Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kaynak - İslami Bilgiler - Geleneksel Islam Anlayisi - 1. Sayfa

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

Kaynak: Geleneksel İslam Anlayışı - Hatice Kelpetin Arpaguş, Çamlıca yayınları, 1.Basım, İst-2001

 

  1.  İslam’da halk kavramı ve Osmanlı’daki durum (S.51-58)

    İslâmî ilimlerde halkı müstakil olarak inceleyen disiplinleri araştırdı­ğında Türkiye açısından sosyoloji, psikoloji,                "folklor"un müstakil bir bilim dalı olmasının tarihi fazla gerilere gitmemesine rağmen, halkla ilgili konula-nnm değişik ilmî    disiplinler içinde işlendiği görülmektedir. Ancak şu anda elde mevcut bilgiler bu yaklaşımların yukarıda bahsedilen antropolojinin kla­sik yaklaşımına uyum sağlayacak şekilde olduklarını ortaya koymaktadır. Meselâ Gazzâlî (ö.505/1111)      benzer yaklaşımla halkın akaidini konu edinerek llcamü'l-avam an ilmi'l-kelâm adlı müstakil bir eser kaleme almış ve inanç sistemini düzenlerken halk psikolojisini de göz önünde bulundurmuştur.

İ           slâm tarihî süreci incelendiğinde merkez-çevre ilişkisi çerçevesinde be-devî, hadarî terimlerine rastlanır. Toplumun yatay anlamdaki bölünmesi neti­cesinde kırsal kesimlerde yaşayanların bedevî, şehirlerde yaşayanların da me­denî kültürü temsil ettikleri düşünülmektedir. Daha sonraki dönemlerde toplumun dikey bölünmesi neticesinde havas ve avam şeklinde bir ayırıma gidildiği ve zamanla dikey ve yatay çizgiler birbirine karışarak birbirine girift hale geldiği dikkati çekmektedir. İslâm düşünürlerinin halk ve inançlarıyla il­gili değerlendirmelerinden konuya ışık tutacak veriler incelendiğinde elde edi­lenler şöylece özetlenebilir. Gazzâlî halkın imanı ebeveynin "okula gitmek oyun oynamaktan daha iyidir" dediğinde çocuğun hemen inanıp kabul etmesi gibi saf ve temiz olduğunu kabul eder. Bunun yanında aynı imanının, hiç­bir kuvvetin yerinden oynatamayacağı sağlamlıkta olduğuna da dikkati çe­ker. Fakat halkın kavrama gücünü aşan cedel ve tartışma, inanç esaslarında teferruata dalma gibi konulardan uzak tutulmaları gerekmektedir. Yine on­lar salt doğruyu arama yerine şaşa ve abartı gibi olağan üstü şeyler peşinde koştuğundan inançları sağlam olmakla birlikte kalplerinin olağan üstüye doğru meyilli olduğu kabul edilmektedir. Yani Gazzâlî halkın bilgiye ulaşmak yerine kendilerine coşku veren doktrinlere ehemmiyet verdiklerini, kendilerine telkin edilen hususlarda doğruyu almak veya aramak yerine duy­guya hitap eden abartılı sözler peşine takılmayı tercih ettiklerini ifade etmek­tedir. İbn Rüşd (0.595/1199), Nahl sûresinin 125. âyetindeki davet metot­larından hareketle şeriat nezdinde insanların üç sınıf olduklarını, bunlardan bi­rinci sınıfı oluşturan avama güzel öğüt ve nasihatin etkili olduğunu bildir­mektedir. Yani onlarda coşku ve heyecan hâkim olduğundan onların bu yönle­rini dikkate alan duygu ağırlıklı konuşmalar yapıldığı takdirde amaca ulaşmak daha kolay olacaktır. İnsanların anlayış farklılıklarından ötürü naslarda da muhkem-müteşâbih, zâhir-bâtın gibi farklı söylemler bulunmaktadır. Bu fark­lılık bir yandan ilimde derinleşmiş olanların bu konularda te'vil yapabilece­ğini ortaya koyarken, diğer yandan da bu tür te'villerin halka söylenmemesi gerçeğini gündeme getirmektedir. Şayet halka müteşâbih âyetlerin te'vili söy­lenirse yapılan şeyinvonları küfre götürmek dışında bir işlevi olmaz. Bundan dolayı Kur'ân-ı Kerîm'in te'vile gidilmeksizin zahiri üzere halka gö­türülmesi gerekmektedir, aksini yapan Kur'an'ın hikmetini ortadan kaldırdığı gibi Kur'ân-ı Kerîm'in insanı mutlu etmek için planlanmış fonksiyonunu da yok eder. Hz. Peygamber dönemine bakıldığında sahabenin Kur'ân-ı Kerîm'in zahiriyle mükemmel bir fazilet ve takvaya ulaştıkları görülmektedir. Bîrûnî'de (0.453/1061) karşılaştırmalı dinler tarihi yaparken bütün dinlerin avamıyla havasının inançlarının farklı olduğunu havassın aklî konulara yönelip temel prensipleri araştırdığını, avamın ise duyular alanında kalıp tâli me­selelerle ilgilendiğini, araştırmaya yönelmediğini bildirmektedir. Havas araş­tırma ve düşünceye kabiliyetli iken avam ısrarcı ve tedbirsiz davranır, mâ­kul olandan uzaklaşır, misale yönelir. Meselâ avamdan birine Peygamber'in veya Kabe'nin resmi gösterilecek olsa bu kimselerin sevinçten resmi öp­meye, yüzlerine sürmeye başladıkları görülür. Onların hali resmin kendisini görmüş veya hac yada umre yapmış kimseden farksızdır. Bu ve benzeri tema­yüller peygamberler, âlimler, melekler gibi saygın kimselerin adına heykeller yapılmasına sebebiyet vermiştir. Bu heykel ve putlar, sahiplerinin gözden kaybolmaları veya ölmeleri durumlarında onların hatırlanması ve onlara karşı olan tazimin kalplerde yaşaması içindir. Kâtib Çelebi de (ö.1068/1658) döneminin olaylarından hareketle halkın alıştığı şeylerden dönmesinin pek mümkün olmadığını, bundan dolayı onlara bir defa söylemekle yetinip ısrar edilmemesi gereği üzerinde durduktan sonra halka gerekli olan şeyleri şu şekilde sıralamıştır:

Allah Teâlâ'nın bir, Peygamber'in hak olduğunu kabul ettikten sonra beş vakit namazı kılıp ramazan orucunu tutmalı, zengin ise zekât verip hacca gitmeli, yalan söylememeli, kimsenin malına ve ırzına göz dikmemeli ve doğru olmalıdır. Dinî konularda bilmesi ve yapması gerekli olan bu hususlar­dan sonra geçim kaynağı ne ise onunla meşgul olmalı, vaaz dinlemek isterse haftada bir defa cuma günü dinlemesi yeterlidir. Anladığı ile yetinip "falan vaiz şöyle dedi, filân mesele şöyleymiş, böyleymiş" gibi üzerine lâzım ol­mayan şeylerle uğraşmaması gereklidir. Batı'daki antropoloji çalışmalarının İslâm'a uygulanması neticesinde elde edilen sonuçların konumuza ışık tutacak verilerden bazısını şu şekilde özet­lemek mümkündür:

Ernest Gellner İslâm'ın tarihî süreci içinde mezhepler dışında yüksek islâm ve halk İslâmı şeklinde geliştiğini belirterek bu iki tarz ile ilgili görüş­lerini şöyle açıklamaktadır: Yüksek İslâm genelde şehirlerde oturan ulemâ zümresi tarafından karşılık bulmaktadır. İçselleştirdikleri değerler arasında dü­zen, kurallara uyma, sabır ve öğrenim gibi hususlar vardır. İslâm'ın tek tan­rılı yapısı ve şeriata dayalı doğası önemlidir. Bu yapıda Allah'la insan ara­sında aracılık yapabilecek şeylerin yasaklanmasına özen gösterilir. Ana kaynağa sıkı sıkıya bağlanma ve ona ulaşmayı engelleyecek hususlardan arın­maya (puritanizm) önem verilir.

Halk îslâmı ise daha farklı bir yapı arzetmektedir. Öğretiden çok, bü­yüye, yasalardan çok dinî coşkuya dayanır. Bundan dolayı kuralı değil, duy­guyu ön plana çıkarır, kitabî bilgiyi önemsemez, hatta bazan dışladığı da olur. Yüksek İslâm'ın aksine aracılar vasıtasıyla kurumsallaşmıştır. En belir­leyici kurumu velî kültüdür. Velîlerin yaşayan kimseler olması gerekli değil­dir. Bu inanç biçimi genellikle tekke, zaviye veya fütüvvet kurumları olarak bilinen dergâhlarda faaliyet gösterir. Bu iki İslâm tarzının toplumsal yapıda kendilerine özgül yerleri vardır. Halk İslâmı'nı benimseyenler genelde kırsal kesimlerde otururlar ve okuma yazma bilmezler. Örgütlenmelerinde velî kültünün özel bir önemi ve yeri vardır. Genelde bu yerlerde yaşayan halka dinî bilgilerin sunulması kutsal metinlerde açıklanan ilkelerin simgesel bir dille anlatılması şeklindedir. Halk İslâmı'nı temsil eden bu kimselerin Müslümanlığı genelde şehirde bulunan yüksek İslâm'a mensup ulemânın öl­çülerine vurulduğunda kötü olarak nitelendirilir. Halk da bu durumun farkın­dadır, fakat buna aldırmaksızın kendilerine hitap eden velî ve şeyhleri yücelt­meye, onların sunduğu coşkuyu yaşamaya devam ederler. Çünkü velîlerin kendilerine sunduğu tasavvufî etkinliğin sağladığı coşku, yalınkat, süssüz, kitabî İslâm'ın sağladığı bazdan çok daha fazladır. Bu da halkta gizemli dene­yimlerin, skolastik ilahiyattan ve ikincil konulara gömülüp kalan fıkıh gele­neğinden çok daha fazla karşılık bulduğunu göstermektedir. Nitekim velî ve şeyhlerin bir bakıma terapi hizmeti verdikleri göz önünde bulundurulduğunda İslâm'da kuramsal düzlemde ruhban sınıfı olmamakla birlikte tarikat ehlinin, bir tür ruhban sınıfı oluşturduğunu söylemek mümkündür.

Fakat bu iki İslâmî anlayışı arasındaki ayırımın keskin olmadığı, bir iç bölünme şeklinde, aşamalı ve farkedilmeyecek belirsizlikte olduğu tespit edilmektedir. Bundan dolayı iki kesim mensupları yüzyıllardan beri dostça bir arada yaşamışlardır. Halk İslâmî öğretisinden beslenenler yüksek İslâm mensuplarına saygı duymaya, otoritelerini tanımaya devam etmişler, fakat kendi bildiklerini yapmaktan da geri durmamışlardır. Bununla birlikte İslâm tarihi incelendiğinde iki tarz asasındaki mevcut gizli bir gerilimin zaman zaman or­taya çıktığı gözlemlenmektedir. Bu gibi durumlarda genellikle yüksek İslâm bir iç arınma operasyonuna giderek kendini toplumun bütününe kabul ettirme yolunu tercih etmiştir. Ama uzun dönemde yüksek İslâm'ın bu tür operas­yonlarda başarıya ulaştığını söylemek mümkün değildir. Diğer yandan ku­rumsal açıdan devlet tercihini yüksek İslâm'dan yana kullansa ve ne kadar otokratik olsa da pratikte kendini yöneten kabilelerin yerel özerkliğine ayak uydurmak zorunda kalmıştır.

Konuyla alâkalı olarak Raphael Pataı de İslâm'daki halk dini açıklama­sından zorlaştıran birtakım etkenler olduğunu şöyle bir sıralamayla açıklamış­tır:

1.  Tek tanrılı üç dinin en yenisi olan İslâmiyet'in yaygın din anlayışı bünyesinde azımsanmayacak derecede pagan unsuru taşımaktadır. Bu unsurlar folk karakterli olmasına rağmen resmî İslâm'ın bir parçası haline gelmiştir.

2. Müslüman kitleler modern zamanlar öncesinde yazılı kaynaktan ziyade şifahî gelenekten beslenmişlerdir. İslâm'ın doktrin, öğreti ve pratikleri halka şifahî yoldan ulaştığı için halka ait özelliklerle donanmış ve böylece resmî islâm'la halk İslâmı arasındaki farklılıkların billûrlaşması ihtimali doğmuş­tur.

3. Sayıları gittikçe artan mezhep, tarikat, dinî lider ve cemaatler, resmî İslâm'ın emirlerinin halka ait özelliklerle karışmasına müsait zemin hazırlamışlardır.

4. Kadınlar dinin resmî formlarından ve ibadet törenlerinden çıkarıldıkla-nndan İslâmiyet erkeklerin dini şeklini almıştır. Kadınlar da kendi kendilerini yetiştirme ve dinin pratiklerini kendi başlarına gerçekleştirme yolunu tutmuş­lardır. Bu durum halka ait hususların çok yönlü yayılmasına sebebiyet ver­miştir.

5. İslâm yalnızca bir din değil topyekün bir hayat tarzı olduğundan müs-lüman ülkelerde din ile ferdî ve sosyal hayatın görünümlerini birbirinden ke­sin hatlarla ayırmak zorlaşmıştır.

Şimdiye kadar yapılan açıklamalardan sonra önce Osmanlı toplumunda halk diye nitelendirilebilecek kesimin devlet erkânı, Enderun'da eğitim gören­ler ve medreseden yetişenler dışında kalan "küçük memur, zanaatkar ve çiftçi­ler" den ibaret geniş bir kesime karşılık geldiğini söylemek mümkündür. Eğitim ve kültürlerine bakıldığında genel olarak şehir merkezlerinin dinî öğ­renim görmüş ulemâsından toplumun orta ve alt tabakasıyla kırsal kesimine doğru gidildikçe medresenin ve kitabî islâm'ın etkisinden uzaklaşıldığı ve şi­fahî kültürün egemen olduğu görülmektedir.

Osmanlı'da dinin konumuna bakıldığında yerel ve toplumsal kuvvetlerle politik yapı arasında aracı görevini üstlendiği ve bundan dolayı Osmanlı'daki İslâm'ın merkezî yönetim ve halk için ne ifade ettiğinin belirlenmesi gerek­mektedir. Çünkü ikincisinde yalnızca inanılan ve pratiğe dökülmek istenen bir din anlayışı hedeflenirken birincisinde bunun ötesinde yönetim ve siyaset de devreye girmektedir. Böylece Osmanlı'daki dinin gelişim sürecinde, resmî ve halk dini şeklinde geliştiği ortaya çıkmaktadır. Fakat Osmanlı göz önüne alındığında devlet İslâmı (resmî islâm) ve halk îslâmı (geleneksel îslâm) ara­sında medrese îslâmı (yüksek îslâm, kitabî îslâm) ve tekke îslâmı (mistik îslâm) şeklindeki nitelendirilebilecek ulemâ ve sûfîler tarafından temsil edilen iki îslâm anlayışından daha bahsetmek gerekmektedir. Bunlar islâmiyet'in pek çok yönünü paylaşmalarına rağmen öğreti açısından belli ölçüde birbirle­rinden ayrılmışlardır. Meselâ devletle halk arasında kalan tekke ve medrese îslâmı'na bakıldığında medrese-tekke beraberliğinde birbirlerine karşılıklı et­kilerinin olduğu, ancak bunlardan medresenin genelde devletle paralel bir an­layış içinde hareket ettiği, bununla birlikte cami dersleri ve talebenin, cerre çıkması gibi faaliyetlerle halk îslâmı'nın oluşmasına da belli ölçüde katkıda bulunduğu tespit edilmektedir. Osmanlı halk İslâmı'nın oluşmasında devlet İslâm'ı yanında medrese ve tekke İslâm'ının her birinin belli düzeyde katkıları vardır. Ancak halk İslâmı'nın büyük oranda tarikatlar tarafından yoğrulan bir inanç sistemi olduğu kabul edilmektedir. Çünkü medresenin ve devletin be­nimsediği İslâm anlayışı aklı ve sistemli bilgiyi ön plana çıkardığından kitle­lerin duygularına daha az şey sunabilmişlerdir. Tarikatlar ise İslâm'ı halk katmanları seviyesine indirmeyi hedeflediklerinden Osmanlı'da halk İslâmı denildiğinde genelde tarikatlar islâm'ı anlaşılmıştır. Osmanlı toplumun­daki dinî liderliği de genellikle tarikat şeyhleri üstlenmiştir. Bunun netice­sinde Osmanlı Anadolusu'nda ve İslâm ülkelerinin çoğunda halk İslâmı ev­liya kültü merkezli gelişmiş ve mistik karakterli olmuştur.

Bütün bunlardan sonra Osmanlı halk îslâmı'nın, kitabî esaslardan çok toplumun geleneksel inanç ve hayat tarzının belirlediği esasları dikkate alan, kısmen hurafelerle karışmış tarzdaki Müslümanlık olduğu kabul edilmektedir ve Türkler'in İslâm'ı kabullerinden itibaren birbirine paralel olarak gelişen heterodoks183 ve Ortodoks biçimlerde varlığını sürdürmüştür. Osmanlı Devleti'nde birincisi Kalenderîlik, Bektaşîlik ve XVI. yüzyıldan itibaren Alevîlik tarafından temsil edilmiştir. Bunların en belirgin özelliği eski inanç ve gelenekleri şifahî bir kültür unsuru olarak ön plana çıkarmalarıdır. İkincisi de Sünnî İslâm'ın kitabî esaslarını ön plana çıkarmakla birlikte eski gelenek­sel kültür ve inanç unsurlarını belli ölçüde bünyesine almıştır. Her iki kesi­min de ortak karaktaristiği, önemli ölçüde mistik karakterli olmaları ve ta-savvufî unsurlar tarafından şekillenmiş olmalarıdır. Bu çalışmada halk İslamanın Ortodoks yönüne hitap eden kaynaklar ve İslâmî anlayışları üze­rinde durulmaktadır.

