Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kaynak - İslami Bilgiler - Kara Kitap - 1. Sayfa

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

Kaynak: Kara Kitap - Orhan Pamuk, İletişim Yayınları, 28.Baskı, Eylül-2000

 

  1. Şemsi Tebrizi’yi kim öldürdü (S.246-260)

"Ne kadar zaman arayacağım seni ev ev, kapı kapı?

Ne kadar zaman köşeden köşeye, sokak sokak?"

Mevlâna

Galip uzun süren bir uykudan sabah huzurla uyandığında, ta­vandan sarkan altmış yıllık lamba, sararmış bir kâğıt rengiyle yanıyordu. Üzerinde Celâl'in pijaması, Galip evdeki açık lam­baları söndürdü, kapının altından atılmış Milliyet'i alıp Ce­lâl'in çalışma masasına oturup okudu: Bugünkü köşe yazısın­da cumartesi öğleden sonra gazeteye gittiğinde okuduğu yanlı­şı görünce ('kendiniz olmakta'yı, 'kendimiz olmakta' olarak yazmışlardı), eli kendiliğinden çekmeceye uzanıp yeşil bir tü­kenmez kalem buldu ve yazıyı düzeltmeye başladı. Yazıyı bi­tirdiğinde Celâl'in de her sabah üzerinde bu mavi çubuklu pi­amayla bu masaya oturup aynı kalemle düzeltmeler yaparken sigara içtiği aklına geldi.

İçinde her şeyin yolunda gittiğine ilişkin bir inanç vardı. Uykusunu aldıktan sonra zorlu bir güne güvenle başlayacak biri gibi iyimserlikle kahvaltısını" yaparken kendisiyle dopdo­luydu ve sanki başka biri olmasına gerek de yoktu.

Kahvesini hazırladıktan sonra, koridordaki dolaptan çıkar­dığı köşe yazılan, mektuplar ve gazete kesikleriyle dolu bazı kutuları çalışma masasının üzerine yerleştirdi. Bütün dikkatini vererek inançla önündeki kâğıtları okursa aradığı şeyi en" so­nunda bulacağından kuşkusu yoktu hiç!

Celâl'in Galata Köprüsü'nün dubaları içinde yaşayan kimse­siz çocukların vahşi hayatına, yetimhanelerdeki kekeme ve ca­navar müdürlere, Galata Kulesi'nden suya atlar gibi göğe atla-yah kanatlı hezartenlerin uçuş yarışmasına, oğlancılığın tarihi­ne ve günümüzde bu işin ticaretini yapanlara ilişkin köşe yazı-larını okurken Galip, yazılara gösterilmesi gereken sabır"ve dikkati kendinde buldu, istanbul'a ilk gelen T modeli Ford'ün şoförlüğünü yapan Beşiktaşlı makineci çırağının anılarını,'İs tanbul'da neden her mahallede müzikli saat kuleleri dikilmesi gerektiğini, Binbir Gece Masalları'ndaki harem kadınlarıyla köle zencilerin buluştuğu sahnelerin Mısır'da yasaklanmasının tarihi anlamım, eski atlı tramvaylara hareket halinde binebil-menin yararlarını ve papağanların neden istanbul'dan kaçıp kargaların geldiğini ve bu yüzden kar yağışlarının başladığını açıklayan hikâyeyi de Galip aynı iyiniyet ve güvenle okudu.

Okudukça, bu yazıları ilk okudtığu günleri hatırlıyor, arada bir kâğıt parçasına notlar alıyor, bazan bir cümleyi, bir paragra­fı ya da bazı kelimeleri yeniden okuyor, bitirdiği köşe yazısını kutuya geri koyarken sevgiyle bir yenisini çekip çıkartıyordu.

Güneş odanın içine değil yalnız pencerelerin kenarlarına vuruyordu. Perdeler açılmıştı. Karşı apartmanın çatısından sarkan buzların ucundan, pislik ve karla dolmuş olukların ke­narından sular damlıyordu. Kiremit kırmızısı ve kirli kar rengi bir damın üçgeniyle, karanlık dişleri arasından linyit duman­ları çıkan uzun bir bacanın dikdörtgeni arasından mavi ve par­lak bir gök gözüküyordu. Galip okumaktan yorulan gözlerini bu üçgenle dörtgen arasına diktiğinde, maviliği hızlı uçuşla­rıyla kesen kargaları görüyor, başını önündeki kâğıda çevirdi­ğinde Celâl'in de yazılarını kaleme alırken yorulduğunda aynı yere bakıp aynı kargaların uçuşunu seyrettiğini anlıyordu.

Çok sonra, güneş artık karşı apartmanın perdeleri çekili ka-raı|lık_ pencerelerine vururken Galip'in iyimserliği dağılmaya başladı. Eşyalar, kelimeler, anlam, her şey hâlâ yerli yerindeydi belki, ama onları birlikle tutan daha derin bir gerçekliğin çe­kip gittiğini 'Galip okudukça acıyla hissediyordu. Celâl'in Mehdiler, sahte peygamberler düzmece padişahlar üzerine yazdıklarını okuyordu, Mevlana ve Şemsi Tebrizi ilişkisi üzeri-ne, Şemsi TebriziEden sonra bu büyük şairin yakınlaştığı ku-

