Kaynak - İslami Bilgiler - Kadiyanilik Nedir - 1. Sayfa
Kaynak: Kadıyanilik Nedir? , Mevdûdi, Çev. Ahsen Batur, İhya Yayınları, İst.1975
- Kadiyaniliğe karşı müslüman alim ve liderlerinin tavırları (S.57-71)
Vakıa Kadiyanîlik fitnesi Hindistan'da, zamanındaki İslâm âlimlerini ve fikir liderlerini korkuttu. Bu yüzden onlar, kalem ve dillerile ona karşı mücâdele ettiler. O fitneye kendini kaptıranlara İslâm dairesinden çıkmış na-zarile baktılar. Bu, İngiliz idaresi altında iken yapılabilecek en büyük şeydi. Ancak Hindu reisleri Kadiyanîlik fikrini desteklediler, korudular ve geliştirdiler. Zira kadiya-nîlik Hindistan'a kutsîlik sıfatı veriyor, Müslümanları Arap Peygamber (s.a.v.)'den, Mekke-i Mükerreme ve Menîne-i Münevvereden, Ahmet Gulâm ve henpalarının kutsiyet elbisesi giydirdiği şehre yani yalancı peygamberin şehri Kadıyan'a çeviriyordu. Size bunu teyid edecek bir takım misâller vereceğim. Meselâ: Kadiyanîlerden birisi der ki: «Kadıyan şehrindeki beklenen İsa'nın kubbesi olan Beyzâ minaresini ziyaret eden kimse, Medine'deki Peygamberin mescidine tahsis edilen bereket ve ihsana nail olur. Kadiyana yaptığı büyük haç sırasında kendisini bu bereketlerden mahrum eden adamdan daha kötüsü kimdir?» Mirza Ahmed'in ikinci halîfesi de şöyle der:
«Kadıyana yapılan hac, Allah'ın beyt-i haramına yapılan haccın bir benzeridir.»
Bir başka Kadiyanî de şöyle der:
«Kadıyan şehrini haccetmeksizin Mekke'ye yapılan hac, boş ve sevapsız bir hacdır. Çünkü bu gün Mekke'ye yapılan hac hedefine ulaşmamakta ve hacının vazifesini eda etmemektedir.»
Sonra bunlar bir adım daha attılar ve Allah'ın Ka-bey-i Muazzama ve Mescid-i Aksa gibi mübarek yerler hakkında indirdiği âyetleri Kadıyan şehri için uygulamaya başladılar. Meselâ Mirza Gulâm Ahmed Allah'ın «Kim oraya girerse emindir.» sözünü te'vil ederken şöyle der: bu âyet Kadıyan şehrinde bina edilen mescidi vasfetmektedir. Ve devamla der ki, Allah'ın «Kulu Muhammed'i Mescid'i Haram'dan geceleyin çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksaya götüren Allah ne yücedir.» âyetinde geçen Mescid'i Aksâ'dan kasıt, Kadıyan Mescididir. İkinci halîfeyi dinleyelim şimdi de::
«Beklenilen hz. Mesih (İsa) in bizim Mekke veya Medine'de öleceğimize dair ilhamına gelince, deriz ki; bu iki isim şüphesiz Kadıyan şehridir.»
