Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kaynak - İslami Bilgiler - Gonultopbas - 1. Sayfa

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

Kaynak:        Gönül Bahçesinden Muhabbetteki sır

                   Osman Nuri Topbaş – Erkam Yayınları 152, İst.2001,

                   Altınoluk Dizisi 35

 

Osman Nuri Şah-ı Nakşıbend-i tasarrufta Allah’a ortak koşuyor.(S: 8-9),

 

Zîrâ Cenâb-ı Hakk, sevdiği kullarına muhtelif tecellîler bah­setmiştir. Bu meyanda kimini Hazret-i Şâh-ı Nakşibend eyleyip' tasarruf ve mârifetullahda sonsuz ve eşsiz bir himmet deryası kılmış;kimini Mecnûn gibi aşk çöllerinde dolaştırmış; kimini hayret vadilerinde gezdirmiş; kimini azamet-i ilâhîsi karşısında dilsiz eylemiş; kimini Yûnus Emre gibi aşk bülbülü kılmış; kimi­ni de Hazret-i Mevlânâ gibi dilinden hikmetler fışkıran ve nadi­de inciler saçan bir mânâ membaı eylemiştir.  

 

Osman Nuri şirk dolu Mesneviyi kendisine örnek alıyor.(S:9)


"Mesnevi, hakîkate ulaşmak ve Allah'ın sırlarına agâh ol­mak isteyenler için bir yoldur. Mesnevî, temizlenmiş kişiler için gönüllere şifâ-dır. Hüzünleri giderir. Kur'ân-ı Kerîm'i anlamaya yardım eder. Huyları güzelleştirir, "buyurduğu gerçeğinden hare­ketle bu vasıflarla sıfatlanmak gayesini taşıdık.            

 

Sürüyü kurtların koruduğu yalanı.(S:11)

 

Geniş ve ıssız bir ovadan geçiyordum. Garip bir çobana rastladım. Gördüm ki, derin bir huşu içinde namaz kılıyor, sürüsünü de kurtlar koruyordu. Taaccüb ettim. Merakla nama­zın bitmesini bekledim ve:

"-Ey çoban! Kurtlar nasıl oldu da koyunlarınla dost oldu? Onlardaki düşmanlık ve cânîlik ruhu nasıl oldu da yerini sulh ve muhabbete terketti?" diye sordum.

Allah'a secdenin alâmeti sîmâsını nura bürümüş olan sâ-lih çoban, şöyle dedi:

"-Ey garip yolcu! Kurtların kuzulara olan şu dostluğun-daki sır, çobanın, sürünün asıl sahibine olan dostluğuna bağ­lıdır. Yâni bu hâl, muhabbetteki bir sırdır."

 

Ruhaniyete sarılma şirki.(S: 15)

 

Ulü'l-azm bir peygamberin bile takatini eriten bu büyük ve anî tecellî de gösteriyor ki, muhabbette kademeleşme za­rurîdir. Kalbin ilâhî aşka kabiliyet ve meylini arttırıcı ve güç­lendirici temrînler lâzımdır. Bu ise, nefsin sultasından uzakla­şarak Hakk dostlarının rûhâniyetine sarılma ile tedrici mü-mâreseyi gerektirir. Zîrâ kalb, ancak böyle mümâreselerle kabiliyet ve muhabbet temayülünü artırır, menfîliklerden sıy­rılıp berraklaşır, bütün fânî bağlantı ve nefsî takıntılardan kur­tulup seviye kazanır ve cilâlı bir ayna gibi ilâhî muhabbete ma'kes olabilme yolunda takat kazanır.  

 

Alnında Nur-u Muhammediyi taşıma yalanı.(S:17)

 

Alnında nûr-i Muhammedi'yi taşıyan Hazret-i Yûsuf, kar­deşleri tarafından kuyuya atılınca, Allah celle celâlühû-, onu orada helak etmedi. Şiddetli susamış bir yolcu, içinde su var sanarak kuyuya bir kova saldı. İpe tutunan Hazret-i Yûsuf, kova ile birlikte yukarı çıkınca, yolcu, susuzluğunu unutuver-di. Karşısında akıllara durgunluk veren bir güzellik görerek hayret ve dehşetler içinde kaldı. Ancak gafil yolcu, bu güzel­liğin manevî tarafını göremedi. Onun maddesine takıldı ve gâfilâne bir şekilde az bir dünyevî ücretle onu elinden çıkar­dı. Aynen Leylâlara takılı kalıp ilâhî vuslata eremeyenler gibi..

