Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kaynak - İslami Bilgiler - Mehdilik - 1. Sayfa

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

Kaynak: Mehdilik - Doç.Dr. Avni İlhan, Beyan yayınları, İst-1993

 

  1. Mehdilik inancının kaynağı (S.45-63)

 

    MEHDİLİK İNANCININ MENŞEİ

 

Mehdîlik esas itibariyle devlet başkanlığı ol-duğu için, bu alâkası sebebiyle okuyucuya kıyas­lama imkânı sağlamak kasdıyla yukarda Şia'da ve Ehl-i'Sünnet'te devlet başkanlığı (imamet) an­layışını özet olarak sunmaya çalıştık. Bu kısımda Mehdîlik inancının oluşmasında doğrudan tesiri olan eski inanç ve anlayışlar ile siyasî sebebler üzerinde duracağız.

Umumiyetle Mehdî inancının doğuşu iki ami­le bağlanır:

1-İslâmî topluluğun dışından gelen tesir­ler: Bu tesirin tamamen Yahudi ve Hrıstiyan menşe'li olduğuna kail olan eskiye yeni araştırı­cıların kanaatına göre, İlyas Peygamber'in sema­ya kaldırıldığı ve onun yeryüzüne adaleti getir­mek için âhir zamanda döneceğine dair Yahudilerde mevcud inanç ile Hz. İsa'nın ahir zamanda kurtarıcı olarak döneceğine dair Hıristiyanlarda mevcud inanç Şîa'daki gizli imamlar inanışının tam bir örneğidir. Bu tesir görüldüğü gibi asıl itibariyle Yahudi   menşelidir1. Burada gözden uzak tutulmaması gereken husus şudur: Müslü­manlar arasında,Yahudi ve Hıristiyanlıktaki gibi "beklenen bir kurtarıcı" fikri bulunmakla beraber "Mesih" ve "Mehdî" fikri biribirinden- farklıdır, üstlendikleri roller ayrıdır2. "Beklenen kurtarı­cı " fikri yalnız Yahudilik ve Hıristiyanlığın değil, hemen bütün dinler ve kültürlerin sahib olduğu ve yaşattığı bir ümid ve kurtuluş  idealidir. Mut­lak müstebid  idarecilerin hükmü altında ezilen kütleler, kendilerini karanlıklardan aydınlığa çıkaracak bir kurtarıcıyı, yani "Mehdi'yi daima beklemişlerdir"3. Nitekim Habeşistan   Hırıstı-yanları kralları Theodor'un Ahir Zaman Mehdisi gibi avdet edeceğini beklerler. Moğollar, Cengiz Han'ın - ölmeden evvel- dokuz asır sonra dünya-va tekrar dönüp milletini Çin'in boyunduruğun-dan kurtarmayı va'd ettiğini iddia ederler. Eski Mısır'da da buna paralel inanışlar vardır. Eski Çin kaynaklarında "Kurtarıcı" temasının işlendi­ğini görüyoruz. Eski İran'da ve Brahmanların tenasüh akidesinde ise bu inancı uzun uzadıya aramaya ihtiyaç yoktur4. Bu "kurtuluş ümid ve ideali" sadece eski din ve kültürlerde mevcud de-ğildir. İnsanın yaratılışı ile ilgili olduğu için ben-zer şartlarda her zaman ortaya çıkan bir anlayış­tır. Nitekim zamanımızda da çeşitli tezahürlerine raslamamız mümkündür.

Yalnız burada bir noktaya dikkat etmek durumundayız. O da, bilhassa Şia'da mevcud "Beklenen Kurtarıcı, Mehdî" inancının, asıl men­şe1 itibariyle bütün eski kavimlerde bulunan bir kültür ve anlayışa dayanmakla birlikte, Yahudi ve Hıristiyanlarda mevcud "kurtarıcı" modeline göre dokunduğu gerçeğidir. Çünkü Şîa'daki "Mehdî" anlayışına göre beklenen Mehdî. Oniki îmamcılar 'da olduğu gibi, ya ölmemiştir, kaybol­muştur, vakti gelince ortaya çıkıp vazifesini ya­pacaktır. Ama bu sırada onun ordusunda hazır bulunmak üzere daha önce ölenlerden dönenler (ricat) olacaktır. Yahut da daha önce öldü sanılan imam (Mehdî) gerçek manâda ölmemiştir. Döne­cektir (ric'at) ve ümmetini kurtaracaktır. Görül­düğü gibi burada Mehdî anlayışının müdîr fikri ric'attir ve bu şekliyle ric'at anlayışı Yahudilik­ten ve Hıristiyanlıktan doğrudan doğruya alınmış intibaını vermektedir.

Çok eski ve yaygın "Docetism" inanışına bağlanan r iç 'at in Yahudilik'teki şekli, yukarda da ifade edildiği gibi İlyas Peygamber'in göğe yükseltildiği, ahir zamanda hak ve adaleti ikame etmek üzere dünyaya geri geleceği tarzındadır. Hrıstiyanlığa göre de "bu doktrin, İsâ-Mesih'in çektiği ıstırablar ve ölümünün gerçekte vaki olmayıp sâdece göze öyle görünen bir hayal oldu­ğunu öğretirdi. Buna göre, onun ölümüne dünya­daki görevinin,, sona ermesi nazan ile bakılmalı; fakat muvakkat bir kesinti sayılmalıdır. Onun bu hayali şehidlikten sonraki durumu ölüm değil, bir gözden kaybolmadır. Yanda kesilen ödevini ta­mamlamak ve zafere ulaşmak onun rücuuna, ye-niden^auhuruna bağlıdır. Bu kavramlar silsilesi bazı muğlak Hıristiyan firkalan aracılığı ile İslâ-miyetin ilk devirlerinde yayılıp kendini tanıt­tı"

"Görülüyor ki her iki büyük dinde de, ric'at inanişıyla ortaya konmak istenen husus şudur: Her iki din mensuplan, inandıkları şahısların ölümlerini "muvakkat" kabul etmekte ve onların ahir zamanda dünyaya yenicen dönerek kendile­rini zulüm ve esaretten kurtarıp zafere ve adalete kavuşturacaklarına inanmakta ve bu inancı, sağlam bir ümid olarak devamlı canlı tutmakta­dırlar". Zulümler, baskılar've çeşitli işkence­lerle bunalan; bunlara karşı koyacak gücü ken dinde bulamıyan sağlam irade -ve düşünceden, hadiseler arasındaki sebeb netice münasebetini kuramıyan halk toplulukları kendilerini bu sı­kıntıdan kurtaracak bir lideri düşlerler. Böyle bir sıcak hayale sığınmak onları rahatlatır.Tabiîdir ki-yemden hayata dönecek böyle bir kimsenin fizikî olarak düşünülmesi, çok kuvvetli dinî veya siyasî bir liderin mevcudiyetine bağlıdır. Aşın sevgi ile bağlanılan liderin diğer insanlardan farksız bir insan olduğunu ve diğerleri gibi onun da Allah'ın değişmez kanunlarına bovun eğmek mecburiyetinde olduğunu unutturur. Onlar artık onun ölümünün de diğer canlılarınla gibi olacağı­nı düşünemezler. Bu sebeble ecelin insafsız kanu­nu onun da yakasına yapışınca, taraftarlarında bir panik,-rbir sızlanma başlar. Başlan döner, göz­leri kararır ve hakikati göremez olurlar. Efendile­rinin ölümünden şüphe etmeye başlarlar. Onun ölmediğini düşünürler. Bir müddet sonra bu şüp­heleri daha da kuvvetlenir ve artık onun ölmedi­ğine inanmaya başlarlar. Kat'iyyen ölmemiş olan efendilerinin kaybolduğuna, bir müddet sonra ortaya çıkacağına inanır ve bunu iddia ederler. Bu düşünce onlann yüreklerini serinletir, teselli eder. Kapıldıkları derin teessür ve ye'sten kurtarır. Hayatlarını bu kimsenin avdeti emeliyle dol­durarak yaşarlar. İlk tasavvurlanna göre onun dönüşü çok kısa bir zamanda olacaktır? Fakat efendilerinin dönüşüne dair en k'üçük bir işaret göremeyince bir an yine sarsılırlarsa da havai güçleri tez imdatlarına yetişir. Gaybet müddetini tevil ederler. Gün, şimdiki bizim kabul ettiğimiz günlerden değildir. Bu hususta daha sonra ge­lenler Kur'andan kendilerine delil(!) bile bulurlar. "Hakikat, Rabbinizin indinde bir gün, sizin sayacaklarınızdan bin yıl gibidir"

Artık bu kat'i delil ile sükûna kavuşurlar. Sev­dikleri efendilerinin dönmesi en kafi inançları olur. Usûl ve füruu olan ciddi bir âkîde halinde ecdaddan torunlara intikal eder.