İşte böylece Kadıyanîler bu dâvalarını, peygamberi, merkezi taraftarları, halifeleri, mukaddesatı, tarihi ve şahsiyetleri olan bir din haline getirmeğe; Kadıyanîlerin taraftarlarının ebedî İslâm kültürünü İslâm kaynaklarını İslâm mukaddesatını teşkil ettiğini belirtmeye, ve onların İs-lâmın ruhî merkezi olan Mekke ile ilişkilerini kesmeğe başladılar. Hatta bunlar kendi adamTarma «radıyallahu anh», liderlerine «aleyhisselâm», Mirzâ'nın ailesine «üm-m'ül Mü'minîn» gibi lâkablar takıyorlar ve Mirzâ'dan Kü-tüb-ü Sitte'nin senetleri gibi isnatlarla hadîs rivayet ediyorlardı. İşte bu sebeple Hindu liderleri —meselâ vefat eden Hindistan başbakanı Pandit Cevahir Lal-Nihro-Ka-dıyanîlik fikrini benimsiyorlar ve onu bir vatan davasıymış gibi müdafaa ediyorlardı. Aynı şekilde İngilizler de bu fitneyi destekliyor ve cesaretlendiriyorlardı. Hattâ onun tohumunu diken ve geliştirenler de İngilizlerin ta kendileridir. Çünkü Kadiyanîlik davası Müslümanların safları arasında ayrılık tohumları saçmak ve onların yakalarını dağıtmak vazîfesini görüyordu. Vakıa bu dava sömürücü hedeflerini gerçekleştirmek için en güzel bir silâhtı onlar için. Müslümanların, Kadıyanîlerin müslüman olmadıklarını ve islâm dairesinden çıktıklarını ilân etmelerine rağmen İngilizler bunlara kulak asmayıp Kadıyanîleri Müslümanlardan bir grub olarak kabul etmekte ısrar ettiler. Aslında onlar, bunun ötesinde, bir yandan fikir ve dava yönünden Müslümanları parçalayacak bir fırkayı İslâm ümmeti arasına yerleştirmek; diğer yandan da İngiliz menfaatleri için İngiliz idâresinin kuvvetlenmesini sağlamak kastile bu ümmetin varlığını ve bekâsını yoketmek istiyorlardı. Ve İngiliz sömürüsü Kadiyanîlik meselesini geliştirmeye, fikir ve dehâ yönünden onu beslemeğe devam etti. Öyle ki, siyâsetine karışmak suretile her işine burnunu soktu. Nihayet sömürü bu tehlikeli akımın elinden tuttu, onu cesâretlendirdi ve sonunda da şehir idaresinde ve orduda önemli makamları onlara tahsis etti.
Müslümanlar, İngiliz ihtilâli sırasında defalarca Kadı-yanîlerin kendilerinden ayırılmasını istediler. Ama sesleri dağların eteklerinde ve vadilerin düzlüklerinde yankı yapmaktan başka bir işe yaramadı. İslâm ümmetinin Kadîya-nîlerden ayrılma isteğini destekleyenlerin başında gelen İslâm mütefekkiri Dr. Muhammed İkbâl, İslâmı bu tehlikeden korumak istedi. Kadıyanîlerin tuzaklarını daha boşanmadan bertaraf etti. Sağlam ve temiz dini, etrafını saran pisliklerden ve hurafelerden temizledi. Gazetelerde neşrettiği sayısız açıklamalar ve makalelerde bu tehlikeli akıma karşı İslâmın durumunu ve Kadıyanîlerin sırlarını açıkladı. Onların esas hizmetlerinin gayesinin Biritanya sömürüsünü desteklemek ve onun kuyruğunu havada tutmak olduğunu delillerle gösterdi. Meselâ makalelerinin birinde der ki:
«İslâm ümmeti arasındaki her taife varlığını, yeni bir nübüvvet iddia etmek ve zorlamadan ibaret bu nübüvveti tasdik etmeyen bütün Müslümanların kâfir olduklarını söylemekle gösteriyor. Müslümanların bunlara, İslâm birliği aleyhine ciddî bir tehlike gözüyle bakmaları gerekir Çünkü onun birliği, karşılıklı dayanışması, yardımlaşması sadece nübüvetin son bulduğu inancına dayanır.»
«Bu sabit durumu ciddiyet ve inayetle açıklaması, millet birliğini korumak için bütün ehemmiyetle üzerine eğildikleri bu mesele hususunda Müslümanların duygularını kabartmaya çalışması hükümetin bir vazifesidir.»
«Hint idarecileri için en hayırlısı, (ki o zaman idareciler ingilizdiler) Kadıyanîleri Müslümanlardan ayrı bir ümmet olarak itibâra almalarıdır. Hem bu ayrılış Kadıyanîle-rin durumlarına da uygundur. Bundan sonra Müslümanların onlara tahammül etmeleri mümkündür. Tıpkı diğer dinlerin varlığına tahammül ettikleri gibi.»