 

Fena fillah ve bekâ billah hurafeleri. (S: 18)

 

Nihâyeti, Rabb'e dönüş, yâni bir nehrin denize vâsıl ol­duktan sonra onun içinde kendi vücudundan bir şey kalmayıp kaybolması gibi "fena fillâh" ve bunun da neticesi olan "bekâ-billâh"tır .Bilmelidir ki aklın hudud muayyendir. Ötesi cinnettir. Gönlün hududu ise, sonsuzdur. Teskin noktası da, "fenâ-fillâh" ve "bekâ-billâh"tır. Hazret-i Mevlânâ, fenâ-fillâh ve be-kâ-Bîllâh halinde ilâhî aşkı kavruluşunu ve ruhunda yanan bu ateşin ölümle bile sönmeyeceğini ne güzel ifadelendirir

 

Mecazi ve hakiki aşk yalanı.(S:18)

 

İki türlü aşk vardır: Mecazî ve hakîkî...

Kâinatta mâsivâdan herhangi bir varlığa sevgi, iptilâ ve düşkünlüğün yaygın hâline "mecazî aşk"; cemâli kemâl, ke­mâli cemâl kutbundan olan kâinatın Rabb'ine karşı duyulan derin muhabbet ve kalbî alâkaya da "hakîkî aşk" denir.

 

Geylani’nin Hak’tan söz işittiği yalanı.(S:19)

Arifler sultânı Abdülkadir Geylânî Hazretleri'nin Hakk ka­tından manen işittiği:

"Ben İnsanin Sırrıyım..."(Fusûsu'l-Hikem Tere. ve Şerhi, l, 48) ifâdesi de bu nükte çerçevesinde bir beyândır.

 

Mahlukat içerisinde ilk olarak Muhammed’in Nurunu yaratılmıştır yalanı.(21-22)

 

Nitekim Cenâb-ı Hakk, mahlûkât içinde en evvel "nûr-i Muhammedî"yi yaratmıştır. Çünkü bu kesret âleminin murâd-ı ilâhîden sonraki ikinci varlık sebebi, "nûr-i Muhamme-dî"yi zarflandırmadır. Bunun için nûr-i Muhammedî, Rabb'in, kâinata ve kullarına büyük bir ihsân-ı ilâhîsidir. Nûr-i Muham­medî ki, ilâhî hakîkatin ilk tezahür mekânıdır. Nûr-i Muham­medî, zât-ı ilâhînin hakîkatinin bizim dünyâmıza ve onun şart­larına tenzîl edilmiş bir tecellî menbaıdır.

 

Şair Itrî peygamberi ilahlaştırıyor.(S: 22)

 

Bu meyânda şâir Itrî, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aley­hi ve sellem-'i ne güzel tavsîf eder:

 

Sayesi düşmez yere bir böyle nahl-i Tursun,

Mihr-i âlem-gîrsin başdan ayağa nursun!..

 

"Yâ Rasûlallâh! Sen, Tür Dağı'nda, üzerinde ilâhî nurların tecellî ederek Hazret-i Musa'ya yol gösteren ve gölgesi yere düşmeyen bir nur ağacı gibisin! Sen, âlemi elinde tutup ay­dınlatan bir güneş olarak baştan ayağa nursun, nurdan iba­retsin!.."

 

Sensin ol şeh kim Süleymanlar kapında mûrdur,

On sekiz bin âleme hükmetmeğe me'mûrsun!..

 

"Sen, kapısında Süleymanların karınca olduğu öyle bir pâdişâhsın ki, on sekiz bin âlem senin emrine müsahhar kı­lınmıştır."

 

El benim, dâmen senin ey Rahmeten li'l-âlemîn,

Şöhretim isyan benim, sen afv ile meşhursun!..

 

"Ey âlemlere rahmet olarak gönderilen! Senin rahmet ete­ğine sarıldım. Ben günah ve kusurlarımla tanınan bir zavallı, Sen de afv ve merhametinle meşhur bir sultansın!.."  

 

“O olamasaydı, hiçbir şey olmaz idi” yalanı.(S: 26)

 

Bütün güzellikler O'na âiddir. O'nun sebebi ile yaratılmış­lardır. Nerede bir güzellik varsa, O'ndan akistir. Âlemde bir çiçek açılmaz ki, O'nun nurundan olmasın ! Zîrâ O olmasa idi, hiçbir şey vücûd bulmaz idi. O ki, o yüzden varız... O ki, sol­mayan, aksine gün geçtikçe tazelik ve terâveti daha da artan serapa nurdan ibaret bir gonca-i ilâhîdir.  

