflarına mazhar olup efendice yaşamış olan Ermeniler azıtmışlardır. Her tarafta komiteler kurup fırsatlarına düşürdükleri müslümanları kesmekte veya yakmaktadırlar. Günlerden bir gün. bölgenin eşraflarından birisi bu komitecilerin ellerine dü­şer. Sevinçlidir Ermeniler. Çünkü büyük bir düşmanları ellerin­dedir. Onu ölümlerin en fecisiyle öldüreceklerdir. Bunun için bir tandın iyice yakarlar. Maksatları tutsaklarını burada yakmak­tır. Müslüman lider kurbanlık koyun gibi akıbetini beklemekte­dir ancak mütevekkildir. "Biz ölüden diri, diriden ölü çıkarırız." ya'di gereğince ümitlidir de. O anda garip bir olay olur. Tandı­rın bacasından, değirmene boşalırcasına su akmağa başlar. Ermeniler'in bazıları bayılmış, bazılarıysa oradan sıvışmıştır. Tabii mütevekkil müslüman kurtarılmıştır.

 

  1. Haşılı efendi ve müritleri Allah adına yalan söylüyorlar. (S.24-25)

      Aynı anlardaki Hacı Haşıl Efendi'nin tekkesini Şükrü isimli bir müridi şu şekilde anlatmaktadır: "Halka çevirmiş zikir yapı­yorduk. Birdenbire Şeyh Efendi zikri durdurdu ve kovalarla su getirip halkanın ortasına dökmemizi emir buyurdu. Söyledikleri­ni yaptık. Döktüğümüz sular, ateşe dökülmüşcesine bir ses çı­karıyor ve kayboluyordu. Kimseler bunun sebebini sormadı. Sonradan öğrendik ki bizim sular, müslüman bir kardeşimizi kurtarmak için bir kaç günlük yoldaki bir tandırın üzerine dö­külüyormuş."

 

  1. Babalar   ve dedelerle dolu Anadolu (S.32)

 

Anadolumuzun her  yöresinde, her beldesınde bu gönül fatihlerinin, ruh fatihlerinin nurlu izleri, zamanın tüm kemirici darbelerine rağmen tüm haşmetleriyle halen karşımıza çıkabil­mektedir. Özellikle Pasinler Ovası bu kahramanlar ordusunun boy göstermiş olduğu en şanslı mekanlarından biridir. Horasan babalar, Veli babalar, Pinadı babalar, Yağan babalar, Kızılca ba­balar. Postlu babalar, Nazlı babalar. Hasan dedeler, Halil dede­ler, âdeta, bu ovanını dört bir kenarında nöbet tutan manevi serdarlar olarak feyizli nurlarım halen saçıp durmaktadırlar.

 

  1. Duvardan duvara uzayan kereste yalanı (S.32-33)

      Hacı Ahmet Baba, seyittir. Yani Efendimizin soyundan. De-delerinin Bağdat'lı oldukları iddia edilmektedir. Ancak, İlahi Ke limetullah aşkına İran demeyip, Turan demeyip, diyar diyar do­laşmışlardır. Babalan büyük Veli Şeyh Yusuf Naim Efendi'nin son durağı Van ilimiz olmuştur.