Dr. Muhammed İkbal o zamanların en büyük gazetesi olan «Statesman» (Sözcü) gazetesine gönderdiği bir mektupda bu meseleyi ele olarak şöyle demişti:
«Kadıyanîlik, Peygamber s.a.v.'in nübüvvetine karşılık, yeni bir taifenin kurulmasını hedef edinen kuvvetli bir örgüttür. Bundan dolayı da Kadıyanîler, dinî ve sosyal hususlarda Müslümanlardan tam olarak ayrılmayı tercih etmektedirler.»
«Muhammed s.a.v.'in, peygamberlerin sonuncusu olduğu hakkındaki inancımız, İslâm dini ile, tevhid akidesi ve Peygamber s.a.v.'in nübüvveti hakkında Müslümanlara iştirak eden diğer dinler arasındaki ayrılık sınırını bütün inceliğiyle çizer. Fakat Hindistan'da «Kebir Hemüs-semac», vahyin devam ettiğini ve nübüvvetin kesilmediğini söylemektedir. İşte bu sınırla insan diğer dinler veya grubların İslâmla bir mi yoksa ayrı mı olduğuna hüküm verebilir. Tarihte hiçbir İslâm tâifesinin bu sınırı aştığını bilmiyorum. İran'daki Behâiliğini, peygamberliğin son bulduğunu inkâr ettiği doğrudur. Ama o, kendisinin müstakil bir taife olduğunu bütün açıklıkla ilân etmiştir. Ve İslâm ıstılahına göre de Müslüman değildir. Biz İslâmın Allah tarafından vahyedilmiş bir din olduğuna inanıyoruz. Fakat İsiâmın bir ümmet veya topluluk olarak kalması Muham-med s.a.v.'in şahsiyeti üzerine kâimdir. O halde Kadıya-nîlik için şu ikisinden birisini seçmekten başka çıkar yol yoktur:
a) Ya Bahâîler gibi Müslümanlardan ayrılsın.
b)
Ya da
İslâmdaki «nübüvetin son bulma» akidesi
aleyhinde uydurma yorumlar yapmaktan
vazgeçsin.
Kadıyanîlerin İsiâmın siyasî esaslarından nefret etmelerini, kendilerine yeni bir lakâb (yani Ahmedîler) edin-melerini, Müslüman imamların arkasında namaza katılmamalarını ve her türlü hallerinde Müslümanlarla sosyal münasebetlerini kesmelerini de buna ilâve edebilirsin. Hattâ sair İslâm âleminin kâfir olduklarını ilân etmeleri bundan daha da kötüdür. Bütün bunlar da açıkça gösterir ki Kadıyanîler Müslümanlardan tamamen ayrılmış bir kavimdir.»
«Kadıyanîlik, Muhammed s.a.v.'in ümmetinden Hintli peygambere inanan yeni bir ümmet meydana getirmek istemektedir.» Doktor devamla onun Hindistan'da İslâmî sosyal hayat için, yahudiliğe ateş püsküren yahudî feylesof İsfenora'nın akidelerinden daha tehlikeli olduğunu söylemektedir.
Dr. Muhammed İkbal'in bu fitnenin başını ezmek için sarfettiği gayretlerden birisi de kadıyanîlerden hiçbirisini isiâmî cemiyetlere almamalarını Müslümanlardan istemesidir. Bu mücâdelesine Lahor'da kurduğu «İslâmî Koruma» cemiyetile başladı. Sonra cemiyetin reisi oldu. Fakat Kadiyanîierin de cemiyete katılmaları yüzünden başkanlıktan ayrıldıysa da üç ay mevkiisinde kaldı. Bu müddet zarfında cemiyette Kadıyanîliğe özenen hiçbir kimse bırakmadı.
Hulasa Dr. Muhammed İkbal bu fitneyi kökünden kurutmak için yedi başlı bir ejder kesildi!..