"Uzun süren hastalığına ve çevresini ölümü­ne hazırlamasına rağmen Hz. Peygamber'in vefatı Müslümanları çok büyük üzüntü ve şaş­kınlığa garketti"10. Yine ashabın sarsılmaz bir iradeye ve Hz. Peygamber'in terbiyesi ile yetiş­melerine rağmen söz konusu bu sevgi sebebiyle Rasulullah'ın vefatı karşısındaki teessürünün büyüklüğünü göstermesi bakımından Hz. Ömer'­in davranışı dikkat çekicidir: Bütün Müslüman­ları büyük bir eleme garkeden ölüm haberi kendi­sine ulaşınca, "Rasulullah ölmemiştir, o ölmez, ancak Musa (S.A.) gibi Allah ile,buluşmak üzere gaib olmuştur. Dönecektir, ona öldü diyenin elle­rini ayaklarını keserim" diyerek feveran etti. Fa­kat akabinde Hz. Ebu Bekir'in gelip, "ez-Zümer, 39/31" ayetini okuyup ar kabandan da "Kim Muhammed'e (S.A.) tapıyorsâ bilsin ki, o ölmüş-tür, kim Allah'a tapıyorsa bilsin ki, O ölmez" mealindeki konuşmasını dinleyince Rasulullah'ın gerçekten vefat ettiğine inanmış söylediklerinin duyduğu teessürün şiddetinden ileri geldiğim bil­dirmiştir . Herkes gibi Hz. Peygamberin de bir gün öleceğini en açık bir şekilde ifade eden: 'Muhakkak sen de öleceksin (Habibim), onlar da elbet ölecekler". "Muhammed bir peygam­berden başka (bir şey ) değildir. Ondan önce daha nice peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür, yahut öldürülürse ökçelerini­zin üstünde (gerisin geri) mi döneceksi­niz?..". "Şimdi sen ölürsen (sanki) onlar bakî midirler?" ayetlerini de çok iyi bilen ve bunlara tam bir imanla inanan Hz. Ömer'e bu sözleri söyleten sebeb duyduğu şiddetli teessür­dür.

Şüphesiz bazı yazarların yaptığı gibi Şiflerin "ric'at" inancının menşeini Hz. Ömer'in bu sözle­rinde aramak doğru değildir. Cünkü ric'atin Şia'ya ilk defa , şahsiyeti oldukça karışık,karan-lık, hattâ meçhul bir kimse olan Abdullah b. Sebe' vasıtasıyla sokulduğu rivayetleri Jıayli yaygın­dır17. Bu rivayetlere göre işin başlangıcında o Hz. Peygamberin ric'at edeceğini şu sözleri ile ortaya atıyordu: "Garip şey! İnsanlar-İsa (A.S.) in döneceğine inanıyor da Muhammed (A.S.) in döneceğini kabul etmiyor. Halbuki Cenab-ı Hak: "Her halde ö Kur'an'ı(n tilâvetini, tebliğini ve mucibince amel etmeni) senin üzerine farz kılan (Allah) seni (yine) dönülecek yere döndürecektir..."18 buyurmaktadır. O halde Muhammed (A.S.) dönmeye İsa (A.S.) dan daha lâyıktır"19. Bu görüşün ne zaman Ali b. Ebi Ta-lib'e isnad edildiği kesinlikle bilinmemekle bera­ber şehid edilmesini müteakib ileri sürülmüş ve böylece onun ric'atine inananlar olmuştur20.

II. hicrî asrın başlarında, Cabir b. Yezid el-Ca'fî el-Kûfî adlı yalancı bir hadis ravisi vardır ki İmam Azam Ebu Hanife onun hakkında, "ben ondan daha yalancı kimse görmedim "demiştir21. İşte bu adam Hz. Ali'nin ric'at edeceğini ileri sür­dü. İddiasına delil olarak da: " O söz(ün manâ­sı) kendilerinin aleyhine (tahakkuk edip) vuku (ve zuhur) a geldiği zaman yerden bunlar için bir dâbbe çıkarırız ki bu onlara insanların ayetlerimize kat'î bir kanaat bes­lemediklerini (başlarına) kakarak söyler" âvetini gösterdi.

Hz. Ali'den sonra rücuu ileri sürülen oğlu Muhammed b. el-Hanefiyye' dir. Bundan sonra hemen hemen bütün şiî mezheplerinde imamları­nın ölmediği, ölümünün zahirde olduğu, yakında rücu edip düşmanlarından intikam alacağı fikri ileri sürüldü. Şiî isyan ve hareketlerinin hemen hemen her defasında -kısa ömürlü olan bir kaç tanesi hariç- başarısızlığa uğrayıp devlet kuvvetleri tarafından tenkil edilmeleri karşısında ric'at itikadı onları dağılmaktan kurtaran bir kuvvet haline gelmiştir. Liderin ölümü ile bir kısmı bu ölümü bir emr-i vaki kabul edip kendilerine yeni bir imam ararlar veya tarih sahnesinden çekilir­lerken bir kısmı ölümünün gerçekliğini red ve yakında rücuu ümidi ile intizara başlıyordu25.

"Şia'dan bir kısmının inancına göre kendi imamlarından başka bir kısım insanlar da rücu1 edeceklerdir. Yalnız bunların rücuu faziletlerin­den değil, aksine vaktiyle Al-i Beyt'e karşı reva gördükleri zulmün cezasını çekmeleri içindir. Şerif el-Mürteza, Ebu Bekir ve Ömer'in ahir za­manda Mehdî'nin zuhurunda ric'at edeceklerini ve bir ağaca asılacaklarını söylüyor".

îbn Hazm'ın belirttiğine göre bu cezaya ilâve olarak onların insan suretindir başka bir şekilde de avdet etmeleri sadece bunlara has olmak üzere caizdir. Bu suretle tenasüha da inanmış olan Şiî lerin bu kısmı katır veya bir merkebi alır, ona iş­kence eder, döver, aç bırakır, susuz bırakır. Çün­kü onlar Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in ruhlarının bu hayvanlara hulul ettiğine inanırlar.

.el-İsfehanî'nin meşhur eseri Kitabü'l-Eğanî'-de bu konu ile ilgili son derecede ilgi çekici bir vak'a nakledilir: Bir adam Seyyid el-Himyerî'ye şöyle dedi:

-Senin ric'ata inandığını söylediler, ne der­sin?

-Doğru söylemişler. Bu benim dinimdir. Adam bu cevabı alınca:

-Öyleyse bana şimdi bir dinar ödünç ver, ben ric'at vuku bulunca sana yüz dinar vereyim onun yerine.

-Hay , hay ! Sana daha fazla da verebilirim, yalnız bana insan olarak döneceğini tevsik etme­lisin.

-Peki ya ne olarak döneceğim?

-Doğrusu köpek veya domuz olarak dönmen­den ve o suretle malımın ziyan olmasından kor­kuyorum.        

Şia'nın îsnâ Aşeriyye jkolu, dualarında hara­retle, Mehdî Muhammed p. Hasen el-Askerî'nin ordusunda bulunmak için, ölümlerinden sonra bu dünyaya döndürülmeleri 'için, Allah'a yalvanrlar

       2- Müslüman topluluğun kendi arasın­daki siyasî çekişme ve kavgaların tesiri:

 

Sıffîn'den sonraki olayları kısaca hatırlıyacak olursak şöyledir: 41/661 senesinde Hz. Ali Küfede şehîd edildi. Hz. Ali'den sonra Küfe halkı Hz. Hasan'a bey'at etti. Aynı sene Hz. Hasan, Muavi-ye b. Ebi Süfyan ile anlaşarak hilâfetten çekilip Medine'de ikamete karar verdi. Birliğin sağ­lanması sebebiyle bu seneye cemaat senesi adı verildi. 61/680 senesinde Hz. Hüseyin aile efradı ile birlikte Kerbelâ'da şehid edildi.

Şia'nın ileri gelenleri hilâfetin elden gidişini ve bütün bu olayların şiîleri ye'se düşürdüğünü gördüler ve guruplarının dağılmasından ciddî surette endişelendiler. Bunun üzerine idarenin tekrar kendi ellerine geçip Benî Ümeyye'nin yıkı­lacağını yaymaya başladılar. Bu iş için ciddî plân­lar hazırladılar. Meselâ Emevî Devletini zayıflat­mak ve yıkmak için gizli gizli çalışmak, şiîliğe daveti gizli yapmak bu cümledendir. Fakat bu gizli çalışmalar dahi istenilen semereyi verme­yince; şifler için, gizli de olsa insanları etrafında toplayacak bir lidere ihtiyaç hissedildi. Onlar bu liderin gerçek halife olduğunu telkin etmeye baş­ladılar. Baktılar ki iş bununla bitmiyor, o zaman liderlerine dinî bir sıfat verdiler. O, imamdır, ma­sumdur, dediler. Guruplannı dağıtmamak ve hal­kı cesaretlendirmek için de idarenin eninde so­nunda mutlaka kendilerine döneceğini bildirdiler.

Emevîlerin zaferi geçicidir, onları  mutlak bir yenilgi beklemektedir, diyerek, vaadlerde bulun-

Halk zamanla ilk şiflerin idarenin sonunda kendilerine geçeceği yolundaki bu telkinlerini ileride gelecek bir hükümdara yordu^-Çünkü bu tarz düşünüş avamın zihnine daha yatkındır, îlk şiîler Mehdiyi ileride gelecek bir şiî hükümetin sembolü olarak kullanırken, sonrakiler bunu ger­çek manâda anladılar ve Mehdiyi beklemek inanç esası oldu. Mehdiye bir çok vasıflar verildi. Onun hakkında bir çok rivayetler uyduruldu31.

Alûsî-merhum tefsirinde diyor ki: "İmamiy-ye'den bir gurup, hükümetin tekrar kendi ellerine geçeceği şejdinde söylenenleri, şahısların geri dönmesi ve ölülerin dirilmesi yolunda te'vil etti-ler"32.

Şiilerin halkın fıtrî olan Ehl-i Bey t sevgisinin ateşinin sönmemesi ve Alevîler hakkında besle­dikleri emellerin başka tarafa kaymaması için gi­riştikleri faaliyeti, Emevîlerin Ehl-i Beyt'e yap­tıkları zulüm ve işkenceler de destekledi ve in­sanların bu itikada sarılmasına yardımcı oldu. Emevîlerin zulüm ve işkencelerinin tasviri ger çekten yürek paralayıcıdır. Bunlardan bir kaçının burada nakli, bu hususta, bize kâfi bir fikir,vere­cektir.

