Tevekkül Şah-I Nakşibend'in Bir Müridi Anlatıyor - İslami Bilgiler - Naksibendiligin Ic Yuzu - 8. Sayfa
Tevekkül
Şah-ı Nakşibend'in bir müridi anlatıyor: "Şeyhimin (r.a.) sevgisine mazhar olduktan sonra Allah bütün işlerimi kolaylaştırdı. Ve yüz dinar topladım. Eşimin teklifiyle yüz dinarı saklamaya karar verdim. İstenilen şekilde iyi bir mürid olmadığım için olacak ki bu karara vardım. Daha sonra Buhara'ya gidip bir ayakkabı ile diğer ihtiyaçlarımı satın aldıktan sonra Arifen köşkünde şeyhimi (r.a.) ziyarete gittim. Elini öpmeye vardığımda bana: Buhara'ya neden gittin? diye sordu. Ben de bazı ihtiyaçlarımı gidermek için dedim. Ardından bana satın aldığı ayakkabıyla diğer şeyleri ve yüz dinardan arta kalan parayı bana getir diye emretti. İstediklerinin hepsini yaptıktan sonra bana bakıp şöyle dedi: "Dilersem sana bu dağı Allah'ın izniyle altın ederim. Ancak bizim gibilerin bu fani dünyada bu tür şeylere iltifat etmemeleri gerekir. Zira biliyorsun ki sana yazılan kısmette bir artma ve eksilme söz konusu değildir. Dolayısiyle para biriktirmemeni ve bu tür şeylere tevessül etmemeni tavsiye ederim" dedi.[1]
Anlatılan olayda iki mesele açık olarak göze çarpıyor:
Birincisi: Şah-ı Nakşibend müridinin satın aldığı eşyalarla birlikte biriktirmek üzere sakladığı yüz dinardan arta kalan bölümünü gaybı bilircesine haber verdi. "Gayb" konusunu başka bir bölümde açıkladığımız için tarikat mensuplarının şeyhlerinin gaybı bilme konusundaki inançları sonsuz olup bu hususu normal bir durummuş gibi karşıladıklarına işaret etmekle yetineceğiz. Anlatılanlar İslâm şeriatına tamamen muhaliftir. Müridin anlattıklarını kabul edecek bile olsak şeyhin bunu açıklamaması gerekirdi. Zira sahabe-i kiramdan bir çok keramet zahir olduğu halde riyaya düşmemek için ve halkın onları büyütmemesi için kerametlerini açıklamamışlardır. Ancak çok büyük bir zaruret olduğu zaman kendilerine zahir olan kerametleri açıklamak zorunda kalıyorlardı. Hz. Ömer (r.a.) minberde iken müslümanları dağ tarafından çevirmeye kalkan düşmanı görünce İslâm ordusu komutanına "Dağa dikkat, dağa dikkat" diye bağırmıştır. Hz. Ömer (r.a.) bunu orduyu hezimetten kurtarmak için yapmıştır. Yoksa etrafındaki cemaatin görmesi için değil.
İkincisi: Şah-ı Nakşibend müridini parayı biriktirdiği için azarlamış ve onu bu işten men etmek istemiştir. Çünkü biriktirme hadisesi tarikat inançlarından olan "tevekkül" akidesine aykırıdır. Mal veya para biriktirme hususunun yasaklanması sadece Nakşibendi tarikatında olmayıp bütün tasavvufi tarikatlarda mevcuttur. Ayrıca mal biriktirme tarikata göre bir suç olup cezayı gerektirir.
Şeyh Muhammed Emin anlatıyor: Bir gün bir mürid topluluğu Şeyh Cüneyd hazretlerine gelip:
"Rızkımızı istiyoruz" derler. Şeyh Cüneyd:
"Nerede olduğunu biliyorsanız isteyin" der. Müridler:
"Biz de onu Allah'tan isteriz" derler. Şeyh Cüneyd:
"Eğer Allah'ın sizleri unuttuğuna inanıyorsanız, ona bunu hatırlatınız." Müridler:
"Biz de evlerimize girip Allah'a tevekkül ederiz" dediler. Şeyh Cüneyd:
"Allah'ı denemek tehlikeli bir şüphedir" deyince, müridler:
"Peki çare nedir?" diye sorarlar. Şeyh Cüneyd
"Çare, çareyi terk etmektir" diye cevap verir.[2]
Şeyh Muhammed, Şeyh Zennun el-Mısri'den tevekkülü şöyle naklediyor: Zennun el-Mısri şöyle diyor: "Tevekkül sebep ve tedbir almadan, her şeyi bırakarak Allah'a yönelmektir."