Kadıyanîler, İngiliz sömürüsünden yardım alarak, Peygamber s.a.v.'in şerefi ile oynadıkları zaman, Kadıya-nîlerle Müslümanlar arasında bir polemik savaşı ve çatışma başladı. Liderleri ve hempaları İslamdan ayrılmayanlara karşı İslama ve Peygamber s.a.v.'e saldırıya başladılar. Bu yüzden de çeşitli içtimaî meseleler ortaya çıktı. Bilhassa şahsî durumlar hakkında. Şikâyetler mahkemeye aksettirildi. Böylece Kadıyanîlik davası İslâm ve Müslümanlar yanında bir mesele halini aldı. Meselâ şu adam Müslümanlardan birinin kızıyla evlenip, sonra da onun Kadıyanî olduğu veya Kadıyanîliğe geçtiği kız tarafından öğrenilince, kız onun karısı olarak kalmaya razı olmuyordu. Bu durumda mahkemelere birçok şikâyetler yapıldı. Mahkemeler de Kadıyanîleri Müslümanlardan ayrı kabul ederek onlarla Müslümanlar arasındaki evliliklerin bâtıl olduğuna dair hüküm çıkarttı. Bu kararlar içerisinde en önemlisi gibi gözükeni 1935 senesinde hâkim Muhammed Ekber Han tarafından «Bihavil Nacar» şehrinin mahkemesinde alınan karardır. Bu kararda şöyle deniliyordu:
«Davacı bayan Gulâm Aişe, —ki Kadıyanî olan kocası Abdurrezzak'la evlilik ilişkisinin kesilmesi için mahkemeye müracaat etmiştir. —kat'î delillerle Peygamber s.a.v.'in gönderilişiyle nübüvvet silsilesinin sona erdiğini ispat etmiştir. Sanık Abdurrezzak'ın İslâm akîdeleri aleyhine yaptığı yorumlar ve ayıklamalar, tarih boyunca İslâm ümmetinin ikrar ettiği ve anladığı açıklamalarla tamamen çelişmektedir. Bu sebeple sanık Abddurrezzak'ın Müslümanlardan olarak itibara alınması mümkün değildir. Bilâkis o İslâmdan irtidâ etmiştir. Binaenaleyh mürted bir kimsenin Müslüman bir kadınla olan nikâhı şahsî haller de kaldırılmış (mülga) kabul edilir. Sanığın zevcesinin, ir-tidâ ettiği günden bu yana artık onun karısı olmadığına karar veriyoruz. Şu mahkemenin verdiği hakları kocasından istemesi kadının hakkıdır.»
Zaten Müslümanlar Hint savaşlarından dolayı halâ Kadıyanîlik için düşmanlık ve kin beslemektedirler. İslâmm fikir liderleri de bu hususta onları kışkırtmaktadır. Ancak onların bu duyguları, evvelce zikrettiğimiz sebeplerden dolayı İngiliz ihtilâli süresince umumî ızdıraplar ve üzüntüler yaratmamıştır. Fakat Hindistan ikiye ayrılıp, Pakistan hükümeti ayrı bir devlet olarak kurulduğu, Müslümanlar, hükümetlerinin başına, derhal azlettikleri Kadıyanîlere karşılık istedikleri kimseleri getirdiği, Kadıyanîlerin İslâm toplumu içindeki hareketlerine bir ölçü koyduğu ve devletin gelecekteki istikrarını temin etmek maksadıyla onları ekalliyet haline getirdiği zaman, yine de Müslümanların şefkat ve himaye.kanatları Kadıyanîlere karşı gerildi; onlara geniş arazîler verdiler, hükümet dairelerinde koltuklar ayırdılar. Böylece balık baştan bozuldu!..
Durum ciddileşip iş tehlikeli hale gelince, islâm liderleri ve bütün İslâmî mezhepleri temsil eden İslâmî cemiyet başkanları Pakistan'ın Kürateşi şehrinde 1953 ocağında bir kongre yaptılar. Bu kongrede ortadaki nazik durumu münakaşa ettiler ve Kadıyanîliği inceleyerek, cnun nasıl tedavi edilebileceği hakkında fikirler ileriye sürdüler. Bir yönden İslâmî düsturlar için teklifler yaptılar, diğer yandan da hükümetten, Kadiyanîleri, diğer İslâm memleketlerinde olduğu gibi, sağı sola dağıtarak ekalliyet haline getirmesini, nüfusları ölçüsünde bakanlar kurulunda bazı sandalyeleri onlara tahsis etmesini istediler. Bütün toplantıdaki aldıkları kararlarda sadece İslâm akidelerine ve onun temel esaslarına taalluk eden meseleler hakkında söz birliğine varamadılar. Aksine topluca, Kadiyanîlerin, İslâm dairesinden çıktıklarını ve Mu-hammed (binlerce selâm olsun ona) s.a.v.'in nübüvvetine karşı geldiklerini te'yid ettiler.