Mutedil bir şiî olan Nehcu'l-Belâğa sarihi İbn Ebi'l-Hadîd, şunlan anlatmaktadır: Emevîler Hz. Ali ile harbettiler. Hz. Hasan'ı zehirleyip Hz. Hû seyin'i şehid ettiler. Kadınlarına her türlü işken-ceyi reva gördüler. Oğlu Ali b. Hüseyin'in buluğ çağına gelip gelmediğini kontrol için avret ma­hallini açtılar. Muaviye'nin Yemen'e gönderdiği adamı, Ubeydullah b. Abbas'ın iki oğlunu - ki bu çocuklar henüz buluğ çağına bile gelmemişlerdi -katletti. Ubeydullah b. Ziyad Hz. Ali soyundan dokuz vef Ukayl'ın soyundan yedi kişiyi öldürdü. Müslim b. Ukayl'a aman verdikten sonra haince boynunu vurdu. Ona yardım eden Hani b. Urve'yi de öldürdü. Yine aynı yazar eserinin başka bir yerinde şunlan nakletmektedir: "Ebu Ca'fer Muhammed b. Ali el-Bâkır taraftarlarından biri­ne şöyle dedi: "Nedir bizim şu Kureyş'in zulmün­den çektiğimiz! Taraftarlarımızın ve bizi seven­lerin bu adamlardan çektiği cevr ve cefa? Ra-sulullah (S.A.) ve Ev Halkı öldü, fakat haber ver­di ki, biz insanlara canlarından daha aziziz. Ku-reyş bunu anlamadı ve bize toplu halde yüklendi, işi gerçek sahibine vermediler. Ensara bizim hakkımız ve delilimiz ile karşı çıktılar. Halifeliği elde edip birinden diğerine devrettiler. Nihayet hilâfet bize döndü. Fakat Kureyş yaptığı bey'atı bozdu ve bize harb açtı. Emiri'l-mü'minin, öldürülünceye kadar tir çok zorluklarla karşılaştı. Son­ra oğlu Hasan'a bey'at edildi. Fakat yine ona da ihanet ettiler. Hasan teslim alındı. Iraklılar üze­rine atıldı, kendi hançeri ile onu yaraladılar. As­kerine hakaret ettiler. Hanımlannın halhallerini yağmaladılar. Bunlan müteakip Muayiye onunla sulh yaptı. Kendisinin ve ev halkının canına hür­met etti. Onlar az idiler. Bu bakımdan gerçekten onlara çok az bir hak verildi. Bu hadiselerden sonra Irak ahalisinden yirmibin kişi Hüseyin (A.S.) e bey'at etti. Fakat ona da ihanet ettiler. Henüz omuzlarında bulunan bey'at yemininin mes'uliyetine aldırmayıp onu öldürdüler. Bun­dan sonfa da türlü sefalet ve mahrumiyetimiz devam etti. Devamlı olarak öldürüldük. Korktuk. Sevdiklerimiz ve kendimizin can emniyetinden daima mahrum kaldık. Yalancı münkirler yalan ve iftiralarına sığınak buldular. Her yerde zalim kadılar, zorba valiler dostlarına yakınlık göster­diler. Yalan ve uydurma hadisleri işte bunlar meydana getirdiler. Bizim yapmadığımızı bize nisbet ettiler. Nakletmediğimizi biz-den rivayet ettiler. Bu suretle halkın bize buğzetmesini arzuladılar. Bu işin en büyüğü Hasan (A.S.) in ölümünden sonra Muaviye zamanında oldu. Taraftarlarımız her yerde öldürüldü. Şüphe üze­rine eller ayaklar kesildi. Bizi sevdiğini söyliyen hapse atıldı, malı elinden alındı veya evi yıkıldı. Bu belâ Hüseyin (A.S.) in katili Ubeydullah b. Ziyad zamanına kadar şiddetlenerek ve artarak devam etti. Sonra Haccac geldi ve pek çok kimse öldürüldü. Alevîlere büyük bir töhmet ve şüphe ile baktı. Öyle ki bir adama zındık veya kâfir denilmesi ona Alevî denmekten daha az tehlikeli idi.

Emevilerin ileri gelenlerinden birine devlet­lerinin yıkılış sebebi sorulduğunda şu cevabı ver­di: "Biz, bize gereken şeylerin yokluğuna aldır­mayıp zevkimizi tatmin etmeye çalıştık. Teb'amıza zulmettik. Bunun üzerine onlar bizim insa­fımızdan ümitlerini kesip bizden kurtulmak iste­diler.

Samimî ve ihlaslı dostları Emevîleri yuvar­lanmakta oldukları uçurumdan ve siyasetlerinin vahim akıbetinden daimî surette haberdar etmiş­lerdir. Taberî'nin nakline göre; Abbas b. Velid b. Abdi'l-malik Emevî hükümetine karşı halkın hoş­nutsuzluğunun ne dereceye ulaştığını şu beyitleri ile kendilerine haber veriyor:

"Dağlar gibi kabarıp taşan bir fitneden Allah'a sığınmanızı salık veririm size!

Şüphesiz halk sizin siyasetinizden usanmıştır. O halde sarılın dininize!

Kendinizi insanların kurt -tabiatlılarına yağlı lokma olarak takdim etmeyin. Çünkü kurtlar kendilerine et verilincepek sevinirler.

Kendi ellerinizle karınlarınızı hançerleme­yin. Sonunda ne pişmanlık fayda verir, ne de yanıp yakılma!" .

Fakat bu uyarıcı çığlıklar  Emevî sarayına kadar ulaşabildi mi? Ulaştı ise bunlara ehemmi yet verildi mi? Bilinmiyor. Bilinen bir şey varsa, o da Emevîlerin zulüm ve adaletsizliğinin devam ettiğidir.

Bilhassa Yahudi ve Hıristiyanlarda belirgin şekilde bulunduğunu ifade ettiğimiz; daha önceki kültür ve inançların tamamında bulunan "kurta­rıcı" akidesinin tohumlan, şiflerin ileri gelenleri eliyle " idarenin Alevîlere tekrar döneceği" yolun­daki vaadleri ile yeniden ekildi. Bu tohumlar Emevîlerin Alevîlere karşı takındığı tavır ile hazır duruma gelen ortamda filizlendi.

Çok çeşitli sebeblerle Abbasîler de -maalesef-Hz. Ali evlâdına karşı Emevîlerden daha yumu­şak davranmadılar. Bilakis Emevîler Devrindeki sertliklere taş çıkartan şiddetli davranışları oldu. Abbasîlerin bu tutumu, hem Emevîler hem de Abbasîler devirlerini yaşamış îl. hicrî asır şairlerinden Ebu Ata Eflah b. Yesar'a bu hususta şöyle dedirtmiştir:

"Keşki Mervanoğullarının ceyri bize tekrar geleydi de, Abbasoğulları'nın adaleti yerin dibine bataydı."

Halkı, Al-i Beyt'in rızasına, diye çağırarak devletlerini Alevîlerin nüfuzu ile kurduktan sonra Abbasîlerin, amcaoğullarına iyi davranma­dıklarına dair pek çok vesika sıralamak müm­kündür.

Emevilerin toptan tenkile uğramalarından sonra taraftarlarının tıpkı Alevilerde olduğu gibi guruplarım dağıtmamak için bir faaliyete giriş­tiklerini görüyoruz. Bunun neticesi olarak onlar arasında da ileride gelecek bir kurtarıcı beklenir oldu. Emevîlerin Mehdî yerine Süfyanî olarak isimlendirdikleri bu kurtancılan Abbasîler Dev­rinde Alevilerce Mehdî'nin tepeleyeceği bir düş­man olarak anlaşıldı37.

Görülüyor ki Emeviler devrinde filizlenen mehdîlik inancı, Ehl-i Beyt'e Abbasîlerin de iyi davranmamaları neticesinde halkın şuur altında daha da gelişmiş - ileride daha tafsilatlı bir şekil­de göreceğimiz üzere - Mehdî'nin ismi, alâmetleri, boyu, posu, kimlerle dost,. kimlerle düşman olaca­ğı belirtilip ne zaman çıkacağı hususunda yorum­larda bulunulmuştur. Süfyanî ve ordusu ile Mehdî'nin muhayyel harbi bütün teferruatı ile açıklanmıştır. Pek tabii olarak bu inancı halka maledebilmek için Mehdî ile ilgili herşey hadis­lere dayandırılmıştır. Gerçekten Şîa bu inancın dinî bir esas olduğunu beyan etmek için pek çok hadis uydurmuşlar, bu hadislere dayanarak kitaplar telif etmişlerdir. Bu husustaki telifleri halâ devam etmekte, daha da 'edeceği şüphesiz görülmektedir. Şîa bu husustaki inananı sadece hadislerle desteklemeye çalışmamış, aynı zaman­da bir çok ayetleri kendi görüşüne-göre tevil ede­rek delil bulmaya çalışmıştır. Meselâ: " Şüphe siz ki O, saat(in) ilmi (kendisiyle bilinenler-den)dir" ayetinin Mehdî hakkında nazil oldu­ğunu iddia etmeleri gibi. Goldziher'in bildirdiğine göre şiilerden bazıları Şems Sûresini şöyle

tefsir ederler:

ve' onun aydınlığına"   daki

Muhammed (A.S.) dır.

"Andolsun güneşe (güneş)

'Işık   al-

makta) ona tabi olduğu zaman aya" daki

(ay), Ali'dir.