yumcu Selahaddin ve onun ölümünden sonra da yerini tutan

Çelebi Hüsamettin üzerine Celâl'in yazdıklarını okuyordu. içinde biriken tatsızlık duygusundan çıkmak için ister inan ister inanma' köşesine yazdıklarını okuyor, Sultan ibrahim'in başvezirine bir beyit yazarak hakaret ettiği için bir eşeğe bağla­narak bütün İslanbul'da dolaştırılan şair Figani'nin ve kızkar-deşlerinin her biriyle evlenerek istemeden her birinin ölümü nü hazırlayan Şeyh Eflâki'nin hikayesiyle oyalanamıyordu. Öteki kutudan çıkardığı mektupları okurken, Celâl'le ne ka­dar çok ve ne kadar değişik insanların ilgilendiğini, tıpkı ço­cukluğundaki gibi hayretle görüyor, ama para isteyenlerin, birbirlerini suçlayanların, polemiğe girdiği öteki köşe yazarla­rının karılarının orospu olduğunu açıklayanların, gizli tarikat­ların kumpaslarıyla, bölge tekel alım müdürlerinin yediği rüş-vetleri ihbar edenlerin, aşklarını ve nefretlerini ilân edenlerin mektupları Galip'in içinde biriken güvensizlik duygusunu beslemekten başka bir işe yaramıyordu.

Her şeyin, masaya otururken aklındaki Celâl imgesinin ya­vaş yavaş değişmesiyle ilgili olduğunu biliyordu. Sabah eşyalar ve nesneler anlaşılır bir dünyanın uzantılarıyken, Celâl de, yıl­lardır yazılarını okuduğu, bilinmeyen yanlarını 'bilinmeyen yan' olarak uzaktan anlayıp benimsediği biriydi. Öğleden son­ra, alt kattaki jinekologun muayenehanesine asansörün dur­madan hasta ve gebe kadın taşımaya başladığı saatlerde Galip aklındaki bu Celâl imgesinin tuhaf bir şekilde daha 'eksik' bir imgeye dönüştüğünü anladığında, oturduğu masanın, çevre­sindeki eşyaların ve odanın bütünüyle değiştiğini hissetti. Eş­yalar artık sırları kolay kolay çözülemeyecek bir dünyanın hiç de dost gözükmeyen tehlikeli işaretleriydiler.

Bu değişimin Celâl'in Mevlâna üzerine yazdıklarıyla yakın­
dan bağlantılı olduğunu anladığı için, Galip konunun üzerine
gitmeye karar verdi. Kısa sürede Celâl'in Mevlâna üzerine yaz­
dığı köşe yazılarının hepsini ortaya çıkardı ve hızla okumaya
başladı.       

Celâl'i gelmiş geçmiş en etkili mutasavvıf- şaire bağlayan şey, ne onüçüncü yüzyılda Konya'da Farsça yazılmış şiirlerdi, ne de ortaokul ahlâk derslerinde öğretilen erdemlere örnek olsun diye bu şiirlerden seçilen beylik mısralar. Bir yığın sıradan ya­zarın kitabının ilk sayfasını süsleyen 'seçme' inciler kadar, tu­ristlerin ve kartpostal şirketlerinin vazgeçemedikleri çıplak ayaklı ve eteklikli Mevlevi ayinleri de Celâl'in ilgisini çekme­mişti hiç. Yedi yüzyıl boyunca, hakkında onbinlerce cilt şerh yazılan Mevlâna ve ölümünden sonra yayılan tarikatı, Celâl'i, bir köşe yazarının kullanıp yararlanması gereken bir ilgi odağı olarak heyecanlandırmıştı yalnızca. Mevlâna'da Celâl'i en çok ilgilendiren şey, hayatının bazı dönemlerinde bazı erkeklerle kurduğu 'cinsel ve mistik' yakınlıklarla bunların hikâyelerine da yansıyan esrarı ve sonuçlarıydı.

Konya'da babasından devraldığı şeyhlik makamında oturur-ken yalnız müridlerinin değil, bütün şehrin hayranlıkla sevdi­ği Mevlâna, kırkbeş yaşlarındayken ne bilgisi, ne değerleri, ne de hayata bakışı kendisininkine benzeyen, Şemsi Tebrizi adlı şehir şehir gezen bir dervişin etkisi altına girmişti,-Celâl'e.göre hiç de anlaşılamayacak bir davranıştı bu. Yedi yüzyıl boyunca yorumcuların bu ilişkiyi 'anlaşılır' hale sokmak için yazdıkları 'açıklamalar' da bunun bir kanıtıydı. Şems'in kaybolmasından ya da öldürülmesinden sonra Mevlâna öbür müridlerinin isya­nına rağmen, bu sefer iyice bilgisiz, özelliksiz bir kuyumcuyu kendine halife tayin etmişti. Celâl'e göre, herkesin kanıtlama­ya çalıştığı gibi Tebrizli Şems'in 'çok kuvvetli bir sufiyane cez­beye' sahip olmasının değil, Mevlâna'nın kendi ruhsal ve cin­sel durumunun belirtilerini gösteren bir başka işaretti bu se­çim. Nitekim, bu ikinci halifenin ölümünden sonra Mevlâ­na'nın, kendine 'hemdem' olarak seçtiği üçüncü, halife,,ikinci­sini aratmayacak kadar özelliksiz ve parlaklıktan yoksundu.

Celâl'e göre, yüzyıllardır yapıldığı gibi, 'anlaşılmaz' gözüken bu üç ilişkiyi 'anlaşılır' kılmak için çeşitli kulplar takmak, 'hali­felerin' her birine taşıyamayacakları gerçekdışı erdemler yakış­tırmak, hele bazılarının yaptıkları gibi, onların Muhammed'in, Ali'nin soyundan geldiklerini kanıtlayacak sahte şecereler düz­mek, Mevlâna ile ilgili çok önemli bir özelliği gözden kaçır­maktı. Celâl, Mevlâna'nın eserine de yansıdığını söylediği bu özelliği Konya'da her yıl düzenlenen anma gününe rastlayan bir pazar yazısında anlatmıştı. Çocukluğunda, dinle ilgili bü­tün yazılar gibi sıkıcı bulduğu ve yayımlanışını yalnızca o yıl çıkarılan Mevlâna pulları dizisi (onbeş kuruşlukları pembeydi, otuzluklar mavi ve az bulunan altmış kuruşluklar yeşil) yüzün-den hatırladığı bu yazıyı yirmiiki yıl sonra yeniden okurken Galip çevresindeki eşyaların değiştiğini bir daha hissetti.