 

  1. İslam öncesi dinlerin tesiri (S.69-75)

 

  Türkler'in dinî tarihlerine bugünkü ilmî tahliller sonucunda bozkır me­deniyetlerinin tabii bir sonucu olarak Türkler'in toprak, su, ağaç, gökyüzü, güneş, ay ve yıldızların gizli kuvvetler taşıdıklarına inandıkları tespit edil­mektedir. Böylece onların en eski dinlerinin "tabiat kültü", "atalar kültü" ve "gök tanrı kültü" şeklinde olduğu ortaya çıkmaktadır. Şamanizm'in ise dinden ziyade bir büyü sistemi olduğu görüşü ağırlık kazanmaktadır. Türk toplu­luktan üzerindeki etkisi hususunda da değişik düşünceler vardır: Etkilenmenin VI. yüzyılda olduğu kanaatini taşıyanların yanı sıra IX. yüzyıldan bu yana yoğunlaştığını, Asya'daki Moğol istilâsından sonra girdiğini düşünenler de bulunmaktadır. îbn Fadlân ise X. yüzyıldaki Oğuzların şamanist oldukla­rını söylemektedir. Şamanizm'in en belirgin özelliği mistik karakterli ol­ması, vecd ve istiğrak tekniğinin bulunmasıdır. Şaman kendi özel usulleri sayesinde ulaştığı vecd haliyle ruhunu göklere yükseltmek, yer altına inmek re oralarda dolaşmak üzere bedeninden ayrıldığım hisseden aşkın bir ustadır. Bu sırada o, ruhları hükmü altına alarak ölüler, cinler, periler ve şeytanlarla bağlantı kurmaya muvaffak olur. Ayrıca dertli insanların şikâyet ve dilekle­rini arzetmek üzere gökteki ve yeraltındaki tanrıların yanına giderek aracılık vazifesi de görür. Bu özellikleriyle topluluk üzerinde korku ve saygı uyandı­rıp dinî otorite kuran şaman, vasfını ve kaderini bildiği insan ruhunun müte­hassısı olarak toplum maneviyatının düzenleyicisi durumundadır. Bu nevi özelliklere sahip olan Şamanizm, Türkler'in İslâmiyet'e girmeden önce be­nimsedikleri Zerdüştlük, Mazdeizm, Maniheizm ve Budizm gibi dinlerde et­kinliğini sürdürdüğü gibi islâmiyet'ten sonra da varlığını devam ettirmiştir. Hatta araştırmalar bugün bile izlerinin silinmediğini ileri sürmektedir.

Çok geniş bir bölgede yaşayan değişik Türk gruplarının bulundukları kültür ve bölgelerden hareketle çeşitli din ve kültürleri benimsemeleri tabi­idir. Bunlardan biri de anavatanı Hindistan olan Budizm'dir. Muhtelif Türk grupları üzerinde etkin olan Budizm'in ilk defa II-III. yüzyıllarda Doğu Hunları arasında görüldüğü kabul edilmektedir. Toba Han da (572-581) bir Çinli Budist'in teşvikiyle Buda dinini kabul ederek Göktürkler arasına Budizm'i sokmuştur. Böylece VI. yüzyılın ikinci yansından itibaren. Budist rahipler Doğu ve Batı Göktürk hükümdarlarına bu dini yaymaya baş­lamışlardır. VIII. yüzyılda Kızıl-su ve Fergana dolaylarındaki Kartuklar arasındaki mevcut arkeolojik araştırmalardan anlaşılan Budizm'in, altın ça­ğını Uygurlar içinde yaşamış olduğudur. 762-763 yıllarında ise batıda iyice güçlenen Maniheizm'in etkisiyle Budizm yerini bu dine bırakmaya başlamış­tır. Fakat araştırmalar Göktürkler'de olduğu gibi Uygurlar arasında da Budizm'in benimsenmesinden sonra terkedildiğini, sonra tekrar benimsendi­ğini göstermektedir. Buna rağmen Budizm, Uygurlar'da hâkim ve umumi bir din olarak kabul görmüş, hatta mazhar olduğu itibar sayesinde Çin'de de yayılmıştır. Budizm'in ne zamana kadar alenî olarak etkinliğini sürdürdüğü hakkında kesin delil bulunmamakla birlikte XIII. asrın başlarında Uygur Türkleri'nin hâlâ Budist olduklarına dair bilgiler mevcuttur. Türkler'in İslâmiyet'i benimsemesinden sonra da tenasüh ve nirvana gibi bazı inançları­nın halk nezdinde etkinliğini devam ettirdiği düşünülmektedir.

İran etkisine gelince, Türkler'le İranlılar arasındaki ilişkilerin ne zaman başladığına dair kesin bilgi bulunmamakla birlikte Büyük Hun İmparatorluğu zamanında milâttan önce 200'lerden itibaren Orta Asya'nın muhtelif şehirle­rinde kurulan İran ticaret kolonileri sayesinde kültür ilişkilerinde belli bir ya­kınlaşmanın olduğu ve İran kültürünün buralarda tanınıp yayılmaya başladığı düşünülmektedir. Asıl etkinin ise Göktürkler devrinden itibaren arttığı ve Çin ile Hint etkilerine rakip hale geldiği tahmin edilmektedir. Çin-İran ti­caret yolu bilhassa Sâsânîler devrinde memleketlerindeki sınıf ve mezhep mü­cadelelerinde yenik düşen îran tüccarlarını kendine celpetmeye başlamıştır. Böylece İranlılar Türk bölgelerine iltica ederek Orta Asya'da Hıristiyanlık ve Maniheizm'in Buhara'da da Zerdüştüğün yayılmasına vesile olmuşlardır. Dolayısıyla Göktürkler zamanındaki medeniyet, kendisindeki Uzakdoğu ve Hint unsurunun hâkimiyetine rağmen İran unsurunu da almıştır. Hatta araştırmalar İran dinleri Orta Asya'da yayılırken Budizm'in zayıflayarak yok olmaya yüz tutuğunu Zerdüştlüğün ise hâkimiyetini güçlendirdiğini göster­mektedir. Fakat bu dinin hangi kesimlerde ve hangi oranda yayıldığına dair kesin bilgiler bugün için mevcut değildir. Arap seyyahların verdikleri bilgiye göre, Zerdüştlük VIII. yüzyıldaki Göktürkler zamanında Mâverâünnehir'in her, tarafında etkili olmuş, Uygurlar arasında ise IX. asırdan önce bütün mem­lekette yayılmış, Maniheizm ise başşehirde hâkim olmuş ve Zerdüştlük ta­mamen zayıflayarak yerini Maniheizm'e bırakmıştır.

Yine bir İran dini olan Mazdeizm ise yapı itibariyle Sâmî ve Yunan me­deniyetlerinin müstear unsurlarının eski Îran-Hint unsurlarıyla birleşmesinden oluşmuştur. O da iran'da ağır baskılara mâruz kalarak Orta Asya'ya doğru yayılmıştır. VII. yüzyılda Soğd, Baktiryan ve Mâverâünnehir'de mevcut ol­duğu bilinmektedir. Ancak Orhun kitabelerinde bu dinden bahsedilmediği için Doğu Göktürkleri arasına girmediği düşünülmektedir. IX ile XII. yüzyıllar arasında İslâm coğrafyacıları Kırgızlar, Kimekler, Macarlar gibi Türk toplu­luklarının Mazdeizm'in temel unsurlarından olan ateşe taptıklarını ve ölüle­rini yaktıklarını haber vermektedirler. Yine VIII ve IX. yüzyıllardaki Abbasî hâkimiyeti altındaki Horasan ve Mâverâünnehir bölgelerinde meydana gelen bir seri isyanda da Zerdüşt ve Mazdeist Türk çevrelerinin etkili olduğu düşünülmektedir. Netice olarak Mâverâünnehir'den Azerbaycan'a kadar uzanan geniş bir sahada yaşayan Oğuzlar, Dokuzoğuzlar, Halaçlar, Korluklar gibi Türk zümrelerinin Zerdüştlük ve Mazdeizm'in etkisi altında olduğu bi­linmekle birlikte bunun ne ölçüde olduğuna dair kesin bilgiye henüz ulaşıla­bilmiş değildir.

Gnostik dinlerin en mükemmel örneklerinden biri olan Maniheizm ise, Mani tarafından milâdî III. asrın ortalarında Mezopotamya'da kurulmuş bir dindir. Bu dinî sistem gittiği her muhitin dinî şekillerine ve teolojik unsurla­rına uyum sağlayabilen senkretik bir yapıda olduğundan bünyesinde Zerdüştlüğün ve Hıristiyanlığın gnostik doktrinleriyle Budizm ve diğerMezopotamya dinlerinin birçok unsurunu barındırmaktadır. İlk zamanla­rından itibaren Zerdüştler tarafından mahkûm edilerek baskılara ve takibata uğrayan Maniheizm'in etkili olduğu bölgelere bakıldığında İran'da gizlice ta­raftar toplayarak Anadolu, Suriye ve Orta Asya'ya doğru yayıldığı, daha sonra Horasan ve Mâverâünnehir'e geçtiği, Doğu Türkistan'ın Çinliler tarafından zaptedilmesiyle birlikte de yavaş yavaş Çin'e girdiği görülmektedir. Uygurlar henüz Ötüken'de iken Çinliler vasıtasıyla Maniheizm'i tanıma fırsatı bulmuş Türk gruplanndandır.249 Böğü Kağan da Maniheizm'le tanışıp devletinde ya­yılmasına ve Maniheizm'in resmî bir din haline gelmesini sağlayan Uygur hükümdarıdır. Bundan başka Uygurlar Maniheizm'in Çin'de yayılmasına da vesile olmuşlardır. Ancak Ötüken Devleti'nin yıkılışından sonra Kan-su ve Turfan taraflarında küçük siyasî teşekküller meydana getiren Uygurlar, IX. asırda tekrar eski dinleri Budizm'e dönmüşler, Maniheizm de bir yandan XIII. yüzyıldaki Moğollar'in isyanına kadar zayıf bir şekilde hayatiyetini devam et­tirirken diğer yandan da Çin'de gizli cemiyetlerin içine girerek XIV. yüzyılın sonlarına kadar yaşamaya çalışmıştır. Fakat hiçbir din ve sistem tamamen yok olmadığı gibi Maniheizm de yok olmamış, değişik din ve sistemlerde unsurlarım yaşatmıştır. Nitekim Anadolu'daki heterodoks İslâm mezhepleri içinde Güney Anadolu'da yaşayan Tahtacılar'in tenasüh inancında ve mezar­lara çizilmiş güneş kurslarında Maniheizm'in birtakım unsurlarının yaşadığı düşünülmektedir. Düalizm ve nur motifiyle dikkat çeken Maniheizm, Budizm gibi halk tabakaları arasında yaşama fırsaü bulan bir dindir.

Milâdî X. asırda İslâmiyet'e giren Oğuzlar'ın bundan önceki dinleri İran yoluyla benimsedikleri Hıristiyanlık'ur. Sâsânîler zamanında İran'da bulunan Süryânî reisi milâdî 431'de Bizans'taki İstanbul patriği tarafından aforoz edi­lip taraftarları takibata uğrayınca İran'daki Nastûrîler doğuya doğru gitmeye başlamışlardır. Çin'e kadar yayılan bu Nastûrî grupların Orta Asya tarihindeki rolleri ve özellikle Türkler üzerindeki tesirleri büyüktür. Hatta bu etkinliğin İslâmiyet'ten sonra, özellikle Türkistan'ın doğu ve kuzeyinde bulunan göç­menler arasında ve Elmalık ile Çû nehri kenarındaki Türkler üzerinde Timur devrine kadar devam ettiği düşünülmektedir. Diğer Hıristiyan mezhepleri­nin Orta Asya'daki etkinlikleri hakkında fazla'bilgi bulunmamakla birlikte Doğu Avrupa ve Balkanlar'da aktif olduğu sanılmaktadır. Buralarda yaşayan Türk grupları arasında da Peçenekler, Oğuzlar, Kıpçaklar ve Hunlar bulun­maktadır. Bunların bir kısmı Balkanlar'a indikten sonra Hıristiyanlığı be­nimsemiş, bir kısmı da zaman zaman Bizans'ın hizmetine girip orduda paralı asker olarak görev yapmışlardır. Ancak 1071 Malazgirt Savaşı sırasında büyük bir çoğunluğu Selçuklular safına geçmiş ve Anadolu Selçuklu dö­neminde de ihtida etmişlerdir.

Türkler'in İslâmiyet'ten önce benimsedikleri diğer bir din olan Yahudiliğin etkinliği ise oldukça sınırlı bir çerçevede kaldığı düşünülmekte­dir. Mevcut bilgilere göre Yahudiliği resmî din olarak kabul eden Türk devleti Hazarlar'dır. Önceleri şamanist olan Hazarlar, Bizans İmparatorluğu'nda taki­bata uğrayan yahudilerin gelmesiyle VIII. yüzyıldan itibaren onların dinini benimsemeye başlamışlardır. Bu benimsemenin genele ve halk tabakasına ka­dar indiğine dair herhangi bir kayda rastlanmazken halkın büyük çoğunluğu­nun şamanist ve hıristiyan kaldıkları daha sonra da Müslümanlığı tercih ettik­leri bilinmektedir. Aslında Yahudilik'le Hıristiyanlığın Türkler'in İslâmiyet'ten önceki hayatlarına etkisinden ziyade başta tefsir ve hadis gibi İslâmî ilimlerin yorumunda zaman zaman etkili oldukları düşünülmektedir. Nitekim Ehl-i kitabın İslâm dininin doğuşundan itibaren müslümanlarla ya­kın ilişkiler içinde olmaları ve karşılıklı kültür alışverişinde bulunmaları neticesinde bir kısım İslâmî yorumlarda onların görüş ve düşüncelerine müra­caat edildiği kabul edilmektedir

Görüldüğü üzere Türkler Orta Asya'da bünyelerine uygun muhtelif din ve kültürlerle yoğrulduktan sonra islâmiyet'e girmişler, Anadolu'ya geldikle­rinde ise burada çok fazla inanç bakiyesiyle karşılaşmışlardır. Araştırmalar söz konusu bu inançlarının oluşumunda üç ayrı kaynağın etkili olduğuna işa­ret etmektedirler. Birincisi eskiçağ Anadolu dinleri, ikincisi Sümer, Akad, Mısır gibi komşu ulusların düşünce kalıntıları, üçüncüsü de tek tanrılı dinler­dir. Yunan-Roma döneminden kalan inançlarda o ulusların özelliklerini yansı­tan yanlara rastlandığı gibi Fenike uygarlıklarının da izleri vardır. Bu inançlar milâttan önce 3000 yılından milâdî V. yüzyıla kadar süren dönemde kendi iç­lerinde yoğun bir kaynaşma geçirmişlerdir. Anadolu Bizans imparatorluğu'nün yönetimine geçtiğinde önceden Hıristiyanlığı benimseme­sine rağmen Ortodoks Hıristiyanlığı'nın Anadolu'nun her köşesine kadar ya­yıldığını söylemek mümkün değildir. Hatta Bizans imparatorluğu'nun en kudretli devresi olan VI. yüzyılda bile Hıristiyanlığın halk arasındaki putpe­rest kültürü yok edemediği, ancak üzerine sathî bir cila çekebildiği kabul edilmektedir; yani yüzyıllarca Hıristiyanlığa girmeye çalışan Anadolu, bu sü­reçte putperest kültürlerden kalma pek çok inanç, âdet ve geleneği de berabe­rinde getirerek bu dini benimsemeye çalışmıştır. İran menşeli dinler ise ülke­lerindeki sıkıntı ve çalkantılardan dolayı buradan çıkıp doğuya doğru yayılır- ken bazısı da Anadolu'ya gelmiştir. Bunlar içinde en etkili olanlardan biri olan Maniheizm Hıristiyanlığı oldukça uğraştırmış ve üzerinde iz bırakmaya  muvaffak olmuştur.

 

  1. Osmanlı’da tarikatlar ve İslam anlayışı (S.103-112)

    Osmanlı'da faaliyette bulunan tarikatlar medreseler gibi kendinden önce Selçuklu ve Beylikler dönemi tarikatlarının devamı niteliğindedir. Osmanlı tarikatlarının İslâm anlayışlarını tahlil edebilmek için önce Osmanlı Anadolusu'nda belli başlı hangi tarikatların bulunduğunu kısaca görelim, sonra bunların genel karakterleri ve toplumdaki konumlarından hareketle yük­lendikleri İslâmî misyonu inceleyelim.

Tasavvuf tarihine baktığımızda sûfîliğin iki ana kanaldan geliştiğini görmekteyiz. Birincisi zühde dayalı tasavvuf, Irak mektebi tarafından benim­senmiştir. İkincisi ilâhî aşk ve cezbeye dayalı tasavvuf, bu da eski İran kül­türü üzerinden gelişmiş ve Horasan mektebi tarafından benimsenmiştir. Ancak Osmanlı Anadolusu'ndaki değişik menşeli tasavvuf akımlarının önemli bir kesiminin İran kaynaklı olduğu ve sürekli olarak İran'la bağlantı­larını sürdürdükleri bilinmektedir. Nitekim Anadolu'daki popüler tasavvuf ge­leneğinin Horasan erenlerine bağlanması da bu vakıanın ifadesinden başka bir ,şey değildir. Türkler'in Anadolu'ya yerleşmeleri de 1071 Malazgirt zaferin­den sonra olmuştur. Bu tarihten XIV. yüzyıla kadar devam eden Türk göçleri­nin birincisi Karahıtaylılar'la Hârizmliler arasındaki mücadele sonunda ve yine aynı dönemlerde Büyük Selçuklu Devleti'nin Hârizmliler tarafından yı­kılması üzerine olmuştur. İkinci Türk göçü de Moğol istilâsı sonunda Cengiz'in ordularının önünden kaçan gruplarla olmuştur. Bu göçler sırasında Mâverâünnehir, Hârizm, Horasan ve Azerbaycan bölgelerinden gelen şeyh ve dervişlere, daha sonra Mısır, Suriye ve Irak üzerinden gelenler de eklenmiş­tir. Böylece Anadolu Irak ve Horasan tasavvuf mekteplerinin yüksek ve popüler seviyedeki yorumlarını yansıtan akımların buluştuğu bir yer haline gelmiştir. Bu tarikatların Anadolu'ya nüfuz etmeleri ise İran ve Arap ülkeleri kanalıyla olmuştur ve genel görünüm itibariyle her biri bulundukları duruma göre heterodoks veya ortodoks karakterli olmuşlardır. Horasan Melâmetiyyesi'ni temsil eden heterodoks nitelikli Kalenderiyye ile ona bağlı Vefâiyye,. Haydariyye ve Yeseviyye gibi popüler tarikatlar İran kana­lıyla gelmiştir. Fuad Köprülü bu tarikat mensubu dervişlerin tebliğlerini eski millî an'anelerini devam ettiren göçebe Türkmen aşiretlerine onların kahra­manlık his ve duygularını harekete geçirecek şekilde ve tasavvuf formlar al­tında gerçekleştirdiklerini bildirmektedir. Fakat kıyafet ve davranışları açısın­dan bu dervişler Sünnî mutasavvıflar tarafından eleştirilmişler ve yaptıkları şeriata aykırı bulunmuştur. Türkmenler'in dinî anlayışları da canlı, samimî ve fiiliyata dönmeye müsait olmakla birlikte eski an'aneleri ve müfrid Şiîliği tasavvufî formlar altında devam ettirecek tarzdadır. Telkin edilen dinî yapı incelendiğinde İslâm dininin, yerli halkın kabul edebileceği kolaylıkları ihtiva eden, müsamahakâr ve telifçi mahiyet arzettiği, bazan da yerli âyin ve mera­simleri benimseyebilme cesaretinde olduğu görülmektedir. Yine söz konusu dervişlerin bütün insanların kardeşliği, iş ve vicdan temizliğinin önemli ol­duğu, âyin ve ibadet sahasındaki şekilciliğin ise pek önemli olmadığı yönün­deki tebliğleri, -Sünnî çevrelerce karşı çıkılmasına rağmen dinî kaynaşmayı kolaylaştırma ve ihtidaların hızlanması açısından etkili olmuştur. Bu tür nitelikleri taşıyan söz konusu dönemin tasavvuf düşüncesi içe dönük, düşünce boyutu zengin bir sistem olmaktan ziyade içtimaî hayatla iç içe, toplumun isteklerini ön planda tutan esasları benimseyecek tarzdadır.

