Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kaynak - İslami Bilgiler - Kuseyri Risalesi - 1. Sayfa

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

Kaynak: Kuşeyri Risalesi-S.Uludağ, Dergah Yayınları, 1.Baskı, İst-1978

 

1-İbrahim Havvas’ın şeytanla konuştuğu iddiası. (S.72)

İbrahim Havvâs diyor ki: Şeytan tarafından çarpılan ve sar'a hastalığına yakalanan birisine rasladım, kulağına ezan okumaya başladım. İçinden şeytan bana şöyle bağırdı: Bırak ta bu herifi öl­düreyim. Zira o Kur'an'ın yaratılmış (mahlûk) olduğunu iddia et­mektedir.

 

2-Bir yemeğin şüpheli olduğunu parmağında bir damarın hareket etmesine bağlama yalanı (S.87)

Üstad Ebu Ali Dekkâk  (r.a.)   in sunu anlattığını duymuştum: «Haris Muhasibi helâl oluşu şüpheli bulunan bir yemeğe elini uza­tınca parmağının ucundaki bir damar hareket eder, bunun üzerine o da yemeği yemekten kaçınırdı.»

 

3-İsmail Mağribi 120 sene yaşadığı halde insan eli değmiş bir gıdayı yemeyerek ot kökleri ile geçinmişti iddası (S.114)

Sûfî zâhidlerden Ebu Abdullah Ahmed b. İsmail Mağribî, İbrahim b. Şeyba'nın hocası, Ali b. Rüzeyn'in talebesi idi. Yüz yirmi sene ya­şamış ve 299 senesinde vefat etmişti. Acaib bir hali vardı. Yıllarca insan elinin değdiği şeyi yememiş, yemeyi âdet haline getirdiği ot kökleri ile idare etmişti.

 

4-Bir rekatta kur’anı hatmederdim iddası (S.132)

 

    Ebu Abdullah Sûfi'nin, Abdullah b. Hafifin şöyle dediğini nak­ilettiğini işitmiştim: Sûfiliğe başladığım ilk zamanlarda nice zaman­lar olurdu ki, bir rekât namazda onbir bin kerre ihlâs suresini okur­dum. Nice kereler bir rekâtta Kur'an'ı hatmederdim.    Nice defalar sabahtan ikindiye kadar bin rekât namaz kılardım.

 

5-İbrahim ethem gördüğü ve duyduğu yalanı (S.204)

 

     İbrahim b. Edhem anlatıyor: Bir gece Beytu'l-makdis'de bir taşın altında gecelemiştim. Gecenin bir kısmı geçince gökten iki melek indi ve biri diğerine, geceyi burada geçiren bu zat kimdir? diye sordu. Öbür melek, ibrahim b. Edhem'dir, dedi. Soruyu soran melek: Hakk Taâlâ'nın bir derece tenzil ettiği zat işte budur, dedi. Öbür melek: Neden derecesi indirildi, diye sordu. Sual sahibi melek cevap verdi: Basra'dan hurma satın almıştı. Bakkala ait hurmalardan bir (hurma onun hurmaları arasına karışmış, fakat onu bakkala iade etmemişti. İbrahim b. Edhem diyor ki, bu durumu müşahede ettikten sonra hemen Basra'ya gittim, o bakkaldan yine hurma satın aldım,

bir hurmayı bakkalın hurmaları üzerine düşürdüm. Tekrar Beytü'l- makdis'e geldim ve taşın altında gecelemeye başladım. Gecenin bir kısmı geçince semadan inen iki melekten birinin öbürüne gecesini burada geçiren şu zat kimdir, dediğini, öbür meleğin İbrahim b. Ed

  hem'dir, diye cevap verdiğini ve sual soran meleğin Allah'ın derecesini yükselterek eski mevkiine iade ettiği zat budur, dediğini duydum.