Ancak, iş sanıldığı gibi kolay olmadı. Çünkü Kadıya-nîler, evvelce de söylediğimiz gibi, İngiliz ihtilâlinden beri önemli mevkiileri ellerine geçirmişlerdi. Hattâ Pakistan devleti kurulduğu zaman bile ordu ve idare gibi önemli mevkiiler ellerinde bulunuyordu. Bunlar, toplumda tesiri görülen vazifeleri evvelki durumlarını korumak ve nüfuzlarını genişletmek maksadile iyi yapıyorlardı. Meselâ açık bir misâl verecek olursak, Zaferullah Han'ın Dışişleri Bakanlığına atanmasını gösterebiliriz. Malumdur ki Zaferullah sadece Kadıyanîliğin liderlerinden ve onun gayretkeş dâvetcilerinden değildi. Aksine İngiliz dostluğunun en ileri gelen simalarından hattâ onların yaratıcıla-rındandı. Devlette Dışişleri Bakanlığını temsil eden bu adam, çoğunluk halkın kâfir olduğuna ve onların İslâm-dan çıktıklarına inanıyordu. Zaferullah Han diğer devlet-lerdeki hâriciye erkanını, elcilikleri ve ateşeleri kendi hem-pâraile iyice kuvvetlendirdi. Onları Müslüman vazifelilere tasallut etmekte serbest bıraktılar-Onlar da istedikleri gibi onların mevkilerini ellerinden almaya, onlara hükmetmeye başladılar. Zaferullah Han, Pakistan'daki otoritesi sayesinde, Birleşmiş Milletler Kürsüsünde Arapları desteklemek suretile islâm memleketlerinde de Kadıyanîlik nüfuzunu genişletti. Bu yüzden Müslümanlara kötü davrandı ve sabırlarını taşırdı. Nihayet zâten gerilmiş olan ok yaydan fırladı ve 1953 yılında memlekette Zaferullah Han'ın Dışişleri Bakanlığından alınmasını ve Kadiyanîlerin memlekette azınlık hale getirilmesini isteyen şiddetli bir hareket başladı. Bu hareket, bu memleketin uzun bir zamandan beri bir benzerine bile şahit olmadığı bir millet hareketiydi.
Bu sırada Mükfehirüşşaik mecmuası «Kadıyânîlik Meselesi» başlığıyla ilk makaleyi yayınladı. Bu makalenin yazılmasından maksat, Müslüman âm tabakasının ve âlimlerinin isteğinin doğruluğuna, maksatlarının, menfaatperest ve tahribcilere fırsat vermemeleri, kanunun tanıdığı hakka dayanarak istediklerini yaptırmak hususunda hükümeti zorlamaları için Müslüman topluluğuna nasihat vermek olduğuna hükümeti ikna etmekti. Aşağıda okuyucunun da müşahede edeceki gibi bu istek ilmî bir metotla sunulmuştu.
Fakat zamanın kahpeliğine bakın ki, hükümet bu şikâyetlere kulak asacağı, meseleyi hikmet ve düşünce ile halledeceği yerde, kendi bildiğini okumakta devam etti. Yapılan istekleri reddetti. Hareket mıntıkalarında sıkıyönetim ilân etti. Bu emre karşı gelenleri zincirlere vurdurdu, ateşe attırdı. Ordunun idare ettiği sıkıyönetim üç ay kadar devam etti. Bu esnada yüzlerce Müslüman, asker ve polislerin kurşunlarile can verdi. Binlerce âlim ve halkın ileri gelenleri zincire vurulup, zindana atıldı.