Celil'e göre, yorumcuların kitaplarının baş köşelerine oturt­tukları ve binlerce kere anlattıkları gibi Mevlâna'nın gezgin derviş Şemsi Tebrizi'yi Konya'da görür görmez onu etkilediği ve ondan etkilendiği bir gerçekti. Ama, sanıldığı gibi, Şemsi Tebrizi'nin ortaya bir soru atmasıyla başlayan o ünlü 'diya-log'dan sonra Mevlâna bu adamın bir bilge olduğunu hemen anladığı için değildi bu. Aralarında geçen konuşma, en yavan tasavvuf kitaplarında bile binlerce örneği görülen sıradan bir 'alçakgönüllülük meseli'ne dayanıyordu. Denildiği kadar bir bilge kişiyse eğer Mevlâna, bu kadar sıradan bir 'mesel'den et­kilenmez, olsa olsa etkilenmiş gibi yapardı.

O da öyle yapmış, Şems'de derin bir kişilikle, etkileyici bir ruhla karşılaşmış gibi davranmıştı. Celâl'e göre kırkbeş yaşla­rındaki Mevlâna'nın o yağmurlu gün gerçekten böyle bir 'ruh' ile karşılaşmaya, kendi suretini yüzünde göreceği birisine ihti­yacı yardı çünkü. Böylece, Şems'le karşılaşır karşılaşmaz ken­disini aradığı kişinin bu olduğuna inandırmış, Şems'i de ger­çek yüce kişiliğin kendisi olduğuna inandırması da tabii, hiç de zor olmamıştı. 23 Ekim 1244'teki bu karşılaşmadan hemen sonra, .bir. medrese hücresine kapanmışlar, altı ay oradan hiç çıkmamışlardı. Bir medrese hücresinde altı ay ne yaptıkları, ne konuştukları sorusunu, Mevlevilerin çok az değindikleri bu 'laik' soruyu, Celâl dindar okurlarını daha fazla öfkelendirme­mek için yazısında dikkatle bir kurcaladıktan sonra, asıl-konu­suna geçiyordu.

Mevlâna bütün hayatı boyunca kendisini harekete geçirecek, kendisini alevlendirecek bir 'öteki'ni, kendi yüzünü ve ruhunu yansıtacak bir aynayı aramıştı. Hücrede yaptıkları ve konuştuk­ları şeyler, bu yüzden, tıpkı Mevlâna'nın eserleri gibi, birden fazla kişinin kılığına bürünmüş tek bir kişinin ya da tek kişi kı­lığına girmiş birden fazla kişinin işleri, sözleri ve sesleriydi. Çevresindeki,budala (ve vazgeçemediği) müridlerinin hayranlığına ve onüçüncü yüzyılda bir Anadolu kentindeki boğucu ha­vaya dayanabilmesi için çünkü, şairin her zaman dolabında sakladığı tebdil-i kıyafet araçları gibi, yanında tuttuğu, sırasın­da kişiliğine bürünerek ferahlayabileceği başka kimliklere ihti­yacı vardı. Celâl, bu derin isteği kendi başka yazılarından ödünç aldığı bir imgeyle pekiştirmişti: "Tıpkı, budala bir ülke­de, dalkavuklar, zalimler ve fakirler arasında hüküm sürmeye dayanamayan bir padişahın geceleri giyip sokaklarda gezerek rahatlayabilmek için dolabında sakladığı köylü elbiseleri gibi."

Galip'in beklediği gibi, dinine bağlı okurların ölüm tehditle­riyle ve Cumhuriyetçi laik okurların da tebrik mektuplarıyla karşılanan bu köşe yazısından bir ay sonra, Celâl, gazete pat­ronunun bir daha dönmemesini rica ettiği bu konuyu bir daha açmıştı.

Yeni yazıda Celâl bütün Mevlevilerin bildiği bazı temel ol-guların üzerinden geçiyordu önce: Mevlâna'nın ne idüğü be­lirsiz bir dervişe bu kadar yakınlık göstermesini kıskanan öbür müridler, Şems'i sıkıştırıp ölümle tehdit etmişler. Bunun üzerine karlı bir kış günü 15 Şubat 1246'da (Dizgi hatalarıyla dolu lise kitaplarını hatırlatan Celâl'in bu kesin tarih tutkusu­nu Galip çok seviyordu) Şems Konya'da kaybolmuştu. Sevgili­sinin ve bürünebileceği ikinci kişiliğin yok olmasına dayana-mayan Mevlâna, bir mektuptan Şems'in Şam'da olduğunu an­layınca "aşkını" (Celâl bu kelimeyi okuyucularını daha da şüphelendirmek için, tırnak içinde kullanıyordu hep,), geri ge­tirtmiş, onu evlatlık kızlarından biriyle de hemen evlendirt-mişti. Ancak, bundan sonra Şems'in çevresindeki kıskançlık çemberi yeniden daralmaya başlayacak, çok geçmeden 1247 yılı aralık ayının beşinci perşembe günü, aralarında Mevlâ­na'nın oğlu Alâaddin de olan bir kalabalık tarafından Şems pu­suya düşürülüp bıçaklanarak öldürülecek, aynı gece pis ve so­ğuk bir yağmur yağarken cesedi Mevlâna'nın evinin bitişiğin­deki bir kuyuya atılacaktı.