 

6-Bir insan İslamı kaybederse tassavuf zilleti içinde yaşar. (S.245)

İbrahim b. Edhem diyor ki: İslâm içinde geçen ömrüm dahi­linde sadece üç kere sevindim: Bir kere bir gemiye binmiştim, ora­da bir hokkabaz vardı. «Biz Türk diyarında kâfiri böyle yakalar­dık» diyor ve basımdaki saçımdan tutarak beni sallıyordu, bu ise beni memnun ediyordu. Çünkü onun nazarında gemide benden da­ha hakir birisi mevcut değildi. Başka bir zaman da hasta vaziyette mescitte bulunuyordum. Müezzin içeri girdi ve: «Defol buradan!» dedi. Dışarı çıkmaya takatim kalmamıştı, ayağımdan tuttu, sürü­yerek mescidin dışına attı. Üçüncü hadise şudur: Şam'da bulunu­yordum, üzerimde bir kürk vardı. Kürke baktım arasındaki bitle­rin çokluğundan kürkün tüylerini ayırd edemedim. Bu manzara beni sevindirmişti.

 

7-Hıristiyan ve Budist bir yaşantı örneği ve ismini bilme (S.248)

 

İbrahim Havvâs diyor ki: Şam'da Lükâm dağında bulunuyor­dum. Bir nar gördüm. Canım nar istedi. Yaklaştım ve bir nar ko­pardım, ikiye böldüm, ekşi olduğunu gördüm, narı bıraktım ve ora-dan geçip gittim, yola atılmış bir adama rastladım, üzerine eşek arıları üşüşmüştü. Adama «selâmün aleyküm» dedim. Adam «aley-küm selâm» ya İbrahim! diye karşılık verdi. Beni nasıl tanıdın? diye sordum. Allah Taâlâ'yı tanıyan bir kimse (arif billah) için hiç bir şey gizli kalmaz, dedi. Görüyorum ki Allah Taâlâ ile özel bir halin var, münacaatta bulunsan da seni şu arılardan korusa olmaz mı? dedim. Tersine senin Allah Taâlâ ile özel bir durumun mevcut ol­duğu görüşündeyim, münacaatta bulunsaydın da seni nar yeme ar­zusundan korusaydı olmaz mı idi? Şüphe yok ki, insan arıların sok­masının acısını dünyada çeker, halbuki nanrın sokmasının elemini âhirette çekecektir, dedi. Adamı hâli ile başbaşa bıraktım ve oradan savuşup gittim.

 

8-Otuz kırk senedir nefsine zulmeden adam (S.248)

Serî Sakati: Otuz veya kırk senedir ki nefsim havucu hurma pekmezine batınp yemek istiyor, fakat yine de ona itaat etmedim, demiştir.

 

9-Yer çekimine kafa tutan adam (S.249)

Havada oturan bir adam görülmüş ve kendisine: Bu makama ne ile nail oldun? diye sorulmuş, adam da şu cevabı vermişti: Hevâyı (nefsânî arzulan) terkedince hava emrime verildi.

 

10-Parasıyla aldığı bir inciyi bahane ederek  Allah’a iftira etmesi (S.249)  

Ca'fer b. Nusayr diyor ki: Cüneyd bana bir dirhem verdi ve: Bununla bana incirin .en iyisini al, dedi. Gittim, inciri aldım, îftar edince bir incir alıp ağzına koydu, sonra geri çıkardı ve ağlayarak: Bunu al, götür, dedi. Böyle davranmasının sebebini sordum. Dedi ki: Kalbimde hatiften işittiğim bir ses: Utanmıyor musun? Benim için terkettiğin nefsâni arzulara sonradan nasıl avdet ediyorsun!