Söz konusu tarikatlar hayatiyetlerini Bektaşîlik içinde devam ettirmişler ve onun bünyesinde erimişlerdir. Değişik akım ve cereyanlara cevap vermeye müsait ve bulunduğu coğrafyaya uyum sağlayacak yapıda olan Bektaşîlik de Osmanlı halkının dinî anlayışının ortaya çıkmasında önemli katkıları bulu­nan tarikatların başında gelmektedir. Zaman zaman kendi dışındaki tarikat er­babı ve devlet yönetimi tarafından eleştirilmekle birlikte Osmanlı Anadolusu'ndaki tarikatların büyük çoğunluğu üzerinde etkili olmuştur. Dinî talimatı da bütün zihin ve mizaçlara cevap verebilecek tarzda tertip edildiğin­den XIV. asırdan başlamak üzere XV-XIX. yüzyıllar arasında Osmanlı'da büyük bir dinî ve siyasî nüfuz elde etmiştir. II. Mahmud'un (1808-1839) Yeniçeri Ocağı'nı ilga etmesiyle bir aralık Nakşibendiyye içinde mevcut du­rumunu koruma yoluna gitmiş, Sultan Abdülaziz (1861-1876) zamanında ye­niden ortaya çıkarak günümüze kadar değişik şekillerde devam etmiştir. Doktrin açısından incelediğinde bâtınî akidelerin tâlimiyle meşgul olduğu, Osmanlı'da etkin olan Hurûfî ve Şiî etkileri başlangıçtan beri kendisinde bu­lunan İslâm öncesi inançlarla mezcederek yapısına uygun hale getirdiği, İslâm inanç ve ibadetlerine kayıtsız olduğu, İslâmlaştırma sırasında dine yön­lendireceği grupların görüşlerini benimseyebildiği, bütün mizaç ve zihinlere cevap verebilecek tarzda olduğu, nazariyatta cebir ve şiddetten uzak bulun­duğu, müslüman olanlarla olmayanlar arasında fark gözetmediğinden gayri müslimleri tarikata kabul edecek yapıda olduğu görülmektedir.

Şüphesiz Anadolu'ya birçok tarikat girmiştir. Yukarıda ismi geçenler dı­şındaki belli başlı olanları şu şekilde sıralamak mümkündür: Kalenderîlik'le aynı kökten gelmekle birlikte Sünnî çizgiye daha yakın ve entelektüel çevre lere hitap eden Kübreviyye  ve Sühreverdiyye İran kanalıyla gelirken Rifâiyye ve Kâdiriyye ise Irak kanalıyla gelmiştir. Nüfuzlu ve aristok­rat bir tarikat olan Mevlevîlik, İran ve Mâverâünnehir menşeli Sünnî ta­savvuf temelinden gelen Kâzerûnîlik'le Zeyniyye, Halvetîlik ve Nakşibendîlik gibi tarikatlar da Osmanlı topraklarına girerek faaliyette bu­lunmuşlardır.

Eserlerinden faydalanılan Yazıcızâde Mehmed Efendi'yle kardeşi Ahmed Bîcan'ın mensubu bulundukları Bayramiyye ise Anadolu'da doğan fakat Halvetiyye ve Nakşibendiyye'nin mezcinden oluşan bir tarikattır.389 Hacı Bayrâm-ı Velî (0.833/1430) Ankara'nın köylerinden Zülfazl'da (bugünkü adıyla Solfasol) Anadolu'nun çiftçi ve köylü nüfusuna hitap eden önemli ve yaygın bir tarikatın kurucusu olup Şeyhi de Hamîdüddin Aksarâyî'dir (ö.815/1412). Bayramiyye, bünyesinde şer'î hükümlere dayalı Sünnî ya­pıyla bunun karşısında bulunan melâmet odaklı bâtınî eğilimi barındırarak Osmanlı dinî hayatı üzerinde kapsayıcı etkisi bulunan bir tarikattır. Nitekim Hacı Bayrâm-ı Velî'nin 1429'da vefatıyla birlikte tarikatın bu ikili yapısı ay­rışma sürecine gitmiştir.391 Hacı Bayrâm-ı Velî'nin halifelerinden Akşemseddin'in Risâletü'n-nûr isimli eseri, tarikat hakkında ilk ve orijinal bilgileri vermesi açısından önemlidir. Eserin muhtevasından "Tâife-i Nûriyye" denilen Bayramiyye mensuplarının tutum ve davranışlarının ulemâ tarafından bid'at görülerek tenkit edildiği ve eserin bu tenkitleri cevaplamak amacıyla yazıldığı öğrenilmektedir.392 Akşemseddin'in Muhyiddin İbnü'l-Arabiyi savunan Def u meta'ini's-sûfiyye isimli bir eserinin bulunması da mensuplarının vahdet-i viicûd anlayışını benimsediklerini ortaya koymaktadır.

Abdülkâdir-i Geylânî'ye (0.561-62/1166-67) nispet edilen Kadirîlik de XV. yüzyılın ortalarında Eşrefoğlu Abdullah Rûmî vasıtasıyla Anadolu'ya gelmiştir. Eserinden faydalanılan Eşrefoğlu'nun kurduğu Eşrefıyye, menâ-kıbnâmelerin verdiği bilgiye göre Emîr Sultan'in mensubu bulunduğu Kübreviyye, Bayramiyye ve Kâdiriyye'nin mezcinden meydana gelmiş bir ta­rikattır. Fakat Eşrefoğlu'nun Divan'ı incelendiğinde kendisine yön veren Emir Sultan ve Hacı Bayrâm-ı Velî'den hemen hiç söz etmediği, yalnız bir iki şiirinde Abdülkâdir-i Geylânî'den bahsettiği, daha çok Hallaç ve onun meşhur ifadesi olan "enelhak" dan söz ettiği dikkati çekmektedir.Bazı kaynaklarda da Kalenden ve Bektaşî zümreleriyle bağlantısı bulunduğu kay­dına rastlanmakla birlikte bu konuda kesin bir kanate varılacak çalışmalar he­nüz mevcut değildir.Tarikat silsile itibariyle Hz. Ali'ye ulaşmaktadır. Nitekim bunun tezahürü olarak Tarîkatnâme'de Hz. Ali ve Ehl-i bey t sevgi­sinin yoğun olarak işlendiği, dört halifeden bahsedildikten sonra bunların dör dünün de sevilmesi, fakat Ali'ye daha fazla muhabbet gösterilmesi gerek­tiği, "Yezîd-i laîn" tabirinin yanında "La ilahe illallah Muhammedün Resûlullâh Aliyyün velîyyullah" ifadesinin kullandığı tespit edilmektedir.

Şüphesiz Osmanlı'da etkinliğini sürdüren tarikatlar bunlardan ibaret de­ğildir. Ancak XIV. asırdan başlayarak XV ve XVI. yüzyıllarda kökleşmeye başlayan bu tarikatların iki ana ekol çerçevesinde geliştiklerini söylemek mümkündür.

1. Horasan Melâmetiyyesi'nden gelen biri heterodoks, diğeri Ortodoks çizgide birbirine paralel iki koldan gelişen vahdet-i vücûdcu ve cezbeci ekol.

2.    Ehl-i sünnet çizgisinde biri popüler, diğeri yüksek seviyede gelişen zühdcü ekol. Fakat tarikatlar bu iki ekolün hangisine mensup olurlarsa olsun­
lar bulundukları çerçeveyi olabildiğince zorlayarak vahdet-i vücûdcu eksende
kendilerine bir çıkış  kapısı bulduklarından Osmanlı tasavvufî düşüncesine vahdet-i vücûdcu bir anlayışın hâkim olduğunu ve bu durumun tarikatın dok­trinine göre değişerek şekil aldığım söylemek mümkündür.

Halkın dinî eğitimindeki katkıları yanında gelişmekte olan bir uç beyliği olan Osmanlı'da gazilerin cihad politikalarıyla hareket etmeleri tasavvuf ve tarikat erbabının Osmanlı'da başlangıcından itibaren etkili bir konumda kal­malarını sağlamıştır. Nitekim araştırmalar da Osmanlı Devleti'nde sûfîliğin mistik bir ihtiyacı karşılamak veya basit bir tercih olmaktan ziyade, bir hayat tarzını ifade eden sosyal bir vakıa olduğunu ortaya koymaktadır. Devlet ve medresenin din anlayışı büyük kitleleri etkisi altına alacak tarzda olmadığın­dan toplumunun dinî ihtiyaçları büyük çapta tekke ve tarikatlar tarafından karşılanmıştır. Halk devlet ve medresenin anlayışım dikkate almaksızın kendi şeyh ve mürşidlerinin telkin ettiği inancı benimseyerek hayatlarını devam et­tirmişlerdir. Nitekim müesseseler açısından incelendiğinde Osmanlı'da dev­letle toplum arasındaki ilişkiyi kuracak tâli kurumların bulunmadığı, buna karşılık tarikatların devletle halk arasındaki toplumsal seyyaliyeti sağlayan kurum vazifesini gördükleri tespit edilmektedir. Padişahlar da tarikatları en verimli şekilde kullanmışlardır. Meselâ Fâtih Sultan Mehmed'in, Akşemseddin aracılığıyla Bayramiyye'ye, II. Bayezid'in Halvetiliğin kolu olan Gülşeniyye'ye, Yavuz Sultan Selim'in de Halvetiyye'ye intisap ettiği bilinmektedir. Devlet büyüklerinin bu tutumları sayesinde heterodoks cere­yanlarla Hurufîlik ve Kalenderîlik gibi akımların bastırılmasında zorluk çe­kilmediği anlaşılmaktadır. Fakat araştırmalar, bu gibi akımların devletin kon­trolü altında bulunan Mevlevîlik ve Bektaşîlik gibi tarikatlara sızmak sure­tiyle inanç sistemlerini, bu büyük toplumsal örgütler içinde dinî sembolizm aracılığıyla ifade etme başarısını gösterdiklerini ortaya koymaktadır. İşte Bayramîliğin Melâmîlik şeklinde devam etmesi, Eşrefoğlu'nun Tarîkatnâme' sindeki Ali temayülündeki aşırılık bu anlamdaki etkileri yansıta­cak niteliklerdir. Sosyal değişim kaidesinde geçerli olan realiteye göre bir şe­yin yaşadığı bölgeden etkilenerek aldıklarını bünyesine uygun hale getirmesi­nin birtakım şartlarının bulunduğu yukarıda görülmüştü. Fakat aynı etki her yerde aynı sonucu doğurmadığı gibi her bünye de aynı tepkiyi göstermez. Bundan dolayı heterodoks diye nitelendirilen akımların Bektaşîlik, Bayramiyye, Eşrefiyye ve diğer tarikatların her birini az ya da çok etkilediği kanaati oluşmaktadır. Fakat her bünye kendi yapısına uygun hareket ettiğin­den bazıları fazla etkilenirken bir kısmı da kendini soyutlayabilmiştir. Bunun yanında etkilenenler de aldıkları nitelikleri kendi içlerinde asimile ederek bün­yelerine uygun hale getirmişlerdir.

Bütün bunlardan da Osmanlı toplumunda tarikatların çok nitelikli vasıf­larının bulunduğu devletle toplum arasında ara form olma vasfı yanında Osmanlı'nın başlangıcında fetih ve İslâmlaşma'da büyük etkileri bulunduğu, sulh, sükûn, kardeşlik ve dayanışma gibi erdemleri sağlayan yer konumunda oldukları, ancak zaman zaman tepki gösteren ve isyan eden kimselere eşlik et­tikleri veya sığınak konumunda oldukları ve İslâmiyet'in muhtelif şekillerine uyum sağlayamayanları kendi bünyesi içinde erittikleri, eğitim ve sanat faaliyetlerinin görülen mekânlar konumunda oldukları, İslâm öncesi dinlerin kalıntılarıyla Anadolu'daki inanç bakiyelerini ve İslâm'ı bir arada tutmaya ça­lıştıkları, Bektaşîlik vasıtasıyla Yeniçeri Ocağı'na girdikleri, Ahîlik vasıta­sıyla esnaf teşkilatlarıyla halk ve devlet arasındaki konumu sağlamaya çalış­tıkları ve Osmanlı'nın bütün kurum ve kuruluşlarıyla bağlantılarının olduğu ve Osmanlı İslâm anlayışının oluşmasında toplumun tüm konum ve for­munda fonksiyonel rol üstlendikleri görülmektedir. Ancak genelinin nitelik­leri incelendiğinde Sünnî esasları zorlayıcı yapılarından hareketle büyük ço­ğunluğunun yüksek İslâm'ın anladığı anlamda Sünnî kaidelere uygun oldu­ğunu söylemek mümkün gözükmemektedir. Hepsinde görülen vahdet-i vücûdcu anlayış, birbirine uymayan zıt anlayışların aynı bünyede hazmedilmesini sağlamıştır. Mezhepler gibi statik olmadıklarından devamlı yeni yorumlara açık kalmışlar ve her bir yorumu da ya kendi yapılarına göre bün­yelerine almışlar ya da kollara ayrılarak kendilerini yenilemişlerdir.

 

  1. Nur-ı Muhammedi (S.152-159)

    Nübüvvet anlayışını ortaya koyacak malzemenin değişik başlıklardan biri de nûr-ı Muhammedi anlayışıdır. Halk öğretisinin din anlayışını oluşturan kaynakların hemen hepsinin tasavvuf kültürü içinde yoğrulduğunu ve Osmanlı tasavvufunun büyük oranda vahdet-i vücûd düşüncesinin etkisinde olduğunu söylenmiştik. Vahdet-i vücûdun halk katmanlarına yayılmasını sağ­layan söz konusu eserlerin bu doktrinin temel unsurlarından olan nûr-ı Muhammedi anlayışını yoğun bir şekilde işlemişlerdir.

Vahdet-i vücûd anlayışına göre mutlak varlığın ilk tecellî ve taayyün mertebesi hakikat-ı Muhammediyye'dir, bu taayyünün keyfiyeti de nûr-ı Muhammedî şeklinde olmuştur. Bu nur mahlûkatın ilk maddesi ve mümkün olan her şeyin hayat kaynağıdır. Söz konusu eserler bu anlayışı halk anlayı­şına irca ederek aktarmışlardır. Bu aktarma sırasında ilk defa yaratılan nurdan sonra mevcudatın meydana getirilişi anlatılırken bütün bunların nûr-ı Muhammedî için olduğu vurgusu yapılmıştır. Âdem'in yaratılışı ve melek­lerin secdesi de buna bağlanmıştır. "Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım" mealindeki rivayetin hadis olarak kültürümüzde yer etmesinde bu anlayışın etkisi olmalıdır. "Âdem toprak ile su arasında iken ben peygamberdim" ha­disinin değişik şekillerde işlenmesiyle de ilk ve son peygamberin Hz. Muhammed olduğu vurgulanmıştır.

Söz konusu eserlerde âlemin ve nübüvvetin başlangıcının sayıya dökül­müş ifadelerine de rastlanmaktadır. Mahlûkatın yaratılışından önce nurun bek­leme süresi 360 yıl iken, Hz. Adem'den önceki müddeti de 324 yıldır. Fakat ilk yaratılış maddesi ile ilgili rivayetler farklıdır. Hadis olarak aktarılan metinlerde ilk yaratılan madde Hz. Peygamber'in nuru, aklı, ruhu vb. olarak geçmektedir. Bunun yanında mutlak mânada kâinatın yaratılışından bahsedi­lirken ilk yaratılan nurdur, akıldır, candır gibi rivayetler de bulunmaktadır. Ortaya çıkan bu durum nakillerin telifini ve bir yorum getirilmesini zorlaş­tırmaktadır.

Birinci bölümde nurun dörder dörder bölünerek fizik ve metafizik âlemin .meydana gelmesine değinilmişti. Nurun son bölünmesinden Hz. Peygamber'in ruhu yaratılmıştır. Bütün mahlûkattan üç yüz altmış binyıl önce vücut bulan bu ruh, dünyadaki heyet ve sureti üzere yaratılmıştır. Ruhun başı hidayetten, boynu tevazudan, gözleri hayadan, alnı yakînden, ağzı sabırdan, dili sıdktan, yanakları muhabbet ve nasihatten, karnı zühd ve verâ-dan, ayaklan ve dizleri istikâmetten meydana gelmiştir. Kalbi rahmetle doldu­rulmuş, rahmetle terbiye edilip çeşitli kerametlerle mükerrem kılınmıştır. Bundan sonra Allah on iki hicap yaratmıştır. Bunların birincisi kudret olup kendisinde, ruhun kalış süresi on iki binyıldır. Bundan sonra hicaplar birer bi­rer yükselirken ruhun kaldığı süre biner yıl eksilerek devam eder ve on ikinci hicapta ruh binyıl kalır. Hicapların isimleri de sırasıyla şöyledir: Azamet, minnet rahmet, saadet, keramet, menzile t, hidayet, nübüvvet, rif'at, nur ve şefaattir. Daha sonra Cenâb-ı Hak dört dalı olan "şeceretü'l-yakin"i yaratıp ruhu bunun üzerine koyar. Ruh burada kırk binyıl Allah'ı değişik teşbihlerle zikreder. Sonra Allah onun karşısına bir ayna yaratıp "Bu aynaya bak!" diye emreder, ruh da bakar, kendi güzel suretini görür ve şükretmek üzere beş defa secdeye kapanır. Her secdesinde yüzer yıl kalıp teşbih eder ve bu secdelerinin her birine karşılık Muhammed ümmetine beş vakit namaz farz kılınır. Bundan sonra Allah nurdan zincirle bu ağaca yakuttan bir kandil yaratıp nuru bu kandil içine koyar ve esmâ-i hüsnâsını teşbih etmesini emreder. Her ismi bin yıl zikreden ruh "rahman" ismine gelince Allah kendisine öyle bir nazar eder ki hayasından nebî ve resuller sayısınca terler ve damlalarının her birin­den bir peygamberin ruhu yaratılıp kandil içinde toplanır. Allah yeni yaratılan ruhlara nazar edince hepsini nûr-ı Muhammedi burur. Peygamberler kendile­rinde meydana gelen değişikliği ve bürüyen şeyin ne olduğunu sorunca Allah, Hz. Muhammed'in nuru olduğunu ve ona inanıp tasdik etmeleri halinde ken­dilerinin de nübüvvet ve risâletle şerefleneceklerini bildirir. Bunun üzerine peygamberlerin ruhu Hz. Muhammed'in risâletini tasdik ederler. Esmâ-i hüsnânın teşbihine devam eden Muhammed'in ruhu ise "kahhâr" isminde Allah'ın celâl ve heybetinden terlemeye başlar; başının terinden meleklerin ruhu, yüzünün terinden arş, kürsî, levh, kalem, güneş, ay ve yıldızların taşı­yıcıları, göğsünün terinden âlim, şehid ve sâlihlerin ruhları, kaşlarının terin­den kadın-erkek bütün müminler, sırtının terinden Beytülma'mûr, Kabe, Beytülmakdis, Ravza-i Mutahhara ve yeryüzündeki bütün mescidlerin yerleri, ayaklarının terinden doğudan batıya kadar bütün yerler ve içindekiler, kuyruk sokumundaki terinden başta yahudi, hıristiyan, müşrik ve Mecûsîler olmak üzere bütün kâfirler yaratılır.