Ona parlaklık

(gündüz)

verdiği zaman gündüze   deki

"Onu

de Hasan ve Hüseyin'dir.

tevilleri de şudur:

Örtüp bürüdüğü zaman  geceye"   deki (gece) ise Emevîlerdir. Yine bir başka garip

"Allah

diyor"  ayetindeki

her halde size bir inek boğazlamanızı emre-

(inek),   Aişe'dir.

"Onun için biz ona (Öldürü­len o adama kesilen o ineğin) bir parçasıyla

(şarap) ve


 

(kumar), Ebu Bekir ve Ömer'-


 


 

dir.


 

( put) ve


 


 


 

vurun, demiştik" den murad da , Talha ve Zübeyr'dir. Yine onlara göre Kur'anda geçen

(şeytan.batıl) ise Mua


 

viye ve Amr b. el-As'dır.


 

Tamamiyle keyfi olarak, Arap Dili’nin ifade etmediği, hadislerle de bayan olan bu türlü acaip te'villere daha pek çok misâl bula­biliriz. Konumuz bu tür misâlleri tek tek sayma­ya müsait olmadığı için bu kadarla yetiniyoruz.

Kendi iddialarına göre Şîa, Kuran ve hadîs­ten Mehdî için delil bulduktan sonra Hz. Ali'nin sözlerinden de iddialarına destek aradılar. Pek tabiî bulnîakta da güçlük çekmediler. Nehcü'l-Belâğa'da, Hz. Ali'nin "sonra dünya devenin yav­rusuna şefkatle yöneldiği gibi bize dönecek" de­diği, bunun ardından da: "Biz ise diliyoruz ki o yerde za'fa uğratılanlara lütfedelim, onları (hayırda) muktedâbihler yapalım, onları (Firavun mülkünün) varisleri kılalım"44 ayetini okuduğu rivayet edilmektedir. İbn Ebi'l-Hadîd: "İmamiyye bu ifadede âhir zamanda yer­yüzünün sahibi olacak olan gaib imama (Mehdî) vaad vardır inancındadır"45 demektedir. Bu üç esastan başka şiflerin diğer imamlarından da Mehdîye dâir rivayetler naklettiklerini görüyo­ruz. Şîa'da Mehdî inancının doğuşunu ve daya­naklarını belirttikten sonra şimdi de Şiî fırkalarda Mehdîliğin ele alınışını inceleyelim.

 

  1. Kadiyanilikte Mehdilik (S.81-84)

 

Son devrin yine emperyalistler tarafından beslenen ve ortaya çıkıp gelişmesine yardımcı olunan mezheplerinden birisi de Kâdiyanîliktir. Hindistandaki İngiliz sömürge idaresinin sadık bir uşağı olan Mirza Gulam Ahmed kendisini hem Mehdî hem de Mesîh olarak tanıtır. O önce Hz. İsa'nın çarmıha gerilerek öldürüldüğü yolun­daki bilgilerin yanlışlığını ortaya koymaya çalışır ve ona göre Hz. İsa çarmıhtan indirildiğinde ölmemiştir. Yarasını "Merhem-i İsa" ile iyileştir­dikten sonra Hindistan tarafına gidip gizlendi ve Keşmir'de eceli ile öldü. O bu görüşünden şu noktaya gelmek istemektedir. Hz. İsa'nın eceli ile öldüğü ispat edildiğine göre âhir zamanda döne­cek olan İsa b. Meryem (A.S.) değildir. Yine onun görüşüne göre, Mesih'in nüzulü mutlaka olacaktır ve haktır. Bu kişi Muhammed ümmetindendir ve tabiî kendisidir.

"Kadiyânîlik için mehdîlik, mesihliğin ayrıl­maz bir parçasıdır. Nitekim Gulam Ahmed, me-sihlik iddiası ile beraber mehdîliğini de ortaya atarken, "günümüz insanının kalbinde Kur'an'ın yer tutması, ancak hususi olarak seçilmiş temiz bir adamın aracılığı, hislerin yenilenmesi ve insanların Rabbinden ruhun üflenmesiyle olur. Bunu yapacak da Alemlerin .Rabbi vasıtasıyla hidâyet olunan Mehdî'dir.." demekte ve arkasın­dan Mehdîliğini ilân edip, mehdî olarak vazifesi­nin Allah'ın birliğini semavî alametlerle yeniden kurmak olduğunu belirttikten sonra, gerek Şîa, gerek Ehl-i Sünnet'in kabul ettiği, Mehdî'nin Hz. Fatıma'nın soyundan geleceğine dair hadisleri, uydurma oldukları gerekçesiyle reddeder32. Fakat o, işine.öyle geldiği için, bunlardan daha zayıf olduğu bilinen bir başka hadîse dayanarak fikrini bina etmekte hiçbir mahzur görmez. Bu "İsa'dan başka Mehdî yoktur" rivayetidir. Bu rivayeti işine geldiği gibi şöyle yorumlamaktadır: Gulam Ahmed'in mesihliği isbat edildiğine göre, "İsa'dan (yani Mesihten ) başka Mehdî yoktur" demek Gulam Ahmed1 den başka Mehdî yoktur, demektir. Bu da Gulam'ın mehdîliğinin kesin delili sayılmalıdır33.

Mehdîliğini iddia eden herkes gibi Gulam Ahmed de bu konudaki hadislerde, rivayetlerde belirtilen alametlerin hepsinin zuhur ettiğini, bilhassa "cahil insanları kolayca aldatabilecek tarzda izah ve yorumlarla anlatmış, bu konuda risaleler yâ"zmış ve kedisine göre, Gulam'ın şah­sında "Mehdî'nin gerçekliğine işaret" tamamlan­mıştır. "Ancak mehdî'nin kılıçla ortaya çıkıp ada­leti tesis şeklindeki vasfı, Gulam Ahmed tarafın­dan şiddetle reddedilmektedir. Ona göre, Hz. Peygamber'in ilk benzeri olan Hz. Musa'nın mesihi İsa nasıl sulhsever idiyse, Hz. Peygamber' in mesihi olan Gulam Ahmed de İsa'nın benzeri olarak sulhla hareket edecektir İslâm'ı kılıçla yayacak ve adaleti tesis edecel yaygın "Mehdî" fikrine karşı, Gulam'ın bu tarzda hareket edişi, şüphe yok ki en çok, o sıralarda Hindistan'a ha­kim olan İngiliz Hükümetinin memnuniyetini celbetmiştir. Bu durumu   uzun uzun belirtmeye hacet yok sanırız.

 

  1. Mutasavvıflarda Mehdilik (S.151-161)

 

 Mutasavvıflardan "ilk önce yetişenler (müte-kaddimûn) bu gibi meseleleri incelemekten sa­kınmışlar, onlar ancak hayırlı amellerde bulun­mak suretiyle, nefîsleriyle "mücahade" yolunu seçmişler, "vecd" ve "cezbe" hallerinin sonuçlan hakkında konuşmuşlardır"1. Daha sonraları "şe­riat ve hakikat, ilm-i zahir ve ilm-i bâtın" ayırımı gibi bir çok hususların sofilerden bir kısmının ıs­tılahına geçtiğini görüyoruz. Hz. Ali' nin hakikat veya bâtın ilmini, ashabın diğerleri ile kıyas-lanamıyacak ölçüde bildiği yolundaki anlayışın, bilhassa, silsilelerini Hz. Ali'ye dayandıran tari­katlarda bulunuşu sözü edilen ayırımın Şia'dan aktarıldığını göstermektedir. Nitekim İbn Farız şöyle der: "Vasiyetle nail olduğunum sayesinde Ali, müşkil olan hususlann tevilini en açık bir şekilde yaptı".

Tasavvuf erbabından bazılarının Mehdîlik meselesini tamamiyle Şia'nın paralelinde izah ettiklerine şahid oluyoruz. Yalnız onlar çok defa bu fikre yeni bir şekil ve isim verdiler. Mehdî yerine "Kutub" anlayışını getirdiler. Buna göre alemdeki bütün işleri çekip çeviren _"Kutub"dur. O, göklerin direğidir. O olmasa, gökler yer üzeri­ne inerdi. Nesiller ve ekinler helak olurdu"2.

Kâmil Mustafa eş-Şeybî tasavvufta mevcud velayet mertebelerinin Şîa'daki imamet anlayışı ile olan sıkı bağ ve benzerliğini tafsilâtı ile ortaya koymuştur3. Şiflerde imametin meTıdîlikle neti­celendiğini ilgili bahislerde anlatmış bulunuyo­ruz. Buradan hareketle mutasavvıflardaki vela­yet anlayışının da mehdîlikle neticelenmesi tabiî ve mantıkîdir.