Ömrünün sonlarına doğru almış olduğu bir işaret üzerine iki oğlunu Pasinler Ovası'na gönderir. Maddi orduların kuman­danları, karargah olarak devamlı surette hakim noktalan seçmeleri gibi, bu iki kardeş de, Aşağı Pasinler'in alt sınırlarında olan ve Pasinler'le birlikte Narman'ı da kuşbakışı seyreden Sanamir köyünü beğenirler. Zaman XIX. Yüzyıl'ın başlarıdır. Osmanlı İmparatorluğu batıdan Avrupa, doğudan Rusya tarafından her,-gün biraz daha sıkıştırılmaktadır. Maddi çöküntü ile birlikte ma­nevi yıkılış da hızlanmaktadır. Bu yıkılıştan Pasinler Ovası.da nasibini almış, ve yukarıda da değinmiş olduğumuz gibi, yeni­den yeşertilmeye, yeniden canlandırılmaya ihtiyaç vardır. İşte bu görevleri ifa etmek maksadıyla Şeyh Yusuf Efendi'nin oğulla­rı buralara "kadar gelmişlerdir. Ancak hiçbir yönden hüsnü kabul görmezler. Kuracakları tekkenin arsasını parasına mukabil ol­masına rağmen bin bir güçlükle ancak temin edebilirler. İnşaata kimseler yardımcı olmaz. Tek başlarına duvarları yükseltirler. Ancak, tekkenin üzerini örtme esnasında şahit olunan bir olay, bu ilgisizliğe ,son verir. Olay şudur: İki kardeş yalnız başlanna tekkenin üzerini ağaçlarla kapamaktadır. Kerestenin birisi kısa gelir ve duvardan duvara ulaşmaz. Ahmet isimli olan, bir ucun­dan kendisi tutup,.diğer başından da kardeşinin tutup çekmesi­ni emir buyurur. Yılların kuru kerestesi sanki yumuşamıştır. Adeta lastik misali uzanarak duvardan duvara ulaşır. Sanki ölü­ye ruh üflenmiş, zaman mekan -engeli aradan ayrılmış ve ağaç köküne bağlanarak yeniden yeşerip, boy atmıştır, Bu hadiseye şahit olan Sanamir sakinleri, ihtiyarından gencine, kadınından erkeğine dek, henüz delikanlılık çağlannda olan Ahmet'in elleri­ne sarılırlar. Artık Ahmet, Ahmet Baba olmuştur. Tüm köylünün-hatta komşu köylerin yardımıyla kısa zamanda içerisinde teleke­nin inşası bitirip, Ahmet Baba posta oturtulur.

 

  1. Felçli bir kızı iyileştirme yalanı (S.34)

Horasan'ın Molla Melik Köyünden Hacı İsmail isimli bir zar anlatmaktadır; "Çocuktum. Hacı Baba köyümüzü şereflendirmiş-ti. Misafir oldukları konağa bir komşumuz, 4-5 yaşlarındaki felç­li kızını getirmişti. Kızcağız ne oturabiliyor ne de konuşabiliyor­du. Şeyh Efendi elindeki bir çubuk ile kızcağızın ayaklarına ve kollarına bir şeyler okuyarak hafifçe bir kaç tane vurdu. Kötürüm kız, gözümüzün önünde ayağa kalkarak yürümeye başla­dı. Çocuk olmama rağmen benim bile saçlarım dikleşmiş, mecli­si tekbir sedaları kaplamıştı. Şeyh Efendi kıza ismini sordu. Ba­basının konuşamayacağını belirtmesi üzerine büyük velimiz, "Hay senin dillerin lal ola, yoksa konuşacaktı" cümlesini kullan­dılar."

 

  1. ?
  2. “İki türbe birbirlerine havale ederek felçli bir kadına hayat bahşediyorlar.” Şirki (S.34-35)

        Benzeri yararlar halen türbesinden yani ruhaniyetinden de zaman zaman sağlanabilmektedir. Devrimiz Erzurum'unun büyük âlimlerinden -eski Cinis İmamı Mahandalı Hacı Yusuf Efendi Hocamız anlatmaktadır;

