Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kaynak - İslami Bilgiler - Kadiyanilik Nedir - 1. Sayfa

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

Kaynak: Kadıyanilik Nedir? , Mevdûdi, Çev. Ahsen Batur, İhya Yayınları, İst.1975

 

  1. Kadiyaniliğe karşı müslüman alim ve liderlerinin tavırları (S.57-71)

   Vakıa Kadiyanîlik fitnesi Hindistan'da, zamanındaki İslâm âlimlerini ve fikir liderlerini korkuttu. Bu yüzden on­lar, kalem ve dillerile ona karşı mücâdele ettiler. O fit­neye kendini kaptıranlara İslâm dairesinden çıkmış na-zarile baktılar. Bu, İngiliz idaresi altında iken yapılabile­cek en büyük şeydi. Ancak Hindu reisleri Kadiyanîlik fik­rini desteklediler, korudular ve geliştirdiler. Zira kadiya-nîlik Hindistan'a kutsîlik sıfatı veriyor, Müslümanları Arap Peygamber (s.a.v.)'den, Mekke-i Mükerreme ve Menîne-i Münevvereden, Ahmet Gulâm ve henpalarının kutsiyet el­bisesi giydirdiği şehre yani yalancı peygamberin şehri Kadıyan'a çeviriyordu. Size bunu teyid edecek bir takım misâller vereceğim. Meselâ: Kadiyanîlerden birisi der ki: «Kadıyan şehrindeki beklenen İsa'nın kubbesi olan Beyzâ minaresini ziyaret eden kimse, Medine'deki Peygam­berin mescidine tahsis edilen bereket ve ihsana nail olur. Kadiyana yaptığı büyük haç sırasında kendisini bu bere­ketlerden mahrum eden adamdan daha kötüsü kim­dir?»  Mirza Ahmed'in ikinci halîfesi de şöyle der:

«Kadıyana yapılan hac,   Allah'ın beyt-i haramına yapılan haccın bir benzeridir.»

Bir başka Kadiyanî de şöyle der:

«Kadıyan şehrini haccetmeksizin Mekke'ye yapılan hac, boş ve sevapsız bir hacdır. Çünkü bu gün Mekke'ye yapılan hac hedefine ulaşmamakta ve hacının vazifesini eda etmemektedir.»

Sonra bunlar bir adım daha attılar ve Allah'ın Ka-bey-i Muazzama ve Mescid-i Aksa gibi mübarek yerler hakkında indirdiği âyetleri Kadıyan şehri için uygulamaya başladılar. Meselâ Mirza Gulâm Ahmed Allah'ın «Kim oraya girerse emindir.» sözünü te'vil ederken şöyle der: bu âyet Kadıyan şehrinde bina edilen mescidi vasfetmektedir.  Ve devamla der ki, Allah'ın «Kulu Muhammed'i Mescid'i Haram'dan geceleyin çevresini mübarek kıldı­ğımız Mescid-i Aksaya götüren Allah ne yücedir.»  âyetinde geçen Mescid'i Aksâ'dan kasıt, Kadıyan Mesci­didir.  İkinci halîfeyi dinleyelim şimdi de::

«Beklenilen hz. Mesih (İsa) in bizim Mekke veya Me­dine'de öleceğimize dair ilhamına gelince, deriz ki; bu iki isim şüphesiz Kadıyan şehridir.»

