Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kaynak - İslami Bilgiler - Hurufilik Metinleri Katologu - 1. Sayfa

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

Kaynak: Hurufilik Metinleri Kataloğu - Abdulbaki Gölpınarlı, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara-1973

 

  1. Şimdiye kadar Hurufilik dinini kurucusu hakkında etraflıca bir inceleme yapılmamıştır (S.1)

        Şimdiye kadar Hurufîlik ve bu mezhebin, daha doğrusu dînin kurucusu Fad' Allah hakkında etraflı bir inceleme yapılmamıştır diye­biliriz. Hurufîlik hakkında en ciddî incelemeyi, Tehran Üniversitesi Pehlevî dili Profesörü Dr. Sâdık Keyâ'nın "Vâja-Nâma-i Gurgânî" adlı eserinde buluyoruz (Tehran Univ. Yayım : 133, Tehran-1330 Şemsî-Hicrî; 350 sahîfe). Ancak üstâd, bu değerli eserinde, bilhassa Gurgân lehçesiyle farsçayı kıyaslamayı esas tutmuş, bu yüzden de eserinde, pek değerli ve o zamana kadar yazılan ve bilinen bilgileri düzelten incelemelerini ancak 9-38 ve 28-313. sahîfelerde hulâsa etmiş, diğer kısımlardaysa lehçe hususiyetleri üzerinde durmuştur. Daha önce intişâr eden ve sekiz Hurûfî metnini de sunan, Clement Huart'ın ve rahmetli Rıza Tevfik'ın birer incelemesini de ihtiva eden eseriyse, me­tinler hâriç, bugün Fadl, Allah ve Hurufîlik hakkında, hiçbir suretle ihticâca sâlih değildir

  1. Kurduğu dinin yayılması (S.3)

      İshâk-ı Astarâbâdi'nin "Mahram-Nâma" sı, Fadl' Allâh-ı Hurüfı'nin hayâtını adım adım izlemek için incelenmesi gereken en mühim iki kaynaktır. "Îstivâ-Nâma" nm başında, Fadl'ın doğumu, hicrî 740 (1339-1340), kurduğu dîni yaymıya başlaması 788 (1386), öldürülmesi 796 (1394) târihlerinde gösterilmiştir (ist. Millet K. Ali Emîrî, farsça, No. 269, l.a). Ali Emîrî'nin farsçalarında 1052 No. da kayıtlı mecmua­daki ilk risalede de

mekteyiz (l.a). f'adl'ın halîfelerinin en yücesi 'Aliyy'ül-A'lâ, "Kıyâmat-Nama"sinde.

 

     

beyitleriyle Fadl'ın, hicrî dokuzuncu yüzyıl tamam olmadan 796 zilka desinin ilk cuma günü öldürüldüğünü tesbît etmektedir (ist. Üni. K. Farsça yaz. No. 1195, 67.a-b). Hurûfî şâirlerinden Muhîtî'ye mensup veher hâlde onun halîfesi olan 'Arşı, dîvânında,

sözleriyle başlıyan beş satırlık mensur bir başlıkta, kendisinin 970 hic­rîde doğduğunu, Fadl'ın doğumuyla kendi doğumu arasında 230 yıl bulunduğunu, sözünün de bu 230 yılı gösterdiğini söyleyip bu münasebetle

matla'iyle başlıyan yedi beyitlik farsça bir gazel yazarak Fadl'ın doğumunu bildirmektedir (Bizdeki nüs. 13.a-b)

  1. Fadl’ın tasavvuf yoluna süluk ettiği (S.5-6)

 

         Fadl'ın tasavvuf yoluna nasıl sülük ettiğini, halîfesi Sayyid İshâk-ı Astarâbâdî'nin   "Hwâb-Nâma"sinden    öğrenmekteyiz.   Sayyid   Ishâk, J Fadl'dan naklen bunu şöyle anlatıyor :

Birgün bir derviş, Mawlânâ'nın,

         

beytini okuyor. Fadl, bu beytin gerçek mânâsını, hocası Kamâl'üd-dîn'-den soruyor. O da, o sırada onsekiz yaşında bulunan Fadl'a, bunun, ibâdet, rıyâzat, aşk, zevk ve cezbeyle anlaşılacağını söylüyor. Bunun üzerine Fadl, kendisini ibâdete veriyor. Tasavvuf yoluna girip "ne-med-pûş" oluyor. Hacca gidiyor. Dönüşünde Hârezm'e geliyor. Sayyid Ishâk'm, Abu'1-Hasan-ı Işfahânı'den rivayetine göre bir gece, bunda da iş yok diyor; bu gece de bir fütuhat olmazsa vazgeçeyim bu işten. O gece rüyasında kendisini Astarâbâd'daki bahçesinde görüyor. Burası "Mak'adı Şıdk" mış (Kur'ânı Karim, LIV, 55). Süleyman Peygamber de oradaymış; yakınında da "Makamı A'râf" varmış (VII., 46). Sü­leyman, Hüdhüd nerde diye soruyor. Derken Hüdhüd geliyor. Bir kara karga getiriyorlar. Süleyman'ın emriyle tüylerini yolup bahçe dıva-rından dışarıya atıyorlar. Süleyman, bu kargayı Fadl'a teslim ediyor. Fadl uyanınca, Süleyman Tanrı, Hüdhüd ruh, kara karga da nefis diye rüyasını yoruyor ve seviniyor. Bu intisabın, Fadl, 740 ta doğduğuna göre 758 de olması îcâb ederse de gene "Hwâb-Nâma"de 756 da gördüğü bir rüya ile kendisine rüya yorumunun, Hz. Muhammed tarafından verildiği söylenmektedir (19.a). Bu takdirde intisâb târihi, belki de onsekiz yaşından da öncedir ve söylenen yaş kaydı, tahminen söylen­miştir, ist. Univ. K.deki farsça yazmaların 448 No.sında kayıtlı ve MitâlI tarafından yazılmış afrsça Nasîml dîvânının 114.b-115.b sahîfe-lerinde, onaltı beyitlik bir mesnevi var. Fadl'a âid olan bu mesnevideki,

