Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kaynak - İslami Bilgiler - Mevlana Celaleddin Rumi 2 - 1. Sayfa

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

Kaynak: Mevlana Celaleddin-i Rumi - Mehmet Önder, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türk Büyükleri Dizisi: 12, Ankara 1986

 

  1. Mevlana’nın babası Baha Veledin tanınması için bilginin şahsında uydurulan rüya (S.11-12)

 

İlmine ve kerametine izafeten bir gün Bahaeddin Veled'e, Sultan'ül-Ulema, yani «Bilginlerin Sultanı» dendiğini de görüyoruz. Bu unvanının verilişi, kaynak­larımızda, şöyle anlatılagelmektedir:

Bir "gece, Belh'in ileri gelen üçyüz bilgini, hep bir den şu rüyayı görmüşlerdir: Bir sahrada kurulan ulu bir çadırın ortasında, Hazret-i Muhammed (S.A.) sa-habesiyle oturmaktadır. Tam bu sırada, Belhli Baha Veled, edep ve hürmetle selam verip çadıra girmiştir.Peygamber, Baha   Veled'e iltifat ederek sağ yanına

oturtmuş, orada hazır bulunan müftü ve imamlara:     

«—Bugünden itibaren Baha Veled'e, Sultan'ül-Ulema deyiniz ve öyle hitabediniz", buyurmuşlardır.

 

  1. Baha Veled Konya için ahir zaman afetlerinden mahfuz kalır. Hurafesi (S.34)

       Babasının derslerine devam eden, olgun müridle-rin terbiyesi altında yetişen Mevlâna, babası ile bir­likte, bütün göç yollarını izlemiş, bu yollarda devrin tanınmış bilgin ve sufileriyle tanışmıştı. Bahaeddin Veled'in ölümünden sonra, son durağın Konya şehri olduğuna, onun mübarek cesedinin bulunduğu bu top­raklarda kesin olarak yerleşmek gerektiğine artık inanmıştı. Konya'yı seviyor ve şöyle diyordu:

-- Bundan sonra Konya'ya Veliler Şehri deyiniz. Zira, Konya'da doğan çocuk veli olur. Sultan'ül-Ule-ma'nın mübarek cesedi, evlât ve ahfadı bu şehirde kaldığı müddetçe, burada harp olmaz, düşmanlar ga­lip gelemez. Nihayet helak olurlar. Konya âhir zaman âfetlerinden de mahfuz kalır. Zira maddî ve manevî varlığımız artık Konya'dadır...»

 

  1. Seyyid Burahaneddin Tirmizi’de bir toplantıda şeyhi Baha Veled’in Konya’da öldüğünü söylemesi yalanı (S.35-36)

       Bir gün Seyyîd Burhaneddin, Tirmiz'de, bir top­lantıda ayağa fırlamış:

«— Eyvah! Eyvah!.. Şeyhim Baha Veled, bu fâni âlemden öte âleme göçtü. Haydi namazını kılalım».

Diye bağırmış, o gün Konya'da vefat eden Baha Veled'in cenaze namazını aynı gün, Tirmiz'de kılmış, sonra da :

«— Benim Şeyhimin oğlu Celâleddin Muhammed yalnız kaldı, beni beklemekte... Diyâr-ı Rûm'a (Anadolu'ya)   göçmek,  yüzümü şeyhimin temiz toprağına' sürmek ve onun emaneti olan Celâleddin'i teslim -al­mak borcumdur benim...»

 

  1. Seyyid Burhaneddin Konya’ya gelerek Mevlana’yı sufilik yoluna başlatması (S.36)

Seyyid Burhaneddin, Mevlâna'nın bilgi ve görgü­sünün derecesini yoklamak için, onu şöyle bir imtihan etti. Bazı eksiklikleri olmasına rağmen mükemmeldi:

 

         «— Bilgide eşin yok. Din ve yakın ilminde babanı hayli geçmişsin, Oysa babanın hem «hal» ilmi tamam­dı, hem de o, «kaal» (söz) ilmini tamamen biliyordu, istiyorum ki, «hal» ilmine sufilik yoluyla başlayasın, şeyhimden bana erişen o mânâyı sen de benden ala­sın. Bugünden sonra senin hal ilmine girmen gerek. Bu, peygamberlerin, velilerin ilmidir. O ilme, (ledün ilmi) «Gerçeği bilme» derler. Buna çalış da güneş gibi alemleri aydınlat..."