Söz konusu alâkayı ve mutasavvıfların baş­langıçtan itibaren mehdîlik anlayışlarını Dr. Kâ­mil Mustafa eş-Şeybî'nin "es-Sılatü beyne't-tasav-vuf ve't-teşeyyü'" adlı eserinden kısmen özetliye-rek sunuyoruz:

"...İbn Zencî'nin rivayet ettiğine göre Hallaç, daha hayatta ik'en mehdîliğini iddia etmiştir. Öldürüldükten sonra da yakınları onun mehdî­liğini savundular. İbn Zencî'nin bize bildirdiğine göre Hallaç'in arkadaşlan onun dönüşünü bekle­mişlerdir. Hattâ bazıları öldürülenin Hallaç değil, Hallaç in düşmanı ve ona benziyen birinin oldu­ğunu iddia ettiler. Böylece mehdîlik fikri tasav fından sokulmuş oldu. Hallaç Şiilerin Mehdî' nin zuhurunu iştiyakla bekledikleri bu senelerde Mehdî'nin naibi olduğunu iddia etti. Ebu Yezid el-Bistamî'nin mehdîlik hakkında söylediklerini İbnü'l-Arabî tasdik edince7 bu inanış tasavvufa tazelenerek yeniden girmiş oldu. Hakim et-Tirmi-zî (285/898) yüzellibeş soru hazırlamıştı ki, bu sorularda tasavvufla Şiîliğin arasındaki yakın alâkayı görmek mümkündür. Bunlardan birisi şöyledir: "Velâyet-i Muhammedi'yi Allah( c.c.) in Muhammed (A.S.) la mühürlediği gibi evliyanın sonuncusu (hatemü'l-evliyâ) olmaya hak kazanan kimdir?”. Hatemü'l-evliyâ sözünden anlaşılan doğrudan doğruya Sofilerin mehdîsidir. İbn Hazm da Sofiyye'nin böyle bir anlayışı benimsediğini zikretmektedir. Muhammed b. Abdülcebbar en-Nifferî (354/965) "Muhatebat" adlı eserinde şöyle der: "...Allah'ın yüce ismi zahir olacak ve Allah yeryüzünde velîsini zuhur ettirecek, o da Allah'ın velîlerinden dostlar edinecektir. Ona mü'minler Mekke'de Bey'at edeceklerdir"11, en-Nifferî'nin rivayet ettiği ile Şiilerin Mehdisi ara­sındaki paralellik son derecede açıktır. Şu kadar var ki, sofiler bu güne kadar onun yakınlarında velîlerin olacağını söylerler. en-Nifferî Mehdî'nin velîlerinin (dostlarının) sayısını üçyüzonüç kişi olarak yani Bedr'e iştirak edenlerin sayısı ile sı­nırlar. Bu sayı Mehdî ric'at edeceği zaman ona yardım edecek kişilerin sayısı ile aynıdır ve bu iddiayı Şia'nın ileri gelen alimlerinden Tûsî (Ebu Cafer, ö.460/1067) ortaya atmaktadır. "Nücebâ, Abdal, Ahyâr" diye isimlendirilenlen işte bunlar­dır. en-Nifferî'nin fikirlerinin Şia'nın anlayışı ile doğrudan doğruya alâkalı olduğunu, onun Meh-dî'nin iki gaybeti hakkında, farkında olmadan söylediği sözlerden açıkça anlıyoruz, îsnâaşerîlerin Mehdî'nin iki kez vuku bulan gaybetini tafsi­lâtı ile anlattıklarını görmüştük. en-Nifferî Mehdî'nin bu iki gaybetini Allah ile olan konuş­maları (muhataba) sırasında Allah'ın şu sözü ile kararlaştırır: "Ben bundan sonra ancak bir defa kaybolacağım. Sonra zuhur edip bir daha kaybol­mayacağım".

Konu ile ilgili araştırmacıların tesbitlerine gelince: Ahmed Emin şöyle der: "Şofiyye Şia'dan Mehdî anlayışını aldı ve onu yeni bir boya ile boyadı. Ona "Kutub" adım verdi, îdeler alemine benzer bir ruhlar memleketi kabul .ettiler. Bu ruhlar memleketinin başında da-"Kutub" bulun­maktadır ki, bu, Şîa'daki "imam^veya "Mehdi"nin tam bir benzeridir". İbn Haldun da şöyle der: "Şiflerin Rafıza kolundan olan İsmailîler, kitapla­rını "Kutub" fikri ve inancı ile doldurmuşlardır. Sofilerin sonradan yetişenleri eserlerini Fatıma neslinden geleceği beklenen imam fikri ile dol­durmuşlardır...Fatıma evlâdından zuhur edecek olan Mehdî hakkında Sofilerden en çok söz söyle­yen zat Muhyiddin İbnü'l-Arabî ile İbn Kissî'dir. İbmi'l-Arabî "Ankâü Mağrib" adlı eserinde; İbn Kissî'nin ise "Hal'ü'n-na'leyn" de ve Abdü'1-Hak b. Seb'in ile îbn Kissî'nin talebesinden İbn Ebi Vasıl "Hal'ü'n-na'leyn" şerhinde bilgi verirler".

İbnü'l-Arabî Mehdî hakkında şunları söyler:"o tertemiz Ehl-i Beyt'tendir". Devamla; "bilmiş ol    ki Allah'ın bir halifesi vardır ve o çıkacaktır. Zulüm ve adaletsizlikle dolmuş olan yeryüzünü adaletle"ve eşitlikle dolduracaktır. Yeryüzünde sadece bir gün kalsa bile, Allah o günü uzatır da Rasülullah (S.A.) in soyundan bu halife gelir. Bu Mehdî'ye Rükn ile Makam arasında bey'at edilecektir. O Rasülullah'a (S.A.) ahlâk bakımın­dan benzeyecektir. (Bu hususlar Şia'da da aynen vardır). Sonra mallan insanlar arasında eşit ola­rak paylaştıracaktır (Bu iddialarda aynen Şiîlerde vardır). O (Mehdî) insanları değiştirecektir.Gördüğü "cahil, cimri, korkak bir adama doku­nur da o insanların en bilgilisi, en'cömerdi ve en cesuru olur". Bu sözler İmam Bâkır'a nisbet edilen şu sözlerin tekrarıdır: "Şüphesiz Allah bizim taraftarlarımızın kalbine korku salacaktır.Mehdimiz çıkınca ise bunlardan herhangi biri arslandaıı daha cesur olacaktır".

İbnü'l-Araln Mehdî hakkındaki anlayışında öylesine Şia'nın tesirindedir ki, bu konudaki olaylar dahi onun tarafindan aynen aktarılmıştır; Nitekim Mehdî'nin Şam ovasında Süfyanî'yi ye­neceği20 dahi onun kitabına aksetmiştir. Bundan daha da ileri şu satırlar tamamen bir şiî eserin­den alınmış hissini verir: "Mehdî tâbi olan değil, kendisine uyulan bir kimsedir. O, masumdur. İdarede hata etmezlik (masumiyet) olmazsa "ismef'in manâsı kalmaz. Çünkü Hz. Peygamber' in hükmüne hata nisbet edilmez; o ne söylemişse vahy'den söylemiştir. Kendi nefsinden, hevâdan konuşmaz"21. Bundan sonra İbn Arabî şöyle der: "Bu Mehdî çıktığı zaman fakîhler kadar ona açık­ça düşmanlık eden olmayacaktır. Çünkü Mehdî çıkınca orftarın makamı ellerinden gidecek ve halktan bir farkları olmayacaktır...Mehdî'nin elinde kılıç olmasa fakîhler çoktan onun katline fetva çıkartırlardı. Fakat Allah ona kılıç vasıta­sıyla, lutf ve keremi ile yardım edecektir. Onlar da boyun eğecekler, korkup ona iman etmeksizin idaresini kabul edecekler. Hanefîler ile Şafîîlerin aralarında ihtilâf ettikleri meselelerde gerçek inanışlarını bildirmedikleri gibi fakîhler Mehdî'ye inanmayışlannı açığa vurmayacaMardır". Böy­lece İbnü'l-Arabî, kendisi ile Şîa arasındaki müşterek "helak olan, kıyas sebebiyle helak olmuştur", görüşünden hareket ederek Rasülul lah'ın "yani onun naibi Mehdî'nin" bulunduğu yerde kıyas sevk edilemiyeceğini ileri sürer. İbnü'l-Arabî kendisinden önce gelip geçen sofiler­den pek çoğunun ölümüne sebeb olmaları dolayı-siyle fakîhlere olan nefretini ve intikam hissini açığa vurmaktadır. Aynca onun görüşüne göre Mehdî'nin kılıçla çıkışı dinin yayılması ve ayakta kalması için bir sebeb olduğu gibi fakîhlerin Meh­dî'nin zuhurunda sükûtunu sağlayan bir vasıta­dır24. Hz. İsa'nın inişi ile ilgili tafsilatta da yine şiîlerin anlattıklarına paralel bir görüşe sahib olan İbnü'l-Arabî, "Mehdî'nin çıkışı ile insanların ileri gelenlerinden çok, halkın çoğunluğu sevine­ceklerdir. Hakîkat erleri, arif kişiler onu keşf ile, ilâhî bir bildiriş ve müşahade ile tanıyacaklar ve ona bey'at edeceklerdir".

Şiîlerdeki, "Mehdî'ye, uzun bir bekleyişten sonra, imanla, ihlasla bağlanıp yardım etme an­layışı ile sofilerdeki, "Mehdî'nin dâvasının sahih olduğunu keşf, müşahade ve ilâhî tarifle bilmele­ri" keyfiyeti, görüldüğü gibi, hemen hemen aynı­dır.

İbnü'l-Arabî velayeti ikiye ayırmakta, dolayı-siyle velayetin sona ermesini (hatm) de bu anlayı­şına uygun tarzda izah etmektedir. Ona göre "ve­layeti mutlaka" Hz. İsa ile son bulacaktır. Çünkü o, "nübüvveti mutlaka"nın velîsidir. "Velayeti Muhammediyye"nin son bulması ise Mehdî ile olacaktır. Bu da Arab'ın en şerefli kişisidir. 595/1199 senesinde onu tanıdığını Fütuhat-ı Mekkiy-ye'sinde zikrederken, Ankâü Mağrib'de kendi­sinin son velî (Mehdi) olduğunu bildirmektedir. Abdülğaniyy en-Nablûsî de velayette İbnü'1-Ara-bî'nin (hatm) olduğunu tasdik etmektedir.