beyitlerinden, intisâb ettiği zâtın adının Hasan olduğunu öğreniyoruz. Bu zâtın hakkında bilgimiz yoksa da "kutb-ı câlem, Merd-i Ma'nâ" gibi sözlerle övülmesine nazaran sûfiyyeden ve her hâlde Bâtıniyyeden olduğunu ve yukarıdaki beyitlerin beşincisinden de, Hurûfîlerin tâbîrince Fadl'ın "zuhur ve burûzundan", te'vîl bilgisine sâhib olup o bilgiyi yayacağından haber verdiğini, doğrucası Fadl'ı bu yola sevkettiğini anlamaktayız.    

 

  1. Sırrın Tebriz’den zuhur ettiği (S.7)

        Gene "Vaja Nama" den, aynı kitapta, bölümünde, sırrın Tebriz'den zuhur ettiğini, bölümünde de,

beyitleriyle zâtın, Tebriz'den Zuhur ettiğinin bildirildiğini anlıyoruz (s. 290). Gene aynı kitapta 'te, Azerbaycan'da kıyametin

aşikâr olduğunun bildirildiği (s. 291),  bölümünde de ayni

inancın belirtildiği görülüyor (aynı s.); "Vâja-Nâma", aynı kitaptan naklen, Fadl'ın kurduğu dîni 778 de (1376) yaymıya başladığını söylemektedir  (s. 492)]

Fadl, kurduğu dini, İsfahan'da yaymıya başlamıştır. Önce ruya yorumuyla işe başlâyıp bununla şöhret kazanıyor. Sonra bir mağarada inzivaya çekiliyor. Musâfir lakabiyle tanınan bir derviş, ölüm halin­deyken Fadl, mağaradan çıkıp onun hâlini, hatırını sormıya gidiyor. Derviş, Fadl'a, artık zuhur zamanının geldiğini söylüyor ve Tebriz'­deyken gördüğü rüyanın da buna delîl olduğunu haber veriyor. Sanı­yoruz ki "Musâfir" diye anılan bu derviş, Fadl'ın bahsettiğini söyle-diğimiz Şayh Hasan'dır. Kendisini Mahdî tanıyan ve tanıtan Fadl'ın çevresinde, yaşlı bir zât olan Fahr'üd-dîn, Burücurd'lü Calâl, Hora-san'h Fadl' Allah, Husayn, Isfahan'lı £Abdul, Nâyîn'li ve Daşt (Rast ?)lı iki kişi ve "Hac-Nâma" sahibi, yâni Mır Şarîf'ten ibaret yedi kişi top­lanıyor; bunlar Fadl'a ilk inananlardır (s. 286-288). Fadl'ın 775 ten önce ve 790 da Tohcı'da bulunduğunu biliyoruz; hattâ 772 de otuziki yaşındadır ve gene İsfahan'dadır, orada çileye girmiştir (Hâb-N.âma, 35.a-b. Bu târihin ve yaş kaydının, doğum yılına göre tam olduğunu da söyliyelim). 775 te (1388) gene İsfahan'da Tohcı'dadır. "Îstivâ-Nâma"-de de Tohcı'dan bahsedilmekte ve Darvîş Husâm'uddın-i YazdcurdP-den rivayet edilerek bir vak'a nakledilmektedir (80.a-82.b). Şah Manşür (saltanatı, 789-795 H. 1387-1393) Şîraz'dan gelip İsfahan'ı alamadığı, sonra tekrar gelip zaptettiği zaman da oradadır (Hâb-Nâma, 32.a). Bir aralık Giylan ve Damgan'da da bulunmuştur (28.a-38.b).

 

  1. Hurufilik kaynakları ve Hurufilik (S.16-18)

      Bâzı sayıların mukaddes tanınması, bâzı harflere çeşitli mânâlar verilmesi, pek eski devirlerden ve sanırız ki insanlığın ibtidâî ve sihrî inançlarından kalmadır. Bu çeşit anlayışları '"Ahd-i catîk" te, bilhassa Hızkıyâl ve Dânyâl bölümlerinde, "cAhd-i Cadîd" de de "Yuhannâ'nın vahyi" nde açıkça görüyoruz. Hattâ bu ikinci kitap, bize, ilk harfle son harfin, başlangıç ve sona delâlet ettiğini de bildiriyor (Meselâ I, 8, XXI, 6). Kur'anı Kerîm'in yirmi dokuz sûresinin başlarındaki harflere de zaman zaman çeşitli mânâlar verildiği malûmdur. Husayn b. Manşûr' al-Hallâc'ın (ölm. 309 H. 922) gerek dîvânında (JLMasşignon : Le Dîwân d'Al-Hallâj: Journal Asiatique, Janvier-Mars, 1931, meselâ b. s. 63, 83, 94), gerek "Kitâb al-Tawâsîn" inde (L. M. basımı; Librairie Paul Geuthmer-1913, s, 13-14, 31, 56, 60, 63) harflerle adetlere, harflerin adetlere tekaabülüne dâir birçok kayıtlar bulunduğu gibi "Ahbâr -al Hallâj" da da hatta, harflere dâir sözlerinin nakledildiğini (L. M. 'basımı, Paris-1936, s. 16, 25, 26, 59, 60, 71, 95-96), hattâ Fadl'ın siste­minde esas unsurlardan biri olan Hatt-ı İsthvâ" dan bile bahsettiğini biliyoruz (aynı, s. 53).