 

  1. Mevlana’nın seyide bağlanıp çile devresine başlaması (S.39)

 

      Mevlâna artık Seyyid'e bağlanmış, «suluk dev­resini sabırla geçirmekte, çileden çileye girerek, «Ke­mâle ermektedir. Günlerce süren "riyazat" oruçları, Mevlâna'nın rengini soldurmuş, nâzik bedeni büsbü­tün zayıflamıştı.

Seyyid, riyâzata çok önem veriyor ve müridlerine şöyle diyordu:

«— Eğer Tanrı'ya hiçbir ibâdette bulunamıyorsa-nız, hiç olmazsa orucu ihmâl etmeyiniz. Karnınızı aç tutunuz ve açlık acısına önem veriniz. Oruç hikmet hazinelerinin anahtarıdır. Peygamberlerin ve velile­rin, son derece anlayışlı ve sezişli olan bâtınlarından hikmet pınarları, açlık ve oruç bereketi ile fışkırmıştı Oruç en güzel ibâdettir.

 

  1. Seyyid Burhaneddin Budistler gibi bir yaşantıyı benimsemiştir. (S.40)

 

     Söylendiğine göre, Seyyid Burhanöddin'in onbes gün, ağzına lokma koymadığı aylar olurdu. Nefsinin isteği arttığı zaman, bu isteği öldürmek için, kalkan aşçı dükkânına gider, köpekler için hazırlanmış bulaşık sularının başında durarak:                                                                                              

«— Ey kör nefis, ben bundan fazlasını bulamam, beni özürlü bil, beni fazla üzme.. Eğer içmek istersen işte önünde, şu yalakta duruyor, buyur...»

Der .içmez, nefsiyle böylece savaşırdı.

Mevlâna, böyle bir mürşidin, böyle bir terbiyeci­nin elinde, en çetin oruçlara katlanıyor, Seyyid'in kız­gın potasında yana yana pişiyordu.

 

  1. Seyyid katırdan düşmesini batıl bir inanca bağlıyor (S.40-41)

 

      . Bir gün bir katıra binmiş, Konya bağlarını seyre çıkmıştı. Yolda, içinden: «Buradan doğruca Kayseri'ye gitsem..» diye geçirdi, o anda ka-tır, birdenbire sıçrayarak Seyyid'i yere attı ve ayağı­nı kırdı. Yanındakiler, Seyyid'i kucaklayarak tekrar katıra bindirdiler ve geri döndüler. Mevlâna haberi işitince koştu, hocasının ayaklarından çizmesini çı­kardı. Bir de ne görsün? Bütün kemikler hurdahaş olmuş... Seyyid, Mevlâna'nın yüzüne bakarak, si­temli:

«— Aferin, ne de güzel mürid, şeyhinin ayağını kırıyor!. .»

Dedi, Mevlâna, ses çıkarmadı, kırıkları sararak bir, iki hafta içinde tedavi etti.

 

  1. Seyyid Burhaneddin gaybi haber vererek Mevlana’yı sapıtmak istiyordu. (S.41)

 Olaydan sonra, Mevlâna, ısrarın doğru olmayaca­ğına inanmıştı. Bir gün başbaşa sohbet ediyorlardı. Mevlâna sordu:

«— Niçin gitmek istiyorsun?»

Seyyid, aylardan beri söylemek istediğini söyledi:

«— Sen artık yetiştin oğlum... Naklî, aklî, kısbî ve keşfi bütün ilimlerde eşi, benzeri bulunmayan bir aslan oldun. Ben de kendimce bir aslanım. İki as­lan bir sahrada oturmaz. Onun için gitmek istiyorum. Hem benden sonra senin yanına büyük bir dost gele­cek. Birbirinizin aynası olacaksınız. O, seni iç âlemin en mahrem noktalarına kadar çekecek, sen de, ona, aynı âlemi yaşatacaksın. Birbirinizi tamamlayacak ve yeryüzünün en büyük iki dostu olacaksınız..»    