 

Allah’a, Resulüne ve Halid b. Velid’e büyük ifitra.(29-30)

Sahâbe-i kiram, Hazret-i Peygamber'in hem eşyaları hem de saç ve sakalının mübarek telleriyle teberrük hâlinde olur­lardı. Savaşlarda bile bu teberrük heyecanını taşımışlardır. Bunun en güzel misâli Hâlid bin Velid -radıyallâhü anh-'ın Haz­ret-i Peygamber'in saçlarından aldığı birkaç mübarek teli sa­rığında saklamasıdır. Rivayet olduğuna göre Hâlid -radıyallâ­hü anh-, Yermuk savaşında bu sarığı kaybetmişti. Askerlerine:

 

"-Onu arayın!" diye talimat verdi.

 

Aradılar, bulamadılar. Hazret-i Hâlid, tekrar aramaları için emir verdi. Bu defa buldular. Baktılar ki, eski bir sarık imiş! Sahâbî, bu eski sarık üzerinde Hazret-i Hâlid'in bu Ka­dar ısrar etmesine hayret etti. Bunun üzerine Hâlid -radıyal­lâhü anh-, şunları söyledi:

"-Rasülullâh saçlarını kesmişti. Ashab o saçları ka­pıştılar. Ben de alnından birkaç tel aldım ve bu sarığın içi­ne koydum. Bu benim için öyle bir bereket oldu ki, onunla girdiğim bütün savaşları zaferle neticelendirdim. Za­ferlerimin sırrı, benim Rasûlullâh'a olan muhabbetimdir."

(Suyûtî, el-Hasâteü'l-Kübrâ, I. 170)

 

17. Efendimizin kabri tamir edilirken rahatsız olmasın diye tahta çekiç

kullanılması hurafesi.(S: 31)

 

Osmanlı paşalarından meşhur Medîne müdafii Fahred-din Paşa, Rasûlullâh'ın rûhâniyeti rencide olur endişesiyle  Ravza'nın tamirinde vazîfe alan ustalara, herhangi bir çivi  çakmak îcâb ettiği takdirde mutlaka tahta çekiç kullanılması  ve çekiç ile çivi arasına da lastik bandaj konularak sükûnetin  ihlâl edilmemesini emretmiştir.  

 

Osman Nuri insan-ı Kamil’in kalbini ka’be yapıyor.(S:49)

 

Kâmil insanın vücûdu bile azalarına hâkimiyyet sayesin­de kalbindeki yüceliklerin bir tezahür sahnesidir. Kalbi ise, Cenâb-ı Hakk'a muhabbet ve aşkının mekânı, mârifetullâh hazînesinin adetâ ihtişamlı sarayıdır. Bunun için kâmil insa­nın kalbi, bir mânâda beytullâh olmuştur.

 

Kamil insan ilahi sırların hazinesidir iftirası.(S:58)

 

   Kâmil insan, ilâhî sırların hazinesidir. Ancak ilâhî esrara âşinâ olanlar, onun kemâline vâkıf olurlar. Çünkü o, cesed yapısı olarak diğer insanlardan farksızdır. Ancak gönül yapı­sı olarak Rabb'in mükerrem kıldığı kullardandır. Ahsen-i tak-vîm sırrına ma'kestir. Nur mâdenidir. Sâlihler silsilesine hal-kalanmış bir incidir. Kendisine, ledünnî ilme mazhar Hızır'ın nasîbi bahşedilmiştir.  

 

20.“Allah ariflerin kalbine 360 kere nazar eder”  saçmalığı.(S:82)

 

       Allah'ın velî kullarını sev! Sev ki, onlar da seni sevsin­ler. Onların gönlüne girmeye çalış! Çünkü Allah, o ariflerin kalbilerine her gün 360 defa nazar eder. Onlardan birinin kal­binde senin adını görürse, seni bağışlar!.."    

 

21.Herhangi bir kişiyi rabıta etmek şirktir.(S:82)

 

     İşte bu sebeple tasavvufi terbiyede sâlikin mensûb olduğu yere ve sâdıklara ait muhabbetini taze ve zinde tutabilme­si maksadıyla "rabıta", daimî bir temrin hâlinde kâideleştirilmiştir.

Düşünmelidir ki, günah ve mâsıyet yolundaki bir insan, bu kalbî bağlılığın güzel tesirleriyle, belki telâfîsi mümkün ol­mayan pek çok manevî kayıptan kurtulabilir. Yine bunun ya­nında kalbî rabıtanın bereketiyle hayır yolunda nice manevî kazançlara nail olabilir.