İşte böylece Kadıyanîler bu dâvalarını, peygamberi, merkezi taraftarları, halifeleri, mukaddesatı, tarihi ve şahsiyetleri olan bir din haline getirmeğe; Kadıyanîlerin taraftarlarının ebedî İslâm kültürünü İslâm kaynaklarını İs­lâm mukaddesatını teşkil ettiğini belirtmeye, ve onların İs-lâmın ruhî merkezi olan Mekke ile ilişkilerini kesmeğe başladılar. Hatta bunlar kendi adamTarma «radıyallahu anh», liderlerine «aleyhisselâm», Mirzâ'nın ailesine «üm-m'ül Mü'minîn» gibi lâkablar takıyorlar ve Mirzâ'dan Kü-tüb-ü Sitte'nin senetleri gibi isnatlarla hadîs rivayet edi­yorlardı. İşte bu sebeple Hindu liderleri —meselâ vefat eden Hindistan başbakanı Pandit Cevahir Lal-Nihro-Ka-dıyanîlik fikrini benimsiyorlar ve onu bir vatan davasıy­mış gibi müdafaa ediyorlardı. Aynı şekilde İngilizler de bu fitneyi destekliyor ve cesaretlendiriyorlardı. Hattâ onun tohumunu diken ve geliştirenler de İngilizlerin ta kendileridir. Çünkü Kadiyanîlik davası Müslümanların safları arasında ayrılık tohumları saçmak ve onla­rın yakalarını dağıtmak vazîfesini görüyordu. Vakıa bu dava sömürücü hedeflerini gerçekleştirmek için en güzel bir silâhtı onlar için. Müslümanların, Ka­dıyanîlerin müslüman olmadıklarını ve islâm daire­sinden çıktıklarını ilân etmelerine rağmen İngilizler bunlara kulak asmayıp Kadıyanîleri Müslüman­lardan bir grub olarak kabul etmekte ısrar ettiler. Aslın­da onlar, bunun ötesinde, bir yandan fikir ve dava yönün­den Müslümanları parçalayacak bir fırkayı İslâm ümmeti arasına yerleştirmek; diğer yandan da İngiliz menfaatleri için İngiliz idâresinin kuvvetlenmesini sağlamak kastile bu ümmetin varlığını ve bekâsını yoketmek istiyorlardı. Ve İngiliz sömürüsü Kadiyanîlik meselesini geliştirmeye, fi­kir ve dehâ yönünden onu beslemeğe devam etti. Öyle ki, siyâsetine karışmak suretile her işine burnunu soktu. Nihayet sömürü bu tehlikeli akımın elinden tuttu, onu cesâretlendirdi ve sonunda  da şehir idaresinde ve orduda önemli makamları onlara tahsis etti.

Müslümanlar, İngiliz ihtilâli sırasında defalarca Kadı-yanîlerin kendilerinden ayırılmasını istediler. Ama sesleri dağların eteklerinde ve vadilerin düzlüklerinde yankı yap­maktan başka bir işe yaramadı. İslâm ümmetinin Kadîya-nîlerden ayrılma isteğini destekleyenlerin başında gelen İslâm mütefekkiri Dr. Muhammed İkbâl, İslâmı bu tehlike­den korumak istedi. Kadıyanîlerin tuzaklarını daha bo­şanmadan bertaraf etti. Sağlam ve temiz dini, etrafını saran pisliklerden ve hurafelerden temizledi. Gazetelerde neşrettiği sayısız açıklamalar ve makalelerde bu tehlikeli akıma karşı İslâmın durumunu ve Kadıyanîlerin sırlarını açıkladı. Onların esas hizmetlerinin gayesinin Biritanya sömürüsünü desteklemek ve onun kuyruğunu havada tutmak olduğunu delillerle gösterdi. Meselâ makaleleri­nin birinde der ki:

«İslâm ümmeti arasındaki her taife varlığını, yeni bir nübüvvet iddia etmek ve zorlamadan ibaret bu nübüvve­ti tasdik etmeyen bütün Müslümanların kâfir olduklarını söylemekle gösteriyor. Müslümanların bunlara, İslâm bir­liği aleyhine ciddî bir tehlike gözüyle bakmaları gerekir Çünkü onun birliği, karşılıklı dayanışması, yardımlaşması sadece nübüvetin son bulduğu inancına dayanır.»

«Bu sabit durumu ciddiyet ve inayetle açıklaması, millet birliğini korumak için bütün ehemmiyetle üzerine eğildikleri bu mesele hususunda Müslümanların duygula­rını kabartmaya çalışması hükümetin bir vazifesidir.»

«Hint idarecileri için en hayırlısı, (ki o zaman idareci­ler ingilizdiler) Kadıyanîleri Müslümanlardan ayrı bir üm­met olarak itibâra almalarıdır. Hem bu ayrılış Kadıyanîle-rin durumlarına da uygundur. Bundan sonra Müslümanla­rın onlara tahammül etmeleri mümkündür. Tıpkı diğer dinlerin varlığına tahammül ettikleri gibi.»