Mehdî'yi, zuhur edeceği zamanda  çıkacak olayları, tasavvufî tabir ve anlayışla izah eden İbnü'l-Arabî haşri de bu izah tarzlarına uygun bir şekilde anlatmaktadır.

İbnü'l-Arabî'den sonra talebeleri onun tasav­vuf ve mehdîlik hakkındaki anlayışlarım izah ve şerhe himmet ettiler. Fakat çok defa onun anlayı­şından dışarı çıktılar. Umumiyetle Mehdî'nin çıkacağı zaman üzerinde durdular ve bunu Ebced hesabı ile, Cümmel hesabı ile açıklamaya çalıştı­lar. İbnü'l- Arabî'nin talebeleri hakkında izahata geçmeden önce İbn Haldun'un şu açıklamalarına yer verelim: "İbnü'l-Arabî, "Ankâü Mağrib" adlı eserinde dünyanın sonu geldiğinde zuhur edecek olan Mehdî'yi "Hatemü'l-Evliyâ" (Velilerin So­nuncusu) adıyla anmakta ve Buharî'nin "Hate-mü'n-Nebiyyîn" babında rivayet ettiği şu hadisine işaret etmektedir: "Benim halim kendimden önce gelip geçen peygamberlere nisbetle bir ev bina e-den kimsenin haline benzer: (O kimse) o evi gü­zelce yapıp süslemiştir de yapısından ancak bir kerpiç koyacak kadar yeri tamamlanmamıştır. İnsanlar o evi dolaşırlar, hayran olurlar ve derler. ki: "Keski şu kerpiç de konmuş olaydı!". İşte ben bu kerpicim, "ben peygamberlerin sonuncusuyum (hatemü'n-nebiyyîn)"28. Sofiler hadiste "Peygam­berlerin Sonuncusu" tabirini bu hadiste anılan "kerpiç" diye tefsir etmektedirler ki, o kerpiçle bina tamam olduğu gibi, peygamberlik de Hz. Muhammed'le sona ermiştir. Bu da kâmil olan peygamberliktir. Velayetin derecesi türlüce ve biribirinden farklı olduğundan, velayeti peygam­berliğe benzeterek, veliliği kemâl derecesini bulanını, "Hatem-i Evliya -Velilerin Sonuncusu" diye anarlar ki, Hz. Muhammed peygamberlerin sonuncusu olduğu gibi, Mehdî'nin de velilerin sonuncusu olduğuna işaret ederler. Bunlara göre Sari', hadisteki "kerpiç" le Peygamber sülâlesinin kerpicine yani Mehdî'ye işaret etmiş oluyor. Dereceleri farklı olduğu için peygamberlikteki "kerpiç" altın kerpiçtir. Velilikte ise bu "kerpiç" gümüştür. Bu yolla, "altın kerpiç" sözü ile Hz. Muhammed (S.A.); "gümüş kerpiç" ile de Fatıma neslinden gelecek olan velî irade edilmiştir".

İbn Haldun eserinin bundan sonraki kısmın­da Mehdî'nin çıkacağı seneye dair mutasavvıflar­dan nakledilen misâller zikretmektedir. Yakub b. İshak el-Kindî de Cefr'e dair yandığı eserinde bu konuya temas etmekte ve Mehdî'nin 698 hicrîde çıkacağını müneccimlerin kaide ve kanunlanna dayanarak izaha çalışmaktadır. Uzun uzun mi­sâllerle mutasavvıfların Mehdî'nin çıkacağı za mana ait anlattıklarım yazan İbn Haldun devam­la "fakat bunların Mehdî'nin zuhuru için tayin ettikleri zamanlar gelip geçiyor ise de, söyledikle­ri sözlerden hiçbiri doğru çıkmıyor. Sonra yine, yeni yeni fikirler uyduruyorlar ki gördüğün gibi, bunlar kelimelerin mefhumlarından ve hayal mahsûlü olan şeylerden ibaret ve nücûm ilmine dayanan hükümlerdir. Bu suretle bu şiî ve muta­savvıfların nesilleri birbiri arkasından geçip gidi­yor ise de, ortalıkta bir şey yoktur.

Yaşamakta olduğumuz çağın sofilerine gelin­ce; "bunların çoğu dinin hükümlerini, hak ve hakikatin alâmetlerini diriltecek bir müceddidin zuhur edeceğini ve asrımıza yakın bir zamanda geleceğini söylerler".

İbn Haldun, bilhassa Batı Afrikada (ahali­sinin o çağda bilgi ve irfandan mahrum olmala­rından ötürü) bir çok şeyhin mehdîlik iddiasında bulunduğunu ve onlardan öldürülenlerin sayısı­nın çok olduğunu anlatır. Üstadından naklettiği bir olay şöyledir: "Üstadı hacca gitmek maksadıy­la yola çıktığında biri ona arkadaş olmuştu. Bu zat Peygamber ailesinden olup, Kerbelâ'da'oturu-yordu. Etbaı çok ve halk tarfından kendisine saygı gösterilen bir zat idi. talebesi ve hademesi de çoktu... Bunlar Kerbelâ'dan Batı'ya ancak bu iş için gelmişlerdi. Şeyhin Fatıma evlâdından zuhuru beklenilen (Mehdî) olduğunu söyliyerek Batı ahalisini davetine icabet ettirmek için gelmiş olduğu sırrı bilinince; Benî Merin Devleti ve Yusuf b. Ya'kub, Tilemsan şehrindeki evleri yok ladığında şeyh, adamlarına "yurtlarınıza dönü­nüz, yanılmamız bizi hakîr düşürdü, davette bulunmamıza şimdiki hal ve vakit müsait değil­dir" demiştir. Bu sözleri söylemesi onun basiret sahibi olduğunu, o çağın devletlerinin kuvvetleri­ne karşı koyabilecek asabiyet ve şevket sahibi olmadığım ve o çağda Benî Merin asabiyyetine Batı ahalisinden kimsenin karşı koyamıyacağını anlamış olduğunu göstermektedir".

Bu bahsimize son verirken şunu ifade edelim ki: "Sofilerde ve Şiilerde Mehdilik doğrudan doğ­ruya içtimaî bir hedefe yönelmiştir. O da zulmü ortadan kaldırmak, adaleti yaymaktır. Şu kadar var ki, asılda bir olmakla beraber kendilerine mahsus metodlannda ve izah tarzlarında ayrıl­maktadırlar. Yine bu konuda zikre değer bir husus: "Afrikada son asırlardaki ıslah hareket­lerinde Mehdîlik anlayışından çokça faydalanıl­mak istenilmiştir". Bundan sonraki bölümde anlatacağımız mehdilerden Sudan Mehdî'sinin hareketi açıkça siyasî bir harekettir. Fakat o kendisinin Hz. Ali soyuna mensup olduğunu ha­tırlatıyor ve Mehdî olarak zuhur etmiş olduğunu bildiriyordu.

 

  1. Meşhur Mehdiler (S.163-175)

   En eski çağlardan beri çeşitli İslâm ülkele­rinde mehdîliğini iddia edip ortaya çıkanların sa­yısı gerçekten kabarıktır. Şia'da Mehdîlik bahsi­mizde, ilk çağlarda mehdîliğini iddia edenlerin maceralarım kısaca görmüştük. Tarih boyunca ortaya çıkan mehdilerden bir kısmı basan kaza­namayıp sür'atle ortadan kaldırılmış; bazıları ise.zamanın idarecilerine korkulu rüyalar gördürmüştür. İçlerinde devlet kuranlara, parça parça bölünmüş kabileleri birleştirerek milletini bütün­leştirenlere de rastlıyoruz. Mehdîlik iddiasıyla ortaya çıkanların en çok gözüktüğü ülkeler
Mağrib (Atlas Ülkeleri), Hindistan, İran ve geçtiğimiz yüzyılın sonlan ile bu yüzyılın başlanndaSudan ve Somali    

Bilhassa Hindistan'da ali'dir. ortaya çıkan ayına dinî gurublann mehdîlik fikri ile yakından alâ­kası vardır. Mehdî el-Müntezar (Beklenen Mehdî) olarak kendilerini tanıtan nice kişilerin bugün etbaı, Mehdî'nin artık çıkmış olduğunu, yeni bir Mehdî'nin gelmiyeceğini iddia etmektedirler. Bu gibi fırkaların sayısı da yine kabarıktır.

Giriş kısmında da belirttiğimiz üzere tarihte mehdîliğini iddia edenlerin tafsilâtlıca tetkiki asıl konumuzu teşkil etmediği için bu kısımda sadece konumuzun bütünlüğünü tamamlamak maksadı ile Mağrib, Sudan ve Somali Mehdilerinden kısaca bahsedeceğiz.

1. MAĞRİB MEHDİSİ

Mağrib ülkelerinde eskiden beri Mehdî'nin Marakeş arazisinden çıkacağına dair mütevatir bir inanç hakimdir2. Buna uygun olarak çok es­ki tarihlerden beri bu ülkelerde mehdîliğini, Hz. İsa olduğunu, iddia eden pek çok kişiye rastlan­mıştır. İlk Fatımî halifesinin, İsmailî hareketi için aktif cebhe olarak bu topraklan seçmesi de aynı sebebtendir.