 

11-Hokkabaz bir kadının Allah adına iftirası (S.263)

Sûfilerden biri anlatıyor: Çölde yolculuk yapıyordum, kafileyi bırakıp önde gitmeye başladım. Önümde bir insan gördüm. Hızlı git­tim ve kendisine yetiştim. Bu kimsenin elindeki asası ile ağır ağır yürüyen bir kadın olduğunu hayretle gördüm. Yorgun ve bitkin bir kadın sandım. Elimi cebime soktum, yirmi dirhem çıkardım, bunu al kafile gelene kadar bekle, kafileden bir binek kirala, sonra akşam olunca yanıma gelirsin, durumunu düzeltmenin çaresine bakanm dedim. Bunun üzerine kadın eli ile şöyle bir havaya işaret etti, bir de ne göreyim, avuçları para ile dolmuş. Kadın bana dedi ki: İşte böyle, sen dirhemleri cebinden aldın, ben ise dinarlan gaybtan aldım.

 

12-Ağlamayan  gözünü cezalandıran deli (S.282)

Sûfilerden biri anlatıyor: Hind ülkesine gitmiştim, Ferd-i ayn Sabur (çok sabırlı tek göz) diye isim alan falan adamı gördüm. Ha­lini sordum. Bana dediler ki: Delikanlılığının ilk yıllarında bu ada­mın bir dostu sefere çıkmış, bu adam da ona veda etmek için çık­mıştı. Gözünün biri firak yaşlarını akıtırken, öbürü ağlamamıştı. Yaş akıtmayan gözüne: Dostumun ayrılığından neden ağlamıyor­sun? Sana dünyayı seyretmeyi haram kılıyorum, demiş ve gözünü kapamıştı. Altmış seneden beridir ki gözünü açmış değildir.

 

13-Kızgın fırından çıktıkları halde yanmamış yalanı (S.299-300)

Ebu Süleyman Darani ile Ahmed b. Ebu'l-Havari arasında bir akit vardı. Ahmed, ne emrederse etsin Ebu Süleyman'a muhalefet etmezdi. Bir gün Ahmed Ebu Süleyman'ın vaaz ettiği meclise gele­rek : Fırın kızdı, ne (pişirmemizi) emredersiniz? dedi. Ebu Süleyman cevap vermedi. Ahmed soruyu iki-üç kere tekrarladı. Nihayet canı sıkılmış görünen Ebu Süleyman'a : Git içine otur, dedi. Ebu Süley­man bir müddet Ahmed ile ilgilenemedi. Sonra Ahmed'i hatırladı. Derhal gidin, Ahmed'e yetişin, fırına girdiğinde şüphe yok. Zira nef­sine uyup bana muhalefet etmiyeceği hususunda bana ahid vermiş­tir, dedi. Gittiler, baktılar ki, Ahmed gerçekten kızgın fırında otur­makta, fakat bir kılı bile yanmamış bir hâlde bulunmaktadır.

 

14-Başından akan kanla Allah Allah  yazıldı yalanı (S.323-324)

Cerîri anlatıyor: Arkadaşlarımız arasında çokça Allah, Allah... diyen bir şahıs vardı.            Bir gün (zikrederken) başına bir odun düştü, kafası yarıldı, kan akmaya başladı. Akan kanların yer üzerinde Allah, Allah... kelimelerini yazdığı görüldü. (Daimî ve samimî zikir ki­şinin etine, kabına ve kemiğine nüfuz ve tesir eder).

 

15-Üç defa kalbinden geçeni bildi yalanı (S.344-345)