   Fadl' Allah, Bâtınîlerin metodlarını benimsemişti; genç yaşında özenip sülük ettiği yol, Bâtınî inançları telkıyn eden bir yoldu. Harflere verilen mânâlarla, adedî tekaabüllerle o da uğraşmıştı. Hattâ o, "£Ahd-ı

'atîk" ve "Cadîd" den istidlallerde bulunacak kadar o kitaplarla da

meşgul olmuştu (Meselâ A. E. F. 920. Câvidân, 144.b). Her hâlde İbni Arabi'yi de okumuştu. Arapçayı biliyordu, İran edebiyatına vâkıftı.

Zaten "Ulüm-ı Gariba" ve "'Ulüm-ı Hafiyya" denen ve çok defa olacak şeyleri, olmadan keşif ve istihraca yaradığına inanılan bilgiler arasında bir de "'İlm-i Hurüf" un bulunduğunu biliyoruz (718 H. de yazılmıya başlanılan "Manâkıb'ul-'Arifin" e b. Prof. Tahsin Yazınının hazırladığı metin; Türk Tarih Kurumu; Seri: III, No. 3. c. I, Ankara, T.T.K. Basımevi- l959, s. 421).

Fadl'   Allah,   Bâtınîlerin   te'vîl   metodlarının,   bilhaâssa   harflere verilen ehemmiyetini ve lüzum gördükçe harflerin sayılarla münâse betini ele almış, bütün dînî emirleri, hükümleri, arapçadaki yirmi sekiz ve farsçadaki otuz iki harfe irca' yolunu tutmuş, tam ve gaayesi belli bir metod hâlinde bulunmıyan ve arzettiğimiz gibi daha ziyade gele­cekteki olayları istihraç için kullanılan hurûf bilgisini, devrine göre gerçekten de orijinal bir şekle sokmuş, kendisini Mahdı, Masîh ve Tanrı mazharı, Tanrı zuhuru tanımış ve tanıtmış, bu suretle Hurufîliği kurmuştu.

 

  1. Hurufi inancın esas bakımdan hülasası (S.18-19)

       Varlığın zuhuru sesledir. Ses, gayb âleminden ayn âlemine gelen, taayyün âleminde zuhur eden her varlıkta mevcuttur. Ancak canlılarda bil fiil, cansızlardaysa bil kuvve mevcuttur. Cansız birşeyi, başka bir cansıza vursak onun cevheri olan ses zuhur eder; canlılardaysa, irâde ve ihtiyarla zahir olur. Sesin kemâli, kelâm, yâni sözdür; bu da ancak insanlarda zuhur eder. Söz, harflerden terekküb eder; şu halde sesin ve sözün aslı harftir. Hz. Muhammed, yirmi sekiz harfle konuşmuştur; arapçada yirmisekiz harf vardır ve Kur'ân bu harflerden meydana gel­miştir. Farsçadaysa otuz iki harf mevcuttur. Fadl'ın Câvidân'ı, bu otuz iki harften terekküb etmiştir. Kur'an'da bu dört harf, yâni farsçadaki  yerine "Lamelif" gelmiştir;okunduğu gibi yazılırsa dört

harftir :Bu dört harf, yâni "Lamelif", farsçadaki dört harfin

kaaim-makaamıdır. İnsanın yüzünde yedi siyah hat vardır : İki kaş, dört kirpik, bir saç. İnsan, bu yedi hatla anadan doğduğu için bunlara "Hutüt-ı Ümmiyya", ana hatları derler. Bunlar hâl ve mahal, yâni hatlar ve yerleri bakımından hesaplanınca ondört olur. Erkekte, er­genlik çağında zuhur eden yedi hat daha vardır : Sağ ve sol yanlarda iki bıyık, iki sakal, iki burun hatları, bir enfaka, yâni alt dudak altındaki hat. Bunlara da "Hutût-ı Abiyya", yâni baba hatları adı verilir. Bun­lar da hâl ve mahal itibariyle ondört olur; mecmuu yirmi sekiz eder ve Kur'ân'ın yirmi sekiz harfine mukaabildir. Saç ve enfaka, istiva ile ortadan ikiye ayrılırsa sekizer olur ve mecmuu onaltı eder. Hâl ve mahal itibariyle otuz iki olur ki "Câvidân" ın yazıldığı otuz iki harfe tekaabül eder. Fatiha sûresi, Kur'ân'ın özüdür ve yedi âyettir; yedi de adı vardır; Seb'ul-Matanî, bu adlardan biridir; bu sûre, yüzdeki yedi hatta mukaa­bildir. Fatiha okunduktan sonra ellerin yüze sürülmesi de buna işarettir,  denirse yedi âyet sekiz olur; saç da sünnet olduğu veçhile or­tadan ayrdırsa sekiz olur. Fâtiha'da yedi harf yoktur; ''Hawâ" nın, yâni kadının yüzünde de baba hatları yoktur; bu yüzden de Fâtiha'ya "Umm'ul-Kitâb" denmiştir. Kur'ân'ın sırrı yirmidokuz sûrenin başın-daki hurûf-ı mukatta'âttadır. Bunlar gayr-i mükerrer ondört harftir;