İlk varlık olan nurun yukarıdaki konumu yanında peygamberlerin her bi­rinde müteselsil olarak görülmesi de söz konusudur. Bundan dolayı onların tamamı bir şekilde Hz. Muhammed'den veya ümmetinden haberdardırlar ve taşıdıkları nuru sahibine ulaştırana kadar koruyuculuğunu yapmaktadırlar. Nitekim Havva, oğlu Şît'e hamile kalınca nur Adem'in alnından Havva'nın alnına geçer. Şît'in doğumundan sonra da Havva'dan Şît'e intikal eder ve onun iki kaşı arasında görünmeye başlar. Nuru korumak amacıyla Allah Şît ile şeytan arasına bir perde yaratır. Melekler de Şît'i tavaf ederek iltifatta bu­lunurlar. Hz. Âdem, bulûğ çağına varan Şît'e alnındaki nurun Muhammed'in nuru olduğunu söyler ve bu konuda dikkat etmesi gereken hususları anlatır. Daha sonra Âdem, Şît'ten ahid almak istediğini ve bu konuda şahitlerin bu­lunması gerektiğim Allah Teâlâ'ya bildirir. Bunun üzerine Cebrail yetmiş bin melek, beyaz ipek ve cennet kalemlerinden biriyle yere iner. Âdem'e ahid için gerekli olan şartlan söyler: Nuru taşıyan kimse temiz kadınlarla evlenecek ve nur temiz kadın ve erkeklerde dolaşarak Muhammed'e ulaştırılacaktır. Âdem meleklerin şehâdetiyle ahdi ipek üzerine yazar ve Cebrail'in cennetten getir­diği, içinde bütün peygamberlerin suretlerinin bulunduğu sanduka içine ko­yar. Şît'e de kırmızı iki hülle giydirilerek evlendirilir.

Nurun Hz. Âdem'deki tezahürüyle ilgili bir anlatım da şöyledir: Âdem'in alnındaki nur devamlı su şırıltısına benzer bir sesle Allah'ı zikreder. Âdem merak edip sorunca Cenâb-ı Hak bunun Muhammed'in nurunun zikir sesi ol­duğunu ve onu ihtimamla muhafaza etmesi gerektiğini bildirir. Başka bir rivayette nurun Âdem'in arkasında bulunduğu bildirilmiştir. Melekler de nura tazimde bulunmak üzere Âdem'le birlikte bulunup saf halinde onu takip eder­ler. Âdem bundan rahatsız olur ve Allah'tan meleklerin önüne geçmesi niya­zında bulunur. Bunun üzerine nur Âdem'in arkasından alınarak alnına geçiri­lir. Bu defa da melekler onun alnındaki nurla muhabbet etmeye başlarlar. Âdem dayanamayıp nuru görmek isteyince alnından sağ elinin şehâdet parma­ğına geçerek teşbih etmeye başlar, Âdem de parmağını kaldırıp şehâdet getirir. Bundan dolayı şehâdet getirirken baş parmağı kaldırmak sünnet olmuş ve bu teşbihe binaen şehâdet parmağına "müsecceh" ismi verilmiştir.

Konuyla alâkalı olarak Kur'ân-ı Kerîm'de herhangi bir açıklama bulmak mümkün değildir. Ayrıca kaynaklardaki rivayetlerin hadis olarak nakledilmedikleri ve anlatımların büyük çoğunluğuna Kara Davud'un kaynaklık ettiği dikkati çekmektedir. Daha önce işaret edildiği gibi Kara Dâvûd'da menkıbe, kıssa ve mitolojik muhtevalı hadiseleri dinî niteliği haiz olay ve rivayet gibi anlatmaktadır.

Süleyman Uludağ, "Âdem su ile toprak arasında iken ben peygamber­dim" hadisinden hareketle sahih olmayan rivayetlere dayandırılan bu anlayışın, tasavvufa ve Sünnî muhite Şia'dan, Şîa'ya da Yeni Eflâtunculuk'tan geç­tiğini söylemektedir. Yine bu tür terimlerin Kuşeyrî'de (ö.465/1073) bu­lunmadığını, bu görüşün hicrî III. asırdan itibaren tasavvufta öne sürülmeye başlandığını kaydedip şunları ilâve eder: Yahudi filozofu Filon'un ilâhî ke­lime görüşü ile Muhyiddin İbn'ül-Arabî'nin (ö.638/1240-41) hakîkat-ı Muhammediyye telakkisi arasında yakınlık görülmektedir. Hıristiyanlık'ta da Hz. İsâ'yı böyle anlayan din âlimleri vardır.

Nitekim Şîa'daki Hz. Muhammed anlayışı ile nûr-ı Muhammedi anlayışı arasında benzerlikler olduğu da tespit edilmektedir. Şiî mezheplerinin bir kısmı Hz. Muhammed'in ruhunun doğumundan önce belli olmayan bir za­manda mevcut olduğunu ve yetmiş bin yıl bir kuş şeklinde kaldığını, cen­nette ise "şeceretü'l-yakîn"in dalları arasında durduğu sırada devamlı teşbih çektiğini kabul etmektedirler. Araştırmalar da bu akidenin Şiîler'de daha önce ve kuvvetli bir mantıkla ortaya çıktığını, aşırı Şiîler'de nurun nesilden nesile, bir seçkinden başka bir seçkine geçtiğini veya ailenin erkek cinsinden tevarüs ettiğini bildirmektedir. Bu anlayışa başlangıçtan beri İsmâilîler'in akidelerinde, Alevî ve Tâlibîler'de, masumiyetle geliştirilmiş şekliyle Nusayrîler'de ve îmâmîler'in eserlerinde rastlamak mümkündür.

Nicholson da Hıristiyan etkiye dikkat çekmektedir: "însan, âlemin tacı ve son sebebidir. Yaratılış sırası bakımından sonuncu ise de ilâhî düşünce süre­cinde ilktir. Çünkü onun aslî parçası, doğrudan ulûhiyyetten sudur eden ilk akıl veya küllî akıldır. Bu da bütün eşyanın canlı ilkesi olan kelâma tekabül eder ve Hz. Muhammed olarak kendisini gösterir. Hıristiyan mistik teologla­rın Hz. îsâ hakkında kullandıkları ifadelerin aynısı İslâm'ın kurucusu hak­kında kullanılmış ve Hz. Muhammed'e Allah'ın nuru denilmiştir; âlemin ya­ratılışından önce var olduğu düşünülerek fiilî ve mümkün her hayatın kaynağı olarak yüceltilmiştir."

Abdülbaki Gölpınarlı ise bu anlayışın Yunan felsefesinden geçtiğini söy­lemektedir. Ontolojik hakikatin Allah'tan sonra gelen unsuru demek olan nûr-ı Muhammedî anlayışı hicrî III. asırdan itibaren islâm coğrafyasında or­taya çıkmış, tarihî seyir içinde yayılıp halkın dinî duygularına tesir etmiştir. Oluşum sırasında Grek felsefesinin "sudur nazariyesi"ndeki faal aklın, irfanî Hermetik yazılarının ve Maniheizm'in önemli katkıları bulunmuştur.

Bir tasavvufî doktrin olarak karşımıza çıkan nûr-ı Muhammedi anlayışı ile ilgili Kur'ân-ı Kerîm'de herhangi bir bilgiye rastlamak mümkün değildir. Yalnız âlemlerin ve bütün nimetlerin hepsinin insan için yaratıldığı teması­nın işlendiği, Hz. Muhammed'in de yalnızca bir beşer ve insanlara doğru yolu gösteren bir peygamber olduğu vurgusu üzerinde durulduğu görülmekte­dir. Bu konu ile ilgili hadislerin her birinin de dipnotunda sahih olmadıkla­rına dair açıklamalar yapıldı. Böylece hadis diye nakledilen rivayetlerin muteber kabul edilen kaynaklarda yer almadığı ortaya çıkmaktadır. Buna rağmen İslâmî kaynaklara dayandığına dair görüşler bulunsa da konu ile ilgili sahih herhangi bir dinî delil mevcut değildir. Hz. Peygamber'e karşı duyulan sevgi temasının coşkun ifadelerle işlediğinden bu tür bilgilerin İslâmî kaynaklı ol­duğu yolundaki temayüller ağır basmaktadır. Bu tür konularda düşüncemiz iyi ve güzel zannedilen her şeyin bir şekilde dinî kisve altında ortaya konulması­nın doğru olmadığı yönündedir.

Değişik felsefe, din ve kültürlerden derlediği zengin malzemeyi kendi sis­temine uygulayan İbnü'l-Arabi'nin vahdet-i vücûd felsefesi çok tartışılmış bir konudur. Biz burada söz konusu tartışmalardan bahsetmeyi düşünmüyoruz, ama bu felsefenin Hz. Peygamber'i idealize edip beşer üstü varlık seviyesine çıkarmak hususunda nübüvvet anlayışına oldukça etkili olduğunu belirtmek istiyoruz. Bundan başka yine bu doktrinin evliya ve keramet kavramlarının bir kült haline getiren menkıbecilere ve şairlere zengin malzeme sunduğu tes­pit edilmektedir. İbnü'l-Arabi'nin idealize ettiği bu anlayış halk öğretisi ha­line gelirken tasavvufî malzeme yanında önceki din ve kültürlerden birçok unsuru da alarak kendi bünyesine uygun hale getirmiştir. Peygamber sevgisi çerçevesinde geliştiğinden halk öğretisinde yer etmekte zorlanmamış ve zen­gin bir malzeme oluşturmuştur.

 

  1. Diğer peygamberlerde Hz.Muhammed telakisi (S.159-165)

    Bu başlık altında Resûl-i Ekrem'in diğer peygamberlerin hayatlarına yansıması ile ilgili değişik örneklere değinilecektir. Aslında böyle bir konuya kitabî bilgi olarak rastlamak mümkün olmadığı halde halk öğretisinde kap­samlı bir şekilde işlenmiştir. Tabii bu durumun oluşmasında Peygamber sev­gisinin ve nûr-ı Muhammedi anlayışının etkisini unutmamak gerekir. Konu ile ilgili örnekleri şu şekilde sıralamak mümkündür:

Adem'in yaratılışı tamamlanınca Hz. Muhammed'in nuru iki kaşı ara­sında parlamaya başlamıştır. Âdem Havva ile evleneceği sırada Hz. Muhammed'e on defa salavat getirmek suretiyle mehir vermiştir. Cennetten çıkarıldığında ise Resûl-i Ekrem'in muhabbetini vesile kılarak Allah'tan af talebinde bulunmuştur. Bunun üzerine Allah ona Hz. Muhammed'i nereden bildiğini sormuş, Âdem de cennetteyken isminin her yerde, arşta, levhte ya­zılı olduğunu, bundan dolayı kendisini tanımanın ve Allah'a yakınlığını bil­menin zor olmadığını söylemiştir.Yine Âdem cennette Cebrail ile birlikte dolaşırken kubbesinde çok güzel suret bulunan bir köşk görmüştür. Bu kub­benin sureti Fâtıma, tacı Muhammed Mustafa'dır. Kubbenin beş kapısından ilki de Muhammed ismini taşımaktadır. Hz. Âdem oğlu Şît'e vasiyeti sıra­sında Allah'a imanın yanında Hz. Muhammed'in peygamberliğini de kabul etmesi gerektiğini söylemiştir.

İdrîs'in alnında Hz. Peygamber'in nuru görünür. Hz. ibrahim oğlu İsmail'i kurban ederken sulbünden Muhammed geleceği için bıçak ismail'in boğazını kesmez. Bundan başka ibrahim aleyhisselâm âsi bir kavmi gö rünce Hz. Muhammed'in âsilere şefaatçi olacağını öğrenir. Allah'a "Beni kelîm kıldın, Muhammed'i ise habîb yaptın, habîb ile kelîm arasında ne fark vardır?" diye sorar ve "Kelîm bütün işi Allah rızâsı için, habîb ise Allah'ın bütün işi onun rızâsı için olan kimsedir" cevabını alır. Cenâb-ı Hak Musa'ya kereminin ve rızâsının yakın olmasının Hz. Peygamber'e çok sala-vat getirmekle olduğunu, Davud'a da dostlarının toprağını İbrahim, Musa ve Muhammed'in toprağından yarattığını, isa'ya ise muhabbetinin sevgili kulu Muhammed'in kalbinde olduğunu haber verir. Nitekim îsâ aleyhisselâm da havarilerine kendisinden sonra Hz. Muhammed'in peygamber olacağını müjdelemiştir.

Hz. Muhammed'in varlığı ve konumu ile ilgili önceki peygamberlerde birçok hususa rastlandığı gibi ümmeti de ona nispeti sebebiyle çok yerde zik­redilmiştir. Bu konu çerçevesindeki rivayetleri şöyle özetleyebiliriz:

Hz. Peygamber cenneti gezerken İdrîs'i görür ve İdrîs ona dünyada olup ümmetinden olmayı istediğini ve cennetteki bütün köşk ve hurilerin onun ümmetine ait olduğunu söyler. Hatta başı göklere değen misk ve amberden yapılmış "Cebelirahmet'in ve içinde sayısı tahmin edilemeyen ve güzelliği anlatılamayan saray ve köşklerin de onun ümmetine ait olduğunu ve buraya girmek için cemaatle iki rek'at namaz kılmanın yeterli olacağını haber verir.

Hz. İbrahim yaratıcısını ararken gökyüzünün melekûtu arasında toplu bir vaziyette Muhammed ümmetinin nurunu görür ve onlardan olmak istediğini bildirir, Allah da dileğini kabul ederek onu Muhammed ümmetinden yapar. . Hz. Musa da Tevrat'taki vasıflardan dolayı Muhammed ümmetinden olmak ister. Fakat Allah Teâlâ ona o zamana kadar yaşaması mümkün olmadığından isteğinin yerine getirilemeyeceğini, ancak şu anda seslerini duymasının mümkün olduğunu bildirilir ve onların seslerini duyar. Musa bundan başka onların faziletinin diğer peygamberlerin ümmetlerinin faziletinden daha fazla olduğunu da öğrenir.

Kâ'b el-Ahbâr'dan gelen haberde îsâ havarilerine kendisinden sonra bir peygamber ve ümmeti geleceğini, hamdi çok olmasından dolayı peygamberin isminin "Ahmed" olacağını, diğer peygamberlerin de ona hamdedeceklerini bildirmiştir. Başka bir rivayete göre Hz. îsâ Muhammed ümmetinden ol­mayı talep ettiğinden âhir zamanda "mehdî" olarak gelecektir.

Hz. Muhammed ile ilgili hususlardan bir kısmı da kelime-i tevhid kulla­nılarak işlenmiştir. Bu konudaki rivayetlerden bazısı da şöyledir:

Hz. Âdem cennetin her yerinde kelime-i tevhidin yazılı olduğunu gö­rünce Resûl-i Ekrem'in varlığından ve onun peygamber olarak geleceğinden haberdar olur ve onu vesile kılarak dua eder. Şît aleyhisselâm da bin şehir kurar ve bu şehirlerin her birine bir minare yaptırır. Sonra bu minarelere çı­kıp kelime-i tevhidi okur. Böylece onun zamanında sayısız şehirde Allah'ın isminin yanında Muhammed'in ismi de zikredilmiş olur. Cebrail Hz. Süleyman'a cennetten üzerinde kelime-i tevhid yazılı bir hilafet yüzüğü geti­rir. Cenâb-ı Hak Davud'a ömründe bir defa kelime-i tevhidi söyleyen kim­senin sıratı şimşek gibi geçeceğini bildirir. Musa ile Hızır kıssasında duvar altındaki hazineden üzerinde yazılar bulunan altından bir levha çıkarıldığı, levhanın bir kenarında da kelime-i tevhidin yazılı olduğu kaydedilir. Kûtü'l-Kulûb'dan nakledilen bir haberde de Allah'ın îsâ'ya Muhammed ümmetinin kelime-i tevhidi söylediklerinden dolayı cennete gireceklerini söylediği ifade edilir.

Önceki ilâhî kitaplarda Hz. Muhammed ile ilgili hususlardan da bahse­dilmiştir. Meselâ Hz. Peygamber'e nispet edilen isimlerden "sâhibü'n-na'leyn"in İncil'de, "muhtar"ın Tevrat'ta, "İklî"in Zebur'da, "mukîmu's-sünne"nin de hem Tevrat, hem de Zebur'da geçtiği haber veril­miştir.