  1. Kayseri’de Suhreverdi ve Seyyid Burhaneddin’in karşılaşması hurafesi (S.42-43)

 

    Seyyid Burhaneddin Kayseri'ye geldiği zaman, şehrin valisi Vezir Sahip Şemseddin Isfahanı tarafın­dan hararetle karşılandı, bir zaviyede misafir edildi. Şehrin ileri gelenleri, Seyyid'in huzuruna gelerek ta­zimde bulunuyor, birlikte getirdikleri armağanları sunuyorlardı. Seyyid, bunların hiçbirine el sürmeden, fakirlere, meczuplara dağıtılmasını emretti. O, artık inzivaya çekilmişti. Bu sırada Mevlâna birkaç kez Kayseri'ye gelerek şeyhinin gönlünü aldı. Kayseri hal­kı, Seyyid'e büyük bir saygı gösteriyor, bir dediğini iki etmiyorlardı. Hatta bir keresinde, Seyyid'i camiye imâm yapmışlardı. Fakat Seyyid, namaz kıldırırken, bazen saatlerce ayakta kalır, rükû ve secdeye vardığı-zaman da gene saatlerce yerinden doğrulamazdı. Ge-" maat, onun bu hareketlerinden âciz kalmıştı. Seyyid:

«—Özürlü sayın beni...    Ben heyecanlı bir ada-mım. Tanrı'nın huzurundayken kendimden geçiyor, sizleri unutuyorum. Ben imamlık edemem. Siz başka birini bulunuz...»

Diyerek bu görevden affını istemiş, yeniden hüc­resine çekilmişti. Bir süre sonra Bağdad'dan mutasav­vıf Şeyh Şihabeddin Ömer Suhreverdi'nin Kayseri'ye geleceğini, kendisini ziyaret edeceğini haber verdiler. Bir-iki gün sonra, Suhreverdi Kayseri'ye geldi, Sey-yid'i zaviyesinin önündeki bir toprak yığınının üstün­de bularak yanıbaşına çömeliverdi. Saatler geçtiği halde ne Seyyid, ne Suhreverdi, tek kelime konuşma-mışlardı.

Sonunda Suhreverdi, Seyyid'in yanından ayrıldı, bu garip ziyareti şaşkın şaşkın seyreden müridleri,

Seyyid'e :

«— Bu nasıl görüşme böyle? Aranızda hiçbir sual ve cevap vaki olmadı. Tek kelime konuşmadınız. Bu­na sebep nedir?»

Diye sordular. Seyyid şu cevabı verdi:

«— Hal ehli yanında «kaal» dili değil, «hal» dili lâzım. Kur'an-ı Kerim'de «susunuz» hitabı varid oldu. Hakikati görenin huzurunda susmak gerekir. Zira «hal» olmaksızın «kaal» ile gönül müşkülleri çözülemez».

 

  1. Seyyid’in Kayseri’de öleceği günü bilmesi şirki (S.43-44)

 

     Seyyid, Kayseri'ye geleli bir yıl bile olmamıştı, ömrünün son günlerini yaşamakta olduğunu anlıyor­du. Bir gün hizmetçisine bir testi sıcak su hazırlama­sını emretti, istediği su hazırlanınca, kalkıp abdest aldı. Sonra da hizmetçisine:

«— Git kapıyı muhkemce kapa ve dışarıda: «Ga­rip Seyyid dünyadan göçtü» diye sala ver!..»

Dedi. Odasının bir köşesine çekilerek son duasını şöylece yaptı: «Ey Büyük Tanrı, ey dost, beni ka-bul et ve canımı al... Beni mesteyle ve her iki dünya-dan al götür... Sensiz her ne ile gönlüm rahatsa, onu benden al" diyerek ruhunu teslim etti.