Dr. Muhammed İkbal o zamanların en büyük gazete­si olan «Statesman» (Sözcü) gazetesine gönderdiği bir mektupda bu meseleyi ele olarak şöyle demişti:

«Kadıyanîlik, Peygamber s.a.v.'in nübüvvetine karşı­lık, yeni bir taifenin kurulmasını hedef edinen kuvvetli bir örgüttür. Bundan dolayı da Kadıyanîler, dinî ve sosyal hususlarda Müslümanlardan tam olarak ayrılmayı tercih etmektedirler.»

«Muhammed s.a.v.'in, peygamberlerin sonuncusu ol­duğu hakkındaki inancımız, İslâm dini ile, tevhid akidesi ve Peygamber s.a.v.'in nübüvveti hakkında Müslümanla­ra iştirak eden diğer dinler arasındaki ayrılık sınırını bü­tün inceliğiyle çizer. Fakat Hindistan'da «Kebir Hemüs-semac», vahyin devam ettiğini ve nübüvvetin kesilmedi­ğini söylemektedir. İşte bu sınırla insan diğer dinler veya grubların İslâmla bir mi yoksa ayrı mı olduğuna hüküm verebilir. Tarihte hiçbir İslâm tâifesinin bu sınırı aştığını bilmiyorum. İran'daki Behâiliğini, peygamberliğin son bul­duğunu inkâr ettiği doğrudur. Ama o, kendisinin müstakil bir taife olduğunu bütün açıklıkla ilân etmiştir. Ve İslâm ıstılahına göre de Müslüman değildir. Biz İslâmın Allah tarafından vahyedilmiş bir din olduğuna inanıyoruz. Fakat İsiâmın bir ümmet veya topluluk olarak kalması Muham-med s.a.v.'in şahsiyeti üzerine kâimdir. O halde Kadıya-nîlik için şu ikisinden birisini seçmekten başka çıkar yol yoktur:

a)        Ya Bahâîler gibi Müslümanlardan ayrılsın.

b)        Ya da İslâmdaki    «nübüvetin son bulma» akidesi
aleyhinde uydurma yorumlar yapmaktan vazgeçsin.

Kadıyanîlerin İsiâmın siyasî esaslarından nefret et­melerini, kendilerine yeni bir lakâb (yani Ahmedîler) edin-melerini, Müslüman imamların arkasında namaza katıl­mamalarını ve her türlü hallerinde Müslümanlarla sosyal münasebetlerini kesmelerini de buna ilâve edebilirsin. Hattâ sair İslâm âleminin kâfir olduklarını ilân etmeleri bundan daha da kötüdür. Bütün bunlar da açıkça göste­rir ki Kadıyanîler Müslümanlardan tamamen ayrılmış bir kavimdir.»

«Kadıyanîlik, Muhammed s.a.v.'in ümmetinden Hintli peygambere inanan yeni bir ümmet meydana getirmek istemektedir.» Doktor devamla onun Hindistan'da İslâmî sosyal hayat için, yahudiliğe ateş püsküren yahudî fey­lesof İsfenora'nın akidelerinden daha tehlikeli olduğunu söylemektedir.

Dr. Muhammed İkbal'in bu fitnenin başını ezmek için sarfettiği gayretlerden birisi de kadıyanîlerden hiçbirisini isiâmî cemiyetlere almamalarını Müslümanlardan isteme­sidir. Bu mücâdelesine Lahor'da kurduğu «İslâmî Koru­ma» cemiyetile başladı. Sonra cemiyetin reisi oldu. Fa­kat Kadiyanîierin de cemiyete katılmaları yüzünden baş­kanlıktan ayrıldıysa da üç ay mevkiisinde kaldı. Bu müd­det zarfında cemiyette Kadıyanîliğe özenen hiçbir kimse bırakmadı.

Hulasa Dr. Muhammed İkbal bu fitneyi kökünden ku­rutmak için yedi başlı bir ejder kesildi!..