  Taramaya esas alınan eserlerde Tevrat'ın ilk satırlarında "Muhammed Allah'ın resulü ve sevgili kuludur, doğum yeri Mekke'dir, oradan Medine'ye hicret eyleye ve orada kala" şeklinde bir kaydın bulunduğu haber verilmiş­tir. Abdullah b. Selâm'dan gelen rivayette ise İsmâiloğulları'ndan adı Ahmed olan bir peygamberin geleceği, ona iman edenin hidayet bulacağı, iman etmeyenin mel'un olacağı bildirilmiştir. Ümmeti ile ilgili olarak da Allah'ın rahmetinin onların üzerine olduğu, besmeleyi onlara hediye ettiği ve besmele ile dilekte bulunanların isteğinin kabul edileceği ifade edilmiş­tir. Hz. Ömer altmış üç yaşına gelince Kâ'b el-Ahbâr gelir, ona vasiyetini sorar ve ömründen üç gün kaldığını haber verir. Duruma şaşıran Ömer'e, Kâ'b adını değil de Hz. Peygamber'le beraber vasfını Tevrat'ta gördüğünü, hi­lâfette ne kadar kalacağını da oradan öğrendiğini bildirir. İbn Mes'ûd'dan yapılan nakilde, "Tebâreke"nin Tevrat'ta zikredilen bir sûre olduğu açıklan­mıştır. Hz. Muhammed Hatice ile evlenmek istediğinde amcası Varaka'nın rüya gördüğü, Tevrat'a baktığı ve Muhammed'in vasıflarını orada bulduğu da bildirilmiştir.

Buraya kadar işlenilen konularda diğer peygamberlerin Hz. Muhammed cephesinden görme ve yorumlama anlayışının örnekleri verilmiş oldu. Böyle bir sonuca ulaşılmasında şüphesiz Hz. Peygamber'in nurunun yaratılması ve bütün peygamberlerin bu nuru taşıdıkları düşüncesinin büyük etkisi olmuş­tur. Ayrıca son peygamberin geleceğinin Ehl-i kitap tarafından bilindiği te­ması da bu sonucu desteklemiştir. Bundan başka araştırmalar müslümanla-rın Eski ve Yeni Ahid'in Arapça tercümelerini tanıdıktan sonra yahudi ve hı-ristiyanların ve özellikle bunların müslüman olanlarının şifahî rivayetlerine dayanarak biblik eserlerden sayısız metin naklettiklerini haber vermektedir. Bu nakiller sırasında İslâm'ın en eski din olduğu ve Hz. Muhammed'in de Kitâb-ı Mukaddes'te daha önceden haber verildiği teması işlenmiştir. Özellikle Vehb b. Münebbih, Kâ'b el-Ahbâr ve Abdullah b. Selâm gibi kim­selerin İslâmiyet'e girmelerinden sonra önceki dinlerinden birçok hususu ak­tarmaları, sahabe ve tabiînin de merak sâikiyle onlara soru sormaları Ehl-i ki­tap menşeli haberlerin İslâm anlayışına sirayet etmesine sebep olmuştur. Nitekim Tevrat'ın ilk satırında Hz. Peygamber'in vasıflarının geçmesi Kâ'b ve Abdullah b. Selâm'dan nakledilen İsrâiliyat örneklerindendir. Yukarıdaki rivayetler araştırıldığında birçoğunun mevzu olduğu görülmektedir. Meselâ Hz. Süleyman'a kelime-i tevhid yazılı nübüvvet mührünün verilmesi, Hz. Peygamber'in isminin Kur'an'da Muhammed, İncil'de Ahmed, Tevrat'ta Uhîd olması, Âdem'in Resûl-i Ekrem'in adını anarak dua etmesi ve onun ismi­nin levhde yazılı olduğunu söylemesi, Tevrat'ta Yâsîn sûresi ve nitelikle rinden bahsedilmesi ve Muhammed ümmetinin ulemâsının, Benî İsrail'in peygamberleri gibi olması şeklindeki haberlerin sahih olmadığı tespit edilmektedir. Diğerlerinin de bunlara kıyasla sahih olmadıkları rahatlıkla söy­lenebilir. Nitekim rivayetlerin üslûbu, geçmiş peygamberlerin şu anda her­hangi bir insanla konuşuyor gibi Allah'la konuşması ve bu bilgileri Hz. Peygamber'in söylemesi sahih haberlerle çelişen hususlardır.

Kur'ân-ı Kerîm'de müslümanların peygamberlere nasıl iman edecekleri açıklanırken hepsinin eşit olduğu ve aralarında fark bulunmadığı vurgulan­mıştır. Şüphesiz peygamberlerin kendi aralarında birtakım bilgi ve manevî derece farklarının olması söz konusudur. Fakat Allah'ın elçisi olma açısından onların hepsi aynı konumda bulunan seçkin insanlardır. Hz. Muhammed'in son peygamber olması, Kur'ân-ı Kerîm'in kıyamete kadar korunması, nü­büvvetin kendisiyle nihayet bulması gibi nitelikler onu diğer peygamberler­den üstün kılmıştır. Ama bu üstünlük yukarıdaki abartılı ve naslarla uygun­luk arzetmeyen örneklerin kullanılmasını haklı kılmamaktadır. Fakat kitabî İslâm'ın bu düşünceleri halka etki etmediğinden onlar Hz. Peygamber sevgi­sini perçinleyecek malzemeye doğru olsun olmasın rağbet etmişlerdir. Hatta rivayetlerde mantıkî silsilenin olması, zaman-mekân açısından birbiriyle çeli­şecek durumların bulunması da onların düşüncelerini etkilememiştir.

 

  1. Hz.Muhammed Hayatı (S.165-171)

      A)   Doğumu

Nûr-ı Muhammedi telakkisi sebebiyle Hz. Peygamber"in iki yaratılışı kabul edilmiştir. Birincisi âlemin nüvesi şeklinde olan nurdur, buna manevî yaratılış denmiştir. İkincisi de burada incelenecek olan cismânî yaratılıştır. Araştırmaya konu olan eserler Hz. Muhammed'in yaratılışını ilk insan Adem'in yaratılışı gibi tahayyül ederek yeryüzünden Resûl-i Ekrem'in kab­rinden toprak getirilmesi "tesnîm", "rahîk" ve "selsebîl" suyuyla karıştırılması, Cebrail'in de oluşan balçığı bütün cennet ırmaklarına daldırıp çıkarması şeklinde anlatmışlardır.

Bu konuda eserlerde dikkati çeken diğer bir özellik de Hz: Muhammed'in milâdî 571 yılındaki doğumu sırasında ve öncesindeki olağan üstü olaylardır. Hatta bu olağan üstü hadiseler dedesi, anne ve babasına kadar uzanmakta, ka­bileleri de harikulade olaylardan hareketle dünyaya gelecek bebeği beklemek­tedirler. Böylece Hz. Muhammed'in risâletinden önce peygamber olacağının bilinmesi teması gündeme gelmiştir. Ehl-i kitap da Resûl-i Ekrem'in doğu­munu beklemektedir. Meselâ yahudiler Hz. Peygamber'in babası Abdullah'ın

doğumunu kitaplarından öğrenmişlerdir. Çünkü kitaplarındaki bilgiye göre Yahya aleyhisselâm şehid edildiğinde üzerinde bulunan kanlı cübbenin kuru­yan kanları Hz. Muhammed'in babası Abdullah'ın doğumuyla birlikte dam­lamaya başlayacaktır. Bundan dolayı yahudiler bu cübbeyi her gün kontrol ederler. Nihayet bir gün kitapta işaret edildiği üzere kanın damlamaya başladı­ğını görürler ve Hz. Muhammed'in babasının doğduğunu anlarlar.

Abdullah ile ilgili başka bir olay da şöyledir: Evlenme çağına gelince yahudiler Abdullah'ı son peygamberin babası olacağından öldürmek isterler. Bundan dolayı avlanmak amacıyla ıssız bir bölgeye giden Abdullah'ı, bir grup yahudi takip eder. Âmine'nin babası Vehb de Abdullah'ın Tevrat'ta bah­sedilen kişi olduğunu tahkik etmek amacıyla gizlice yahudilerin arkasından gider. Vehb durumun vahameti karşısında tek kişinin büyük bir grupla baş edemeyeceğini düşünerek Abdullah'a yardım etmeyi aklından geçirir. Fakat onun âhir zaman nebîsinin babası olma ihtimali üzerinde durarak bu insanlar karşısında tek başına başarılı olması gerektiğini düşünür ve yardımdan vazge­çer. Neticede Abdullah büyük bir grubu başından defetmeyi başarır. Vehb de gösterdiği başarısından dolayı onun Tevrat'ta anlatılan Muhammed'in babası­nın vasıflarına sahip olduğu kanaatine varır ve kızı Âmine'yi onunla evlen­dirmeye karar verir. Abdullah'a ve Âmine'ye son peygamberin ebeveyni ola­caklarından dolayı birçok evlenme teklifi gelmektedir. Vehb gördüklerinden sonra Mekke'ye  giderek  kızını  oğlu  Abdullah'la  evlendirmek  için

Abdülmuttalib'e teklifte bulunur. Resûl-i Ekrem'in ana rahmine düştüğü yılda, o zamana kadar görülmedik

bolluk ve bereket ortaya çıkmıştır. Hatta feyiz ve imkânlarından dolayı bu ila, fetih yılı da denmiştir. Bu yılda doğan çocukların hepsi de erkek olmuş­tur

            Âmine'nin Hz. Muhammed'e hamile kalmasından itibaren doğumuna kadar başından birçok olağan üstü hadise geçmiştir. Bunlardan bir kısmı şöy-ledir: Hamilelik döneminde birinci aydan itibaren her ay bir peygamber Amine'nin yanına gelerek "Selâm sana yâ Muhammed" diye seslenmiştir, Adem, Şît, İdrîs, Nuh, Hûd, İbrahim, İsmail, Musa ve îsâ bu işi yapan peygamberlerdir. Başka bir rivayette de rüyasında Âmine'ye bir kimse görünüp son ve ulu bir peygambere hamile olduğunu, bu bebeğin Tevrat'taki isminin Ahmed olduğunu, fakat Muhammed ismini vermesinin iyi olacağını bildir-miştir

Doğum sırasında Âmine'nin başından geçenler de şöyledir: Yalnız bu-lunduğu sırada aniden gelen korkunç bir sesle irkilir ve beyaz bir kuşun göğ-sünü sıvazladığını görür. Sonra bir tas içinde getirilen şerbeti içen Âmine kalbinin nurla dolduğunu hisseder ve etrafını birbirinden güzel hanımların sarmaya başladığını farkeder. Bunlar âhir zaman nebîsini tebcîl için gelmiş olan Hz. Âdem'in hanımı Havva, Hz. İbrahim'in hanımı Sâre, Firavun'un hanımı Âsiye, Hz. isa'nın annesi Meryem ve bir grup huridir. Şiddetli gü-rültü ve sadanın arkasından doğacak çocuğu cinlerden korumak amacıyla gök-ten yere kadar ipekli bir perde gerilmeye başlar. Diğer taraftan Âmine çevre-sinde burunları ve kanatlan yeşil kuşların dönmeye başladığını görür, gözü­nün perdeleri kaldırıldığından yeryüzünün doğusunu ve batısını seyretmeye başlar. Üç sancak getirilir; doğuya batıya ve Kabe'ye dikilir, semada ellerinde cevâhirden leğen, ibrik ve altın tas tutan adamlar belirir ve Âmine birden oğlunun doğduğunu görür. Daha sonra Âmine semada içinden at kişnemesine benzer seslerin yükseldiği beyaz bir bulutun Hz. Muhammed'i saracak şekilde kendisine doğru geldiğini farkeder. Bir melek de Muhammed'i kucaklar ve âhir zaman nebisini müjdelemek amacıyla doğudan-batıya bütün yeryüzünü gezdirir, isminin yeryüzündeki şirk, küfür ve tuğyanı yok eden anlamında "mâhî" olduğunu bildirir. Sonra bulut aniden açılır ve içinden Muhammed yeşil ipeklere sarılı bir halde çıkar. Başka bir melek de onun getirdiği dinin özelliklerini anlatmaya başlar. Daha sonra gümüş ibrik, zümrüt leğen ve du­rulmuş beyaz ipek taşıyan üç kişi görünür. Bunlar taşıdıkları ipeği açarak içinden bir mühür çıkarırlar, getirdikleri ibrikteki suyla Muhammed'i yedi defa yıkarlar ve iki omzu arasına mühür vururlar. Bir saat kadar kanatları al­tında tuttuktan sonra Muhammed'i Âmine'ye teslim ederler.

Hz. Muhammed'in doğumu sırasında yanında bulunan halası Safiyye on­dan bir nur zahir olduğunu ve altı alâmet belirdiğini anlatır: Doğar doğmaz secdeye kapanmış, başını kaldırdığında da fasih bir lisan ile kelime-i tevhidi söyleyip Allah'ın elçisi olduğunu bildirmiştir. Safiyye onu yıkamak istedi­ğinde yıkanıp temizlendiğini bildiren bir ses duymuştur. Sünnetli, göbeği ke­silmiş olarak ve sırtında kelime-i tevhid yazılı nübüvvet mührüyle doğmuş­tur. Secdeye kapandığında da "ümmetim" diye dua etmiştir.

Hz. Muhammed'in doğumuyla birlikte çevresinde meydana gelen birta­kım değişiklik ve olağan üstülükler de söz konusudur. Bunlardan bazısı da şöyledir: Hemen secdeye kapanan Kabe'nin dört tarafından sadalar yükselmeye başlamıştır. Bu sırada Kabe'de uyuyan Abdülmuttalib ses ve gürültüden uyanmış ve duvarların sevinçten titrediğini, Lât ve Uzza gibi putların yere düşüp secdeye kapandığını görmüştür. Başka bir rivayette de doğum'sıra-sında Kabe'nin ortadan yarılıp ikiye bölündüğü nakledilmiştir. Hâşimoğulları bu yarılmanın Abdullah b. Abdülmuttalib'in, Zühreoğulları da Âmine'nin babası Vehb'in vefatından kaynaklanmış olabileceğini düşünmüşlerdir. Fakat bu sırada Kabe konuşmaya başlayarak kendisinin bir kimsenin ölmesindendolayı yarılmayacağım söylemiş ve Hz. Muhammed'in dünyaya gelmeye baş­ladığını haber vermiştir. Süveybe'nin anlattığına göre Hz. Muhammed'in doğmasıyla birlikte her tarafı güzel ve hoş kokular kaplamış, uyumakta olan amcası Ebû Leheb bile kokulardan etkilenerek uyanmıştır. Süveybe Ebû Leheb'e yeni doğan yeğenini müjdelemiş, çok sevinen Ebû Leheb cariyesini sütanne olma koşuluyla azat etmiştir. Ancak Ebû Leheb yeğeninin doğumu sırasında gösterdiği coşkuyu nübüvvetten sonra devam ettirmediği gibi haya- tını da ona karşı düşmanlıkla geçirmiştir. Ölümünden sonra cehennem ehlin- den olan Ebû Leheb bir gün rüyada- görülmüş ve pazartesi gecesi yeğeninin müjdeleyen cariyesini azat ettiğinden ve Resûl-i Ekrem'e sütannesi yaptığın-dan pazartesi günleri şehâdet parmağı ile orta parmağı arasından gelen soğuk suyu emerek azabının hafifletildiğini anlatmıştır.

Bu gece dünyadaki putların tamamı yüzüstü düşüp kırılırken şeytanın tahtı da baş aşağı çevrilmiştir. Melekler şeytanı kırk gün deryalarda hapset-mişler. Şeytan buradan kurtulunca kaçıp Ebûkubeys dağına gelmiş ve büyük bir feryatla bağırmaya başlamıştır. Onun sesini işiten şeytan ve cin taifesi et-rafına toplanıp ne olduğunu sormuşlar, şeytan da onlara Muhammed'in doğduğunu ve şimdiye kadar rahatça inip çıktıkları gökyüzüne çıkmaktan engel­leneceklerini haber vermiştir.

O gece Mecûsîler'in binyıldan beri yanmakta olan ateşleri sönmüş, hatta ateşten hiçbir eser kalmadığı gibi soğuk su damlamaya başlamıştır. Fars diyarına yakın bir bölgede bulunan Sâve suyu o gece tamamen yok olup sanki

üzerinde uzun zamandan beri ateş yanmışçasına sıcaklık ve hararet oluşmuştur. Yine Kisrâ'nın yirmi iki kubbeli köşkünün on dört kubbesi yıkılmıştır. O zamanlar padişah olan Nûşirevân'ın tahtı yıkılmış, kendisi de gördüğü bir rüya üzerine müneccimlerini ve kâhinlerini çağırarak rüyasını yorumlamalarını istemiştir. Onlar Satıh lakaplı Rebî" b. Rebiâ isimli kimseyi önermişler. iki kadından doğan bu adam kemikleri tam olmadığından oturamayıp devamlıarkası üzere yatan ve semavî kitapları iyi bilen bir kimsedir. Kehanette mahir olduğundan her yıl altın levha üzerine yatırılıp değişik bölgelerden gelmiş in­sanlara bir yıl içinde olacakları haber vermektedir. Satîh, Nûşirevân'ın rüya­sını Mekke'de Hz. Muhammed'in doğduğu ve sekiz şerefesinin kendisinden sonra sekiz melik geleceğine ve sonra bu diyarın fethedileceğine işaret oldu­ğunu açıklamıştır.

Kâ'b el-Ahbâr da denizlerde "Talmûsâ" denilen yetmiş başı, yetmiş kuy­ruğu ve yetmiş dağın sığabileceği genişlikte pullan bulunan balığın Resûl-i Ekrem'in doğmasına sevinerek bütün denizleri coşturduğunu haber vermiş­tir.

Verilen örneklerden risâletin Hz. Peygamber'in doğumuna hatta daha da öncesine götürüldüğü görülmektedir. Oysa bu konuyla ilgili Kur'ân-ı Kerîm'de herhangi bir bilgiye rastlamak mümkün değildir. Araştırmalar bu süreç ile ilgili rivayetlerin sahih hadis kitaplarında değil de genellikle tarih ve siyer kitaplarında yer aldığını, buradaki rivayetlerin de isnad ve metin tenkidi usullerine dikkat edilmeksizin nakledildiğini haber vermektedirler. Yine bu rivayetlerin ilk dönem tarih ve siyer kitaplarında oldukça sınırlı bulundukları, sonraki dönemlerde ise olağan üstü bir zenginliğe ulaştıkları öğrenilmekte­dir. Doğum sırasında Mecûsîler'in bin yıllık ateşlerinin sönmesi gibi dün­yanın değişik bölgelerinde meydana gelen olağan üstü hadiselerin de birçok kimse tarafından görülmesi gerekirdi. Fakat bu olayların tek kişi tarafından nakledilmesi bu rivayetlerin tenkidini kolaylaştırmıştır.