 

  1. Önceden haber verilen Şemsi Tebriz Konya’da (S.45)

 

Selçuklu Devleti'nin başşehri Konya, bir ikindi güneşinde pırıl pınldı... Mevlâna Celâleddin, Altun-Abâ Medresesi'nde dersini vermiş, evine dönüyordu. Bindiği katın iki molla çekiyor, Mevlâna başı önün­de, tevazu ve hiçlik duygusundan iki büklüm, ağır-aheste gidiyordu. Yolun yansında ve caddenin tam or­tasında, birdenbire iki çıplak kol, katırın dizginlerine yapıştı. Mevlâna, katırın ürkerek silkinmesi üzerine, daldığı «tefekkür» âleminden sıyrılarak, başını kaldır­dı. Esmer, yanık benizli, hiç tanımadığı bir adam yo­lunu kesmiş, katırın dizginlerine sımsıkı sarılmış, ateş­li, keskin bakışlarıyla Mevlâna'yı süzüyordu. Mevîâ-na irkildi. Bu saçı sakalı karmakanşık, yaşlı, derviş kılıklı adamın, birer kıvılcım gibi şimşeklenen bakış­ları altında ezildi. Ömründe böyle büyüleyici, yakıcı gözleri ilk kez görüyordu. O anda bir kıvılcım çaka­rak, ikisini de ateşlemiş gibiydi. Kısa, fakat korkunç sükûtu, adamın tunç, ağır, tane tane sözleri dağıttı. Adam, ciddi, yüksek bir tonla soruyordu:  

 

  1. Şems ve Mevlana’nın hak ve batıl karışımı soru ve cevapta anlaşmaları sapıklığı (S.45-47)

 

-- «Sen Bellıli Sultan'ül-Ulema oğlu Mevlâna Mu-hammed Celâleddin'sin, değil mi?»

«— Evet...»  

«— Bir müşkülüm var, söyle bana,. Hazreti Mu-hammed mi büyüktür, Beyazıd-ı Bestâmi mi? Ne der­sin?..»

Mevlâna böyle cadde ortasında, çevresinde topla­nan halkın şaşkın bakışları arasında, beklenmedik bu soruyla, bir kere daha irkildi. Sorunun taşıdığı geniş mânâyı hemen kavramış, adamın hiç de yabana atı­lır bir kişi olmadığını anlamıştı. Cevap verdi:           

«— Bu nasıl soru? Elbette Hazreti Muhammed büyük...»

Adamın bakışları tatlılaştı. Dudaklarında, bir te­bessüm halesi dolaştı. Bu sefer de şöyle sordu:

              "— iyi ama Hazreti Muhammed: 'Yarabbi!.. Seni  tebcil ederim, biz seni lâyık olduğun veçhile bilemedik' buyurur. Halbuki Beyazıd-ı Bestâmi 'ben kendi-

mi tebcil ederim, benim şanım çok yücedir. Zira, cesedimin her zerresinde Tanrı'dan başka varlık yok.".

demekte  Buna ne  buyurulur?

Mevlâna, sorunun bu mecraya döküleceğini ön­ceden kavramıştı. Hemen cevap verdi:

«— Çünkü Hazreti Muhammed, günde sayısız makamlar aşıyor, her makam ve mertebeye varışın­da, evvelki bilgi ve hayalinden istiğfar ediyordu. Böy­lece peygamber, hiçbir makamda ve hükümde kalma­yarak ebediyyen tenzih edilmesi gereken Rabbi, onu bütün tecelli cilveleri içinde dahi, tecrid ve tenzih ede-, bilmenin mukavemetine malik bulunuyordu. Muta­savvıf Beyazıd-ı Bestâmi ise, vardığı ilk makamın sar hoşluğuna kapıldı da kendinden geçti.    O makamda kaldı ve hemen bu sözü söyledi...»

Adam, cevabın ağırlığı altında ezildi, sendeledi, bir çığlık atarak yere kapandı. Mevlâna da heyecan­lanmıştı. Katırından inerek dervişi kucakladı, kal­dırdı.