Kadıyanîler, İngiliz sömürüsünden yardım alarak, Peygamber s.a.v.'in şerefi ile oynadıkları zaman, Kadıya-nîlerle Müslümanlar arasında bir polemik savaşı ve çatış­ma başladı. Liderleri ve hempaları İslamdan ayrılmayan­lara karşı İslama ve Peygamber s.a.v.'e saldırıya başladı­lar. Bu yüzden de çeşitli içtimaî meseleler ortaya çıktı. Bilhassa şahsî durumlar hakkında. Şikâyetler mahkemeye aksettirildi. Böylece Kadıyanîlik davası İslâm ve Müslü­manlar yanında bir mesele halini aldı. Meselâ şu adam Müslümanlardan birinin kızıyla evlenip, sonra da onun Kadıyanî olduğu veya Kadıyanîliğe geçtiği kız tarafından öğrenilince, kız onun karısı olarak kalmaya razı olmuyor­du. Bu durumda mahkemelere birçok şikâyetler yapıldı. Mahkemeler de Kadıyanîleri Müslümanlardan ayrı kabul ederek onlarla Müslümanlar arasındaki evliliklerin bâtıl olduğuna dair hüküm çıkarttı. Bu kararlar içerisinde en önemlisi gibi gözükeni 1935 senesinde hâkim Muhammed Ekber Han tarafından «Bihavil Nacar» şehrinin mahkeme­sinde alınan karardır. Bu kararda şöyle deniliyordu:

«Davacı bayan Gulâm Aişe, —ki Kadıyanî olan kocası Abdurrezzak'la evlilik ilişkisinin kesilmesi için mahkeme­ye müracaat etmiştir. —kat'î delillerle Peygamber s.a.v.'­in gönderilişiyle nübüvvet silsilesinin sona erdiğini ispat etmiştir. Sanık Abdurrezzak'ın İslâm akîdeleri aleyhine yaptığı yorumlar ve ayıklamalar, tarih boyunca İslâm üm­metinin ikrar ettiği ve anladığı açıklamalarla tamamen çelişmektedir. Bu sebeple sanık Abddurrezzak'ın Müslü­manlardan olarak itibara alınması mümkün değildir. Bi­lâkis o İslâmdan irtidâ etmiştir. Binaenaleyh mürted bir kimsenin Müslüman bir kadınla olan nikâhı şahsî haller de kaldırılmış (mülga) kabul edilir. Sanığın zevcesinin, ir-tidâ ettiği günden bu yana artık onun karısı olmadığına karar veriyoruz. Şu mahkemenin verdiği hakları kocasın­dan istemesi kadının hakkıdır.»

Zaten Müslümanlar Hint savaşlarından dolayı halâ Kadıyanîlik için düşmanlık ve kin beslemek­tedirler. İslâmm fikir liderleri de bu hususta on­ları kışkırtmaktadır. Ancak onların bu duyguları, evvel­ce zikrettiğimiz sebeplerden dolayı İngiliz ihtilâli süresin­ce umumî ızdıraplar ve üzüntüler yaratmamıştır. Fakat Hindistan ikiye ayrılıp, Pakistan hükümeti ayrı bir devlet olarak kurulduğu, Müslümanlar, hükümetlerinin başına, derhal azlettikleri Kadıyanîlere karşılık istedikleri kimse­leri getirdiği, Kadıyanîlerin İslâm toplumu içindeki hare­ketlerine bir ölçü koyduğu ve devletin gelecekteki istikra­rını temin etmek maksadıyla onları ekalliyet haline getir­diği zaman, yine de Müslümanların şefkat ve himaye.ka­natları Kadıyanîlere karşı gerildi; onlara geniş arazîler verdiler, hükümet dairelerinde koltuklar ayırdılar. Böylece balık baştan bozuldu!..

Durum ciddileşip iş tehlikeli hale gelince, islâm lider­leri ve bütün İslâmî mezhepleri temsil eden İslâmî cemi­yet başkanları Pakistan'ın Kürateşi şehrinde 1953 oca­ğında bir kongre yaptılar. Bu kongrede ortadaki nazik durumu münakaşa ettiler ve Kadıyanîliği inceleyerek, cnun nasıl tedavi edilebileceği hakkında fikirler ileriye sürdüler. Bir yönden İslâmî düsturlar için teklifler yaptı­lar, diğer yandan da hükümetten, Kadiyanîleri, diğer İs­lâm memleketlerinde olduğu gibi, sağı sola dağıtarak ekalliyet haline getirmesini, nüfusları ölçüsünde bakan­lar kurulunda bazı sandalyeleri onlara tahsis etmesini istediler. Bütün toplantıdaki aldıkları kararlarda sadece İslâm akidelerine ve onun temel esaslarına taalluk eden meseleler hakkında söz birliğine varamadılar. Aksine top­luca, Kadiyanîlerin, İslâm dairesinden çıktıklarını ve Mu-hammed (binlerce selâm olsun ona) s.a.v.'in nübüvvetine karşı geldiklerini te'yid ettiler.