Muhammed b. Hüseyn, şu hadiseyi nakletmiştir: Cüneyd'in soh­betinde bulunan bir genç vardı, halkın kalbinden geçen şeyleri ha­ber verirdi. Durum Cüneyd'e bildirildi. Cüneyd gence : Senin için an­latılan bu sözlerin aslı nedir? dedi. Genç Cüneyd'e.- Kalbinde bir şey sakla, dedi. Cüneyd: Sakladım, dedi. Genç -. Şunu şunu sakladın, de­di. Cüneyd: Hayır, bilemedin, dedi. Genç: Bir daha sakla, dedi. Cü­neyd : Sakladım, dedi. Genç : Şunu şunu sakladın, dedi. Cüneyd: Bi­lemedin, dedi. Genç: Üçüncü olarak kalbinde bir şey sakla, dedi. Cüneyd: Sakladım, dedi. Genç: Şunu şunu sakladın, dedi. Cüneyd yine olmadı, dedi. Bunun üzerine genç: Acaib şey bu, sen çok doğru bir insansın dediklerinin doğru olmaması imkânsız) ama ben kalbi­mi iyi bilirim, dedi. Cüneyd gence: İlkinde, ikincisinde ve üçüncü­sünde hep doğru söyledin, kalbimden geçeni bildin. Lâkin kalbin de­ğişecek mi,

değişmeyecek mi diye seni imtihan etmek istedim, dedi.

 

16-Müslümanı başkalarına el açtıran anlayış (S.388)

Sûfilerden biri anlatıyor: Rüyada gördüm ki: Güya kıyamet kopmuş ve: Mâlik b. Dinar ile Muhammed b. Vâsi'i cennete koyu­nuz, diye nida edilmektedir. Bunlardan hangisi daha önce cennete girecek diye gözetlemeye başladım. Muhammed b. Vâsi'in daha ev­vel cennete girdiğini gördüm. Öncelik sebebini sordum: Muhammed'in bir gömleği, Mâlik'in ise iki gömleği vardı, denildi.

 

17-Bu kitabın sahibi Kuşeyri şeyhini böyle putlaştırabiliyorduk (S.412-413)

Üstad Kuşeyrî der ki: Aynı şekilde ben de sülûkümün başında üstad Ebu Ali'nin huzuruna mutlaka oruçlu ve gusletmiş olarak çı­kardım. Defalarca medresenin kapısına kadar vardığım halde kal­bimde duyduğum heybetten dolayı içeriye giremez, geri dönerdim, cesaret edip medreseye girdiğim zaman da medresenin orta yerine ulaştığım vakit uyuşukluğa benzeyen bir hal arız olurdu bana. O ka­dar ki, iğne batırılsa belki de hissetmiyecektim. Sonra arzedecek bir müşkilim için huzurunda oturduğum zaman meseleyi lisanımla ifa-de etmek ihtiyacını duymazdım. Ben oturur oturmaz, o sormak is­tediğim meseleyi izah etmeye başlardı. Bu hâlin kendisinden zuhur ettiğini defalarca gözümle görmüştüm. Nice defalar: «Allah benim zamanımda halka bir peygamber gönderseydi, acaba bu zattan (r.a.)  kalbimde duyduğum haşmet ve heybetten daha fazlasını, ona duy­mak benim için mümkün olur mu idi?» diye kendi kendime düşü nurdum. Bunun mümkün olabileceğini tasavvur dahi edemezdim. Uzun müddet meclisinde bulunmuş ve sonra onun vuslatına da er­miş olduğum halde bir kere bile olsa ona itiraz etmek ne kalbime gelmiştir, ne de aklımdan geçmiştir. O, dünyadan ayrılana kadar bu hal böyle devam etmişti.

 

18- Ölüm anında bir ses  işitildi yalanı (S.421)

Ölüm zamanı yaklaşan bir sûfi yanındaki hizmetçiye : Ey gulâm, beni bağla ve yüzümü toza-toprağa bele, dedi ve sonra: Göç yaklaştı, suçumuzdan berat edemedik. Kabul edilecek bir özrümüz yok, yardım istiyecek bir kuvvet de bulamıyoruz, benim için sen varsın, benim için sen varsın Ya Rab! dedi ve bir sayha atarak can verdi. O sırada bir ses işitildi, şöyle diyordu: Kul Mevlâ'sına iltica etti. Efendisi mülteciyi kabul eyledi.