"Bir gün büyük Efe'nin yanında oturuyordum. Pasinler eşra­fından Tepecikli Hacı Mehmet Korsunoğlu içeri girdi. Üzüntülü ve heyecanlıydı. Efe'yi ziyaret ettikten sonra, gelininin felç ge-çirdiğirîi söyledi. Efe, bir müddet daldıktan sonra Sanamer'e gö­türmesini emir buyurdu. Neticeyi merak etmiştim. Bir kaç gün sonra Korsunoğlu'nu görerek durumu sordum. Aynen şunları anlattı: Koma halinde Sanamer'e götürdüm. Türbede bir müddet bekledikten sonra uyandı. Sol kolu haricinde her tarafı sapasağ­lamdı. Geline göre kısa boylu, beyaz sakallı ve nurâni bir zat gelip, vücudunu sığamıştı. Kolunun ise Hasan-i Halakânî Haz-retleri'ne havale edildiğim belirtmişti. Oradan Kars'a götürdüm. Güç bela türbedarı bularak büyük velinin türbesine gittik. Gelin" kısa bir müddet için baygınlık geçirdi. Uyandığı zaman kolu da sapasağlamdı. Bu defa uzun boylu nurani bir zat gelerek kolunu sıvamıştı.

 

  1. Şeyhin kızgın sobayı söndürüp, kaynayan ibriği suyu buza dönüştürmesi müşterik yalanı  (S.35)

    Hacı Babâ bir gün Hasankale'yi şereflendirir. Tüm Pasin cemaatı başına cem olmuştur. İçlerinde Müftü Efendi de vardır. Zi­kir halkası kurulur. Bir tunç ibrik içerisinde su. fokur fokur kaynamaktadır. Bir aralık zikri durduran Hacı Baba, kaynayan ibri­ğe işaret ederek, "Benim kaynamam yetmiyor mu ki, bir de sen fokurduyorsun" cümlesini kullanır. Sobanın alevleri durmuş, üzerindeki, ibriğin suyu ağız kısmından tabanına kadar buz ke­silmiştir. Kimbilir, belki de müsaade edilse tunç gövde parçala­nacaktır. Cafer Efendi Hoca, adeta erimiştir. Kalkarak Hacı Baba'nın elini öper ve her şey için özür diler.

 

  1. Sıkışan birliklerin , Hacı Baba’nın cübbe izini takip etmaleri ile kurtulurlar yalanı (S.35-36)

      Doksan üç Harbi devam etmekte ve yaklaşan dolayısıyla Türk Ordusu, Erzurum'a doğru çekilmektedir. Hacı Baba (he­nüz hacı olmamıştır), çevreden milis kuvvetlerini toplayarak ba­şına geçip, bir noktadan Ruslar'a saldırır. Ancak düşman ordusu karınca misali kaynaşmaktadır. Bir çok yararlıklar gösterildikten sonra Hacı Baba'nın birliği sarılır. Esir olma tehlikesi baş göster­miştir. Fakat, askerlerine emirlerine riayetkar olmaları şartıyla kimsenin burnunun kanamayacağı vadini vermiştir. Birliğini toplar ve der ki. "Şimdi cübbemi yerde sürüterek yürüyeceğim. Bu. bir iz bırakacaktır. İzi takip ederek arkamdan yürüyün". Ha­kikaten ışıktan bir iz belirmiştir. Rus birlikleri, ateş karşısında eriyen buz dağları misali yol vermektedirler. Toplar, tüfekler, gülleler adeta mühürlenmiştir. Sadece iki arkadaşları izden çıkar çıkmaz (belki de ganimet için), vurulmuşlardır. Bu olayı öğre­nen Eyüp Paşa isimli bir kumandanımız. Şeyh Efendiye altın eğerli bir at hediye eder..

 

  1. Erzurum’daki  Hacı Baba’nın  Balkan Harbine günübirlik katılıp gazi olması yalanı (S.36-37)

      Hacı Bâba'nın ömrünün sonlarında Balkan Harbi patlak verir. Şeyhimiz bir hayli yaşlanmıştır. Savaşa bizzat iştirak ede­mez. Ancak müritlerine göre, her gece Edirne'ye giderek hem­şehrisi büyük kumandan Şükrü Paşa ile fikir teatisinde bulun­maktadır. Bu hususta torunlarından genç ve kıymetli hemşehri­miz avukat Abbas Çınar ulu nenelerine atfen şunlan anlatmak­tadır; "Ulu nenem Hacı Bâba'nın gelinidir. Şeyh Efendi Balkan Harbi sıralarında aksamları soyunacağı yerde bilakis daha fazla giyinerek yatmaktadır. Sanki uzak diyarlara gitme hazırlığı yap-maktadır. Bir gün Ulu nenem olan gelin hanım, kaynanasından bunun sebebini sorar, ancak cevap alamaz. Akşam eve döndük-leri zaman Hacı Baba der ki. kızım sen bu milletimin bozguna duçar olduğu günlerde tekkenin taş duvarları arasında mıhlanıp kaldığımı mı sanıyorsun"