Yazının Şems'in cesedinin atıldığı bu kuyuyu anlatan bundan sonraki satırlarında Galip kendisine hiç de yabancı gelmeyen birşeyler buldu. Celâl'in kuyu, kuyuya atılan ceset, cesetin yal­nızlığı ve hüznü üzerine yazdıkları Galip'e yalnızca korkutucu ve tuhaf gelmekle kalmadı, cesedin atıldığı yedi yüzıllık kuyu-

yu bizzat kendi gözüyle gördüğü, taşları, Horasani sıvayı seçti-ği duygusuna kapıldı. Yazıyı birkaç kere okuduktan sonra bir içgüdüyle seçtiği başka yazılara göz gezdirirken, aynı tarihlerde Celâl'in bir apartman aralığını anlattığı,köşe,yazısında kuyuyu tasvir ederken kullandığı bazı cümleleri olduğu gibi kullandığı­nı ve iki yazıda da aynı üslûbu başarıyla koruduğunu keşfetti.

Daha sonra, Celâl'in Hurufilik üzerine yazdıklarının içine girdikten sonra okusaydı hiç aldırmayacağı bu küçük oyuna önem vererek Galip masasının üzerine yığdığı yazıları bir de bu gözle okumaya başladı. İşte o zaman Galip, Celâl'in yazıla­rını okudukça çevresindeki eşyaların neden değiştiğini, neden bütün masaları, perdeleri, lambaları, küllükleri, sandalyeleri, kaloriferin üzerindeki makası, ıvır zıvırı birbirine bağlayan o derin anlamın ve iyimserliğin çekip gittiğini anladı.

Celâl, Mevlâna'dan kendinden sözeder gibi sözediyor, keli­meler, cümleler arasında ilk bakışta göze çarpmayan sihirli bir yer değiştirmeden yararlanarak, kendini Mevlâna'nın yerine koyuyordu. Galip, Celâl'in kendinden sözettiği bazı yazılarda ve Mevlâna'dan sözettiği 'tarihi' yazılarında aynı cümleleri, pa­ragrafları, bunlardan öte, kederle ördüğü aynı üslûbu kullan­dığını bir kere daha görünce, bu yer değiştirmeden emin oldu. Bu tuhaf oyunu korkutucu yapan şey, Celâl'in özel defterlerin­de, yayımlanmamış yazı müsveddelerinde, tarih sohbetlerinde, Şeyh Galip üzerine yazdığı denemelerinde, rüya yorumların­da, istanbul hatıralarında ve birçok köşe yazısında kaleme al­dıklarıyla desteklenmesiydi.

Kendisini hep bir başka kişi olarak gören kralların, bir başka birisi olabilmek için saraylannı yakan Çin imparatorlarının, ge­celeri kıyafet değiştirip halk arasına karışmayı artık bir hastalık haline getirip, günlerce saraydan ve devlet işlerinden uzak ka­lan padişahların hikâyelerini 'İster inan ister inanma' köşesin-de Celâl yüzlerce kere anlatmıştı. Yarı kalmış anı benzeri hikâ­yecikleri yazdığı bir defterde Celâl'in kendini sıradan ve sade bir yaz günü içinde sırasıyla Leibniz, ünlü zengin Cevdet Bey, Muhammed, gazete patronu, Anatole Prance, başarılı bir ahçı, vaaz veren ünlü bir imam, Robinson Crusoe, Balzac ve üzerleri utançla çizilmiş altı kişi daha olarak gördüğünü okudu Galip. Mevlâna'nın pullar ve afişlerde görülen resimlerinin karikatür­lerine baktı; üzerinde Mevlâna Celâl yazan bir sandukanın be­ceriksizce çizilmiş resmine rastladı. Yayımlanmamış bir köşe yazısı ise şu cümleyle başlıyordu: "Mevlana'nın en büyük eseri denen Mesnevi baştan sona bir çalıntıdır!"

Bu cümlenin arkasından akademik yorumcuların saygısızlık korkusu ve .gerçek kaygısı arasında gidip gelen bir üslûpla gösterdikleri benzerliklere abartılarak işaret edilmişti. Mesne-vi'deki falanca hikâye 'Kelile ve Dimne'den alınmış, filanca hi­kâye Attar'ın 'Mantık-üt Tayr'ından yürütülmüş, beriki anek-

dot olduğu gibi 'Leylâ ve Mecnun'dan kaldırılmış, ötekisi 'Me-nâkıb-ı Evliya'dan aşırılmıştı. Galip hikâyeleri yürütüten bu kayakların uzayan listesi içinde 'Kısas-ı Enbiya'yı 'Binhir Ge­ce Masalları'nı ve İbni Zerhani'yi de gördü. Bu listenin sonuna Celâl başkalarından hikâye yürütmek üzerine Mevlâna'nın dü-şüncelerini eklemişti. Galip hava kararırken içinde daha da koyulaşan karamsarlıkla birlikte bu düşünceleri yalnızca Mevlânâ'nın düşünceleri gibi değil aynı zamanda kendisini Mevlâ-na'nın yerine koyan Celâl'in düşünceleri gibi okudu.