Ancak, iş sanıldığı gibi kolay olmadı. Çünkü Kadıya-nîler, evvelce de söylediğimiz gibi, İngiliz ihtilâlinden be­ri önemli mevkiileri ellerine geçirmişlerdi. Hattâ Pakis­tan devleti kurulduğu zaman bile ordu ve idare gibi önem­li mevkiiler ellerinde bulunuyordu. Bunlar, toplumda tesiri görülen vazifeleri evvelki durumlarını korumak ve nüfuz­larını genişletmek maksadile iyi yapıyorlardı. Meselâ açık bir misâl verecek olursak, Zaferullah Han'ın Dışişleri Ba­kanlığına atanmasını gösterebiliriz. Malumdur ki Zafer­ullah sadece Kadıyanîliğin liderlerinden ve onun gayret­keş dâvetcilerinden değildi. Aksine İngiliz dostluğunun en ileri gelen simalarından hattâ onların yaratıcıla-rındandı. Devlette Dışişleri Bakanlığını temsil eden bu adam, çoğunluk halkın kâfir olduğuna ve onların İslâm-dan çıktıklarına inanıyordu. Zaferullah Han diğer devlet-lerdeki hâriciye erkanını, elcilikleri ve ateşeleri kendi hem-pâraile iyice kuvvetlendirdi. Onları Müslüman vazifelile­re tasallut etmekte serbest bıraktılar-Onlar da istedikleri gibi onların mevkilerini ellerinden almaya, onlara hükmet­meye başladılar. Zaferullah Han, Pakistan'daki otoritesi sayesinde, Birleşmiş Milletler Kürsüsünde Arapları des­teklemek suretile islâm memleketlerinde de Kadıyanîlik nüfuzunu genişletti. Bu yüzden Müslümanlara kötü dav­randı ve sabırlarını taşırdı. Nihayet zâten gerilmiş olan ok yaydan fırladı ve 1953 yılında memlekette Zaferullah Han'ın Dışişleri Bakanlığından alınmasını ve Kadiyanîle­rin memlekette azınlık hale getirilmesini isteyen şiddetli bir hareket başladı. Bu hareket, bu memleketin uzun bir zamandan beri bir benzerine bile şahit olmadığı bir millet hareketiydi.

Bu sırada Mükfehirüşşaik mecmuası «Kadıyânîlik Me­selesi» başlığıyla ilk makaleyi yayınladı. Bu makalenin yazılmasından maksat, Müslüman âm tabakasının ve âlimlerinin isteğinin doğruluğuna, maksatlarının, menfaat­perest ve tahribcilere fırsat vermemeleri, kanunun tanı­dığı hakka dayanarak istediklerini yaptırmak hususunda hükümeti zorlamaları için Müslüman topluluğuna nasi­hat vermek olduğuna hükümeti ikna etmekti. Aşağıda okuyucunun da müşahede edeceki gibi bu istek ilmî bir metotla sunulmuştu.

Fakat zamanın kahpeliğine bakın ki, hükümet bu şi­kâyetlere kulak asacağı, meseleyi hikmet ve düşünce ile halledeceği yerde, kendi bildiğini okumakta devam etti. Yapılan istekleri reddetti. Hareket mıntıkalarında sıkıyö­netim ilân etti. Bu emre karşı gelenleri zincirlere vurdur­du, ateşe attırdı. Ordunun idare ettiği sıkıyönetim üç ay kadar devam etti. Bu esnada yüzlerce Müslüman, asker ve polislerin kurşunlarile can verdi. Binlerce âlim ve hal­kın ileri gelenleri zincire vurulup, zindana atıldı.