 

19- Şeyhin müride öl deyip  müridin hemen orda ölmesi yalanı (S.421)

Sülemî'nin şunu anlattığını işitmiştim: Bir gün Ebu Abbas Di-neverî meclisinde konuşuyordu. Vecd hâli gösteren bir kadın bir na­ra attı. Şeyh, kadına: (Gerçekten benim vaazımın tesiri ile hâline mağlub olduysan) öl, dedi. Kadın oturduğu yerden kalktı, evin ka­pısına varınca şeyhe baktı ve: «İşte öldüm,» dedi ve ölü olarak yere düştü.

 

20-(Buyurun,emrine amadeyim ) dedi ve can verdi Allah’a iftira (S.425)

İbn Sehl İsfehânî'nin şöyle dediği hikâye olunur.- Siz zannedi­yor musunuz ki, ben halkın öldüğü gibi, hastalık ve dost ziyaretle­rinden sonra öleceğim? Ben sadece: Ey Ali, diye davet edileceğim, bu davete icabet edeceğim, işte o kadar! İbn Sehl bir gün yürürken Lebbeyk (buyrun. emre amadeyim) dedi ve can verdi.

 

21-Aşk uğruna intihar etti (S.443)

Derler ki: Bir delikanlı bir bayram günü yüksek bir damdan kendisini halka gösterdi ve.- «Aşktan ölen böyle ölsün, bir aşk ki insanı öldürmez, onda hayır yoktur,» dedi ve kendisini yere atarak can verdi.

 

22- Sevgilerine ağlamayan gözünü 84 sene kapalı tutarak cezalandırmıştı (S.443)

Hikâye olunur ki.- Bir Hindli bir cariyeye âşık olmuştu. Sonra  cariye o memleketten başka bir memlekete göçmüştü. Adam cari- yeye veda için çıkmış, fakat gözünün biri ağladığı halde öbürü ağ­lamamıştı. Adam ağlamayan gözünü seksen dört sene kapalı tutmuş ve açmamıştı. Sevgilimin ayrılışına ağlamadı, diye onu böyle ceza­landırmıştı. Şu şiir bu mânaya gelir:    Ayrılış sabahında gözümün biri yaş akıttı, diğeri ağlamakta cimrilik yaptı. Göz yaşı dökmede cimrilik eden gözü vuslat gününe kadar kapalı tutmak suretiyle ce­zalandırdım.

 

22-Hallac’a ne yazıyorsun denilince Kur’ana muazarada bulunuyorum küfrü (S.452-453)

Meşhurdur ki: Amr b. Osman Mekkî, Hüseyn b. Maıısûr Hal-lac'ı bir şey yazarken gördü ve : Ne yapıyorsun? diye sordu. Su­nunla Kur'an'a muarazada bulunuyorum, diye cevap verince, Ebu Osman ona beddua etti ve kendisini terketti. Şeyhler derler ki, uzun müddetten sonra Hallac'ın başına gelen hadiselerin sebebi bu şey­hin ona beddua etmiş olması idi.

 

23- Susadığında Hızır’ın yardımına gelmesi yalanı (S.498)

Havvas diyor ki: Bir sefer esnasında kendimden geçip yere dü­şecek kadar susamıştım. Birdn üzerime su serpildiğini hissettim.Gözümü açtım, kırata binmiş güzel yüzlü bir adamın başımın ucun­da durduğunu ve bana su vermekte olduğunu gördüm. Terkime bin, dedi. O sırada Hicaz'da idim. Çok geçmeden adam bana: Ne düşü­nüyorsun? dedi. Medine'yi görmek istiyorum, dedim. Şurada in ve Resûlullah (s.a.) a: Kardeşin Hızır'ın sana selâmı var diyerek ona selâmımı söyle, dedi.