Celâl'e göre kendileri olmaya uzun süre katlanamayan, an-cak bir başkasının kişiliğine büründükleri zaman huzur bulan bütün insanlar gibi Mevlâna da, bir hikâyeye başladığında an­cak bir başkasının anlattıklarını söyleyebiliyordu. Zaten bir başkası olmak için yanıp tutuşan bütün mutsuzlar için hikâye anlatmak, kendi sıkıcı gövdeleri ve ruhlarından kurtulabilme-

leri için keşfedilen bir hileydi. Bir hikâye anlatabilmek için bir hikâye anlatmak istiyordu. Tıpkı Binbir Gece Masalları gibi, bir hikâye bitmeden bir ikincisi başlayan o ikincisi bitmeden üçüncüsüne geçilen, bitmeyen hikâyelerin, tıpkı tüketileme-yen ama kısa bir sürede bıkılan insan kişilikleri gibi hep arka-dy bırakıldığı, tuhaf ve düzensiz bir 'kompozisyon'du Mesne-vi. Galip, Mesnevi ciltlerini karıştırırken müstehcen hikâyele-rin yanlarının çizildiğini, bazı sayfaların öfkeli bir yeşil kalem-le soru işaretlerine, ünlemlere, karalamaya varan düzeltmelere boğulduğunu gördü. Mürekkep ve pislik içideki bu sayfalar-da anlatılan hikayeleri aceleyle okuduktan sonra çocukluğun-

da gençliğinde özgün köşe yazısı diye okuduğu birçok hikâ-yeyi Celâl'in 'Mesnevi'den alarak cağımız istanbul'una uyarladığını anladı.

Galip, Celal'in nazire sanatı üzerine, tek gerçek hünerin bu olduğunu söyleyerek saatlerce konuştuğu geceleri hatırladı: Rüya, yolda aldıkları pastaları atıştırırken, Celâl birçok köşe yazısını belki de hepsini başkalarının yardımıyla yazdığını söyler, önemli olanın yeni bir şey 'yaratmak' değil, daha önce-den, Binlerce zekâ tarafından binlerce yılda yaratılmış olan ha-rikaları bir köşesinden, bir ucundan değiştirerek yepyeni bir şey Söyleyebilmek olduğunu ekler, bütün köşe yazılarını baş-kalarından aldığını ileri sürerdi. Galip'insinirlerini bozarak odadaki eşyaların, masanın üzerindeki kâğıtların gerçekliğine olan, iyimser inancını iyice kaybettiren şey, yıllarca Celâl'indir diye bellediği bazı hikâyelerin bir başkasının olduğunu öğren­meyi değil, ama bu gerçeğin işaret ettiği başka bazı ihtimaller oldu.

Tıpkı yirmibeş yıl önceki halini taklit eden bu ev ve bu oda gibi, istanbul'un bir başka yerinde, gene aynı şekilde döşenmiş başka bir ev ve oda olabileceği geldi aklına. O odada, aynı ma­sada oturur) hikâye anlatan Celâl'le onu neşeyle dinleyen Rüya yoksa eğer, aynı masada oturan ve eski köşe yazıları koleksi­yonunu okuya okuya kaybettiği karısının izini bulabileceğini sanan Galip benzeri bir bahtsız vardı. Tıpkı nesnelerin, resim­lerin, plastik torbaların üzerlerindeki simgelerin kendilerinin başka şeylerin işaretleri olması ve tıpkı Celâl'in her yazısının her okunuşta başka anlama işaret etmesi gibi, kendi hayatının da her düşündüğünde başka bir anlamı olduğu ve birbiripi tren vagonları gibi amansızca izleyen bu anlamlar arasında kaybolabileceği de geldi aklına. Dışarıda hava kararmış, oda­nın içinde örümceklerle kaplı, ışıksız mahzenlerdeki küf've ölüm kokusunu hatırlatan o elle dokunulabilir loş ışık birik-mişti. Galip, istemeden içine düşürüldüğü bu öteki dünya ka-busunda, bu hayaletimsi âlemden dışarı çıkabilmek için yor-gun gözlerle okumaya devam etmekten başka yolu olmadığını anlayıp masanın üzerindeki lambayı yaktı.

Yarıda bıraktığı yerden, Şems'in cesedinin içine atıldığı örümcekli kuyuya döndü böylece. Hikayenin devamında şair, dostunun, sevgilisinin' kaybından kendinden geçmiş bir hal-deydi.Şems'in öldürüldüğüne, cesedinin kuyuya atıldığına bir türlü inanmıyor, dahası, kendisine burnu dibindeki kuyuyu göstermek isteyenlere öfkeleniyor, sevgilisini başka yerlerde

aramak için bahaneler uyduruyordu: Bundan önceki kaybolu­şunda yaptığı gibi Şems, Şam'a gitmiş olamaz mıydı?