Abbas Çınar'a göre, Baba hazretlerinin mırıldanmış olduğu tek şarkı veya türkünün ilk sözleri şöyledir;

"Yaralıyım dalımdan (sırt)

Kimse bilmez halimden"

     Tüm meraklara rağmen mübarek sırtlarını sağlığında hanımı da dahil kimseler göremezler. Dünyalarını değiştirdikten sonra yıkama şerefine nail olan hoca efendi sırtlarında üç adet kurşun yarası müşahade eder. Büyük velimiz aynı zamanda bir gazidir.

 

  1. İdris bey kaçırmak için girdiği Ermeni kızının odasında Şeyhi Ahmed Baba’yı karşısında görür. Yalanı (S.46-47)

    Zaman hürriyet öncesidir. Ermeniler henüz azıtmamışlardır. İdris Bey yeni yetişmektedir. Bir Ermeni kızına tutulmuştur. Meşru yollardan babasından istetir. Çünkü dinimizde ehli kitap kızlarıyla evlenmeğe cevaz verilmiştir. Babası kızı vermez. An­cak, İdris Bey niyetini bozmuştur. Zamanında birçok kimsenin yapmış olduğu gibi. o da sevdiğini kaçıracaktır. Bir arkadaşıyla gecenin birinde sevdiği kızın evinin önüne giderler. Dış kapıyı açmak zor olmaz. Ancak, hayrette kalmıştır. Çünkü kızın odası­na giden koridorun başında şeyhi, devrin büyük velisi Sanamerli Hacı Ahmet Baba durmaktadır (kendileri Şeyh'in müridi­dirler). Geri döner, dışarıda bekleyen arkadaşına bir şey söyle mez. Kendi kendine "Herhalde korktum" der. Bir daha içeri girer. Bu defa Şeyhi daha sert bakışlı olarak aynı yerde durmakta­dır. Yine dışarı çıkar. Fakat ömründe hiç bir işten, hiçbir şekilde eli boş olarak döndüğü yoktur. Nihayet arkadaşına bir şey söy­lemeden üçüncü defa içeri girer. Bu defa Şeyhi celallanmıştır. Ve yüzüne şiddetli bir sille vurarak kayıplara karışır. Mürit Bey'in ağzının bir tarafı kulağına gitmiştir. Yani ağız felci olmuş­tur. Yüzünü atkısıyla sararak arkadışına "Haydi Sanamer'e gidi­yoruz" der. Sanamer altı saatlik yoldur. Güneş doğar, yükselir. Şeyh efendi, müritlerine emir verir. "Semaveri yakınız bugün önemli bir. misafirimiz geliyor." Güneş daha yolunu yarı etme­miştir ki, karşıdan tekke gözükür. Önünde Şeyh efendi otur­maktadır. Yüz metre kala attan inip yaya olarak Şeyh'e doğru yürür ve ellerine sarılır. Müridinin yüzünü sıvazlayan Şeyh'in mübarek ağızlarından, İdris Bey dışında kimsenin fazla bir şey anlamadığı şu cümleler dökülür. "Oğlum, onların canları da. malları da, namusları da bize emanettir. Biz kendi adamlarımız­dan daha çok onları korumaya mecburuz". Kahramanımızın ağ­zında hiç bir arıza kalmamıştır.