Bunlar içinde Muvahhidler Devletinin kuru­cusu İbn Tûmert en göze çarpan, en zekî ve eri zahid olanıdır. Berberî -ırkından olduğu halde -itimad kazanmak için- Ali b. Ebi Talib, dolayısiyle Hz. Peygamber soyundan geldiğini iddia etmiş­tir. 470-480/1077-1087 yılları abasında doğduğu tahmin ediliyor. Zühd ve takvaya, ilme düşkün bir ailenin çocuğudur. Okuyarak büyüdü, büyü­dükçe ilme sevgisi arttı. Altıncı (" m. onikinci) yüzyılın başında ilim için seyahata çıktığım tesbit ediyoruz. Önce Endülüs'e uğradı. Zamanın ilim merkezi olan Kurtuba'da bir müddet kaldı. Sonra Mısır'a, İskenderiye'ye geçti.; hacca ve oradan Irak'a gitti. Doğunun büyük alimleri ile görüşmek fırsatını buldu. Eş'arî mezhebine mensup imam­lardan ders aldı. Müteşabihler hakkında onların görüşlerini benimsedi. Ebu Hamid el-Gazalî ile de buluştuğu ve Mağrib Devletinin canlandırılması hakkında onunla istişare ettiği söylenir3. Fakat Gazali ile görüşmesi hakkındaki rivayet çok za­yıftır. Durum ne olursa olsun, kahramanımız bir dizi ilmî.seyahatlar yapmış ve Irak'a da uğraya­rak zamanın en büyük alimleri ile görüşmüştür. Bu seyahat ve ilim alış verişi, girişmeyi tasarla­dığı iş için azmini biledi. Memleketine dönmek üzere gemiye binip yola çıktığı zaman, gemideki yolcular ve tayfalardan işe başladı. "Ma'rufu em­redip münkerden nehyetme" prensibini onlara tatbik etti. Onları namaz kılmaya ve Kur'an oku­maya zorladı. Mağrib toprağına inince gayret ve cesareti arttı. Yoluna tavizsizdir şekilde devam etti. "Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse diliyle, o da ol­mazsa kalbiyle (buğzetsin). Bu ise imanın en zayıf halidir"4 hadisini düstur edinerek calışmaya koyuldu. O sıralarda Murabıtlar Devletinin zayıflığı; her yerde kötülüğün alıp yürümüş olma­sı İbn Tümert'in daha da kahramanlaşmasını sağladı.

Nesebleri Benî Süleym'e dayanan kabileler­den birisi kendisine iltihak edince Marakeş'e ka­dar seyahatlar yaparak "marufu emredip mün-kerden menetmek" esasını tavizsiz bir şekilde yaymaya devam etti ve faaliyetini sür'atlendirdi. Murabıt Emiri'nin huzurunda yapılan münaza­rada devrinin fakîhlerini, ince zekâsı ve mantık gücü ile yendi. Murabıtlarm Emiri'ne bu adamın tehlikesi ve ortadan kaldırılması gerektiği, yakın­ları tarafından tavsiye edildi ise de Emir bu uya­rıları değerlendiremedi.

Bundan sonra kahramanımız kendi kabilesi­nin dağlanna çekildi. Devletinin teferruatlı plânı­nı burada çizdi. Önce Kur'an ve Sünnet'e mugayir ahlâk ve adetlere karşı harb açtı. Nüfuzu kuvvet­lenip etbaı çoğalınca Murabıtlıkıra hücum etti. Onların, islâm'ın sahih esaslarından uzaklaştık­larını bildirdi. Sadece putperestliğe değil, aynı zamanda sapıttıkları gerekçesi ile Müslümanlara da harb açtı ve adamlarını Murabıtlılara karşı açılan harbe teşvik edip cesaretlendirdi. Zihinleri Beklenen Mehdî'nin sıfatlan ile iyice doldurduk­tan sonra 515/1121 senesinde mehdîliğini ilân etti. Kabilesinin fertlerinden bey'at aldı.

Kendisi halis bir Eş'arî sayılmaz. Eş'ariliğe bazı şiî esaslarını da karıştırmıştır. Murabıtlılar-la arasında bu konuda çok şiddetli mücadeleler oldu. Fakat onun daveti her geçen gün intişar etmeye devam etti. Murabıtllılar Devleti can çeki­şirken onun kuvveti son haddine varmıştı. Fakat mücadelelerinin meyvesini toplama fırsatını bu­lamadan ecel yakasına yapıştı ve 524/1130 sene­sinde vefat etti.

 

Halifesi Abdülmü'min b. Ali Murabıtlılara son darbeyi indirdi ve İbn Tümert'in ortaya attığı esaslar üzerine yeni bir devlet, Muvahhidler Dev-leti'ni, kurdu.

İbn Tümert'in mehdîlik iddiasıyla çıkıp başa­rı kaşanması, aynı topraklarda kendisinden son­ra gelen bazılarını da cesaretlendirmiştir. İbn Haldun Mukaddime'sinde bunlardan bazılarını nakletmekledir: "Sofilerden Tuveyzirî nisbesini taşıyan biri, yedinci yüzyılın dokuzuncu onu içinde Sultan Yusuf b. Yakub çağında, harekete geçerek kendisinin Fatıma evlâdından geleceği beklenen Mehdî olduğunu iddia etti. Dâle ve Kezûle uruğundan olan Sus ahalisinden pek çok kişi ona tebaiyet etti. İş büyüdükten sonra Mesa-dime uruklarının büyükleri, kendilerinin idare ve işlerinin çözüleceğinden korktular. Başkanların­dan biri olan Kesevî, gece baskını ile onu öldür­meye gizlice birini memur etti. Mehdîlik iddiasın­da bulunan öldürüldü. Altıyüz doksan (m. biniki-yüzdoksanbir) yılının son yılı içinde Abbas adıyla tanınmış biri kendisinin zuhuru beklenen Fatıma'nın oğlu olduğunu iddia etti. Gumareler'den halk kitleleri onun çağrısına icabet etti. Emrinde ki kuvvetle Fas şehrine girdi, pazarlarım yaktı. Oradan Mezemme şehrine gitti. Orada hile yolu ile öldürüldü. Daveti tamam olmadı. Bu suretle zuhuru beklenen Mehdî olduğunu iddia ederek zuhur edenler ve öldürülenlerin sayısı çoktur".

2. SUDAN MEHDİSİ

Ebu Abdurrahman Muhammed b. Abdullah mehdîlik tarihinin en göz alıcı simasıdır. Büyük bir milliyetçi, iyi bir devlet adamı ve askerdir. Sudan, uyanışını ona borçludur. Bu gün bile onun taraftarlarının ve fikirlerinin Sudan'ın siyâsî ha­yatında ağırlığı devam etmektedir7.

1258/1843 senesinde Nil nehrinin Zarar Ada­sının Dongola şehrinde doğdu. Nubya'lı Arap Beraber kabilesinin Künüz koluna mensup oldu­ğu halde sonraları mehdîliğinde, kendisinin mad­deten ve manen "Hz. Peygamber ile akraba oldu­ğunu ispat için" şeceresini Hz. Hasan'a ve anne tarafından Hz. Abbas'a çıkarmıştır, görüşünde olanların8 yanında; soy ağacını tek tek sayarak Hz. Peygamber sülâlesinden olduğunu kabul edenler de9 vardır. Babası gemi yapımı ile uğra­şan bir dülgerdi. İstikbalin Sûdan Mehdîsi henüz beş yaşında iken babasını, onbir yaşında iken de annesini kaybetti.

Muhammed Ahmed daha - çocukluğunda zühd ve takvaya düşkündü. Bunda büyük dedesi Şeyh Salih'in tesiri çok olmuştur. İlk tahsilini muhtelif mekteblerde yaptı. Çeşitli hocaları için­de muhtemelen ona mehdîlik fikrini daha .çocuk­luğunda aşılayan Muhammed el-Hayr'dır -ki bu zat daha sonra onu tasavvufa meylettirdi-. O za­man Sudan'da yaygın olan Sammâniye tarikatına intisab etti. Bir müddet müridlikten sonra Mu­hammed Ahmed kendisinde tedris gücü hissetti. Küçük çocuklara Kur'an-ı Kerîm öğretmeye baş­ladı. Fakat bu iş onu pek cezbetmedi. istediği izni kopartan genç Muhammed Ahmed birden bire tarikatın müntesiblerinin sayılarını artırmaya başladı. Şeyhin talebe ve müridlerinin artması ile birlikte bu enerji dolu gence hasedi de artıyordu. Daha sonraları bu hased nefrete ve düşmanlığa dönüştü. 1295/1878 senesinde bir meseleden do­layı şeyhini tenkid etmesi ile aralan iyice açıldı. Muhammed Ahmed Şeyh Şerifi terketti. Bu hadise Sudan'da büyük bir gürültü ile çabucak duyuldu. Arkasından aynı tarikatın Şeyh Şerif ile aralan açık bir diğer büyük şeyhi Kureşî'ye -ki o zaman doksan yaşlarında idi- bağlandı. 12977 1880 senesinde Kureşî ölmezden önce onun meh-dîliğini müjdeliyordu. Muhamed Ahmed çıktığı seyahatten dönüşünde şeyhinin bu vasiyyetini öğrenince sevincinden nerdeyse uçacaktı. Bu sıra­da Dongola'dan Sennar'a, Mavi Nil'den Kordu-fan'a kadar yaptığı seyahatlannda, Mısır hükü meti tarafından tazyik edilmekte olan ahalinin memnuniyetsizliğim kendi gözleri ile görmüştü. Sudan ahalisinin huzursuzluk ve şaşkınlık içinde olması, dinî taassup, Türkler ile Araplar arasında devam eden anlaşmazlıklar, Şîa ile Türk memur sınıfı arasındaki muhalefet, onun mehdîlik iddia­sına müsait bir zemin teşkil ediyordu.^

Muhammed Ahmed fevkalâde cezbediti üslû­bu ile bütün bunları en iyi şekilde değerlendirdi. Zulümden, kötülükten, adaletsizlikten kıtlıktan şikâyet edilen her meclis ve yerde: "Allah Tealâ bu sıkıntılardan feraha kavuşturacak" birini gön­derecektir; bunlar geçecek, iyilikler hakim ola­caktır müjdesini vererek halkın zihnini Mehdî'nin çıkışına iyice hazırlıyordu.