 Bu harfler, bastedilirse, yâni   söylendiği gibi yazılırsa onyedi olur; çünkü '

daharfleri vardır. Bu onyedi harfe "Muhkamât" denir. Günde,

seferi olmayan kişi, farz olarak onyedi rik'at namaz kılar ki bu onyedi muhkemât sayısıncadır. Seferi olansa onbir rik'at namaz kılar. Bu onyedi harften gayrı harfleri onbirdir;

bunlara  "Mutaşâbihât"    denir;   seferi  onbir  rik'at  namaz  da  mute-şâbihât sayısıncadır; tutariyse yirmi sekiz eder.  Seferi   olmıyan,  her gün onyedi, cuma günüyse onbeş rik'at namaz  kılar; çünkü iki rik'at cuma namazı, dört rik'at öğlenin yerini tutar; mecmuu otuz iki olur.

Hurufîlik, böylece namazı, orucu, haccı, zekâtı, bütün hükümleri yirmi sekiz ve otuz ikiye tatbıyk edip bu harflerin de insanda olduğunu kabul eder. Ayrıca kıyameti, kıyametten önce Mahdi'nin, Dâbbat'ül-Ard'ın Zuhurunu, İsâ'nın inişini, güneşin batıdan doğmasını, sıratı, mizanı, cenneti ve cehennemi de te'vil edip bu harflere tatbıyk eder.

Hurûfîlerce kâinatın devri, üç esas üzerindedir : Nübüvvet, ima­met, Ulûhiyyet. Nübüvvet, Âdem Peygamber'le başlamış, kemâlini Hz. Muhammed'de bulmuştur. Ondan sonra Hz. Ali ile İmamet devri baş­lamış, onbirinci İmam Hasan'ül-'Askarî ile bu devir de bitmiştir. Mahdî olan Fadl'ın zuhûruyla Ulûhiyyet devri başlamıştır. Bütün peygam­berler, Fadl'ın şehidi, yâni tanığı ve müjdecisidir. Fadl son Zuhurdur. "Tawhîd-Nâma" deki

beytine göre ondan sonra gelen her kâmil, ancak onun buyruğuna uayr; onun yolunu tutar; bir başka zuhur yoktur ve olmıyacaktır.

Harflerle ve hatlarla dînî emirleri te'vîl, bu inancı hazırlamak için kurulmuş bir metoddur. Hurûfî inancının esası, insanı Allah'laştırmaktır. Bu esasta Fadl' Allah, eski dinlerden, Müslümanlıkta insana verilen ehemmiyetten ve bilhassa tasavvuftan fevkalâde faydalanmıştır. Kâinat, Mutlak Varlık'ın zuhurudur; fakat bu zuhur, kuvvet âleminden, yâni Melekût'tan tabiatler ve unsurlar âlemine gelmiş, göklerle unsurların birleşmesinden cansızlar, nebatlar ve canlılar doğmuştur. Bu devir, insana gelince kemâlini bulmuştur. İnsan, kâinatın gözbebeğidir; fakat insanların içinde bir insan da bütün insanların gözbebeğidir. O, bütün kâinatın anîm, hâkimi, müdebbiri ve mutasarrıfıdır. Nasıl bütün varlıklar isnasa tâbi' ve münkâdsa bütün insanlar da o tek insana tâbi' ve münkâddır. Her devirde bulunan bu tek insan, peygamber ve imamdır. Peygamberlik, Hz. Muhammed'de kemâliyle zuhur etmiştir ve bu yüzden o, son peygamberdir. Her peygamberin, sırrına mazhar olan bir vasıysi vardır ki o, kendisinden sonra da ümmetinin imamıdır, imamet de Hz. Alî'de kemâlini bulmuş, onun soyundan gelen imam­larda bu kemâl zahir olmuştur. Alî ve soyundan gelen imamlardan 11. İmâm Hasan'ul-'Askerî'de imamet devri bitmiş, Cayba devri (İmâm'ın gizleniş devri) başlamıştır. Son imâm olan Mahdî ile Ulühiyyat devri başlar. Mahdî, Fadl'dır ve ondan sonra, başka bir zuhur olmıyacağına göre her kemâl sahibi, ona uymakla kemâle erebilir. Musevilerin bekle­dikleri Masîh, Hrıstiyanların gökten ineceğini söyledikleri, Müslüman­ların da kabul ettikleri 'Isa ve Hz. Muhammed'in müjdelediği Mahdî, Fadl'dır. Böylece bütün peygamberlerin müjdeledikleri devir başlamış, kıyamet kopmuş, dünyâ, âhıret olmuştur. Çok sonra Bahâîlerin de benimsedikleri bu inançta Hurufîlik, bir yandan Musevîlikten, Hristi-yanlıktan, bir yandan da Müslümanlıktan faydalanmış, bu üç dînin inancını birleştirmiştir. İmameti ve bilhassa Hz. Alî'den onbirinci İmâm'a kadar olanları tanımakla, Mahdî'nin gaybetine ve zuhuruna inanmakla Şî'a'dan müteessir olan Hurufîlik, Mahdî'nin âhır zamanda doğacağını kabul etmekle Sünnîlikten de faydalanmıştır. "İsa'dan başka Mahdî yoktur" mealinde olan ve hadîs olarak nakledilen sözü, esas inanç hâline getiren Hurufîlik (bu söz, hemen bütün Hûrufî kitaplarında vardır), Fadl'ın, aynı zamanda İsâ olduğunu kabul etmiştir. Onikinci İmâm'ın doğduğuna, birinci kısa gaybetinden sonra gaybet-i kübrâsına ve zamanı gelince Tanrı izniyle zuhur edeceğine inanan Şi'a-'i İmâ-miyya'nin, Fadl'ı Mahdî olarak kabul etmesine imkân olmadığından Hurûfîler, Şî'a'nın aleyhinde bulundukları gibi "Kutb" u kabul eden Şüfiyya'nın da aleyhinde bulunmuşlardır (Bahâîler de aynı yolu, aynı düşüncenin bir sonucu olarak tutmuşlardır) Mesela Sayyid İshâk,

