Kaynak - İslami Bilgiler - Lemazathulviyye - 1. Sayfa
Kaynak: Lemezat-ı Hulviyye - Mahmut Cemalettin el Hulvi, M.Ü.Vakfı Yay., İst-1993,
- Müellif ve esere dair. (S.19)
Devrinin değerli sûfî şâir ve ediblerinden olan Hulvî Mahmud Cemâleddin Efendi (1574-1654)'nin hayat hikâyesini, meşhur eseri "Lemezât'a eklediği otobiyografisinden tâkib edebiliyoruz; Saray Helvacı-başısı Ahmed Ağa'nın oğlu olarak 982h. (1574)'de istanbul'da dünyâya gelen Mahmud Efendi, 14 yaşında iken, babası ve kendisinin müstakbel şeyhi Şeyh Hasan Zarifi Efendi ile birlikte hacca gitmiş, istanbul'a dönüşünde baba mesleği olan helvacılığa devam etmiş, gençlik şevki ile süvariliğe heves duyup, yaşıtlarının teşviki ile Divân-ı Hümâyûn Çavuş-uuğu ile devlet hizmetine girerek, kendisine zeamet ihsan olunmuştur. Ancak Mahmud'un gözü dünyâ mevki' ve nimetlerinde olmayıp, küfrân-ı ni'met olmamak için verilen hizmet ve maişete rızâ göstermiş, gerçekte Hakka yakın olmak için büyük bir incizâb duymuştur.
Nitekim, çok geçmeden Halvetiyye tarikatinin Sümbüliyye kolu'na mensûb, Koca (Hoca) Mustafa Paşa Asitânesı şeyhi Zarifi Hasan Çele-bi'ye biat ile ondan icazet almıştır. 1007h. (1599)'de Avusturya'ya karşı açılan Uyvâr Seferi'ne katılmadığı için zeameti. V;ezîr-i Âzam tarafından elinden alınan Mahmud, babasının hatırı için bir müddet daha Divân-ı Hümâyûn Çavuşluğunda kaldıysa'da nihayet- l010. (1601-1602)'da bu vazifeden istifa etti. İnsanlardan uzaklaşıp, halvet kendisini şeyhinin terbiyesine teslim etti.
- Tarık Atanın sülukunu tamamlaması. (S.20)
Tarikatte sülükünü tamamlayan Hulvi 1028h. (1619)'de ikinci defa Hicaz'a gider. Dönüşünde Mısır'a uğrayıp, Gülşenî zaviyesinde misafir kalır. Tekke mensûblarının hâlini beğenerek, postnişîn olan Gülşenîzâdelerden Necmeddin Hasan Efendi'den inâbe olarak irşâde me'mûr edilir, istanbul'a dönüşünde, Gülşenî olması dolayısıyla, tarikat yoldaşları arasında çıkan dedikoduyu Şeyhi Zarifi Çelebi: "-Tarikatimiz tektir, aramızda ayrı gayri yoktur" diyerek önler. Mahmud Efendiye Da-vud Paşa Câmi'î vaizliğini te'min eder. Şeyhi ölünce, oğlu ve zaviye postnişîni ibrahim Efendi ona halifelik vermiş ve Şehremini'ndekiı Şirvânî(l) tekkesine şeyh tâyin ettirmiştir. "Hulvî tekkesi" adıyla da anı-lan bu zaviyede ömrünü tamamlayan Mahmud Efendi, 1064h. UB54)'de ] vefatında, buranın hazinesine defn edildî. Şâir Nisâri'nin: "Cân-ı Hulvî ey-ledi ikbâl-i şehd-i cennete" 1064h.) mısra'ı vefatına tarihdir.