 

  1. İşte prof iki hokkabazın şahsında Allah’a iftira ettiğinin farkında değildir.(S.77)

     Zaman, asırlar öncesi bir yıldır.. Lebbeyk Allahümme "Lebbeyk cevabını verebilmiş olan bahtlılar kervanı içerisinde bir Er­zurumlu vardır. Aylarca yolculuktan sonra, menzile varılarak hac yapılır. Ancak, garip Erzurumluyu bir çok'macera bekle-, mektedir. Birgün kafilesini ve parasını kayıp ederek ortada ka­lır. Yol iz bilmemektedir. Günlerce Medine sokaklarında ağlayıp! dolaşır. Günün birinde kendisine yardımcı olabilecek bir zan gösterilir. Bir sabah namazı sonrası salık verilen şahsın yakasına tutar ve bırakmaz. Birlikte Medine'nin dışına çıkarları Yitikzâdeye "gözlerini yum" emri verilir. Zaman, mekan, mesaj-fe, sanki yok olmuştur. Sanki şimşeklere yıldırımlara binmişler-dir. Bir saniye sonra gözlerini açtığı zaman .karşılarında güzel 'Erzurum'umuz tüm ihtişamı ile parıldamaktadır. "Git ve Habip Baha'ya selam söyle diyerek meçhul şahıs kayıp olur. Habip Baba hazretlerine giderek emaneti tevdi eder ve dua talebinde bulunur. "Allah imanınızı yoldaş etsin" temennisini küçümser.. Bunun üzerine büyük velimiz "Seni buraya getiren şahıs var ya, bir saat önce bu" dünyadan göçtü ve imansız olarak" der.

 

  1. “Hacı İbrahim babanın odun deposuna giren mürit bütün ağaçlar külçe halinde altın olmuştur.” Yalanı (S.77-78)

        Hacı Baba eline geçen tüm servetini lüzumlu yerlere ver­mektedir. Dolayısıyla fakirdir. Bir gün bir müridinin kız kardeşi ne talip olur. Düşünüp taşınmalar neticesinde fakirliği gerekçe gösterilerek kızın yakınları tarafından talep, reddedilir. Fakat müridlik, şeyhlik ilgisi bozulmaz. Bir gün tekkede kayın adayı­na sobaya ağaç atması emredilir. Ahmet isimli mürit, yakacak deposuna vardığı an, hayretten dona kalmıştır. Çünkü tüm ağaçlar külçe halinde altın olmuştur. Az da olsa fazilet pınarın-.dan içmiş olan Ahmet, meseleyi anlar Şeyhinden özür dileyerek bacısını vereceğini söyler. Bu gün Şeyhimizin yanı-başında yat­makta olan Nazife Anamız, işte bu şekilde bu şerefe erebilmiş­tir.

 

  1. Allah’a, Rasulune, kitabına ve İslam’a iftira (S.78)

      Galip Efendi isimli bir müridi anlatmaktadır. "Bir kaç aylığı­na Medine'ye gitmiştim. Bir akşam ay ışığı altında bir bacanın damında arkadaşlarımızla oturuyorduk. Karşıdan tüm heybeliyle Şeyhimizin geldiğini görüp, koşarak sarıldım. Bana Efendimizi görüp görmediğimi sordular. "Hayır", cevabını alınca "Daha niye burada bekliyorsun?" diyerek elimden tutup Kâinat'" Efendisi'ne doğru yürüdü. Türbeye yaklaşmıştık ki tüm kilitler, zincirler şangırdayarak yere düştüler. Kapı ardına kadar açılmıştı. Karşımızda billur köşkler içerisinde güneşler güneşi şimşek çakarcasına parıldadı. Hz. Musa'nın Tur'da yaptığı gibi bayılmışım.Uyandığım zaman arkadaşlarım yüzüme su serpiyorlardı. Şey­him yoktu. (Şapka isyanında Erzurum'da asılmış olan Galip Efendi'nin İmam-ı Azam Hazretleri'nin türbesine selam verdiği ve gür sesle karşılık almış olduğu bizzat Hacı İbrahim Baba ta­rafından nakledilmiştir.)