demektedir (Vâja-Nâma, s. 312). Mîr Şarîf,

 

  1. Cavidanı Kur’an gibi vahiy eseri ve dini kitap kabul etmesi yalanı (S.22-23)

  Fadl'ın, yirmi sekiz harfe dört harf daha ilâve ederek otuz ikiye  iblâğında, daha doğrusu arapça yerine farsçayı koymasında, "Câvidân" ı, Kur'an gibi bir vahy eseri ve dînî kitap, hattâ bütün dinleri tamam-lıyan kitab olarak tanımasında ve tanıtmasında sanıyoruz ki millî şuurun da tesiri vardır ve Fadl, farsçayı din dili yaparak Arab hâkimi­yeti yerine îran hâkimiyetini kuran ve bütün peygamberlerden üstün olduğu kabul edilen ilâhî zuhur olmuştur. Bu inanç, Mahmüd-ı Matrüd denen ve Fadl'a muhalefetle Nuktawî'liği kuran Mahmud'da büsbütün meydana çıkmıştır. Ona göre artık Arab devri bitmiş, Acem (İran) devri bağlamıştır (Şâdık Keyâ: Nuktawiyân yâ Paslhiyâniyân; İran Güde, No. 13, Tir-mah 1320 Yazdgurdi, s.11 ve devamı)

Müfredat âleminden mürekkebât âlemine gelen, feleklerden unsur­lara, feleklerin unsurlarla birleşmesinden cansızlar, nebatat ve hay­vanât âlemine gelen, yenip içilen şeylerle (cansızlar, nebatlar, canlılar) insanda nutfe ve emşâc olup insan suretinde zuhur eden ve kelâma mazhar olan varlık, bu varlıktaki hayat, maddenin bir hâli, insan suretinde kazandığı bir kaabiliyet midir, yoksa ruh, şeriat ehlinin kabul ettiği gibi İlâhî bir nefha mıdır ve ölümden sonra da mevcut mudur, âhiret denen bir başka âlem var mıdır? Bu düşünce, Hurûfîleri epeyce sarsmış görünüyor. Gıyât'ud-dîn, "İstivâ-Nâma" sinde bunu, 'Aliyy'ul- Alâ'ya sorduğunu, onun da, sormaya hacet yok, bu kadar kitap oku­dunuz; bu bapta bilginiz vardır dediğini söylüyor, Gıyât'üd-dîn, o za­manın "dervîşân-ı alem ve ekmel ve afdal-i asbak" ı olan Darviş Ali, Darviş Bahâ'ud-din, Amir Sayyid İmâd'ud-din Nasîmî, Mawlânâ Mu-hammad-i Nâyinî, Darviş Mawlânâ Hasan-ı Yazdcurdi, Darviş Aliyy-i Giylâni, Mawlânâ Hasan-ı Haydari'nin ve diğer dervişlerin, âhıretin bulunduğunu kabul ettiklerini bildiriyor; Amir Nur' Allah'ın, kendisini Bitlis'e gönderdiğini, orada 826 hicrîde (1422-1323) taundan ölen Hadrat-i Bibi-'i Umm'ul-Kitâb, Amir Kalîm' Allah, Bibi-'i Fâtihat'ul-Kitâb ve Amir Salam' Allah'ı rüyada, cennette olduklarını, hattâ Halîfat' Allah'ın, yâni Aliyy'ul-A'lâ'nın Ağboğa adlı kölesinin de cennet kapısında oturduğunu gördüğünü yazıyor (25.a-40.a). Fakat Rûm ehlinden, yâni Anadolu Hurûfîlerinden bir kısmının, ölümden sonra başka bir hayat olmadığını, mürekkebâtın gene müfredata döneceğini söylediklerini, aynı zamanda insanın, bu yaşayışta otuz iki kelimeyi arif olunca, yâni Hurufîliği kabul edince kendisinden teklifin kalkaca­ğına inandıklarını, Bağdad dervişlerinden Amir 'Aliyy-i Kayvân, Darviş Şadr-ı Dıyâ ve Darviş Hasan'ın da bu inançta bulunduğunu bildiriyor (39.b-40.a). Hurûfîlerin bir kısmıysa, namazı da Şâhib - Ta'wîl kıldı, orucu da tuttu; artık bize teklif yok dediğini, Amir İshâk'ın mürîdle-rininse, insan beşeriyyette kaldıkça, yâni yaşadıkça teklifin kalkmıya-cağını ve âhıretin vücûdunu kabul ettiklerini söylüyor. Bâzılariyse dünyâ bize cennet oldu; cennette teklif yoktur inancını güttüklerini söy­lüyor. Darviş Muhammad Tir-gar'le hapisten kurtulup Mâzandırân'dan Amir Nur' Allah'la Bağdad'a gittiğini, orada Muhammad Tir-gar'le bu bahsi konuştuklarını, Muhammad Tîr-gar'in tenasühü kabul ettiğini yazıyor (41.a-42.b). Ulemâdan olup hikmete ait tasnifleri bulunan Mahmüd-ı Râşânî de, İsfahan'da Fadl'a gelip gitmekte ve âhıreti inkâr etmektedir; fakat Fadl, ölümden sonra insan ruhunun şuuru­nu uefyedişi reddediyor; Mahmûd'a kerametler gösteriyor; gömülü parasını bildiriyor; hatırından geçen hikmet meselesini söylüyor (82.b-85.a).