- Allah’a , Resulüne ve Hz.Ebubekir’e iftira. (S.33)
O, şefkat Sultanının dostu ve Mekke'den Medine'ye hicretinde yol arkadaşıydı. Nakl edilir ki, Kabe hâricinde "sevr" dağı eteklerinde bulunan bir mağaraya girerek saklanmışlardı. Güvercinin yuvası ve örümceğin ağı ile onları Cenâb-ı Hakk'ın korumuş olduğu kıssa meşhurdur. Ebû Bekir hazretlerinin mağara önüne gelen düşmandan ürkmesi üzerine, Sultan-ı Resul "-Gayb âleminin askerleri bizimledir ve bizi gözlemektedirler" buyurur. Hz. Sıddîk; "-Ey Allah'ın Resulü ben de onları görebilseydim" diye niyazda bulunurlar. Hazret de; "-Onun görülmesi zikre devam ile olur" demesi üzerine, "-Ey Allah'ın Resulü, ben Allah zikrinden uzak değilim" der. Hazret "-Doğru söylüyorsun yâ Ebû Bekir... ama, bu ancak zikir telkini ile olur" diyerek "ahfa" (gizlilikle, gizlice) ile "hafi zikir "i kendisine verip öğretir ki, bu tarz zikir, "Nakşbendiyye" azizlerinin ve "Hâcegân" taifesi ve azîzân taifesinin zikirleridir. Resûlullâh Efendimizin bu zikri telkin edişi şöyle nakl edilir; "-îki cihan güneşi, zikr-i hafî'yi Hz. Sıddîk'a telkin ederken, Hz.Sıddik diz üstü oturmuştu ve Hz. Peygamber de oylukları üzerine oturmuştu. Mübarek gözlerini yumarak. Hz. Ebû Bekr'in kulağına üç kere kelime-i tevhidi (La ilahe illallah) ilkâ etti." Bundan sonra "-Ne gözler gördü, ne de işitti" fehvasınca sırlar açılıp, gayb âleminin keşfi zuhur etti. Resûlüllah Efendimiz Yâ Ebû Bekir müjde olsun ki, Allah Teâlâ diğer insanlara aynen tecellî ederken, sana husûsî tecellî eyledi." Ve yine buyurduki; "-Ya Ebû Bekir, sizi, sık oruç ve namazınızla değilse, daimî zikrinizle diğerlerinden faziletli kılar ve o hâl sende yerleşmiştir.
- Hz.Ebubekir’e zikir telkini yalanı. (S.40)
Hz. Ömer (RA)-Ey! Allah'ın elcisi, bizi Ae "gayb asEerîerini" görmek nâsib olur mu?'ldediğinde "-Allah'ın zikrine devam etmekle olur" diyerek, "Kelime-i Tevhidi" cehrile (Açıkça, seslice) Hz. Ömer (RA) na ayakta iken telkin buyurdu. Hz. Ömer (RA) ayakta duramayıp, düşerek oturdu. "Kûbrevîyye" azizleri otururlarken tevhîd ve zikr ederler. Nakl edilir ki, "Nefy-i ispat" da "La ilahe" sözünün "la"sını dışarı verib, "îlâhe" sözünü içeri alarak, "illâllâh"ın "ilâ"sını dışarı, "ALLAH" sözünü içine aldığında "çârpâre" şekli olmaması nedeniyle "Çardârb" derler. Bu arapça terkib o manâyı ifâde ed.er. Resûlullâh (S.A.S.) "Kelime-i Tevhîd"i şöyle ifade eder; "-Zikre başlayan kişi, önce nefes alıp, (La) sözünü dışarı verip, (ilahe) sözünü nefesle birlikte içeri alır. Sonra (illâ) sözünü dışarı atıp, (Allah) sözünü içerisine haps ederek, bu hal üzere üç darbede zikr telkin edilerek sâlik terbiye edilir."
- Irak semtinde suda boğulan bir askerin çağrısına Hz.Ömer’in karşılık vermesi yalanı. (S.41)
Kerametlerinden biri de, "-Irak semtine Mûsennâ b. Haris ."Serdârlığında bir ordu göndermişlerdi. Bir gün ihvânıyle oturmuş konuşurken, çehresi bir anda değişmiş; "Evet!" diye üç kefe gür ses1yle bağırdı. Zamanı gelip ordu şehre geldiğinde Kumandan "Mûsennâ"yı azarlaya rak, "-Niçin O müslûmanı öldürdün, Allâh'dan korkmadın mı" dive bu- yurdu. Olayı nakleden söyle anlattı: "-Asker bir su kenarına gelmişti. Ge- ce nehirden geçmeyi düşünürler. Asker suyun derinliğinden korkar ve kimse öncü olmak istemez, o esnada "Mûsennâ", birini cebren, tehditle suya sokar, öuya girdiği yer o bahsi geçen derin yer olduğundan boğulur ve boğulurken "-Ömer!, Ömer" diye bağırır. Hz. Ömer (RA) işte bu imdat isteyici feryadın dâvetine icabet için "Lebbeyk (Allah büyüktür)" demiş-lerdi. Hz. Ömer (RA) "Mûsennâ"yı azarlarken, o; "Kendi girdi" diye cevâp verince; "-Ben bilirim, sen onu cebren soktun, seni (kısas) ederdim, âmâ serdârlık makamına hürmetim var, haydi git, evlâd ve askerlerine gönül alıcı davranışlarda bulun, yoksa sen bilirsin" der. O da işittim, itaat edi- yorum, emrini yerine getiriyorum" diyerek ordusunun başına döner.