1881 senesinin ortalarında talebelerinden pek çoğuna gizlice mehdîliğini yaydı. Bu haber taraftarları arasında sür'atle yayıldı. Şüphesiz daha önce yaptığı seyahatların bu işte büyük faydasını görmüştür. Kabile reislerine ve ileri gelenlerine gizlice yayınladığı tebliğleri ile ken­disinin bu risaleti semadan aldığını ve ilâhî yar­dımın kendisi ile beraber olduğunu;-Hz. Peygam­ber'in ona semadan haberler getirdiğini ve bizzat

 

davetinin plân ve proğramını Hz. Muhammed (A.S.) m çizdiğini iddia ediyordu.

Yukarda bahsettiğimiz içtimaî sıkıntılar onun bu davetinin çabucak yayılmasını sağladı. Nitekim bazı kabile reisleri ona şöyle diyorlardı: "Her ne kadar sen Mehdî değilsen de mehdîliğine bey'at ediyorum... Hükümetle muharebe etmek şartıyla sana bey'at ediyorum"10.

Eski müridinin mehdîlik iddiasını duyan Şeyh Muhammed Şerif onu hükümete şikâyet etti. Bu hususta Mehdî ile aralarında yazışmalar oldu. Bu yazışmalarda o kendisinin Mehdî oldu­ğunda ısrar ediyor ve şöyle diyordu: "Bana uya­nıkken Peygamber (S.A.) geldi. Yanında' Hülefa-i Râşidin, Kutublar ve Hızır (A.S.) vardı!.. Hz. Pey­gamber elimden tuttu, kürsüsüne oturttu ve bana dedi ki: Sen Mehdiyyü'l-Müntezar'sın. Senin mehdîliğinden kim şüphe ederse kâfir olur!.."11.

Mehdîliğini ilân ettiği andan itibaren hükü­metin kendisi ile yaptığı müzakereler neticesiz kaldı. A'rabî Paşa isyanı sebebiyle hükümetin konuya gereken şekilde önem veremeyişi Mehdî'-nin işini kolaylaştırdı. Râşid Paşa, Yusuf Paşa el-Şellâlî ve arkasından İngiliz Hicks Paşa'nın seferleri başarısızlıkla neticelendi. Böylece 1882 yılında artık Mehdî1 nin ünü bütün Sudan'a yayıl­mış ve ülkenin her yönünden ona bey'at etmek için heyetler yarış eder olmuştu.

Kuvvetinin en yüksek zirvesini 1884 sene­sinde Hartum'a karşı seferi ile Gordon'un müda faa ettiği şehri 1885 senesinde ele geçirmesi teşkil eder. İngilizlerin meşhur generali bu mu­harebede öldürüldü. Hartum'un düşmesi ile bütün Sudan Mehdî'nin eline geçmişti. Bütün bu basanlar onu Mısır'ın fethine yöneltti ve birisi Mısır halkına, diğeri de Hidiv Tevfik Paşa'ya ol­mak üzere iki ültimatom gönderdi. Bunlardan Hidiv'e gönderdiğinde onu bir taraftan korkutu­yor, diğer taraftan da İngilizleri Nil vadisinden sürüp çıkarmak için kedisine yardıma hazır oldu­ğunu bildiriyordu.

Fakat Mehdî'nin bu arzusunu gerçekleştir­mesine ömrü vefa etmedi. 1302/1885 senesinde arzuladığı hedeflerini gerçekleştirmesini halifesi Teayîşî'ye vasiyet ederek yakalandığı tifodan kurtulamıyarak öldü. 1898 de Kitchener büyük bir ordu ile Mehdîcilerin üzerine yürüdü. Mehdî'nin yerini hiçbir zaman tutamıyanTeayîşî Kitchener karşısında tutunamayıp ortadan kaldırıldı12.

3. SOMALİ MEHDİSİ

Sudan Mehdisinin başarılan her tarafta duyulduğu sırada yirmi-yirmibeş yaşlarında olan Somali Mehdisi, aşağı yukarı aynı şartlann orta­ya çıkarttığı, aynı yolun yolcusu bir başkasıdır. Aradaki fark -bir bakıma- sadece ülkelerinin ayn oluşu ve bu berikinin daha sonra ortaya çıkma­sından dolayı mukallid durumunda olmasından ibarettir.

1860 yılında doğduğu kabul edilirse Sudan Mehdisinin başarılarının zirveye ulaştığı 1885 yılında o yirmibeş yaşındadır ve hacca gitmiştir. O da çocukluğundan beri dinî ve tasavvufî tetkik­lere meyillidir. Mekke'de kaldığı sırada Salihiyye tarikatı şeyhi Seyyid Muhammed Salih ile tanıştı ve onun hararetli bir müridi oldu. Somaliye dön­dükten sonra Salihiyye tarikatı için kuvvetli bir propoğandaya girişti ve Somali müslümanlannı daha sıkı bir takva içinde hayat sürmeye teşvik etti. Çok bilgili ve güzel konuşur; Somali bedevi­lerini cezbedecek derecede irticalî şiirler söylerdi. İngiliz Şpmalisinde ve Habeşistandaki yurttaşları arasında kolayca taraftar kazandı. Önceleri İngi­liz idaresi ile iyi geçiniyordu. 1899 da birdenbire BritanyaTıükümetine açıkça cebhe aldı. Aynı yıl taraftarlarını Burao'da toplayarak mehdîliğini ilân etti. Bu tarihten 1904 senesine kadar İngiliz ve İtalyan kuvvetleri ile yaptığı bir çok muhare­bede zaferler kazandı. Bir kısmında yenildi.

İngilizler ve İtalyanlar Şeyh Salih'e Mehdf-nin Salihiyye tarikatına ihanet ettiğini bildiren ve Somali'nin en nüfuzlu münevverlerine hitab eden bir mektup gönderttiler. Bundan sonra İngi­lizlerin zaferler kazandığını görüyoruz. Fakat bu kazanılan zaferler neticesiz kalıyordu; çünkü dahildeki topraklar daimî bir işgal altında tutula-mıyordu. Bu bakımdan İngilizler isyanı önlemeye muvaffak olamadılar. Bunun üzerine İngiliz ve İtalyanlar Mehdî ile anlaşma yaptılar. 1905 te ya­pılan bu anlaşma 1908 de Mehdî tarafından bo zuldu. İtalyanlar ve İngilizlere karşı akınlara başladı. 1913 de İngilizlerin develi birliklerini müthiş bir bozguna uğrattı. İtalyanlar siyaset yolunu seçtiler ve dahildeki sultanları Mehdî'ye karşı teşkilâtlandırdılar13.

Birinci Cihan Harbi sırasında Osmanlı Hü­kümeti Habeşistan Hükümeti ile diplomatik te­mas sağlamıştır. Habeş saltanat naibi ve veliahdı Lic Yasu ile iyi alâkalar kurmayı başaran Adisa-baba Başşehbenderi Mazhar Bey'in Somali bölge­sinde öngördüğü tavsiyeler Başkumandan Vekili Enver Paşa tarafından da uygun görülmüştür. Buna göre, Somali bölgesindeki Molla Seyyid Mu-hammed b. Abdullah'a (Mehdî) Somali Emiri veya Şeyhü'l-Meşayihi (Şeyhler Şeyhi) unvanlarından birini tevcih etmek, silâh ve cephane yardımı yapmak uygun olacaktır14.

Osmanlı Hükümetinin uygun bulduğu bu plân uygulanamadı. Çünkü Veliahd Lic Yasu'nun İslâm'a ve Müslümanlara sempatisi sebebiyle Fransız ve İngiliz müşterek gayreti sonunda ber­taraf edilmesi Mazhar Bey'in İstanbul Hükümeti ile haberleşme imkânını ortadan kaldırdı. Çok muhtemeldir ki Osmanlı maslahatgüzarı Habe­şistan'da vukua gelen bu siyasî deteğişiklik sebe­biyle artık görevini yapacak durumda değildi15.

Osmanlı Hükümetinin Mehdî'ye yardım im­kânını bulamayışı yanında dahildeki sultanları Mehdî'ye karşı birleştirmeyi başaran. İtalyanlar Mehdî'nin kuvvetlerini zayıflatmakla kalmadılar. Bu aynı zamanda onun çok geniş bir bölge üze­rindeki nüfuzunu da kırdı.

Birinci Cihan Harbi sonunda ise İngilizler Mehdî'ye büyük bir kuvvetle hücum ettiler ve 1920 de kaçtığı Karanla Kabilesinde öldü.

Salihiyye tarikatına mensub bir mübeşşir olarak mücadeleye başlıyan Somali Mehdisi, yerli kabilelerin birbirlerine olan asırlık düşmanlıkla­rım ancak İslâm'a sıkı bir şekilde bağlanmak su­retiyle kaldırabileceğini düşündü. Gittikçe artan şöhreti onu cesaretlendirdi. Akıl b. Ebi Talib'in soyundan gelen Somali menşeine telmîhen.imza sına Haşimî nisbesini de ilâve ederek tavizsiz sert bir dinî propoğandaya girişti. Fakat tedbirli hare­ketlerim sonuna kadar devam ettiremedi16. Sö­mürgeci Avrupalıların şeytanî hileleri ve kuvvetli orduları karşısında küçümsenmiyecek ölçüde ba­şardığı Somali Birliği daha sağlığında dağıldı.