 

  1. Fadl’da  Kur’an’da geçen bütün “fad’l”ları kendisine mal etmesi sapıklığı (S.23-24)

     Âhıreti, ruhu, ruhun bakaasını inkâr eden ve teklifin kalktığını söyliyen Hurûfîler, galiba biraz hazımsız, tahammülsüz olanlardır; herkese açılmaması iktizâ eden, çünkü bir toplumun varlığını, ancak disiplinin koruyacağını, bu disiplinin de törelerle, törenlerle, inançlarla sağlana cağını idrâk edemiyenlerdir. Buna karşı teklifi, ruhu, âhireti inkâr edenleri reddedenlerse umûmî inzibatı temine çalışanlardır ve bu red­dediş, bu yola yeni sülük edenleri bulandırmamak için bir takıyyeden başka birşey değildir. Meselâ Gıyat'üd-dîn, "Sayyid-i sa'îd-i şabîd, Amir Sayyid 'tmâd'ud-dîn Nasîmî" nin, benlik dâvasını güden şiirlerini 'Aliyy'ul-A'lâ'ya sorduğunu, sizden feyzaldığı halde nasıl oluyor da bu kadar büyük dâvalara girişiyor dediğini, 'Aliyy'ul-A'lâ'nın da, benim yüce menzillerim, Kur'an'da 'gibi âyetlerle anıl-

maktadır dediğini söylüyor ve bu sorunun üstünden otuz yıl geçti; şimdi beni hayırla ansınlar diye yazıyorum deyip Kur'ân-ı Karîm'de esmâ-yı hüsnû'dan ne kadarismi geçen âyet varsa hepsini sıra-

lıyor (96.a-97.b). Fadl da, Kur'an'da geçen "Fadl" ların hepsini ken­dine mâl etmekte; sonra da vasıyyetnâmesinde Allah'tan bahsetmekte, Hz. Husayn'den dem vurmaktadır. Mır Şarîf, "Bayân'ul-Wâkıl" da, Yunan filozoflarından Hukemâ'ya, müteşerriaden mutasavvıfaya kadar hepsinin ma'âd hakkındaki fikirlerini telhis eylemekte, sonra da öldü­rülen, ayağına ip takılıp yerlerde sürünen Fadl'a ulûhiyyet isnâd et­mektedir. Böyle bir inancı güdenler, ya gerçekten bilgisiz, anlayışı kıt kişilerdir; yahut bu yola yeni girmişlerdir, daha yoldadırlar; birgün inkâra varacaklardır. Fakat bu inancı telkıyn ve temsil eden bilgili kişilerin, hiçbir şeye inanmadıklarına inanıyoruz biz. Bu yüzden de Hurufîliği, bütün mânâsiyle tam bir Bâtınî din olarak kabul ediyor, şeriata uymak hususunda söylenen sözlerin bir takıyyeden ibaret oldu­ğuna hükmeyliyoruz (Bâtınüik için "Simavmakadısı oğlu Şeyh Bed-reddin" aldı kitabımıza bakınız; İst. Eti Yayınevi-1966, s. 12-29).

 

  1. Azerbaycan ve İran’dan  Anadolu’ya yayılan Hurufilik (S.25)

      Azerbaycan ve iran'dan Anadolu'ya yayılan Hurufîlik, katalogda görüleceği veçhile hicrî IX. yüzyıldan (XV) itibaren farsçayı bırakıp

türkçeyi kabul etmiş, Nasimî, bir dîvan tertîb edilecek kadar türkçe

 şiir yazmış, "Mukaddimat'ul-Hakâ'ık" adlı risalesini türk diliyle tedvin etmiş, onun halîfesi Rafı'î, iki mesnevisini, 'Abd'ül-Macid, 'Işk-Nâma' ve "Ahırat-Nâma" sini türkçe tasnif eylemiş, "Hwâb-Nâma" yi türk-çeye çevirmiş, 901 hicrîde doğan (1495-1496), yahut o târihte OtmanBaba'ya uyanlar tarafından kutub olarak tanınan Akyazılı İbrâhîm-: tâni'ye mensûb Yamîni, "Fadilat-Nâma" sini  türkçe yazmış(7)dahî. önce  "Wilâyat-Nâma-:>i   Şahı"   denen  Otman  Baba  Wilâyet-Nâması dervişlerinden Küçük Abdal tarafından türkçe yazılmış, aynı koldan gelen Muhyi'd-din Abdâl'sa  Hurûfî inançlarını heceyle yazdığı mâni tarzındaki dörtlüklerle yaymıya başlamış,  Kasımı de aynı yolu tut-muştur.[8] X-XI. yüzyıllarda (XVI-XVII) yaşayan  Darvîş  Murtadâ, adlı bir Bektâşî dervişi de "Câvidân" ı, tasarruflarla türkçeye çevirmiştir