 

  1. Şems , Mevlana’yı okumaktan men etmek için bütün kitaplarını su dolu havuza doldurup hokkabazlığını göstermesi (S.53-54)

 

       Şems, önce Mevlâna'yı mütalâadan, kitaplardan sıyırmıştı. Derler ki, bir gün medresedeki havuzun başına oturarak Mevlâna'nın kitaplarını birer birer suya atmaya başlamıştı. Bu sırada Mevlâna içeri gi­rivermişti. Ne görsün, yıllarca göz nuru döktüğü ki tapları birer birer havuza atılmış, habuz mürekkep denizi haline gelmişti.   Bu kitapların arasında Belh' ten göçtükleri sırada Nişapur'da Ferideddin'i Attar'ın hediye ettiği Esrarnâme adlı eser de vardı. Mevtana, bu eseri defalarca okumuştu. Şems'in onu da havuz­daki suya atmasına gönlü razı olmadı. Şems bunu anlar anlamaz elini havuza daldırmış :

«— Al istediğin bu kitap değil mi?» Diyerek Mevlâna'ya uzatmıştı.

Hayret... Esrarnâme tozuyla duruyordu. Sanki bir havuz dolusu su içinden değil de, kütüphane rafından alınmıştı.

 

  1. “Şems Mevlana’ya Sema dansını zevkini tattırmış.” Hurafesi (S.55)

 

    Şems, Mevlâna'ya semain zevkini tattırmış, onu bu yoldan uyarmaya başlamıştı. «Semâ varlıktan sıy­rılıp kendinden geçerek, mutlak fanilik içinde, beka zevki almaktır. Semâ âşığın gıdasıydı. Semâda sev­giliye kavuşmanın tatlı hayâli vardı. Bu vuslatın zev­kini alan âşık, artık zaman ve mekân kayıtlarından kurtulurdu. Mesnevi'de «zamandan, zaman kaydın­dan kurtuldun mu, keyfiyet kalmaz. Keyfiyetsiz Tanrı'ya mahrem olursun» deniliyordu.

 

  1. Şemsi Tebriz’in bir toplantıda bardağı taşırması , Konya’dan ayrılmasına sebep olmuştu. (S:59-60)

      Hele bir gün Vezir Nusratüddin'in hanikahında bir tören yapılmıştı da Mevlâna'yla Şems, birlikte git­miş, bir köşeye oturmuşlardı. Sofayı dolduran bilgin­ler, sufiler, her biri, geçmiş bir bilginin sözünü nak­letmeye veya bir evliyanın kerametini sayıp dökme­ye başlamışlardı. Bütün bunları sessizce dinleyen Şems, bir ara dayanamamış, yerinden fırlayarak hay­kırmıştı.

«— Ne zamana kadar, şunun bunun sözüyle var kit geçirip duracaksınız? Ne zaman kalbim Rabbim-den rivayet etti diyeceksiniz? Neden başkalarının asa-sıyla yürüyorsunuz? Hani sizin sözleriniz, hani sizin eserleriniz?

Herkes başını önüne eğmiş, sus-pus olmuştu ama, Şems'e karşı duyulan kin ve hasedi de körüklemişlerdi.

İşin çığrından çıktığı, olayların tehlikeli bir şekil de kendi aleyhine döndüğü bir sırada, 1246 yılının mart ayı başlarında Şems, ansızın Konya'dan kaybo-luvermişti.

Onun Konya'ya geldiğini kimse görmemişti. Git­tiğini de gören olmadı.

Mevlâna, Şems'in boş kalan hücresine girdiği za­man, içinin boşaldığını, yüreğinin tâ derinliklerinden bir şeyin koptuğunu duydu. Bir süre, hiçbir şey söylemeden durakladı.

Şems yoktu, kaybolmuştu, kaybolması gerekiyordu. Bu kaderin ilâhi bir hükmüydü.

 

  1. Şemsin Sapık iki hali (S.69)

 

   Şems, Mevlâna'ya Sultan Veled'in yolculuk gün-lerindeki zahmet ve hizmetinden bahsediyor.

«— Benim, Tanrı vergisi iki halim vardır: Biri ba-şım, öteki sırrımdır. Başımı, tam bir samimiyetle se­nin yolunda feda ettim. Sırrımı da Veled'e verdim. Veled oğlumuzun Nuh Peygamber kadar ömrü olsay­dı ve hepsini ibadet ve riyazata harcasaydı, yine bu yolculukta, benden ona ulaşan sır kadar, sırra müyes-ser olamazdı».