- Hz.Peygamber’in Hz.Osman’a harfsiz ve sözsüz kalbi bir ifade tarzı kelime-i tevhidi talim ettirdiler iftirası. (S.45-46-)
Nakledilir ki; "-îki cihân'ın Sultânı (S.A.S.) Efendimiz hazretlerinin haremi "Ümm-i Seleme (R. anha) nin evinde otururken, Hz. Osman (RA) oraya davet edilmesi üzerine, davete uyarak geldiğinde, adı geçenlerin gitmelerinde bâzı kemâlâtın kaybolduğu görüldüğünde, bu hâlden Hazrer-i Resûlullâh'â şikayet ettiler. Hazret-i Resûlullâh (S.A.S.) Hz. Osman (RA)'ı yanlarına davet edib, mübarek kulaklarına bazı sözler söylediler. O anda rengi değişti. Peygamberin işareti üzerine karşıya geçip oturdular. "Bâtının tahliyesi" emr olunarak, karşılıklı olarak yüz yüze sessizce oturup, hârfsiz ve sözsüz, kalbi bir ifâde 'tarzı ile "Kelime-i Tevhid"i Hz. Osman'a talim ettirdiler, "illallah" zîkri tamamlandığında, Hz. Osman (RA)'da vecd hâli meydana geldi, makâmâtın seyri tahakkuk etti. Bendeniz "Derviş Hüseyin" isimli "Buhara"lı bir şeyh'le sohbet ettim, kendisi "Nûrbâhşiyye" tarikâtındandı. Onlar Türkçe ifâdeyle söylediler, biz tesbit ettik. Arapça olan bu sözlerin meali şöyledir; "-Resulü Ekrem (SAS), buyurdu ki; Tevhîd-i Kalbî, kalbde olur. Ya Osman, sessiz ve harfsizdir. Onda mâsivâ'llâh tasavvur edilemez. Resûlullâh (S.A.S.), zihnen ilâhî tevcih ile kalb cilalanır ve başbaşa yapılan kalbî zikir, kalbî ve gözü cilâlar nûrlandırır."
- Hz.Osman’ın cenaze namazı 3 gün geçirilince hafiften bir ses Osman’ı defn eyleyin, onun namazını yüce Allah kılar iftirası. (S.47)
Sayısız kerâmetlerinden biri şöyle naklolunur; "-Vefatında cenazesi üç gün evinde kalıp, cenaze namazını kılmadılar. Hatiften bir ses "-Osman'ı defn eyleyin, onun namazını yüce Allah kılar" diye onlara seslendi. Gece bahçe içine getirip, defn etmek üzereyken, bir kır atlı gördüler ve korktular. Onlar cinlerin mu minleri idiler, Mersiye okuyup, "-Biz sizlere yardıma geldik" dediler
- Hz. Ali , Hz.Peygamber’in önünde diz çöktü , diz dize ve yüz yüze gözler yumularak yüksek sesle zikir talim buyurdu iftirası. (S.50)
Tevhîd"in ta'lim edilmesinin sebebi şöyle anlatılır; "-Hz. Ali (RA) bir gün
Hz. Resûlullâh' (SAS)'a gelib: "-Yâ Resûlullâh! bana öyle bir şey öğret ki, Cenâb-ı Bâri'ye ulaşmakta kolaylık sağlasın ve bu yolu takib edenler izzet sahibi Rabbın bağışına ulaşabilsinler" diye niyazda bulundu. "-Zikre devam ediniz" cevâbını alınca; Hz. Ali (RA), "-Ey! Allah'ın Nebisi ben "Zikrullâh"dan bir ân hâlî değilim" dediğinde; "-Doğru yâ Ali, fakat, bana Cibrîl-i Emîn'in Rabb-i Celîl hazretlerinden getirip, öğrettiği tarzda sana telkin edeyim, usûl ve edebiyle "zikr eyle" dediler. O gün Cuma idi. Hz. Ali (RA), Hz. Resul û Ekrem'in önünde diz çöktü, dizdize ve yüzyüze oturdular. Hz. Resul û Ekrem Efendimiz gözlerini yumup, üç kere sağdan nefiy" ve soldan "ispat" ederek, yüksek sesle "cehr" ile telkin buyurdular." Bundan sonra hazrete gizli iklim'in perdeleri açıldı. Yakîynlıklarla^ ve nihayetsiz lutuflarla dolu makamlara erişti.