  1. Hurufi dinin ibadetleri (S.25-26)

     Hurûfîler, Fadl'ı Tanrı zuhuru olarak kabul ettikleri cihetle İslâm dîninin ibâdetlerinde de değişiklikler yapmışlardır. Başta, tekbîrlerde şehâdetlerde, meselâ' diye Fadl'ın adı eklenen ezan ve kaametleri olduğu gibi abdestte, abdest uzuvları yıkanır ve meshedilirken Hurûfî inancını, yirmi sekiz ve otuz iki harfi belirten farsça beyitler okunarak alman abdestleri var. Namazda, sûreden sonra otuz iki harfi tamamlamak için "£Arş-Nâma" den beyitler de okunuyor. Rükû' ve sucûd teşbihleri dir. Tahiyyâtta, teşehhüdde, selâmda Fadl'ın adı hulefâsiyle anılmakta. Hacları Ahncak'ta yapılmakta. "Maktal-gâh" denen Fadl'ın öbüldürül-döğü yerde ihrama bürünüyorlar, orası yedi kere tavaf ediliyor (Her hâlde kıbleleri de orası) ; Mârân-Şâh dedikleri Mirân-Şâh'ın yaptırdığı, yahut tâmîr ettirdiği Sancariyya kal'asına taş atarak Seylân'ı taşlıyorlar; bu çeşit bir hac ve umre törenleri var. İbâdetleri, Ehl-i Sünnet ve Şi'a fık

hınbirleştirilmesinden meydana gelmiş. Bunları 846 yılından, yâni Fadl'ın öldürülmesinden aşağı yukarı yirmi yıl geçtikten sonra yazılan "İstivâ-Nâma" den (25.a, 38.a) öğrenmekteyiz (96.a-100.b). 1033 te vefat eden (1623-1624) Hamza'nın halîfesi İşkurt Dada'nin "Şalât-Nâme" sinde de ezan, kaamet, abdest ve namazdan, cuma ve bayram namazlarından, diğer namazlardan ve bilhassa Alıncak'taki hac töre­ninden bahsedilmektedir; bu kitapta, Fadl'ı Allahlaştıran arapça bir de

Hurûfî evradı var (39 B-43.a).

Hurûfiler, bu ibâdet tarzını, bilhassa hac törenini ne kadar ve ne vaktedek yürütmüşlerdir? Sanıyoruz ki bu, pek az devam edebilmiştir. Çünkü muahhar kaynaklarda bu hususlara dâir hiçbir kayda rastlayamıyoruz; hattâ İşkurt'un "Şalât-Nâma" sindeki bu bilgiler, bizce, ancak eski kitaplardan bir nakil mâhiyetini taşımaktadır. İslâm dîninin ibâdetlerinde yapılan bu değişiklikler de, şüphe yok ki kasdîdir. ve Bâtınîliğin İslâm dîninde meydana getirmek istediği yeni bir ayrılığın ifadesidir; netekim Bahâ' Allah ve Bahâ'îlerde de aynı şeyi görmek­teyiz.

 

  1. İran’da ve Türk ellerinde Hurufilik (S.26-28)

      Fadl' Allah'ın öldürülmesiyle Hurufîlik pek sıkı bir tâkıybe uğra­mıştı. 830 rabîulâhırınm 23. cuma günü (1427), Hurûfîlerden Ahma'd Lor'un, Şâhruh'a (ölüm. 850 H. 1447) suikastından sonra (Sahâvı: Daw'ul-Lâmı, cüz. VI, s. 173; Habib'us-Siyar, cuz-'i soyum az cild-i soyum; s. 127-128) Ahmad Lor, derhâl öldürülmüştü. Fakat sorgu­sundan önce öldürülmesinin bir hatâ olduğu anlaşılmış, araştırmaya başlanmış, Ahmad'in üstünde bulunan bir anahtar, evinin bulunmasını sağlamış, takke dikmekle geçinen bir Hurûfî olduğu anlaşılmış, dostla­rından Mawlânâ Ma'rüf adlı bir hattat da tutulup hapsedilmiş, Fadl'ın kızkardeşinin oğlu Hwâca cAdud'ud-dîn ve Ahmad Lor'la konuştukları anlaşılan birçok Hurûfî yakalanıp öldürülmüş, cesetleri yakılmış, Fadl'ın torunu Amir Nur' Allah, "İstiva-Nâma" sahibi Amir Ğıyat'ud-dîn ve diğer hurûfîler tutuklanmışlar, uzun bir muhakeme sonunda bırakılmışlardı. Bu arada Ahmad Lor'un, Kâsım'ul-anwâr'ın tekkesine de gidip geldiği anlaşılmış, Herat'tan gitmesi emredilmişti. Sayyid Kasım, bu münâsebetle,

matla'h gazelini yazmış, Semerkand'e gitmiş, Uluğ tarafından saygıyla muamele görmüştü (HabiUus-Siyar, aynı c. ve s.).