 

  1. Şemsin öldürülmesi ve Mevlana’nın kapı eşiğinde sadece kan lekesi görmesi (S.73-74)

 

     Bu sırada Şems, dışarıya çıkmış, pusuda bekleyen yedi kişinin hücumuna uğramıştı. Gecenin zifiri ka­ranlığında kınından sıyrılmış hançerlerin şimşek pa-rıltılan görülebiliyordu ancak. Sessizliği, canhıraş bir ses bir Allah! Ünlemi yırtmış, sonra birdenbire hiçbir ses işitilmez, hiçbir şey görülmez olmuştu. Şems'in attığı nara ile yerinden fırlayan Mevlâna dışarı fırla­mış, kapı eşiğinde kan lekelerinden başka hiçbir şey görmemişti. Bundan sonra, büyük bir heyecan ve te­lâş içinde, oğlu Sultan Veled'in hücresine koşarak ka­pıyı yumruklamış:

«— Bahaeddin, ne duruyorsun, kalk şeyhini ara! Yine can burnumuz onun lâtif kokusundan uzak kal­dı».

Diye inlemiş, sonra da olduğu yere yığılıvermişti.

 

  1. Mevlana çarşı ortasında kuyumcudan gelen seslere uyarak sema dansı yapması (S.80)

Birkaç gün içinde Selâhaddin köyden şehire gö­çerek, Kuyumcular Çarşısı'nda bir dükkân kiralamış, altın varak yaparak bunları «müzehhiplere, mücellit-lere» satmak suretiyle geçimini sağlamaya çalışmıştı.

 

Ve işte o gün, çekicinin sesleri, coşkun ve cezbeli Mevlâna'yı, cadde ortasında heyecana getirmiş, semâ ettirmişti. Artık, bundan sonra Mevlâ'sından da, Mevlâna'sından da hiç ayrılmayacak, hatta, Şems'in yeri­ni alacaktı.

 

  1. Şemsin kaybettikleri ve Selahaddin’in  vasiyeti (S.86)

 

       Mevlâna için bu kayıplar, babası, babasından sonra Seyyid Burhaneddin, sonra Şems, şimdi de Selâ-haddin, mukadderdi sanki... Her giden Mevlâna'da derin bir iz bırakıyor, bu üzüntünün pençesinde Mev­lâna, iç âleminin tâ derinliklerine iniyor, kaynıyor, pişiyor ve yanıyordu. Sonra da bir yanardağ gibi kük-reyerek taşıyor, Mevlâna oluyordu.

Mevlâna, rahatsızlık günlerinde, Selâhaddin'in evine koştu, görüştü. Çok üzgündü. Selâhaddin'in va­siyetini dinledi. Koca Şeyh: «Cenazeme neyzenler, kudümzenler katılsın. Bir düğün şenliği içinde, semâ ede ede kabrime götürün beni» diyordu. Mevlâna bu vasiyete uydu. Ölümünden sonra bir cenaze töreni ha­zırlandı. Neyzenler, kudümzenler, okuyucular ön safı almışlardı. Mevlâna onların da arkasında semâ ediyor, daha geriden binlerce Konyalı, tabutu omuzlar üzerinde âdeta uçuruyorlardı. Cenaze namazını Mev-lâna kıldırmış babası Sultan'ül-Ulemâ'nın mezarı yanına gömdürmüştü.

 

  1. Mevlana ufkunda yeni bir ışık Çelebi Hüsammedin (S.87-88)

 

   MEVLÂNA'NIN UFKUNDA YENİ BİR IŞIK ÇELEBİ HÜSAMEDDİN

Şeyh Selâhaddin'in ölümünden kısa bir süre son­ra Mevlâna'nın ufkunda, bir başka ışık parladı. Bu ışık, Mesnevi gibi dünya durdukça duracak ölümsüz bir eserin meydana gelmesine vesile olan Hüsamed-din Çelebi'dir. Biz onu Mevlâna soyundan gelen diğer Çelebilerden ayırmak için, lâkabını başa alarak «Çe­lebi Hüsameddin» diye adlandıracağız.