Araştırmalar Hz. Muhammed'in doğumu sırasında meydana gelen olağan üstü olayları anlatan rivayetlerin mevzu olduğunu bildirmektedir. Peygamber'in doğumu ile ilgili olaylar yaygınlık kazanmış olsaydı İslâmî tebliğ başladığında herkesin Resûlullah'a iman etmesi gerekirdi. Halbuki olaylar tam aksine cereyan etmiş ve Kureyşliler peygamberliği Hz. Muhammed'e lâyık görmemişlerdir. Yine bu rivayetler Resûl-i Ekrem'in kendisinden nakledilmiş olsaydı, güvenilir hadis kitaplarında da bulunması gerekirdi. Ayrıca yukarıdaki rivayetlerden Hz. Peygamber'in babası Abdullah'la alâkalı olanların Karadâvudzâde'nin naklettiği kıssalardan olması, doğum sırasındaki olağan üstülüklerin büyük bir kısmının İbn Abbas, Kâ'b e1-Ahbâr, Abdullah b. Selâm gibi mevzu ve İsrâilî rivayet nakledilen kimse­lerden gelmesi söz konusu rivayetlerin sahih olabilme ihtimali önündeki en Büyük engellerdendir. Ayrıca eserlerde Hz. Peygamber'in doğum yılının gü­lünün ve saatinin ihtilaflı olduğunun gündeme getirilmesi de bu döneme  ait bilgilerin yetersiz olduğunu göstermektedir. Safiyye'den nakledilen Hz. Muhammed'in doğar doğmaz konuşması şeklindeki olayın da Hz. isa'dan zu-hür eden mucizeye benzediği dikkat çekmektedir.

   Sahih olmayan bu tür haberlerin halk nezdinde itibar görmesi bu bölü­mün başından beri ifade edilen peygamber sevgisinin halkta smır tanımaz bo-yutlarda bulunmasından kaynaklanmaktadır. Dinî niteliği olmayan, değişik Bin ve kültürlerin etkisi ve insan hayalinin üretimi sayesinde bu tür haberlerin ortaya çıktığı ve halkın temayülüne paralel bir şekilde geliştiği düşünül­mektedir,                                           

 

  1. Mucize (S.195-202)

    Acz kökünden türeyen mucizenin sözlük anlamı "bir şeye güç yetirememek; başkalarını âciz bırakmak, engel olmak" anlamlarına gelmektedir. Mucizenin terim anlamı da "insanı âciz bırakan tabiat üstü olay" "hayır ve saadete teşvik eden harikulade durum" olarak tanımlanmaktadır. Mucizenin oluşması için gerekli şartlar arasında peygamberlik iddiasında bulunan kimse­nin elinde tabiat kanunlarının işleyişine aykırı bir hususun meydana gelmesi, diğer insanların bunun benzerini yapmaktan âciz kalması gerekmektedir. Bu şekilde oluşan olağan üstü durum Allah'ın yaratmasıyla meydana gelir. Böylece Allah kulunu doğrulamak amacıyla onun elinde talebine uygun bir fiili yaratmış ve nübüvvetini kanıtlamış olur.

      Buraya kadar incelenen konularda Hz. Peygamber'le ilgili birçok olağan üstülükten bahsedildiğine zaman zaman işaret edildi. Bu harikuladelikler ge­nelde Hz. Peygamber'in doğum öncesinden itibaren gelecek bir peygamberin müjdelenmesi anlamını içermektedirler. Bu başlık altında ise nübüvvetten sonra yeni bir şekil alan mucize adı altındaki olağan üstülüklerden anlatıla­caktır.

     Hz. Peygamber'in isminden hareketle yapılan açıklamalardan biri şöyle­dir: "Muhammed" kelimesindeki "ha" harfinden önce ve sonra bulunan "mîm" harfi cisimler ve ruhlar âleminin (mülk ve melekût) onun emrine verildiğine delildir. Birinci "mîm" dünya mülküne, ikincisi âhiret mülküne, iki mîmin ortasındaki "ha" harfi de dünya ve âhirette rahmete nail olmanın yolunun an­cak peygambere ittibâyla mümkün olacağına işarettir. "Dal" harfi de âhiret-teki nimetlerin, Hz. Peygamber'in ismiyle devamlı ve sabit olacağını göste­rir. Dünyada hidayete ulaşmanın ve ilâhî lutfa mazhar olmanın yolu Resûl-i Ekrem'e uymaktan geçmektedir. Bundan dolayı Hz. Peygamber'in her iki âlemde dilediği gibi tasarrufta bulunma yetkisi vardır. Nitekim parmağı ile işareti üzerine semadaki ay ikiye yarılmıştır. Kuşlar, vahşi hayvanlar ve bü­tün canlılar, taşlar, ağaçlar ve cansızlar onunla konuşmuş ve onun enirine ve­rilmiştir. Mi'rac sırasında arş, kürsî, sidre, ulvî ecram, mele-i a'lâ ve buralar­daki melekler de emrine verilmiştir.

    Başka bir rivayette şöyledir: Resûl-i Ekrem Ümmü Seleme'nin evindey­ken gün batıp akşam olur. Hz. Peygamber'in dizinde yatan Ali henüz ikindi namazını kılmamıştır. Resûl-i Ekrem bunu öğrenince güneşe tekrar doğması   emrini verir, güneş de yeniden doğar, Ali kalkıp ikindi namazını kılar, sonra   güneş tekrar batar.Hz. Peygamber'in ayı ikiye bölmesi olayı da kısaca şu   şekildedir: Resûl-i Ekrem Harem-i şerifte bulunduğu sırada müşrikler yanına   gelip, eğer hak peygamber ise ayı ikiye ayırmasını sonra tekrar birleştirme­sini isterler ve bunu yaptığı takdirde müslüman olacaklarını bildirirler. Resûl-i Ekrem de abdest alıp Hira dağına çıkar, iki rek'at namaz kılar, ellerini açıp dua eder ve ardından parmağı ile işaret eder, ay ikiye ayrılır ve Hira dağı ayın iki parçası arasında kalır. Bu olayı Şam ve doğudan birçok kimsenin görüp geldiği ve müslüman olanların sayısının arttığı da bildirilenler arasında yer almaktadır.

Bir bedevî Resûl-i Ekrem'e gelerek kızının öldüğünü haber verir ve onu diriltirse mümin olacağını söyler. Hz. Peygamber de kızın annesi, babası ve ashabı ile birlikte kabre gelir. Kıza seslenerek dirilmesini söyler. O sırada ka­birden "Canım Allah'a ulaştı" diye bir ses işitilir. Başka bir rivayette Hz. Peygamber'in Veda baççından dönerken bir eve uğradığı ve oraya kucağında yeni doğmuş bebek bulunan bir adamın geldiği, bebeğin konuşmaya başlaya­rak Hz. Peygamber'in resul olduğunu haber verdiği ve bebeğin bu olaydan sonra zamanı gelene kadar bir daha konuşmadığı bildirilir.

Kurtubî'den nakledilen ve Süleyman aleyhisselâmın köşkünü rüzgârın götürmesi hadisesine nazîre kılınan bir mucize de şöyledir: Hz. Peygamber Ashâb-ı Kehf i görmek isteyince Allah ashabından dört kişinin onlara İslâm'ı tebliğ edebileceğini bildirir. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Cebrail'e danıştık­tan sonra hırkasını yere yayar, bir ucuna Ebû Bekir, diğer uçlarına da Ömer, Osman ve Ali'yi oturtur. Süleyman'ın emrine verilen rüzgâr gelerek hırkayı mağaranın kapısına götürür. Dört sahâbî kapıdan içeri girince Ashâb-ı Kehf in Kıtmîr ismindeki köpekleri dirilir ve onları Ashâb-ı Kehf in yanına götürür. Uykularından uyanan Ashâb-ı Kehf sahabeyle konuştuktan sonra İslâm dinini kabul ettiklerini bildirirler, tekrar uykuya dalarlar ve Mehdî za­manına kadar uyurlar. Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali de geldikleri rüzgârla geri dönerler ve durumu Hz. Peygamber'e anlatırlar.

Hayvan, bitki ve cansız yaratıkların Hz. Peygamber'in nübüvvetini ikrar ettiğine dair haberlere de yer verilmektedir. Bu rivayetlere göre Resûl-i Ekrem'in gezdiği yerde bulunan geyik, deve, keler ve kurt gibi hayvanlar onu görünce son peygamber olduğunu anlayarak kelime-i şehâdet getirirler. Taş ve ağaçlar da ona saygı ve hürmette bulunurlar. Ağaçlar secdeye kapanır, taşın içinde bulunan bir ağaç da taşı yararak çıkar, şehâdette bulunduktan sonra tek rar yerine girer. Yine taş ve ağaçlar Resûl-i Ekrem'in emri üzerine yerlerinden ayrılarak harekete geçerler ve sonra tekrar yerlerine dönerler.

Az şeyin Resûl-i Ekrem'in himmetinden hareketle çoğalması da söz ko­nusudur. Nitekim Hz. Peygamber'in parmaklarının arasından fışkıran su ile alâkalı haberler bu tür rivayetlerdendir, îkindi vakti ashap abdest alacak su bu­lamayınca Peygamber'e gelerek durumu arzederler. Resûl-i Ekrem yanlarında bulunan az miktardaki su ile abdest aldıktan sonra ağzı ile mataranın içine bir miktar su koyar ve dua eder. Daha sonra mataranın ağzına elini dayadığında parmaklarının arasından sular fışkırmaya başlar. Böylece su ihtiyacı gideril­miş ve mataranın içinde bulunan su miktarı da aynı kalmıştır. Hz. Peygamber'in abdest suyunun döküldüğü yerin bereketlendiğine dair haberler de vardır. Meselâ onun abdest suyu su pınarına döküldüğünde oradaki sular ar­tıp etrafına taşmaya, ağaçlara damladığında da ağaçlar yeşermeye başlamıştır. Başka bir rivayette de Selmân-ı Fârisî'nin yeni diktiği hurma fidanlarını Resûl-i Ekrem'in abdest alıp eliyle ıslattığı ve bu olayın ardından üç yüz hurmanın hemen büyüyüp meyve vermeye başladığı bildirilmiştir.

Diğer bir rivayette Hz. Peygamber'in hastalığı sırasında Cebrail'in içinde nar ve yaş üzüm bulunan bir tabakla ziyarete geldiği, Resûl-i Ekrem'in getiri­lenleri yemeye başlamasıyla birlikte meyvelerin elinde teşbih etmeye başla­dığı haber verilmiştir.

Halk öğretisindeki bu açıklamalardan sonra Kur'ân-ı Kerîm'e baktığı­mızda onun insan psikolojisinin peygamberi tabii hali dışında görme temayü­lüne işaret ettiğini görürüz. Meselâ "...veya senin hurma bahçen ve üzüm ba­ğın olmalı, aralarından da ırmaklar akıtmalısın. Yahut altından bir evin ol­malı ya da göğe çıkmalısın", "Bu elçiye ne oluyor ki yemek yiyor çarşı­larda geziyor? Onun kendisiyle beraber uyarıcı olacak bir melek indirilmeli değil miydi?" mealindeki âyetler insan tabiatının rehber edindiği peygamberi insan üstü bir konumda ve âdeta bir masal kahramanı gibi görme eğili­minde olduğunu göstermektedir. İsteklerin, olağan üstü Peygamber'in hariku­lade şeyler yapmasına odaklandığı dikkati çekmektedir. "Yerden bizim için kaynak fışkırtmadıkça sana inanmayız. Yahut iddia ettiğin gibi üzerimize gökten taş parçalan indirmelisin, yahut Allah'ı ve melekleri karşımıza getir­melisin", "Ona rabbinden mucize indirilmeli değil miydi?" mealindeki âyetler de arzu edilen sıra dışı olayları göstermektedir. Onların bu tür ısrarlı taleplerine karşılık Resûl-i Ekrem bunlara Allah'ın kadir olduğunu, kendi­sinin ise bir beşer olduğunu beyan etmiş, hazineleri olmadığı gibi melek de olmadığını, gayb hakkında bilgisi bulunmadığını, yalnızca kendisine va­hiyle bildirilenleri tebliğ eden bir peygamber olduğunu haber vermiştir.

"Bizi mucizeler göndermekten alıkoyan sebep öncekilerin bu mucizeleri yalanlamış olmalarıdır" mealindeki âyet de geçmiş ümmetlerin tutumları­nın Hz. Peygamber'in maddî mucizelerle teyit edilmesine engel olduğunu göstermektedir. Çünkü inanmayanların görmek istedikleri olağan üstü halin gelmesi durumunda yalanlama ve inkâr hâlâ devam ederse geçmiş ümmetlerin akıbeti olan ceza safhası başlayacaktır. Yine Resûl-i Ekrem'in peygamber­liğini ispat için yeterli delil bulunduğundan ayrıca maddî mucize getirmesine gerek kalmamıştır. Nitekim mucize, nübüvvet delilleri görüldüğü halde inanmadıklarını söyleyenleri uyarmak ve korkutmak için gönderilmiştir. Bundan sonra da inanmayanlar inkârlarına devam ederlerse helak edilmek sure­tiyle cezalandırdılar.

       Reşîd Rızâ da önceki peygamberlerin mucizelerinin nebilerin sonuncusu Hz. Peygamber'in mûcizesiyle son bulduğu kanaatindedir. Allah Teâlâ, Resûl-i Ekrem'e "Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" âyetini indirirken insanların bu vahiyden sonra ne başka bir vahye ne de onun Allah katından olduğunu gösterecek bir mucizeye ihtiyaçları olduğunu bildirmiştir. Bu hususta Kur'an onlar için yeterli olacaktır. Hz. Peygamber kendinden önceki nebileri tasdik etmekle birlikte kendi risâletinde gözleri kamaştırıp hayran bırakan veya duyulan sarsan şeyler ortaya koymak yerine insanın ak­lına yönelmiştir. Bununla beraber aklın doğruyu bulabilme özelliğinin ya­nında yanılabileceğini de göz önünde bulundurarak onu Kur'ân-ı Kerîm ile ay­dınlatmıştır. Kur'ân-ı Kerîm de mucize isteyenleri "Kendilerine okunan ki­tabı sana indirmemiz onlara yetmedi mi? Şüphesiz inanan bir toplum için bunda rahmet ve öğüt vardır"226 diyerek ikazda bulunmuştur.

Resûl-i Ekrem'in mucizesi olan Kur'ân-ı Kerîm, delilin ve medlulün kendisinde toplanmış olması açısından diğer mucizelerden farklıdır. Diğer peygamberler söyledikleri sözün doğru olduğuna delâlet etmesi için mucize gösterirler. Kendisi mucize olduğundan Kur'ân-ı Kerîm'in kendinden başka bir delile ihtiyacı yoktur. Hz. Peygamber de "Her peygambere insanların iman etmelerini sağlayacak mucizeler verildi. Bana verilen mucize ise mazhar kılındığım vahiyden ibarettir. Bundan dolayı umarım ki kıyamet günü tabiî­leri çok olan ben olacağım" diyerek bu gerçeği vurgulamıştır. Böylece Resûl-i Ekrem vahiy mesabesinde olan mucizenin doğruluk ve açıklık bakı­mından diğerlerinden daha etkili ve uzun ömürlü olduğuna da işaret etmiş­tir. Bundan başka Resûl-i Ekrem'in insan olması hasebiyle gösterdiği emek ve gayreti öğrenmenin, Allah'ın onu desteklemek amacıyla verdiği mu­cizeleri bilmekten daha istifadeli ve öğretici olduğu da unutulmamalıdır. Çünkü Hz. Peygamber'in getirdiği ilâhî tebliğ ve mesaj bize hem daha yakın hem de daha iyi hitap etmektedir. Bundan dolayı ilâhî tebliğin ana yapısı ko­nusunda onun hemcinslerini ikna etmede kullandığı usul ve yolu bulup or­taya çıkarmada mucizeler ikinci planda kalmaktadır.

Kur'ân-ı Kerîm'in bu şekildeki yaklaşımından sonra hadis literatürüne bakıldığında Buhârî ve Müslim'in Sahcccih'lerindeki Hz. Peygamber'le ilgili ri­vayetlerin miktarının oldukça sınırlı olduğu,  buna karşılık Resûl-i Ekrem'in mucize ve faziletlerinden bahsedilen diğer eserlerdeki mucizelerin muazzam rakamlara ulaştığı tespit edilmektedir. Hatta "delâil, hasâis, a'lam" eserleri hadis kaynaklarındaki rivayetleri bir kenara bırakarak her şeyi mucize diye nakletme yolunu tuttuklarından onların rivayet ettiği harikulade olaylar sahih rivayetleri gölgede bırakacak şekilde revaç bulmuş ve bu mucizelerin hangisinin doğru hangisinin yanlış olduğunu ayırt etmek oldukça zor bir hale gelmiştir. Mevlânâ Şiblî hicrî III ve IV. asırda yazılan eserlerin ihtiyatsızca yazıldığını güvenilir hadisçilerin bunlara itibar etmediklerini söyleyerek hissî mucizelerle ilgili duruma ışık tutmaya çalışmıştır. Hz. Peygamber hak­kında meydana gelen hârika olaylar konusunda aşırıya gitmek onun hakkında hiçbir hârikanın zuhur etmediğini idda etmek kadar tehlikelidir. Çünkü bu gibi rivayetler Hz. Peygamber'i örnek almak yerine ona sadece hayranlık du­yulmasına ve insan üstü bir konuma yükseltilmesine sebebiyet vermektedir. Bu anlayış Kur'ân-ı Kerîm'in ortaya koyduğu anlayışla bağdaşmadığı gibi yahudi ve Hıristiyanların peygamberleri konusunda düştükleri tehlikeye müslümanların da düşmesine sebebiyet verecek bir durumdur.

      Bu açıklamalardan sonra ilgili kaynaklarda anlatılan rivayetlerin değer­lendirmesine geçildiğinde bu konudaki maddî mucizelerin büyük çoğunluğu­nun aslı olmadığı tespit edilmektedir. Meselâ ahunun ve kelerin Resûl-i Ekrem'e selâm vermesi, deve, merkep, kurt ve kelerin konuşması, Hz. Peygamber'in avuçlarında çakıl taşlarının teşbih etmesi, Cebrail'in cennet­ten bir tabak elma getirmesi, Hz. Ali'nin ikindi namazını kılması için gü­neşi döndürmesi, müşriklerin mucize talepleri karşısında Hz. Peygamber.'in ayı ikiye yarması, birtakım yiyeceklere tükürmesi üzerine o yiyeceklerin bin kişiye yetecek kadar artması ve abdest aldığı suyun has­taya şifa olması bunlardan bazılarıdır. Resûl-i Ekrem'in isminden hareketle mülk ve melekût âleminin onun emrine amade kılınması rivayeti ise ne sahih ne de mevzu hadis kitaplarında rastlandığından Hurufîliğin etkisiyle icat edil­miş bir bilgi olduğu tahmin edilmektedir. Hz. Peygamber'in ölü bir kızı di­riltmesi ve bebeğin konuşarak onun nübüvvetini tasdik etmesi, rüzgârın dört sahâbîyi Ashâb-ı Kehf in yanına götürmesi mucizeleri ile Hz. îsâ'nın ölüleri diriltmesi, bebekken konuşması ve rüzgârın Süleyman'ın emrine ve­rilmesi mucizeleri arasındaki benzerlikler dikkati çekmektedir. Bu durum da diğer peygamberlerin mucizelerinin bir benzerinin Resûl-i Ekrem'de görme eğilimi olduğunu ortaya koymaktadır. Hz. Muhammed sevgisine din taassubu ve halk muhayyilesinin eklenmesiyle önceki peygamberlerde görülen mucize­lerin Hz. Peygamber'de olmaması sanki bir eksiklik gibi telakki edilmiş ve bu tür rivayetlerle boşluk gibi görünen yerler doldurulmuştur.