Bu ızdırapların sona ermesinden ve sıkı yönetimin Kaldırılmasından sonra bu olayın meydana geliş sebeplerini incelemek için bir hukuk mahkemesi teşkil etti. Mahkeme ise, bu meseleyle ilişkisi olan dinî ve siyasi partilere bir takım sorular tevcih etmekle başladı işe. Hepsi de bu mevzuudaki fikirlerini açıkladılar. Bana da bu meyanda bir takım sorular geldi. Ben ilerde de okuyacağınız gibi onlara üç şekilde cevap verdim. (120)
Aynı mecmuaya «Peygamberliğin Son Bulduğuna İnanmak» başlığı altında bir başka, makale daha verdim. Bu makale Ahzab sûresi için yaptığım tefsirin bir kısmı idi. «Muhammed sizden herhangi birinizin babası değildir. Fakat o, Allah'ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilir.» âyetini açıklarken İslâm şeriatının kaykanlarının ışığı altında nübüvvetin son bulma meselesini izah ettim. Kur'ân, sünnet ve icma-i ümmetten faydalandım. Peygamberliğin sona ermesini inkâr edenlerin öne sürdükleri bütün delilleri ele alarak inceledim ve münakaşa ettim. Ve onlara akl-ı selîm sahibi olan herkesin ikna' olabileceği bir şekilde cevaplar verdim. İsa ve Mehdî meselesinde insanların zihinlerini çelen bâzı şüpheleri ortadan kaldırmak için Meryem oğlu İsa'nın inişi ve Mehdî'nin zuhuru meselesini ele aldım. Tabii Kadıya-nîlerin sığındıkları ve hempalarının silah olarak kullandıkları yanlış açıklamaları bertaraf etmeyi de ihmal etmedim.
Kadıyanîliğin yeryüzünün çeşitli memleketlerinde merkezleri ve dâvetçileri vardır. Bilhassa bâzı Afrika ülkelerinde ve özellikle Avrupa'da Britanya idaresi altında bulunan memleketlerde. Yeryüzündeki merkezlerinin sayısı, kendilerinin yaptığı' açıklamaya göre otuzbire yaklaşmaktadır. Hattâ İsrail'de bile bir merkezlerinin bulunması için en garib tarafıdır. Suriyeli İslâm âlimi Muham-med Hayr'ul Kadirî'nin İsraildeki Kadıyanî merkezi hakkında yaptığı açıklamalardan bazı iktibaslar yaparak okuyucuya sunuyoruz:
«Kadıyanîler yeni dinlerini Arab memleketlerinde de yaymak istediler ve misyon teşkilâtlarını kurmak için en müsait bir yer aradılar. Neticede en iyisi olarak Hayfa şehrini buldular. Bunun sebebi ise, sancağının gölgesi al-tında güvenlik ve istikrar buldukları İngiliz'lerin yardımını sağlamak idi. Böylece Hayfa'da misyon teşkilâtlarını kurdular. Oradan dâvetçilerini Arab devletlerine göndere-biliyorlardı. İngilizler'in Hayfa'dan çekilmesinden sonra Kadıyanîler İsrail sancağı altında da güven ve istikrar buldular. Halâ da merkezleri Hayfa şehrindedir. Oradan Filistin'e giriyorlar ve Arab devletlerine geçebiliyorlar.
«Bütün Arap devletleri İsraille olan ilişkilerini kesip, ondan ayrıldığı zaman bile Kadıyanîler onlarla sıkı temaslarda bulundular, dostluk tezahüratları gösterdiler. Ve Kadıyanîler Filistin'e güvenlik içinde girip çıkmaktadırlar.
«Kadıyanîlerin önce İngilizlerle sonra da İsraillilerle dostluk münasebetleri kurmaları onların Müslümanlardan ayrı olduklarına kesinlikle delâdet eder, Biz Arab ve İslâm devletlerinden, bilhassa Arap âleminden ve İsrailden, İsrail'deki mekteplerini kapatmak suretile Kadıyanîleri korkutmalarını; onlara İsrailde yollar açan Avrupa şirketlerine ve fabrikalarına iyi bir ders olsun diye bütün Kadıyanîleri Arab memleketlerinden sürmelerini ve oralara girmekten menetmelerini istiyoruz.» (121)
Bizzat Kadıyanî kaynakları şöyle diyor:
«Ahmediyye misyoner teşkilâtı, Hayfa'daki Kermel dağına düşer.. Orada bir mescidimiz, misyoner binamız, umumi bir okul, kitap alış verişi için bir dükkânımız ve bir medresemiz vardır. Teşkilâtımız «Müjde» isminde aylık bir mücmua çıkartır. Bu mecmua başka memleketlerde de o memleketlerin diliyle yayınlatılmaktadır. Vakıa bu teşkilât, beklenilen İsa'nın derslerinden birçoğunu Arab-çaya nakletmiştir.»