Çelebi Hüsameddin, Ahi-Türkoğlu diye tanınan Urmiyeli Hasan oğlu Muhammed'in oğludur. Soyu, 1107 yılında Bağdad'da ölen sufi Ebul-Vefa'ya ulaş­maktadır. Dedeleri, Urmiye'den, Anadolu'ya göçmüş, Konya'da yerleşmişlerdi. Babası Ahi Muhammed, Konya ve çevresindeki ahi teşkilâtının reisi olduğu için (Ahi-Türk) adıyla tanınmıştır. Bundan dolayı, Çelebi Hüsameddin'e Ahi-Türkoğlu denmiştir.

Çelebi Hüsameddin, çocuk yaşlarında babasını kaybetmişti .Fütüvvet erbabı Konya ahileri onu baba­sının postuna oturtmuşlardı. Daha o günden Mevlâ na'ya içten bir sevgi besleyen, fırsat buldukça medre­sedeki derslerine daha sonra semâ ve sefa meclisle­rine katılan Çelebi Hüsarneddüı, buluğ çağına erince, bütün ahiler ve dostlarıyla birlikte Mevlâna'nın hiz­metine girmiş, Şems'ten ve Selâhaddin'den feyzalmış. Şeyh Selâhaddin'in ölümünden sonra da Mevlâna'nın yakını ve halifesi olmuştur. Bununla da kalmamış, Konya'daki Ahi teşkilâtının riyasete düşen payını, kendi mallarım da katarak Mevlâna'nın önüne ser­miş, nesi var, nesi yoksa, Mevlâna'nın yakınlarına ve müridlerinden ihtiyacı olanlara harcanmasını niyaz etmişti. Bundan böyle, Çelebi Hüsameddin'in, Konya Meram bağlarındaki konağı, Mevlâna dervişlerinin bir idare yeri olmuştu. Ayrıca Mevlâna, eline ne geç­mişse olduğu gibi Çelebi'ye göndermiş, bu idarenin başına Çelebi'yi getirmişti.

 

  1. Mevlana üç kişiyi Tanrı’yı sever gibi seviyordu. (S.89)

      MESNEVİ'YE BÖYLE BAŞLANDI...

   Mevlâna, bir gazelinde şöyle diyordu:

Tebrizli Şems'le Hak ziyası Hüsameddin, varlığın aslıdır, Onlar nokta olmuşlardır, başlan onların çevresinde pergel gibi dönmededir...

Şems, Selâhaddîn ve Hüsameddin, bunlar birer addı, varlıklarıysa tek..

Şems, Mevlâna'yı Mevlâna yapmış, onu ilahi aş-kın zirvesinden öteye aşırmış, Selâhaddin bu askısı doruğunda onu olgunlaştırmıştı. Şimdi Hüsameddin, olgunlaşan ve dolgunlaşan aşk meyvesini demet de-met toplayacak, teşne gönüllere Mesnevi pınarları akıtacaktı. Manen bununla vazifeliydi. Nitekim bu vazifesini yapmakta gecikmedi.

 

  1. Şeyh Sadreddin Konevi de Mevlana’ya uyarak Vahdet-i Vücud felsefesini yayıyordu. (S.94)

     ŞEYH SADREDDİN KONEVİ DE ONA UYDU

Mevlana, Konya'ya geldiği zaman, etrafında, dev­rin tanınmış birçok mutasavvıflarını bulmuş, geniş bir ilim çevresiyle karşılaşmıştı.-Bu mutasavvıflardan biri de Şeyh Sadreddin Konevî idi. Sadreddin Konevi, 1210 yılında Malatya'da doğmuş, iki yaşındayken babasını kaybetmiş, annesiyle birlikte Konya'ya gelerek yerleşmişti. Tanınmış bilgin Muhyiddin'i Arabî Kon­ya'ya gelerek Sadreddin'in dul annesiyle evlenmiş, böylece Şeyh Sadreddin, babalığı Muhyiddin'in mane­vi tediyesi altında yetişmiş, «Vahdet-i vücûd» felsefe­sinin Anadolu'da yayılmasına çalışmış, eserler yazmış­tır. Hadis ilminde eşi benzeri bulunmayan bir bilgin­dir.