 

  1. Hacı Baba boş cebinden herkese şeker dağıtması yalanı (S.78-79)

    Hacı Baba, caddede, sokakta, camide, tekkede, evde elini öpene peynir şekeri vermektedir. Erzurum'un, Doğu Anado­lu'nun onbinlerce, yüzbinlerce insanı bu sebilden nasibini ala­rak tükenmekte, fakat şekerler' bilmemektedir. Fevzi Efendi isimli bir müridi anlatmaktadır; "Bir gün Şeyh Efendi benim.ha neye şeref vermişlerdi. Yine her gelip geçene şeker dağıtıyorlar-di. Abdeste gitmesini fırsat bilerek, şekerleri çıkarmış olduğu eski fakat temiz pardüsösünün ceplerini, suçluluğumun ezikliğı içerisinde yokladım. Hiç bir nesne yoktu. Az bir zaman sonra yine yüzlerce ziyaretçisi geldi, yine aynı cephlerden yüzlerca şeker çıkararak ikramda bulundular".

 

  1. Hacı Baba kutup olarak bir gün sonra öleceğini dostlarına haber vermesi şirki (S.79)

     Zaman, 1348 yılı (1932) Ramazanının bir günüdür. Şeyh efendi oldukça yaşlanmışdır. Fakat dinçtir. İslâmi ölçüleri taşı­yan tüm heybetiyle Cumhuriyet Caddesi'nden Lala Paşa'ya gitmektedir. Hatırını kıramadığı eşraf-ı Erzurum'dan bir dostu yakalar"Acaba vaktin kutbu kimdir?11 diye sorar. Önce cevap ver-mez, fakat dostundan da kurtulamaz. Nihayet der ki "Yarın ikindi ezanından sonra namazını kılıp, birlikte defnedeceğiz o zaman öğrenirsin". Saf arkadaşı bu cevaptan fazla bir şey anlamaz. Guneş batar, doğar, yükselir ve daha yolunu yarı etmemiş­tir ki, Erzurum semalarını bir ses, bir haber çınlatır. Hacı Baba dünyâsını değiştirmiştir İkindiden sonra namazı kılınır.. Onbinlerce bağlısı içerisinde dünkü dostu da vardır. Kimbilir belki kendileri de!

 

  1. Dozer’in yıkamadığı türbe hurafesi (S.79-80)

     Bir gün müridleri üzüntüyle gelirler. "Efe, şu, şu, şu büyük zatları türbelerinden çıkarıp yerlerine binalar kurdurmaktadır­lar". Hacı Efendi sakın ve vakur olarak şu cevabı verir; Ne yapa­yım oğul, kendilerine sahip olsunlar". Günler, haftalar, aylar, yıl­lar geçer. Bir gün bir yol yapılmakta ve türbeye doğru ilerle­mektedir. Yıllarca önce Şeyhlerinin .sözlerini işitmiş olan mürit-leri heyecanlanırlar. Acaba ne olacaktır? Dağları deviren, devri­mizin Ebrahanın fili mesabesinde olan dozer türbeye karşı yürütülür."Fakat olmaz, adeta diz çöker, gitmez. Kayarak üzerindeki-lerini yere atar. Nihayet, nasipsizin birisi, "Ben bu işi yapaca­ğım" diyerek makinaya biner. Ani bir feryatla bayılır. Uyandığı zaman aklını kaybetmiştir. Elazığ akıl hastanesine gönderilir vs bir daha geri dönemez. Ve Hacı Baba böylece sözünde durmuş­tur. "Bükülemeyen bilek öpülmelidir" düsturu gereğince türbe­nin sökülmesinden vaz geçilerek güzelce onarılır. Yanı başına kadirşinas bir hemşehrisi tarafından (Cinis beylerinden Canip Bey), Hacı İbrahim Baba ismiyle Erzurum'un en güzel camile­rinden birisi kondurulur. Bu gün her ikisi de cami sahibi de. yaptıran da koyun koyuna orada yatmaktadır.