Bu ızdırapların sona ermesinden ve sıkı yönetimin Kaldırılmasından sonra bu olayın meydana geliş sebep­lerini incelemek için bir hukuk mahkemesi teş­kil etti. Mahkeme ise, bu meseleyle ilişkisi olan dinî ve siyasi partilere bir takım sorular tevcih etmekle başladı işe. Hepsi de bu mevzuudaki fikirlerini açıkladılar. Bana da bu meyanda bir takım sorular geldi. Ben ilerde de oku­yacağınız gibi onlara üç şekilde cevap verdim. (120)

Aynı mecmuaya «Peygamberliğin Son Bulduğuna İnanmak» başlığı altında bir başka, makale daha verdim. Bu makale Ahzab sûresi için yaptığım tefsirin bir kısmı idi. «Muhammed sizden herhangi birinizin babası değil­dir. Fakat o, Allah'ın Resulü ve peygamberlerin sonuncu­sudur. Allah her şeyi bilir.» âyetini açıklarken İslâm şeria­tının kaykanlarının ışığı altında nübüvvetin son bulma meselesini izah ettim. Kur'ân, sünnet ve icma-i ümmetten faydalandım. Peygamberliğin sona ermesini inkâr eden­lerin öne sürdükleri bütün delilleri ele alarak inceledim ve münakaşa ettim. Ve onlara akl-ı selîm sahibi olan herke­sin ikna' olabileceği bir şekilde cevaplar verdim. İsa ve Mehdî meselesinde insanların zihinlerini çelen bâzı şüp­heleri ortadan kaldırmak için Meryem oğlu İsa'nın inişi ve Mehdî'nin zuhuru meselesini ele aldım. Tabii Kadıya-nîlerin sığındıkları ve hempalarının silah olarak kullandık­ları yanlış açıklamaları bertaraf etmeyi de ihmal etme­dim.

Kadıyanîliğin yeryüzünün çeşitli memleketlerinde merkezleri ve dâvetçileri vardır. Bilhassa bâzı Afrika ül­kelerinde ve özellikle Avrupa'da Britanya idaresi altında bulunan memleketlerde. Yeryüzündeki merkezlerinin sa­yısı, kendilerinin yaptığı' açıklamaya göre otuzbire yak­laşmaktadır. Hattâ İsrail'de bile bir merkezlerinin bulun­ması için en garib tarafıdır. Suriyeli İslâm âlimi Muham-med Hayr'ul Kadirî'nin İsraildeki Kadıyanî merkezi hak­kında yaptığı açıklamalardan bazı iktibaslar yaparak okuyucuya sunuyoruz:

«Kadıyanîler yeni dinlerini Arab memleketlerinde de yaymak istediler ve misyon teşkilâtlarını kurmak için en müsait bir yer aradılar. Neticede en iyisi olarak Hayfa şehrini buldular. Bunun sebebi ise, sancağının gölgesi al-tında güvenlik ve istikrar buldukları İngiliz'lerin yardımı­nı sağlamak idi. Böylece Hayfa'da misyon teşkilâtlarını kurdular. Oradan dâvetçilerini Arab devletlerine göndere-biliyorlardı. İngilizler'in Hayfa'dan çekilmesinden sonra Kadıyanîler İsrail sancağı altında da güven ve istikrar buldular. Halâ da merkezleri Hayfa şehrindedir. Oradan Filistin'e giriyorlar ve Arab devletlerine geçebiliyorlar.

«Bütün Arap devletleri İsraille olan ilişkilerini kesip, ondan ayrıldığı zaman bile Kadıyanîler onlarla sıkı temas­larda bulundular, dostluk tezahüratları gösterdiler. Ve Kadıyanîler Filistin'e güvenlik içinde girip çıkmaktadır­lar.

«Kadıyanîlerin önce İngilizlerle sonra da İsraillilerle dostluk münasebetleri kurmaları onların Müslümanlardan ayrı olduklarına kesinlikle delâdet eder, Biz Arab ve İslâm devletlerinden, bilhassa Arap âleminden ve İsrailden, İs­rail'deki mekteplerini kapatmak suretile Kadıyanîleri korkutmalarını; onlara İsrailde yollar açan Avrupa şirket­lerine ve fabrikalarına iyi bir ders olsun diye bütün Kadı­yanîleri Arab memleketlerinden sürmelerini ve oralara girmekten menetmelerini istiyoruz.» (121)

Bizzat Kadıyanî kaynakları şöyle diyor:

«Ahmediyye misyoner teşkilâtı, Hayfa'daki Kermel dağına düşer.. Orada bir mescidimiz, misyoner binamız, umumi bir okul, kitap alış verişi için bir dükkânımız ve bir medresemiz vardır. Teşkilâtımız «Müjde» isminde aylık bir mücmua çıkartır. Bu mecmua başka memleketlerde de o memleketlerin diliyle yayınlatılmaktadır. Vakıa bu teşkilât, beklenilen İsa'nın derslerinden birçoğunu Arab-çaya nakletmiştir.»