- Kabe’nin fethinde putların kırılması üzerine Hz.Peygamber’in omzuna çıkınca başını arştan yukarıda , ayaklarını yerin altında ve her tarafın manası bana açıldı iftirası. (S.53)
Nakledilir ki; "Hz. Resûlullah (S.A.S.) ile birlikte Mekke'yi fethede-rek "Beytullâh'a girdiklerinde, Kabe'deki putların atılıp kırılması için, Hz. îmam'a omuzlarına çıkmasını emrettiğinde utanıp edeb ederek; "-Ey Allah'ın Resulü benim için bu mümkün değildir, siz benim omuzuma çıkınız" demesi üzerine, Hz. Resul: "-Bendeki hilim ve peygamberlik yüküne tahammül edemezsin" deyince, Hz. Ali (RA) yukarı çıkıp, putları aşağı indirirken Hz. Resul; "Yâ Ali, kendini nasıl görüyorsun?" diye seslenince;' Hz. Ali (RA): "-Ey Allâhın Resulü, başımı arşdan yukarda ve ayaklarım serâ'nın altında sanıyorum, doğu-batı, güney-kuzey içinde olan her şeyin mânâsı bana açıldı" diye cevâb vermesi üzerine, "-Baht sahibisin, işini Allah için yapıyorsun, Harun'la Musa gibiyiz" diye buyurdu.
- Hz.Ali Irak seferlerinin birinde ikindi namazını geçirince duasıyla güneş vaktine iade edildi yalanı. (S.55)
Naklolunur ki, îmâm-ı Ali (KV), Irak seferlerinin birinde sahabelerle birlikte bir nehrin kenarına geldiler, önce erlerin, davarların ve diğer eşyanın sudan geçirilmesi sırasında, ikindi namazı vakti geçmeye başlayınca, Hz. Ali (KV) ellerini açarak dua etti ve Hakk Teâlâ duasını kabul edip güneşi iade etti. Ordu namazını eda etti. Sonra korkunç bir ses duyuldu ve ordu kıyamet koptu sanarak, secde-i rahmana kapamp. istiğfara başladı.
Şiir
"Ehl-i Velâ'nın emrine memurdur cân-ı Cihan, Sanma kim yeryüzü hemân hizmetdedir hem asuman"
Kerametlerinden biri şöyle anlatılır; "-Bağdâd nahiyesi seçkinleri gelerek, "-Yâ İmâm! "Sat" nehri taştı, her tarafı seller bastı, evlerimizi ve ekinlerimizi harab etti. Yok olmamız yakındır" diyerek, yakalarını yırtıp ağlaştılar. Hz. Murtaza Düldülüne binip, Zûlfîkâr'ını kuşanarak, eline bir asa alıp, nehrin kenarına atını sürdü. Nehrin kenarına ulaştığında, atından inib, iki rek'at namaz kıldıktan sonra ellerini dua için kaldırarak niyaza başladı. Sonra asası ile Sat nehrinin yatağına dokununca nehir suları bir "zira" eksildi. Hazret "-Kâfi midir?" diye sorunca "-Yâ İmâm! Yüksektir" dediler. Hazret bir daha asa ile dokunarak iki "zira" eksiltti ve böylece eski durumuna gelmiş oldu. Halk bu belâdan böylece kurtulmuş oldu.
- İmam Muhammed Bakır’a yapılan büyük iftira. (S.105)
Kerametlerinden biri şöyle naklolunur; -Bîr gün imâm dostlarıyle birlikte ata binip şehirden çıktılar. Bir anda orada iki atlı kişi peyda oldu. İmâm; "-Bunlar haramidir tutun" dedi. îmâm'ın dostları onları sıkıca tu-tup, ellerini arkalarına bağladılar. "-Ve şu dağa çıkın, orada mağara var, İçinde ne bulursanız buraya getirin. Gerçekten o dağdaki mağarada üç sandık dolusu elbise bulup, onları Medine'ye götürdüler. O sandığın ikisinin sahibi çıktı ve onları sahiplerine iade ettiler. O günahsız yiğidi kur-tardılar. O hırsızlara kısas olmak üzere ellerini kesip cezalandırdılar. Sandıklardan birinin sahibi bilinmiyordu. O zât gelip îmâm'dan eşyasını istedi. Kendisi mührüyle birlikte İmâm'ın huzuruna çıkınca, İmâm: "-Ey falanca kişi, senin sandığında iki bin sikke var, o belki senin, belki de senin değildir" dedi. O zat "-Ey falanca kişi, senin sandığında iki bin sikke var, o belki senin, belki de senin değildir" dedi. O zat "-Ey îmâm, eğer sahibini adıyla birlikte bilirsen sana itimâd ederim, bilemezsen edemem" deyince, Hz. İmâm! "-Bu paranın bin altını Abdurrahmân oğlu Muham-med'indir, çok sadaka veren ve çok oruç sahibi bir kimsedir" dedi. O zat kâfirdi, bu açık kerameti görünce, imâna geldi. O eli kesilen, "-Elhamdülillah gerçi elimizi kaybettik, ama affıma ve imâna gelmeme se-beb oldu" dediğini İmâm işitince: "-Ey falan kişi, kesilen elin senden yirmi sene evvel cennete gitti" dedi. Nakledilir ki; O eli kesilen kişi yirmi yıl daha yaşayıp, sonra vefat etti.
İslami Okul Okulların En Önemlisi