«Ahmediyye misyoner teşkilâtı, Filistinin taksimi se-bebile çeşitli yerlerde tepkilerle karşılandı. Filistinde kalan Müslümanlar, her fırsatta hizmet için çırpınan müessesemizden faydalanırlar, ondan hidâyet alırlar. Bundan bir müddet önce misyon başkanımız Hayfa belediye reisini karşıladı ve onunla çeşitli meseleleri görüştü. Ve belediye reisi, fırkamıza katılması pek önemli olan kimselerin oturduğu Kebabir dağının yakınlarında bir medresenin daha inşâ edileceğini müessesemize vadetti. Ayrıca Kebabir dağında misyonerimizi karşılayacağını da vaa-detti, ve bu vaadini yerine getirdi. Onlar bizi dört önemli şahısla karşıladı. Bizde onları misyon adamlarımız ve medrese talebelerile karşıladık. Burada tarihî bir görüşme yaptılar. Dönüşlerinde, onların intihalarını ziyâretçile rin defterine kaydettiler.»
«Burada, İsraildeki misyoner teşkilâtımızın önemini belirten basit bir hadise oldu. Şöyle ki: misyonerimiz Muhammed Şerif Pakistan'daki Ahmediyye merkezine dönmek istediği zaman, israil başbakanı ona bir mektup göndererek Pakistana gitmeden evvel kendisini ziyaret etmesini istedi. Muhammed Şerif bu ziyaerti kabul etti ve başbakana, hayretle kabul ettiği Kur'ân-ı Kerim'in Almanca tercümesinden bir nüsha sundu. Bu karşılıklı mukabele hareketinden İsrail gazeteleri geniş manşetler atarak bahsettiler ve hattâ İsrail radyosu dahi bu haberi anons etti.»
Okuyucu bu iktibaslardan şunu anlamalıdır ki, Ka-dıyanîler, İsrail idaresi altında basit ve aşağı bir hayat yaşamakta olan Filistinli Arablar arasında fikirlerini yayarken, normal durumlarını koruyorlar, siyonizmin kuvvetinden faydalanıyorlar ve idarede bulunan hükümeti kışkırtıp Arablara eziyet etmek suretile de hedeflerine ulaşıyorlar.. Yani beklenilen İsa'nın sözlerine uyarak onları cihad fikrinden vazgeçmeye ikna etmek istiyorlar.
Bu yazdıklarımız, bu hareketin, yaptığı çalışmaların, kurduğu tuzakların, meydana getirdiği örgütlerin ve saçtığı zararların ancak çok azıdır. Burada dikkatinizi çekmek istediğimiz önemli bir husus daha var: Kadıyanîliğin dâvetçileri Müslümanlar arasında fikirlerini ve davetlerini yayarlarken, kendilerine İslâm dâvetçileri süsü vermekte ve vazifelerinin sadece reform ve yenileme olduğunu söylemekteydiler. Sırf Müslümanlar tuzağa düşürülmek istendiklerini anlamasınlar diye. Sonra fikirlerine inanan kimselerin çıktığını ve onların iddia ettikleri şeylere ikna olduklarını gördükleri zaman, sahte elbiselerin altından çıkarak koydukları esasları kabul etmenin zarurî olduğunu söylüyorlardı. Fakat bu aldananlar içinde işin gerçeğini anlayanlar pek azdır. Çoğunluk onların tuzaklarına düşmüş, bu sebeple de hem dünyalarını hem de âhiretlerini kaybetmişlerdir, işte apaçık hüsran budur!!!..
İslami Okul Okulların En Önemlisi