«Ahmediyye misyoner teşkilâtı, Filistinin taksimi se-bebile çeşitli yerlerde tepkilerle karşılandı. Filistinde ka­lan Müslümanlar, her fırsatta hizmet için çırpınan mües­sesemizden faydalanırlar, ondan hidâyet alırlar. Bundan bir müddet önce misyon başkanımız Hayfa belediye reisi­ni karşıladı ve onunla çeşitli meseleleri görüştü. Ve bele­diye reisi, fırkamıza katılması pek önemli olan kimsele­rin oturduğu Kebabir dağının yakınlarında bir medrese­nin daha inşâ edileceğini müessesemize vadetti. Ayrıca Kebabir dağında misyonerimizi karşılayacağını da vaa-detti, ve bu vaadini yerine getirdi. Onlar bizi dört önemli şahısla karşıladı.    Bizde onları misyon    adamlarımız ve medrese talebelerile karşıladık. Burada tarihî  bir görüş­me yaptılar. Dönüşlerinde, onların intihalarını ziyâretçile rin defterine kaydettiler.»

«Burada, İsraildeki misyoner teşkilâtımızın önemini belirten basit bir hadise oldu. Şöyle ki: misyonerimiz Muhammed Şerif Pakistan'daki Ahmediyye merkezine dönmek istediği zaman, israil başbakanı ona bir mektup göndererek Pakistana gitmeden evvel kendisini ziyaret etmesini istedi. Muhammed Şerif bu ziyaerti kabul etti ve başbakana, hayretle kabul ettiği Kur'ân-ı Kerim'in Alman­ca tercümesinden bir nüsha sundu. Bu karşılıklı mukabe­le hareketinden İsrail gazeteleri geniş manşetler atarak bahsettiler ve hattâ İsrail radyosu dahi bu haberi anons etti.»

Okuyucu bu iktibaslardan şunu anlamalıdır ki, Ka-dıyanîler, İsrail idaresi altında basit ve aşağı bir hayat ya­şamakta olan Filistinli Arablar arasında fikirlerini yayar­ken, normal durumlarını koruyorlar, siyonizmin kuvvetin­den faydalanıyorlar ve idarede bulunan hükümeti kışkır­tıp Arablara eziyet etmek suretile de hedeflerine ulaşıyor­lar.. Yani beklenilen İsa'nın sözlerine uyarak onları cihad fikrinden vazgeçmeye ikna etmek istiyorlar.

Bu yazdıklarımız, bu hareketin, yaptığı çalışmaların, kurduğu tuzakların, meydana getirdiği örgütlerin ve saç­tığı zararların ancak çok azıdır. Burada dikkatinizi çek­mek istediğimiz önemli bir husus daha var: Kadıyanîliğin dâvetçileri Müslümanlar arasında fikirlerini ve davetlerini yayarlarken, kendilerine İslâm dâvetçileri süsü vermekte ve vazifelerinin sadece reform ve yenileme olduğunu söylemekteydiler. Sırf Müslümanlar tuzağa düşürülmek istendiklerini anlamasınlar diye. Sonra fikirlerine inanan kimselerin çıktığını ve onların iddia ettikleri şeylere ikna olduklarını gördükleri zaman, sahte elbiselerin altın­dan çıkarak koydukları esasları kabul etmenin zarurî ol­duğunu söylüyorlardı. Fakat bu aldananlar içinde işin gerçeğini anlayanlar pek azdır. Çoğunluk onların tuzak­larına düşmüş, bu sebeple de hem dünyalarını hem de âhiretlerini kaybetmişlerdir, işte apaçık hüsran budur!!!..