Mevlâna işte böyle Şam'a gitmiş, şehrin sokaklarında sevgi­lisini böyle aramaya başlamıştı. Şehirdeki her sokağa, her oda­ya girmiş, her meyhaneye, her köşeye, her taşın altına bakmış, sevgilisinin eski dostlarını, ortak tanıdıklarını, sevdiği mekân­ları, camileri, tekkeleri, her yeri bir bir yoklamış, öyle ki, bir süre sonra aramak bulmaktan daha önemli bir iş olup çıkmış­tı. Köşe yazısının bu noktasında, okuyucu, arananla arayanın birbirleriyle yer değiştirdiği, bulmanın değil hedefe dpğru_yü-rümenin, kayıp sevgilinin değil bahanesi olduğu aşkın öne çıktığı mistik ve panteist bir âlemin afyon dumanları, gül sula­rı ve yarasaları arasında buluyordu kendini. Şairin büyük şeh­rin sokaklarında başından geçen çeşitli maceraların, tarikat yolcusunun gerçekliğe kavuşmak, kemâle ermek için aşması gereken mertebelere denk düştüğü kısaca gösteriliyordu: Sev­gilinin kaçtığının anlaşıldığı şaşkınlık sahnesiyle onun peşine düşme, 'nef-i isbat' aşamasına uygun düşüyorsa, sevgilinin es­ki dostlarının ve düşmanlarının görüldüğü ve ayak bastığı kö­şelerin ve can yakan anılarla kaynaşan eski eşyalarının ince­lendiği sahneler 'çile'nin çeşitli aşamalarına denk düşüyordu. Kerhane sahnesi, sevgi içinde erimekse Hallac-ı Mansur'un ölümünden sonra evinde bulunan şifreli mektuplar misali tak­ma adlar, edebi tuzaklar ve kelime oyunlarıyla bezeli yazıların cennet ve cehenneminde kaybolmak Attar'ın da işaret ettiği esrar vadisinde kaybolmak demek oluyordu. Geceyarısı mey­hanede her biri bir başka 'aşk hikâyesi' anlatan hikayeciler, At­tar'ın Mantık-üt Tayr'ından çıkmaysa, şehrin esrarla kaynaşan sokakları, dükkânları, pencereleri arasında yürüye yürüye sar­hoş olan şairin Kafdağı'nda aradığı şeyin kendisi olduğunu an­laması da gene aynı kitaptan alınmış bir fena-i mutlak (mutlak içinde erime) örneği oluyordu vs.

Celâl'in uzun köşe yazısı öbür mutasavvıfların arayanla ara­nanın birliği üzerine gösterişli ve aruzlu mısralarıyla süslen­miş, Şam'da aylar süren araştırmalarından yorgun düşen. Mevlâna'nın şu ünlü mısraı da şiir çevirisinden nefret eden Celâl'in düzyazısıyla eklenmişti: "Madem ki ben o'yum!" demiş şehrin esrarında kaybolduğu günlerin birinde şair, "Niye artık arıyo­rum ki öyleyse?" Köşe yazısının bu doruk noktasını Celâl bü tün Mevlevilerin gururla tekrarladığı şu edebi gerçekle bitiri­yordu: Bu aşamadan sonra, Mevlâna, o ara döktürdüğü şiirle­rini, kendi adını değil, 'Divan-ı Şemsi Tebrizi' adını vererek toplamıştı.

Tıpkı çocukluğundaki gibi, bu köşe yazısının Galip'i daha çok ilgilendiren yanı arama ve araştırmaların polisiye kurgu kıs­mı oldu. Celâl burada, tasavvuf hikayeleriyle gönlünü aldığı dindar okuyucularını yeniden öfkelendiren, laik ve cumhuriyet­çi okuyucularım ise keyiflendiren şu sonuca ulaşıyordu: "Şems'i öldürten ve kuyuya atılmasını isteyen tabii ki Mevlâna'nın ken­disidir!" Celâl savını Beyoğlu ve adliye muhabirliği yaptığı bin-dokuzyüzellilerde yakından tanıdığı Türk polis ve savcısının sık sık kullandığı bir yöntemle kanıtlamıştı. Sevgilinin öldürülme­siyle bundan en çok yarar sağlayan kimsenin Mevlâna olduğu­nu, bu sayede sıradan bir hoca olmaktan en büyük tasavvuf şa­iri mertebesine çıktığını, suçlamaya alışmış bir kasaba savcısının üslubuyla hatırlattıktan sonra, o zaman bu cinayeti herkesten çok onun istemiş olacağını belirtiyordu, istemekle yaptırtmak arasındaki Hıristiyan romanlarına özgü ince hukuki köprüyü de, suçluluk duygusunun belirtileri ve acemi katillerin bilinen numaraları olan ölüme inanmamak, deli divane olmak, gidip de kuyudaki cesede bakamamak gibi tuhaflıklarla geçiyor, hemen sonra Galip'i derin umutsuzluğun içine iyice gömen öteki ko­nuyu açıyordu: Cinayetten sonra suçlunun Şam sokaklarında aylar süren araştırmaları, bütün şehri baştan aşağı defalarca ta­raması, o zaman, neyin işareti olabilirdi acaba?

Galip, Celâl'in bu konuya köşe yazısında gözüktüğünden çok daha fazla bir zaman verdiğini defterlerin içindeki bazı notlardan ve eski futbol maçı (Türkiye: 3 -/Macaristan: 1) ve si­nema biletlerini (Tenceredeki Kadın', 'Eve Dönüş') sakladığı bir kutuda bulduğu Şam haritasından anladı. Haritada Mevlâ­na'nın Şam'da yaptığı araştırmalar yeşil bir tükenmez kalemle işaretlenmişti. Öldürüldüğünü çok iyi bildiği Şems'i aramadığı­na göre, Mevlâna şehirde başka bir şey yapıyor olmalıydı, ama neydi o şey? Şairin şehirde uğradığı her köşe işaretlenmiş, ayak bastığı mahallelerin, hanların, kervansarayların, meyhanelerin adları haritanın arka tarafına yazılmıştı. Alt alta sıralanan bu ad ların uzayıp giden listedeki harflerinden, hecelerinden Celâl bir anlam çıkarmaya çalışmış, gizli bir simetriyi aramıştı.