Allah Teâlâ şüphesiz son peygamberine de bazı maddî mucizelerle ik­ramda bulunmuştur. Ancak bunlar inanmayanlara meydan okuma ve peygam­berliği ispat etme amacıyla değil de bir ikram, rahmet, destek ve kendisiyle birlikte bulunanlara ilâhî inayet olarak yorumlanması isabetli görünmektedir. Nitekim isrâ ve mi'rac hadisesi, Bedir Savaşı'nda meleklerin müminlere yar­dım etmeleri, aynı savaşta müminlerin susuzluğunun giderilmesi ve temiz­lenmesi için yağmur yağdırılması, yakınlarda bulunan müşriklere bu yağmu­run bir damlasının bile düşmemesi, hicret sırasında Hz. Peygamber ile Ebû Bekir'in korunması olağan üstü hadiselerden bazılarıdır. Ne var ki halk, yukarıdaki örneklerden de anlaşıldığı üzere kitapta yazılı olarak gördüğü bir şeyi sahih ve usule uygun olup olmadığını, âlimler tarafından kabul edilip edilmediğini araştırmadan delil olarak kabul etmiştir. Bu gibi ayrıntıların avam için ehemmiyeti yoktur, onlar için önemli olan mucizelerin yazarı bi­linmese bile bir kitapta rivayet edilmesi veya Hz. Peygamber için yazılmış kaside ve methiyelerin birinde anlatılmış olmasıdır. Nitekim taramaya esas alınan eserlerin müellifleri halka hitap ettiklerinden bu anlamda herhangi bir kaygıya kapılmaksızın Resûl-i Ekrem hakkında gördükleri ve buldukları riva­yetleri yazmaktan çekinmemişlerdir. Böylece mucize, kendi anlamından çıka­rak her türlü olağan üstülüğü içeren bir yapıya bürünürken, Hz. Peygamber de gerçek kimliğini örten harikulade olaylar içinde farklı bir konuma gelmiş­tir.

Fakat ilgili eserlerin böyle bir metodu takip etmelerinde kendi dönemle­rinin etkisinin bulunduğunu da göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Nitekim bu konuyla ilgili olarak ilmî miras incelendiğinde hadis, tefsir, fezâil, siyer ve megâzî, kelâm kitaplarının -birkaçı hariç- hemen büyük çoğun­luğunun Kur'ân-ı Kerîm'in bu konuyla ilgili anlayışı paralelinde gidemedik­leri görülmektedir. Bundan başka olayların nakledilmeleri sırasında olaylara yüklenecek anlamda sebebi vürudün de oldukça önemli bir etkisi vardır. Fakat bu eserler doğru bilgiyi aktarma amaçlı telif edilmediklerinden dinî hisleri coşturacak doğru olsun-olmasın karşılaştıkları her türlü haberi nakletmekte beis görmemişlerdir.

 

  1. Peygamber’in vefat ve diri olması (S.203-207)

  Hz. Peygamber'in vefatı söz konusu eserlerde Allah, melekler ve Hz. Peygamber arasında geçmekle birlikte dünyadaki bir padişah ve maiyeti ara­sındaki diyalog şeklinde tezahür etmiştir. Bunun yanında melekût alemiyle dünya arasındaki iniş çıkışlar, meleklerin Allah ile Hz. Peygamber arasında gidip gelmeleri yoğun bir tasvirle anlatılmıştır. Şöyle ki: Allah Teâlâ Azrail'e Muhammed'i özlediğini ve yanına almak istediğini bildirip onu dün­yaya gönderir. Durumdan haberdar olan Cebrail ağlayarak Resûl-i Ekrem'in yanına gelir. Azrail de yeryüzüne inince Peygamber'den izin alarak huzuruna çıkar ve durumu kendisine anlattıktan sonra takdirin tamamen kendi iradesine bağlı olduğunu hatırlatır. Hz. Peygamber aile efradıyla görüşmek üzere müh­let verilmesini talep eder. Belli bir zaman sonra Azrail tekrar gelir, Peygamber'in huzuruna çıkar ve işin tamamen kendi iradesine bağlı olduğunu yineler. Resûl-i Ekrem ise iradesini sünnetullahtan yana kullanacağını söyler ve Cebrail ile ümmeti hakkında konuşmak istediğini bildirir. Cebrail melekût âleminde taziyeleri kabul etmek üzere kalmışsa da bu talep üzerine hemen hu­zura çıkar ve ümmetinin elde edeceği avantaj lan anlatır. Duyduklarından fev­kalâde memnun olan Resûl-i Ekrem ümmetinin, bulunduğu yeryüzüne gö­mülmeyi arzuladığını bildirir. Hüzünlü olan kızı Fâtıma'ya da kısa bir zaman sonra buluşacakları müjdesini verir. Vakti gelince Azrail Hz. Peygamber'in üzerine cennet kokuları döker ve üstlendiği vazifeyi yerine getirir. Başka bir rivayette Resûl-i Ekrem'in ümmetinden ölüm şiddetinin kaldırılması tale­binde bulunduğu bildirilmiştir. Hz. Ali Resûl-i Ekrem'in son nefesinde du­daklarının deprenişi arasından "ümmetim, ümmetim" diye nida ettiğini duy­muştur. Resûlullah'ın ruhunu Azrail göklere yükseltince melekler karşılayıp hep birlikte Allah Teâlâ'nın huzuruna getirirler, cennet elbiseleriyle kefenle­dikten sonra üç gün namazını kılarlar.

Hz. Peygamber'in vefatından sonra şaşkın ve mahzun olan ashap onun ölü mü, yoksa diri mi olduğunu araştırır. Hz. Ömer kabrinde diri, Ebû Bekir ise ölü olduğunu söyler. Ebû Bekir'e Ömer'in düşüncesi sö     ylendiğinde Resûl i Ekrem'in kabrinde diri olduğunu belirtir, fakat îsâ aleyhisselâma ulûhiyyet nispet edildiği gibi ona da nispet edinmesinden çekinerek ihtiyatlı davrandı­ğını açıklar. Nitekim Hz. Peygamber de "Allah peygamberlerin cesetlerini yemeyi toprağa haram kılmıştır, onlar kabirlerinde diridirler, hatta ümmetle­rinin amelleri onlara arzolunur" diye buyurmuştur.

Resûl-i Ekrem'in diri olduğunu bildiren diğer rivayetler de şöyledir: Allah'ın yarattığı seyyah melekler yeryüzünde dolaşarak salavat getireni arar­lar ve Resûl-i Ekrem'e iletirler. Bir kimse salavat getirdiğinde Cenâb-ı Hak Peygamber'in ruhunu iade eder ve o kimsenin selâmını almasını sağlar. Yine Resûl-i Ekrem, kızı Fatıma'nın defnedilmesi sırasında ravzadan elini çı­karıp "Yâ Ali! Kızımı bana ver" diye konuşmuştur.

Bu konuda Kur'ân-ı Kerîm'in mesajı ise şöyledir: "Her nefis ölümü tada­caktır", "Ben ancak sizin gibi bir beşerim", "Senden önce hiçbir kim­seye ebedî hayat vermedik. Sen öleceksin de onlar baki mi kalacaklar?","Muhakkak sen öleceksin onlar da ölecekler", "Biz onları yemek yemeyen cesetler yapmadık. Onlar ölümsüz de değillerdir" âyetleri Hz. Peygamber'in bizim gibi bir beşer olduğunu ve onun da her fâni gibi ölümü tadacağını çok açık bir şekilde beyan etmektedir. Siyer kitapları Hz. Peygamber'in vefatı sırasında hastalanıp yattığını, namazları kıldırmak üzere yerine Hz. Ebû Bekir'i tayin ettiğini, kısa bir zaman sonra iyileştiğini ve tek­rar hastalığının arttığını, bütün bunlar olurken aile efradının da yanında bu­lunduğunu anlatırlar. Vefattan sonra ashap önce paniğe kapılır: Hz. Ömer öf­kelenerek kılıcını çeker ve Peygamber'in öldüğünü söyleyenin boynunu ko­paracağını bildirir. Kısa bir zaman sonra çıkıp gelen Ebû Bekir ise Ömer'in kılıcıyla halkı tehdit ettiğini görür ve cemaatin ortasına geçip "Ey insanlar Muhammed'e tapınan bilsin ki o gerçekten ölmüştür. Allah'a kul olan ve O'na ibadet eden de bilsin ki O haydır, asla ölmez" diye hitap eder.256 Görüldüğü üzere siyer kitaplarında meleklerin iniş çıkış hikâyeleri değil de Hz. Peygamber'in vefatını çevresinin nasıl karşıladığı anlatılmaktadır. Bu bilgilerden Resûl-i Ekrem'in birlikte olduğu insanlar gibi hareket ettiği, as­habın da ona beşer gözüyle baktığı ortaya çıkmaktadır. Hz. Peygamber'in ya­nında bulunan ashabın tabii kabul ettiği birçok husus sonraları beşer muhay­yilesine ağır gelmeye başlamış, sevgi ve hürmetin eklenmesiyle de Resûl-i Ekrem beşerî sıfatlardan tecrit edilerek gerçek varlığının ötesine götürülmüş­tür. Beşerin temel vasfı fâniliktir, Hz. Peygamber de herkes gibi ölümü tat­mıştır. Hicrî ilk asırda ortaya çıkmaya başlayan Peygamber'i beşer üstü görme temayülleri Süyûtî'de (ö.911/1505) en kesin ifadesini bulmuştur. Resûl-i Ekrem'in ruhen ve ceseden canlı olup tasarrufta bulunduğu fikri doğ­makla kalmamış, Hz. Muhammed'i canlı olarak görüp onunla konuşma anla­yışı da yayılmaya başlamış ve muhaddisler tarafından incelenip zayıf bulunan hadisler bu metotla sahihleştirilmeye çalışılmıştır. Hicrî III. yüzyılda Tüsterî (ö.283/896) tarafından ortaya konulan Allah'ın kendi nurundan Muhammed'in nurunu yarattığı görüşüyle gelişen nûr-ı Muhammedi anlayışı da bu fikrin en büyük destekçisi olmuştur. Çünkü "vücûd-ı mutlak"ın taay­yün ettiği ilk mertebe hakîkat-i Muhammediyye'dir. Bundan dolayı Hz. Peygamber'in vefat etmesi diye bir şey söz konusu değildir. Bu nur ezelî ve ebedîdir. Birbirini destekleyen bu anlayışlar neticesinde Hz. Peygamber'in be­denen vefat etmiş olsa da ruhen canlı olduğu, mülk ve melekût alemindeki ta­sarruflarına devam ettiği fikri doğmuş ve yayılmıştır.

Resûl-i Ekrem'in vefatını anlatan oldukça uzun rivayete gelince bu ola­yın anlatım şekli ve İbn Abbas'tan nakledilmiş olması sahih olmadığını gös­termektedir. Nitekim bu muhtevadaki bir rivayetin ne Resûl-i Ekrem'den ne  de ashaptan sâdır olduğu ve bilâhare uydurulduğu bildirilmektedir.

Rüyada  Görülmesi

Hz. Peygamber'in rüyada görülmesiyle ilgili birçok rivayet nakledilmiş­tir. Bunlardan bazısı şöyledir: Hz. Ali Resûl-i Ekrem'i görmeyi arzu ettiğinde "abhur" denilen bir namaz kıldığını bildirmiştir. Hz. Ömer de "abhur namazı" kılan kimsenin rüyasında Peygamber'i mutlaka göreceğini, ihtiyacının gideri­leceğini, yeryüzü dolusu günahı olsa bağışlanacağını haber vermiştir. Dört rek'atlık bu namazın her rek'atında bir Fatiha ve on beş Kadr sûresi okunur, rükûdan önce on beş, rükûda bir, rükûdan kalkınca üç, secdelerde beş defa "sübhânellahi ve'1-hamdü lillâhi ve la ilahe illallâhü vallâhü ekber" söylenir. Selâm verdikten sonra konuşmadan on defa Kadr sûresi, ardından da otuz üç defa yukarıdaki teşbih tekrar edilir.259 Hasan-ı Basrî'den gelen bir rivayette ise yatsı namazından sonra kılınacak dört rek'atlık namazın her rek'atında Fatiha'dan sonra Duhâ, İnşirah, Kadr, Zilzâl sûreleri birer defa okunup selâm verilir. Ardından yüz istiğfar, yüz salavat getirilip yüz defa da "la havle ve la kuvvete illâ billahi'1-aliyyi'l-azîm" denileceği anlatılmıştır. Başka bir ri­vayette de cuma gecesi her rek'atta Fatiha, Âyetü'l-kürsî ve beş defa İhlâs sû­resini okuyarak iki rek'at namaz kılan, bin defa salavat getiren kimsenin Hz. Peygamber'i rüyasında göreceği bildirilmiştir.

Bu konuya dair Kur'ân-ı Kerîm'de herhangi bir malumat bulmamız mümkün değildir. Ancak cuma gecesi iki rek'at namaz kılıp îhlâs sûresinin okunmasıyla ilgili iki rivayet nakledilmekle birlikte bunların sahih olmadığı bildirilmiştir.

Ahmed ve Muhammed İsmi

Hz. Peygamber'in ismini taşıyan kimselerde bulunacak birtakım fazilet­lerden bahsedilmiştir. Konuyla ilgili rivayetleri şöylece özetlemek mümkün dür: Resûl-i Ekrem'in ismi yeryüzünde Muhammed, göklerde Ahmed'dir. Ahmed adıyla isimlenenlerin ilki de odur.263 Onun ismini alanların dünyada ve âhirette sahip olacakları avantajlara gelince, kıyamet gününde adı Muhammed olan günahkâr bir kişi getirilir. Allah o kimseye azap etmeye utandığını bildirdikten sonra affettiğini haber verir. Başka bir rivayette de cennete girme emri verilen iki kişinin şaşırması üzerine Allah onlara isimle­rinin Ahmed ve Muhammed olduğunu hatırlatır ve bu isimdeki kimseleri ce­henneme atmaktan haya ettiğini bildirir. Bu isimle isimlenenler bulunduk­ları mekânları bereketlendirirler, bir sofrada Muhammed isimli bir kimse olsa o sofra bereketlenir, yemek, yiyenlere şifa olur ve söz konusu evin halkı be­lâlardan kurtulur.266 Gezgin melekler de içerilerinde Ahmed ve Muhammed isimli kimselerin bulunduğu evleri ve halkını ziyaret ederek tazimde bulunur­lar.

Yukarıdaki rivayetlerle ilgili olarak Kur'ân-ı Kerîm'de ve sahih hadis ki­taplarında herhangi bir bilgiye rastlamak mümkün değildir. Mevzu hadis kay­nakları bu tür rivayetlerin aslı olmadığını bildirdikten sonra bunların Hz. Peygamber'in söylemesi mümkün olmayan bâtıl sözler konumunda bulun­duklarını belirtmişlerdir. Böyle bir görüntü yalnızca sahih kaynaklara ters düşmekle kalmamakta, aynı zamanda inanç esasları içinde önemli yeri olan nübüvvet anlayışını zedeleyici hususları da beraberinde getirmektedir. Nitekim yukarıdaki rivayetler şu soruyu gündeme getirmektedir: Ahmed ve Muhammed ismine yüklenen güç sahiplerinin cehenneme girmesini engeller­ken acaba günahlara dalmasına neden engel olamıyor?

 

  1. Ebeveynini diriltmesi (S.208–209)

          Hz. Peygamber anne ve babasını, hatta bir rivayette de amcası Ebû Tâlib'i diriltmiştir. Onlar da Peygamber'e iman ettikten sonra tekrar vefat etmişlerdir. Hz. Âişe'den nakledilen bir rivayette Veda haccından sonra Hacun denilen yere geldiklerinde

Hz. Peygamber'in annesinin mezarına gittiği, dua edip annesini dirilttiği, onun da iman edip tekrar vefat ettiği bildirilmiştir. Mekke ile Medine arasına gelince de babasının kabrine uğradığı, onu da dirilt­tiği ve iman ettikten sonra onun da tekrar vefat ettiği haber verilmiştir.

Resûl-i Ekrem, amcası Ebû Tâlib'i de ölüm döşeğindeyken dine davet etmiş, fakat Ebû Tâlib insanların babasının dinini terketti demelerinden çe­kindiğinden teklifini kabul etmemiştir. Resûl-i Ekrem bu durumdan mahzun olunca Cebrail gelmiş ve ona amcasının vücudunu elleriyle meshetmesi ha­linde cehennem ateşinden korunacağını bildirmiştir. Hz. Peygamber de amca­sının bütün vücudunu meshetmiş, fakat ayaklarının altını unutmuştur. Bu olaydan sonra Cebrail tekrar gelmiş ve Ebû Tâlib'in cehenneme konmakla birlikte ayaklarının altından başka vücuduna azap dokunmadığını haber ver­miştir.

        Konuyla ilgili olarak Kur'ân-ı Kerîm'de herhangi bir bilgi bulmak mümkün değildir. Yalnız mevzu hadis kitapları bu konudaki rivayetlerin aslı­nın olmadığını kaydetmektedirler. Ebû Tâlib'le ilgili olarak "Annem, am­cam Ebû Tâlib ve sütkardeşime şefaat ettim" şeklindeki bir rivayete bulun­makla birlikte münker ve zayıf olduğu Resûl-i Ekrem'in ebeveyni ve dede­sinin cennette olduğuna dair haberin de mevzu olduğu haber verilmektedir. Bu rivayetlerde de peygamber sevgisini görmek mümkündür. Müslüman kit­leler Hz. Peygamber'e karşı duydukları sevgi ve tazim neticesinde vefat eden ebeveyninin iman etmemiş olmalarını içine sindiremediklerinden onları diril­terek iman etmelerini sağlamışlardır. Aslında ebeveyn-i resul fetret ehli ol­duklarından sorumlu değildir. Bu tür rivayetlerin ortaya çıkışında diğer peygamberlerin hissi mucizelerinin bir benzerinin Resûl-i Ekrem'de de olma­sını isteyen anlayışın etkili olduğu ihtimali kuvvet kazanmaktadır. Nitekim bu olay anlatılırken îsâ aleyhisselâmın ölüleri diriltmesine karşılık Hz. Peygamber'in de böyle bir tasarrufta bulunmasının gayet tabii olduğu gün­deme getirilmiştir.