Sonradan Fadl'ın kızı ve Yûsuf adlı bir Hurflfî, Karakoyunlu Cihânşâh zamanında (ölm. 872 H. 1467) Tebriz'de, Hurûfîlerle bir kı­yam tertiplemiş, kıyam bastırılmış, Fadl'ın kızı, beşyüze yakın Hurûfî ile tutulup öldürülmüş, cesetleri yakılmıştı.

 \

rubaisinin de Fadl'ın kızına âid olduğu rivayet edilir (Dâniş-mandân-ı Âzarbaycân'dan naklen Vâja-Nâma, s. 27). Sayyid îshâk, "Mahram-Nâma" sinde bu kızı,diye anmakta, mesnevilerinde ona, Fadl'ın "Kurrat'ul-'ayn" ı demekte "vaşıyyet-nâma" sinde de onu, kendisine vasiyy tâyîn ettiğini açıklamaktadır.

İran'da tenkile uğrıyan Hurûfîler, Anadolu ve Rumeli'yi kendi­lerine bir sığınak görmüşler, oralara hicret etmişlerdir. Hwâca İshâk (ölm. 1310 H. 1892-1893), Fadl'ın öldürülmesinden sonra halîfesi cAliyy'ul-Aclâ'nın Anadolu'ya geçip Hacı Bektaş tekkesinde oturdu­ğunu, Bektâşîlere Hurufîliği telkıyn ettiğini söyler (Kâşif ul-asrâsr ve Dâfi ul-aşrâr; îst. 1291, s. 4-5). "Uss-i Zafar" i mehaz edindiğine göre 1242 den (1826) sonra yazıldığı anlaşılan müellifi meçhul "İdâh'ul-as-râr" da da aynı bilgi verilmektedir (ist. Univ. K. Türkçe yaz. 4382). Ancak bu rivâyeti daha geriye götüren ve nisbeten kesinleştiren bir belgeye şimdilik rastlanamamıştır. 'Aliyy'ul-Alâ'nın, Alıncak'ta Fadl'ın yanında yattığım arzetmiştik. "Îstivâ-Nâma" de, cAliyy'ul-Aclâ'mn 822 de (1419) öldüğü tasrîh ediliyor ki Fadl'ın öldürülmesinden yirmi altı yıl sonradır. 'Aliyy'ul-A'lâ'nın bu kadar bir müddet içinde Ana­dolu'ya geçmesi, Hacı Bektaş tekkesinde bir zaman oturması, tekrar dönüp Alıncak'a gelmesi biraz müsteb'ad görünmektedir. 'Aliyy'ul-Alâ'ya Nasîmî'nin iddialarını soran, cevaplarını kaydeden, Fadl'la mü­nâsebeti olan birçok kişilerin adlarını, sanlarını, onlarla görüştüğü yer­leri kaydeden, 826 da Fadl'ın soyundan olup taundan ölenleri bildiren, 846 yılı ramazanından bahseden "İstivâ-Nâma" sahibinin, 'Aliyy'ul-A'lâ'nın böyle bir siyâhatı olsaydı, kaydetmemesine ihtimâl verilemez. Aliyy'ul-Aclâ'nın eserlerinde de böyle bir gezi intibaına dâir birşey yok. Fakat buna karşılık Mir Şarîf, "Hacc-Nâma" sinde, Anadolu'ya geldiğini, Fadl'ın kitaplarıyla Hurufîliğe âid kitapları Anadolu'ya gön­derdiğim, getirdiğini, kardeşiyle Karadeniz kıyılarına kadar gittiğini bildiriyor (Vâja-Nâma, s. 282-283; not. 1. Konya, Mawlâlâ Müzesi Katalogu, I, s. 1644 No.daki risalenin îzâhna b. 224-231). Fadl'ın halîfe­lerinden Nasîmî 'İmâd'ud-dîn'in, Ankara'ya geldiği, Hacı Bayrâm-ı Wall ile görüşmek istediği, 1065 te (1655) vefat eden Oğlarlarşeyhi İbrahim'in sözleri arasında geçer (Halifesi Sun1 Allah CaybVnin "Suh-bat-Nâmd" sinde). 811 den önce Haleb'de, derisi yüzülerek öldürülen bu şâirin, Anadolu'da birçok yerleri gezdiği, halîfeler yetiştirdiği mu­hakkaktır. Netekim halîfelerinden biri de, Preveze'de medfun olan RafîTdir. Hiç şüphe yok ki Rafıcî de gezip dolaştığı yerlerde halîfeler yetiştirmiştir. Biz, Hurufîliğin Anadolu'da yayılmasında, Rumeli'ye geçmesinde, 'Aliyy'ul-A'lâ'nın değil, Mır Şarîf'in ve Nasîmî'nin tesirini görmekteyiz; Hurufîlik, Bektâşîlere de bu suretle ve bunlar vâsıtasiyle tesîr etmiştir; netekim hâlâ Nasîmî, Bektâşîlerce kendilerinden sayıl­makta, Alevîlerce de yedi büyük ve ilâhî şâirin biri tanınmaktadır (islâm Ansiklopedisine yazdığımız Nasimi maddesine b. cüz. 92, ist. 1962, s. 206-207).