 

24-Hızır’ı  andıkları an yanlarında hazır oldu yalanı (S.498)

Muzaffer Cassas anlatıyor: Ben ve Nasr Harrât bir gece bir yer­de ilmî meseleleri müzakere ediyorduk. Nasr; Allah Taâlâ'yı zikre­den bir kimsenin zikri ile sağladığı fayda Allah Taala'nın kendisini Zikrettiğini, kendisinin Allah Taala'yı zikretmesinin Allah'ın kendisini zikretmesi sayesinde olduğunu bilmesidir, dedi. Nasr'ın bu görüşüne muhalefet ettim. Hızır (a.s.) simdi burada olsa fikrimin doğruluğuna şahitlik ederdi, dedi. Derken yer ile gök arasından bir de­denin gelmekte olduğunu gördük. Yanımıza gelince bize selam verdi ve: Nasr doğru söyledi, Allah Taâlâ'yı zikreden Allah Taâlâ ken­disin zikretmesini ona lütfettiği, daha evvel Allah kulunu zikrettiği için Rabbını zikretmektedir,'dedi. O zaman bu ihtiyarın Hızır .(a.s.) olduğunu anladık.

 

25-Allah velisini gizler yalanı (S.499)

Ebu Qsman Mağribî'den nakledilen şu menkıbe de mâna bakımından Sehl'in menkıbesine yakındır : Ebu Hüseyin Cürcânî'nin el yazısı ile şöyle bir menkıbe gördüm : Bir kere Mısır'a gitmek istemiş­tim.. Gemiye bineyim, dive hatırımdan geçti. Sonra orada meşhur olurum, diye aklıma bir fikir geldi. Şöhretten korktum ve gemiye binmekten vazgeçtim. Gemi gittikten sonra tekrar fikir değiştirdim. Su üzerinden koşarak gemiye yetiştim ve bindim. Halk bana bakıyor,harikuladedir veya değildir, demiyorlardı. O zaman anladım ki velî meşhur da olsa mestur (örtülü, gizli) dir.

 

26-Mezarda “Allah benim cenaze namazımı kılanları affetti.Şimdi beni soymaya çalışıyorsun”  demiş yalanı (S.503)

Naklederler ki: Kefen soyan bir adam vardı. Bir kadın vefat etmiş, halkla birlikte kefen soyguncusu da kadının cenaze namazını kılmıştı. Fakat gayesi kadının mezarını öğrenmek idi. Gece olup ka­ranlık basınca  adam kadının mezarını kazıdı. Kadın ona : Sübhanal-lah, sen Allah tarafından affedilmiş bir kişisin, benim gibi Allah'ın affına mazhar olmuş bir kadının kefenini nasıl alabiliyorsun? dedi. Adam: Farzedelim ki sen affedilmiş bir kimsesin, benim affedildiği­mi nereden biliyorsun? dedi. Kadın: Allah Taâlâ beni ve cenaze namazımı kılanların hepsini affetti. Sen de cenaze namazımı kılmıştı,dedi. Adam diyor ki: Bunun üzerine kadını terkettim. mezarına iade ettim ve üzerini toprakla kapattım. Bu zat, bundan sonra tevbe etmiş ve tevbesine de güzel bir şekilde sadık kalmıştı.

 

27-Müridler şeyhlerine Meleklik vasfı görmeleri iftirası (S.530)

Müridlerin, şeyhlerin masum (ismet sahibi, lâ-yuhtî. hatasız, günahsız) olduklarına itikad etmemeleri lâzımdır. (Şeyhlerden şeriata muhalif saydığı bir şeyin zuhur ettiğini görünce) mürid,   onları hâlleri ile başbaşa bırakır, haklarında hüsnü zanda bulunur. (Bu durumda şeyhlerin söz ve hareketlerine değil) kendisine tevec­cüh eden mükellefiyetler hususunda Allah Taâlâ ile aralarında bulunan hudûd ve ahkâma riayet eder, illetli olan ile sıhhatli olan ara­sındaki farkı görmek için (şeriat) ilmi kâfidir.