Rabıta, muhabbetin şiddetiyle, kalbî duyuş ve hissedişte .yüksek bir manevî hat meydana getirir. Bu hattın iki ucunda­ki şahsiyetlerde "aynîleşme" istikâmetinde bir ruhî alışveriş başlar,

 

22.“Mürid mürşidinde fani olmalıdır” sapık inancı.(S:96)

 

Yâni mürid, mürşidinde fânî olarak kendi varlığına aid her şeyden sıyrılmalıdır. Aksi hâlde içinde çeşitli tereddüd veya muhalefet fırtınaları esen bir mürîdin gönlündeki gizli dikeni çıkarmak mümkün değildir. Zîrâ zahirî tabibler bile, ameliyat için önüne gelen hastanın kendi varlı­ğından sıyrılmasını , yani teslim olmasını bekler ve ondan sonra neşter vurarak onu tedâvî edeler.

 

23.Sami Efendinin bir gecede hafız etme yalanı.(294)

 

           Medîne-i Münevvere'de meskûn Şamlı Abdullah Efendi vardı. Sami Efendi Hazretleri'nin gönül bahçesinde yeşeren müstesna kimselerdendi. Bu zâtın, Kur'ân'a olan muhabbet ve aşkı bambaşka idi ve her haliyle Kur'ân ahlâkına bürün-muştu. Öyle ki, onun Kur'ân'a olan iştiyak derecesi, ümmî ol-masına rağmen kendisine Hakk katından bir gecede hafızlık verilmesi gibi bir nimetle lutuflandırılmıştı. Hafızlık, Kur'ân-ı Kerîm'in mucizelerinden olduğu hasebiyle bu şekilde, yâni bir gecede hafız olmuş kimseler, müşahede edilegelmiş lütuf te­cellîleridir. İfâde ettiğimiz gibi bu husus, gönül alemiyle alâka­lıdır. Nitekim Şamlı Abdullah Efendi'den, bir defasında hıfz geri alınmış ve o mübarek şahsiyetin bu lutfa yeniden kavuş-ması, nice hicranlı gözyaşlarının ardından tahakkuk etmiştir.

 

24.Hz. Resulullah’ın ruhaniyetini babasında tecelli ettiren sapık Nuri.(S:320)

 

   Nitekim ömrünün son üç yılında ve bilhassa vefatına ya­kın aylarda sıhhî iptilâ ve sıkıntılar, üstüste tecellî etti. Evvelâ böbreklerini kaybetti. Devam eden iptilâlara ilâveten vefatın­dan birgün evvel de kangren olan ayağı dizüstünden kesilerek gâzîlik rütbesine de inşâallâh nail oldu. Izdırap hâlsizlik ve dermansızlık sebebiyle konuşmaları dahî son bulmuştu. Bu ahvâle rağmen bütün gücüyle "Allah, Allah, Allah..." diye zikir halindeydi. Nihayet Cuma ezanları arasında bir aşk şehîdi olarak son nefesini mahbûbuna teslîm etti.

Vefatıyla yalnız ben değil, onun himmetinin ulaşabildiği herkes ve her şey yetîm kaldı.

Köşkünün bahçesine girişi ve çıkışında etrafını saran ke­diler dahî, onun merhamet ve şefkatine sığınırlardı. O da, on-. lara şefkatle eğilir, hastalarına baytar getirir ve yaralarını sardırırdı. Bahçesinde uçuşan kuşların yem tahsîsi vardı. Çiçek­lere ve güllere bakışı da, onlarda ayrı bir tebessüm ve baş­kalık meydana getirirdi.Sanki hepsi, rûhâniyet-i Rasûlulâh'ın tecelliyâtıyla bir neş'e cümbüşüne bürünürdü.

 

25.İlahi tasarrufu kula verme dalaleti.(S:321)

 

     Demek ki bir mürşid-i kâmil, ilâhî tasarrufla kendisine samîmî bağlananları süflî alâkalardan her vesileyle kurtarıyor, onları ulviyyâta sevkedip derinleştiriyor ve huzur kaynağı olu-yor.Böylece talihlerine ilâhî aşkın yegâne lezzetini tattırıyor.

 

26.Abdullah Mısrî gaibden ses duyuyor.(S:332)

 

       Abdullâh-ı Mısrî anlatıyor:

     Salih bir zâtın cenazesini yıkamaya gitmiştim. Na'şının başında:

      "Bu büyük zât da öldü." diye eseflendim.

O sırada bulunduğum odanın köşesinden bir ses beni, îkâz etti:

"Allah'ı bilen ariflerin ölmeyeceğini bilmez misin?