 

  1.  Davranışları (S.209-212)

    Hz. Peygamber'le ilgili olarak göz renginden kirpik ve kaşlarına, saka­lından parmak uçlarına, endamı ve yürüyüş anındaki tavrından ve çevresinde­kilerin onun hakkındaki intihalarına kadar birçok hususa değinilmiştir. Bunun yanında sevdiği yemekler, sebze veya meyveler (bal, sirke, arpa ekmeği, ka­bak, koyunun yağı gibi), yemek anında parmaklarını kullanış şekli, giydiği elbiseler, sağ yanı üzerine yatması ve yüzüne sineklerin konmaktan imtina etmesi de onunla ilgili anlatılanlar arasında yer alan bilgilerdendir. Resûl-i Ekrem'e nispet edilen sıfatlardan bir kısmı da şöyledir: Annesinden sünnetli olarak doğmuştur, küçük ve büyük abdesti bozduğunda, yer içine aldığından kendisi misk gibi kokar, gölgesi asla yere düşmez, önünden gördüğü gibi ar­kasından da görür, ayağı kuma bastığında iz bırakmadığı halde taşa bastığında bırakır, üzerine eziyet veren herhangi bir canlı (haşerat) konmaz, bir yere gitmek istediğinde pak nuru kendinden önce gider, kimin yanına dursa boyu dört parmak yüksek görünür, üzerinden beyaz bir bulut hiç eksik olmaz, peygamberlerin gözleri uyuşa da kalbi uyumadığı için uyuduğunda abdesti bozulmaz. Hz. Peygamber hakkında nakledilmiş rivayetlerden bir kısmı da şöyledir: Resûl-i Ekrem boğazını temizlemek amacıyla tükürmek istediğinde etrafında bulunan ashap avuçlarını açarak ağzından çıkanları toplamakta yarıştıkları, avuçlarının içinde toplayabildiklerini de teberrüken yüzlerine sürdükleri anla­tılmıştır. Uhud Savaşı'ndayken başı yaralandığında Mâlik b. Sinan akan kanı içmiştir. Bu iki olayda da Hz. Peygamber'in olanlara müdahale etmediği, bir rivayette ise bu hareketinden ötürü Mâlik'e cehennem ateşinden korunaca­ğını müjdelediği bildirilmiştir. Abdullah b. Zübeyr de hacamat yaptırdı­ğında Resûl-i Ekrem'in kanını içmiştir. Ümmü Eymen ise yanlışlıkla Hz. Muhammed'in idrarının bulunduğu kaptan içtiğinde Resûlullah ona bundan böyle karın ağrısına tutulmayacağı müjdesini vermiştir.

Hz. Peygamber'in sütanneye verildiğinde, mi'rac sırasında ve benzer­leri yerlerde göğsü yarıklığından şeytanî his ve duygulardan arındırıldığı ifade edilmiştir.

Hz. Hasan ve Hüseyin'le ilgili bir rivayette de şu bilgiler verilmektedir: Resûl-i Ekrem bir gün torunlarıyla birlikte otururken Hz Hasan'ı ağzından Hz. Hüseyin'i de boynundan öper. Bunun üzerine Allah kendisinin sevgisine karşılık çocukları öpmesini kınadığını ve bundan dolayı onu ve torunlarını cezalandırılacağını bildirir. Yas nişanı olarak Cebrail'i sarı, kırmızı ve siyah gömlekle yanına gönderir. Yas tutacağından Hz. Peygamber siyah gömleği giyer. Hz. Hasan dedesinin öptüğü yerden zehirlenerek şehid edileceğinden san gömleği giyer. Hz. Hüseyin de boynundan vurulacağından kırmızı gömleği giyer.284 Bu rivayetle alâkalı olarak bir kaynak bulmak mümkün olmamıştır. Nitekim metin incelediğinde dikkati çeken hususlardan biri yaratılmışlık va­sıflarından münezzeh ve kemal sıfatlarla muttasıf olan Allah'ın kullarına ait özelliklerle nitelendirilmesidir. Şimdiye kadar kendisine atfedilen harikulade­liklerle tanınmaz hale gelen Hz. Peygamber de torunlarını sevmek gibi bir olaydan dolayı cezalandırılmakta, olayda hiçbir iradî katkısı bulunmayan Hz. Hasan ile Hüseyin ise şehid edilmektedirler. Bu tür rivayetler tarihî seyir içinde incelendiğinde Şiî temayül ve farklı gelişimler sonunda bu nevi olay i veya menkıbelerin doğmuş olduğu anlaşılmaktadır.

Yukarıdaki rivayetlerden münker veya mevzu olanları da şu şekilde sıra-layabiliriz: Hz. Peygamber'in sünnetli doğması, Cebrail'in kalbini temiz­lemesi, nübüvvet mührünün etten bir fındık gibi olup üzerinde Resûl-i Ekrem'in isminin yazılı olması, önünden gördüğü gibi arkasından da gör­mesi, ihtiyacını karşıladıktan sonra yerin bunu gizlemesi, sûf giymesi ye dikili ayakkabı kullanması, meyvelerden üzüm ve karpuzu sevmesi.

Ümmü Eymen'in yanlışlıkla idrarını içmesi rivayeti de aslında Resûl-i Ekrem'in şaka yapıp onu teselli etmesi şeklindeki durumundan çıkarılarak Hz. Peygamber'in idrarının içilmesinin güzelliği ve faydası şekline dönüş-müştür. Yukarıda geçen bu anlamdaki rivayetlerle Hz. Peygamber'in dışkısı da dahil olmak üzere bütün atıklarının temiz sayılması şeklinde bir anlayışın doğması sağlanmıştır. Bu durum da Resûl-i Ekrem'e gösterilmesi gereken saygıyla bağdaştırılmayacak bir davranış modeli içermektedir. Tabii bu an­layışın doğmasında Hz. Peygamber sevgisinde ifrata kaçmanın da önemli bir katkısı vardır. Beşerî her türlü maddî ve tabii ihtiyaçtan münezzeh addedilen Resul-i Ekrem'in kanı, tükürüğü, idrarı ve teri diğer insanlarınkinden farklı ve  özellikli görülmüş, bu kadarla da iktifa edilmeyerek ilâç niteliği taşıdığı ve cehennem ateşine karşı koruyucu olduğu gibi niteliklerle de vasfedilmiştir. Ancak araştırmalar Hz. Peygamber'le ilgili sıradan olayların daha sonraki yazarlar tarafından mucizeleri çoğaltmak amacıyla mucize olarak kaydedildiğini haber vermektedir.

Hz. Peygamber'in Kur'ân-ı Kerîm'de Allah tarafından övülen ve methe­dilen vasfı ahlâkıdır. "Sen büyük bir ahlâk üzeresin  âyeti bunu açıklamaktadır. Fakat buraya kadar anlatılan olaylarda Hz. Peygamber'in ahlakıyla bağdaşmayacak birçok nakilden bahsedilmiştir. Bir de sebebi vürûd dikkate alınmadığından olaylar söylenilen amacın dışına çıkarılarak farklı söylemlerde aktarılmışlardır. Şüphesiz bu hususa etki eden etmenler arasında halk öğreti­sine hizmet eden eserlerin bilgi aktarma amaçlı olmamalarının önemli katkısı vardır.                                                  

 

  1. Değerlendirme (S.212 – 216)

 

Bu başlık altında anlatılanlardan hareketle ilk planda söylenebilecek hu­sus Hz. Peygamber'in, etrafını saran olağan üstülükler neticesinde tanınamaz hale gelmesidir. Giriş bölümünde halkın din anlayışından bahsederken velî kültü merkezli olduğu gündeme getirilmişti. Dinî pratiklerde halk kendilerine hitap eden velîlere bağlanıp onları kutsal addederken dinî söylemlerinde de İslâmiyet'in pratiğini ve sistemli hale gelmesini sağlayan peygambere yö­nelmişlerdir. Böylece halkın İslâm anlayışı içinde nübüvvetin çok özel bir yeri olduğu ortaya çıkmaktadır. Duygusal coşkunun da eklenmesiyle Hz. Peygamber sınır tanımaz bir sevgi seli içerisinde kalmıştır. Hatta bu sevgi yalnız nübüvvet sınırları içinde kalmayarak bütün inanç esaslarını kapsayacak tarzda gelişmiştir. Böylece inanç esaslarının halkın İslâm anlayışında nübüv­vet merkezli olduğu sonucuna ulaşmış bulunmaktayız.

Halkta var olan bu söylemin oluşmasında ilmî geleneğin de büyük kat­kısı olduğunu unutmamak gerekmektedir. Hz. Peygamber'le ilgili gelişmeler incelendiğinde vefatından sonra onun etrafında oluşan anlayışlar şöyle özetle­nebilir: Hicrî III. asırda Allah'ın kendi nurundan Hz. Peygamber'i yarattığı fikri doğmuş ve vahdet-i vücûd anlayışıyla birlikte gelişmiştir. Bu süreçte netleşen hakîkat-i Muhammediyye düşüncesi VII. yüzyıldan itibaren Sünnî coğrafyada yayılmaya başlamıştır. Ahmed ve Mehmed Bîcan kardeşlerin eser­leriyle de bu anlayış halk kesimine indirilmiştir. Naslarda sahih bir dayanağı olmamakla birlikte zaman içinde farklı kültürlerin etkileşimleri neticesinde Sünnî muhite girmekte zorlanmayan bu düşünce, Hz. Muhammed sevgisini beraberinde getirdiğinden kabul görmekte hiçbir engelle karşılaşmadığı düşü-lülmektedir. Bundan başka I. asırdan itibaren Hz. Peygamber'i beşer üstü bir tonuma çıkarıp tasdik etmek isteyen cereyanlar da -Süyûtî'nin ö.911/1505) katkılarıyla- hicrî IX. yüzyıldan itibaren Hz. Peygamber'in cismen ölmezliği fikrinin kesinleşmesini sağlamıştır. İşte Resûl-i Ekrem'in vefatından sonra ortaya çıkan bu gelişmeler onun bulunduğu konumdan çıka­rılmasını sağlayan faktörlerin bir kısmını oluşturmaktadır. Bundan başka ücrî I. asırdan itibaren çeşitli din ve inançlara sahip milletlerin İslâm'a gir­mesiyle birlikte müslümanların bu milletlerin kendi peygamber ve azizleri lakkındaki mucizevî menkıbeleriyle karşılaşmaya başladıkları da bilinmekte­dir. Fakat onların peygamber ve azizleriyle ilgili anlayışlarına karşılık Resûl-i Ekrem'in hayatında bu gibi şeyler bulunmamaktadır. İşte bu durum zaman içinde müslümanlar tarafından bir eksiklik olarak görülmüştür. Telâfisi için de insan tabiatındaki taklit eğiliminden hareketle Hz. Muhammed'in hayatıyla ilgili birtakım menkıbeler üretme teşebbüsüne girişilmiştir.

Annemarie Schimmel tasavvufî literatürden hareketle Resûl-i Ekrem'le ilgili kanaatlerini açıklarken onun kişiliğinin ümmetin ruhî hayatı için bü­yük önem taşıdığını, bu nedenle kendisine gösterilen saygının çok geçmeden efsanevî noktalara ulaştığını söylemektedir. Resûl-i Ekrem'in inananlar için bir ideal olması, onun davranış, eylem ve sözleri, giyimi, sakal biçimi, yediği yemekler, yani hayatının en ince ayrıntıları kendisine benzemeye çalı-şan dindar kimselere örnek olmuştur. Tabii bu rehber ve örnek edinme zaman içinde onun hayat hikâyesine efsanevî birtakım bilgiler katmaya ve onun ya­şamına yeni boyutlar kazandırmaya da vesile olmuştur. Halbuki Peygamber efsaneleri inkâr etmeyi ve kişiliğe tapmayı yasaklamasına rağmen maalesef vefatından sonra kendi çevresini olağan üstülükler kaplamaya başlamıştır .

Yine Asr-ı saadet'ten uzaklaştıkça müslüman toplumlar -bazı dış etkenle­rin de tesiriyle- bu konulardaki hassasiyetlerini artırmışlar, devletlerin, sis­temlerin, yöneticilerin değişmesiyle de eskiye özlemde yoğunlaşma başlamış­tır. Yaşanılan duygu yoğunluğu ve psiko-sosyal sebepler Resûl-i Ekrem'in gerçek üstü bir konuma getirilmesine zemin hazırlamıştır.

Olağan üstü hadiseler Hz. Peygamber'in doğumundan önce ebeveyninin hayatlarıyla başlayıp nübüvvete kadar devam etmiştir. Bu dönemdeki olaylar son peygamberin işaretlerinin görülmesi ve bilinmesi şeklinde tezahür eder­ken nübüvvetten sonra maddî mucizeler şeklini almıştır. Bu mucizeler o kadar çeşitli ve sınırsız sayıda sunulmuştur ki önceki peygamberlerin Kur'ân-ı Kerîm'le sabit mucizelerinin bir benzerini bile Hz. Peygamber'de görmek mümkündür. Meselâ Isa aleyhisselâmın beşikteyken konuşması, ölüleri di­riltmesi ve anadan doğma körün gözlerini açmasına karşılık Hz. Peygamber doğar doğmaz secdeye kapanıp "ümmetim ümmetim" diye nida eder, beşikteyken âmâ bir kadının gözlerini açar, anne-babasını dirilterek iman etmelerini sağlar, bir bedevinin kızını diriltir ve emrindeki rüzgâr ile Hulefâ-yi Râşidîn'i Ashâb-ı Kehf in yanına gönderir. Bunlardan başka önceki peygamberlerin her biri nurun taşıyıcılığını yaptıklarından Resûl-i Ekrem'den ve ümmetinden haberdardırlar. Bu anlatım tarzı sayesinde de tebşirat bütün peygamberlere şâmil kılınmıştır.

Alemlere rahmet olarak gönderilen Resûl-i Ekrem'in her türlü övgüye lâyık olduğuna şüphe yoktur. Ancak bu ölçünün Allah ve Resûlü'nün koy­duğu sınırlar çerçevesinde kalması, akla ve nakle uygun bulunması gerekmek­tedir. Nitekim Hz. Peygamber de "Hıristiyanların Meryem oğlu îsâ'yı aşırı şekilde övdükleri gibi beni överek göklere çıkarmayın" diye buyurmuştur. Çünkü gerçekle ilgisi bulunmayan aşırılıklar Peygamber'e hiçbir şey kazan­dırmadığı gibi birçok sakıncanın doğmasına da sebebiyet vermiştir. Beşer üstü konuma çıkarma teşebbüsleri de her zaman sapmalara yol açmıştır. Ashaba gayet tabii gelen birçok husus zamanla bazı müslümanlara yetersiz geldiğinden Resûl-i Ekrem'i övme ve sevmede itidal ölçüsü aşılmış, ona ken­disinde olmayan sıfat ve güçler verilerek bir anlamda onun ilâhî sıfatlara bürünmesinin yolu açılmıştır. Böylece Hz. Peygamber'in şahsiyeti tanrısal niteliğe bürünmekte ya da tanrısal bir çerçeveye yerleştirilmektedir. Halbuki

Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. Peygamber'in şahsiyetini gerçekçi biçimde belirlemeye yetecek pek çok âyet vardır. Bu tür niteliklerin ne Kur'an'a ve sahih hadise, ne de akla yatkın bir yaklaşımdan gelen temeli vardır. Aşırı dindarlık sevda-

 sına düşmek, Hz. Peygamber'in kâmil bir insan olması, üstün ahlâkı, temiz ruhu, gönül zenginliği, kuvvetli imanı, Allah için kendini feda etmesi ve ye­rine getirmeye çalıştığı büyük göreviyle yetinmeme sonucuna götürmüş ve onun peygamber oluşuna başka gerekçeler bulma gayretine girmeye sebebiyet vermiştir. Gelinen bu noktada Hz. Muhammed'in nübüvvet görevi için bazı ön belirtiler ve müjdeler bulunması gerektiği kanaatine varılmıştır. Bu çaba­lar sonucunda da o, beşerî tabiatı dışına taşınlmış, diğer peygamberlerin taşı­dığı özelliklerden ayrıcalıklı bir görünüme büründürülmüş, arş, levh, kalem, kürsî, gökler, yerler, insanlar, cinler, melekler ve bütün kâinatın onun nurun­dan yaratıldığı ileri sürülmüştür. Hatta Hz. Muhammed yaratılışından sonra daha ruhlar âlemindeyken peygamber olacağı bilindiğinden alâmetleri dağda, ağaçta, taşta görülürken annesi de doğum anında birçok nübüvvet müjdesi görmüştür.

Ortaya çıkan bütün bu oluşumlar karşısında Hz. Peygamber'i gerçek an­lamda tanıyıp hayatımıza rehber edinmemizin zorlaştığını söylememiz ge­rekmektedir. Bugün mesaj ve öğretilerini tatbik etmek istediğimiz Resûl-i Ekrem etrafını saran olağan üstülüklerden arınamadığından örnek edinilmesi imkânsız bir model haline gelmiştir. Onun şemail ve özelliklerine tahsis edi-len ciltlerce eser de bize Peygamber'e duyulan sevginin sınır tanımazlığını tespit imkânı verme yanında onu gerçek hüviyetiyle tanımak ve tanıtmak is­teyenleri ne çapta zor bir kültür arıtma hizmetinin beklediğini göstermektedir..

 Hz. Peygamber'in konumunu incelenirken onun beşer olması yanında vahiy alması ve insanlar arasından tercih edilmesi bakımlarından farklılaşan yönlerinin olduğuna işaret edilmişti. Araştırmaya konu olan eserlere bu çer­çeveden bakıldığında halk söyleminde böyle bir ayırımı bulmak imkânsızdır. Resûl-i Ekrem'in bütün tasarruf ve fiilleri tartışma götürmez mucizevî bir ni­teliğe büründüğünden beşer ve peygamber olma gibi bir ayırım söz konusu değildir. Normal olayların efsaneleştirilmesi, anlatımda mübalağaya gidilmesi ve hurafelere kayılması gibi durumların halka ait özellikler olduğunu hatırla­dığımızda bir taraftan Hz. Peygamber'in sevgisinin sınır tanımaz boyutlara ulaştığını, diğer taraftan da yaşanmış gerçek mücadelesinin efsaneleştiğini ve insanlık için ideal bir mücadele modeli olmaktan soyutlandığını söyleyebili­riz. Konuyla ilgili araştırmalar da sîret malzemesinde görülen bu nevi özellik­lerin ilk dönemlere kıyasla sonraki yüzyıllarda giderek arttığını haber vermek­tedir.