Hava karardıktan çok sonra Galip, Binbir Gece Masalla-rı'ndaki polisiye hikâyelere ('Civa Ali', 'Akıllı Hırsız' vs.) iliş­kin bir köşe yazısını yayımladığı tarihlerde, Celâl'in eline ge­çen ıvır zıvırı sakladığı bir kutuda bir Kahire haritasıyla, istan­bul Belediyesi'nin 1934 tarihli Şehir Rehberi'ni de buldu. Bek­lediği gibi Binbir Gece Masalları'ndaki hikâyeler Kahire harita­sına yeşil bir tükenmez kalemin çizdiği oklarla işaretlenmişti. Şehir Rehberi'nin bazı sayfalarındaki haritalarda ise aynı ka­lemle olmasa bile, aynı yeşille çizilmiş bazı oklar gördü. Kar­makarışık haritalar içerisinde, yeşil okların serüvenlerini izler­ken istanbul'da bir hafta süren kendi gezintilerinin haritasını da görür gibi oldu. Bunun bir yanılsama olduğuna kendini inandırmak için, yeşil okun kendisinin ayak basmadığı hanla­ra, girmediği camilere, çıkmadığı yokuşlara uğradığını hatır­lattı kendine, ama kendisi de bitişikteki hanlara uğramış, ya­kındaki camilere gitmiş, aynı tepelere çıkan yokuşları tırman­mıştı: Bütün istanbul, haritadan nasıl gösterilirse gösterilsin, aynı yolculuğa çıkmış insanlarla kaynaşıyordu demek ki!

Böylece Şam, Kahire ve istanbul haritalarını yıllar önce Ce-lâl'in jîdgar Allan Poe'dan,esinlenerek yazdığı bir köşe yazısın­da öngördüğü gibi yanyana getirdi. Bunu yapabilmek için Bele-diye Şehir Rehberi'nin ciltli sayfalarını, banyodan aldığı ve Ce­lâl'in sakalları üzerinde gezindiği tel tel kanıtlarıyla belli olan bir jiletle yırtması gerekmişti. Üç haritayı yanyana getirince bü­yüklükleri de birbirini tutmayan bu çizgi ve işaret parçacıkla-nyla ne yapacağını kestiremedi önce. Sonra, tıpkı çocuklukla­rında Rüya ile bir dergiden bir resim kopya ederken yaptıkları gibi, onları oturma odasının camlı kapısına üstüste bastırıp ar­kalarından vuran lambanın ışığında seyretti, Daha sonra Ce­lâl'in .annesinin, bir zamanlar aynı masanın üzerine yaydığı el­bise patronlarına bakar gibi, haritaları masaya yayıp bir bilme­ceyi tamamlayacak parçalar olarak görmeye çalıştı: Üstüste oturan haritalar içinde belli belirsiz seçebildiği tek şey iyice yaşlanmış bir ihtiyarın kırış kırış ve rastlantısal yüzü oldu.

Bu yüze o kadar uzun bir süre baktı ki, onu uzun bir zaman dır tanıdığı duygusuna kapıldı. Tanışıklık duygusu ve gecenin sessizliği Galip'e huzur verdi. Bu huzur sanki daha önceden ya­şanmış, tasarlanmış, bir başkası için de öngörülmüş güven ve­rici bir duyguydu. Galip içtenlikle Celâl'in kendisini yönlendir­diğini düşündü. Yüzlerin anlamından sözettiği bir yığın yazısı vardı Celâl'in, ama Galip'in aklına, Celâl'in yabancı kadın ar­tistlerin yüzlerine bakarken duyduğu bir 'iç huzuruna' ilişkin bazı cümleleri geliyordu. Celâl'in gençliğinde kaleme aldığı si­nema yazılarını kutudan çıkarmaya böyle karar verdi.

Eski sinema yazılarında Celâl, bazı Amerikan yıldızlarının yüzlerinden, mermer ve saydam heykellerden, bir gezegenin görünmeyen ipeksi tarafının yüzeyinden, uzak ülkelerin rüya­ları hatırlatan hafif masallarından sözeder gibi acı ve özlemle sözediyordu. Galip bu satırları okurken, Celâl'le aralarındaki ortak sevgi noktasının Rüya'dan ve hikâyelerden çok, belli be­lirsiz duyulan hoş bir müziği hatırlatan bu özlemin ahengi ol­duğunu hissetti: Haritada, yüzlerde, kelimelerde Celâlle bir­likte bulduğu şeyi seviyor ve ondan korkuyordu da. Sinema yazılarının içine bu müziği bulmak için daha fazla girmek is­terdi, ama çekindi, durakladı: Celâl ünlü Türk oyuncularının yüzlerinden hiç de aynı üslûpla sözetmiyordu: Türk oyuncula­rının yüzleri Celâl'e şifresiyle birlikte anlamları da unutulup kaybolmuş yarım asırlık savaş telgraflarını hatırlatıyordu.

Sabah kahvaltısını ederken, yazı masasına yerleşirken bütün gövdesini saran iyimserliğin şimdi neden çekip gittiğini de ar­tık çok iyi biliyordu: Sekiz saatlik bir okuma sonunda kafasın­daki Celâl imgesi bütünüyle değişmiş, böylece sanki kendisi de başka birisi olmuştu. Sabah iyimserlikle dünyaya inanırken, sa­bırla çalışarak bu dünyanın kendisinden hakladığı temel bir sır­rı çözü vereceğini saflıkla düşünürken, içinde başka biri olma özlemi yoktu hiç. Ama şimdi, dünyanın sırları kendinden uzaklaştıkça ve tanıdığını sandığı bu odadaki eşyalarla yazılar bilinmedik bir dünyanın anlaşılmaz nesnelerine ve kimliğini çıkaramadığı yüzlerin haritalarına dönüştükçe Galip bütün dünyayı bu umutsuz ve sıkıcı bakışla gören kişiden kurtulmak, bir başkası olmak istiyordu. Celâl'in Mevlâna ve Mevlevilikle ilişkisini açıklayabilecek son ipucunun peşinden gitmek için bazı anılarından sözettiği köşe yazılarını okumaya başladığın­da, şehirde akşam yemeği vakti gelmiş, pencerelerden Teşvikiye Caddesi'ne televizyonların mavi ışıkları vurmaya başlamıştı.

Celal Mevleviliğe, yalnızca okuyucularının anlaşılmaz, bir bağlılık duygusuyla bu konuya dalacaklarını bildiği için değil, üvey babası bir Mevlevi olduğu için de ilgi duymuştu. Annesi­nin. Avrupa'dan ve Kuzey Afrika'dan bir türlü dönmeyen Melih Amça'dan ayrılmak zorunda kaldıktan sonra, dikiş dikerek oğ­lunu ve kendisim geçindiremediği için evlendiği bu adamın Ya­vuz Sultan'ın arka sokaklarında, Bizans'tan kalma bir sarnıcın yanıbaşındaki bir Mevlevihane'ye devam ettiğini Galip, Celâl'in laik bir öfke ve Voltaire'ce bir mizahla tasvir ettiği gizli bir ayine giden "hım hım kambur bir avukat"ın varlığından anladı. Bu üvey babayla aynı çatı altında yaşadığı günlerde para kazanmak için Celâl'in sinemalarda yer göstericiliği yaptığını, karanlık ve kalabalık salonlarda çıkan kavgalarda sık sık dayak atıp dayak yediğini, film aralarında gazoz sattığını, gazoz satışını arttırmak için çörekçiyle anlaşıp çöreklere tuz ve biber koydurttuğunu okurken Galip, kendini yer göstericinin, kavgacı seyircilerin, çö­rekçinin ve en sonunda, iyi bir okur gibi Celâl'in yerine koydu.

Böylece Celâl'in Şehzadebaşı'ndaki sinemadaki işinden ay­rıldıktan sonra yanına girdiği ciltçinin tutkal ve kâğıt kokan dükkânında geçen günlerini anlatan anı yazısını okurken gö­züne çarpan bir cümle, Galip'e bir an kendi durumuna ilişkin çok önceden düşünülmüş bir öngörü olarak gözüktü. Anıla­rında kendilerine acıklı ve övünülecek bir geçmiş icat eden bütün yazarların kullandığı sıradan cümlelerden biriydi bu: "Elime ne geçerse okurdum," diye yazmıştı Celâl ve Celâl hakkında eline ne geçerse okuyan Galip, Celâl'in ciltçi dükka­nındaki günlerinden değil, kendisinden sözettiğini anlamıştı.

Geceyarısı sokağa çıkana kadar Galip bu cümleyi her aklına getirişinde onu Celâl'in o anda kendisinin ne yaptığını bildiği­nin bir kanıtı olarak gördü. Böylece bir haftalık çabasmı ken­disinin Celâl ve Rüya'nın izleri peşinden gittiği bir araştırma olarak değil, Celâl'in (ve belki de Rüya'nın) kendisi için kur­dukları bir oyunun parçası olarak gördü. Bu düşünce Celâl'in insanları küçük tuzaklar, belirsizlikler ve yazılarla, uzaktan usulca yönetme isteğine de denk düştüğü için, Galip, bu yaşa­yan müzedeki araştırmalarının artık kendisinin değil, Celâl'in özgürlüğünün belirtileri olduğunu düşünüyordu.

Yalnızca bu boğucu duyguya ve okumaktan ağrıyan gözleri­nin acısına dayanamadığı için değil, mutfakta yiyecek bir şey bulamadığı için de bir an önce evden çıkmak istiyordu. Kapı­nın yanındaki dolaptan Celâl'in koyu lacivert paltosunu çıka­rıp giydi ki, kapıcı ismail ile karısı Kamer hâlâ uyumamışlarsa uykulu gözlerle kapıdan çıkışını görecekleri bacakları ve pal­toyu Celâl'in sansınlar. Lambaları yakmadan merdivenleri in­di, kapıcı dairesinin sokak kapısına bakan alçak penceresin­den hiçbir ışık sızmadığını gördü. Anahtarı olmadığı için so­kak kapısını bütünüyle çekmedi. Kaldırıma adımını atarken ürperdi bir an: Uzun zamandır düşünmemeye çalıştığı telefon­daki kişinin karanlığın bir köşesinden çıkıp geleceğini düşle­di. Hiç de yabancı olmayacağını sezdiği bu adamın elinde yeni bir askeri darbenin hazırlıklarını kanıtlayacak dosyanın değil, daha korkunç ve daha ölümcül bir şeyin olabileceğini de hayal etti, ama sokakta kimsecikler yoktu. Sokaklarda yürürken te­lefondaki bu sesin kendisini izlediğini kurdu. Hayır, kendisini kendinden başka kimsenin yerine koymuyordu. "Her şeyi ol­duğu gibi görüyorum," diye düşündü karakolun önünden ge­çerken. Ellerinde makineli tüfekler, karakolun önünde nöbet tutan polisler ona uykulu ve şüpheli baktılar. Galip duvarlarda gördüğü afişlerin, neon lambaları cızırdayan reklam panoları­nın ve siyasal sloganların üzerlerindeki harfleri okumamak için önüne baka baka yürüdü. Nişantaşı'ndaki bütün lokanta­lar ve büfeler kapalıydı.

Çok sonra, hâlâ eriyen kar sularının yağmur oluklarında ke­derli sesler çıkararak aktığı kaldırımlardan, at kestanesi, servi ve çınar ağaçlarının altından kendi,ayak seslerini ve mahalle kahvelerinden gelen gürültüyü dinleyerek uzun uzun yürü­dükten ve Karaköy'deki bir muhallebicide de karnını tıka basa tavuk, çorba ve ekmek kadayıfıyla doyurduktan sonra, bir ma­navdan meyve, bir büfeden ekmek peynir alıp Şehrikalp Apartmanı'na döndü.