Şeyh İbrahim el-Havas Hz. Hıdır (a.s.)'la aralarında geçen bir hadiseyi şöyle anlatıyor: "Bir yolda Hz. Hıdır'la karşılaştım. Bana arkadaşlık teklif etti. Onunla yapacağım arkadaşlığın tevekkülümü bozacağından korkup ondan ayrıldım."[3]
Nakşibendi şeyhlerinden olan can canan Habibullah el-Mazhar müridleriyle beraber yola çıktığı zaman yanına binek ve azık almadan çıkardı. Yorulup konakladıkları yerde gaibten (bilinmeyen yönden) kendilerine yemek gelirdi.[4]
Büyük şeyhlerden sayılan Abdullah el-Dehlevi diyor ki: "Helal kazanç müminlere nasıl farzsa, helalı terketmek te ariflere farzdır."[5] Yukarıda zikredilen hadiselerin hiç birisi tevekkülden olmayıp, tevaküldendir. Tevakül: Çalışmadan, iş aramadan, yattığı yerden Allah'a tevekkül ettim demektir. Eğer İslâm'ın ilk doğup yayıldığı ve geliştiği günlerde böyle bir metod uygulansaydı İslâm kesinlikle yayılmayacak ve eğer öyle bir tevekkül yoluna başvurulsaydı bu dine tabi olanların hepsi, bu dine girdikten bir kaç gün sonra açlık ve susuzluktan ölmüş olacak ve bundan dolayı da bu din yayılmayacaktı. Zira bunlar tevekkülü çalışmayı ve işi terketmek sanıyorlar. Halbuki Allah (c.c.) Âl-i İmran Sûresi'nin 159. âyetinde [Bir işe azmettin mi Allah'a tevekkül et] der. Ayrıca [Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılıp Allah'ın fazlından nasibinizi arayınız] diyor. Bir de Mülk Sûresi'nin 15. âyetinde Cenâb-ı Hakk [Yeryüzünde dolaşıp Allah'ın vermiş olduğu rızıklardan yeyin] diyor.
Hz. Enes'in (r.a.) bir rivayetine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: Peygamberin (s.a.v.) yanına camiye gelen bir adama, Peygamber (s.a.v.) devesini sorar. Adam:
"Allah'a tevekkül edip onu bağlamadan bıraktım" der. Peygamber (s.a.v.) adama
"Deveni bağla ondan sonra Allah'a tevekkül et" der.[6]
Şah-ı Nakşibend müridini para biriktirip, mal edinmekten niye men ediyor? Acaba bu İslâm'ın emirlerinden midir? Sad bin Ebi Vakkas'ın (r.a.) rivayet ettiği bir hadisi şerife kulak verelim. Sa’d bin Ebi Vakkas malının tümünü Allah'a ve rasûlüne vasiyet etmek ister. Peygamber (s.a.v.) hayır der. Sa’d:
"Malımın yarısını vasiyet edeyim" der. Peygamber (s.a.v.) bunu da kabul etmeyince
"O halde dörtte birini vasiyet edeyim" der. Peygamber (s.a.v.)
"Olur ama bu da çoktur" der. Ve şöyle devam eder: "Varislerini ölümünden sonra zengin bırakman, başkalarına el açıp dilenmelerinden daha hayırlıdır" deyip sözünü bitirir.[7]
Ata bin el-Seib (r.a.) anlatıyor: Hz. Ebu Bekir (r.a.) halife seçildikten birkaç gün sonra sabahın erken saatlerinde omuzuna attığı birkaç elbiseyi satmak üzere çarşının yolunu tutar. Yolda Hz. Ömer ve Hz. Ebu Ubeyde ile karşılaşır. Ona
"Nereye gidiyorsun?" diye sorarlar. Hz. Ebu Bekir (r.a.)
"Çarşıya" diye cevap verir. Hz. Ömer ve Hz. Ebu Ubeyde ona
"Unutmaki sen müslümanların işleri ile meşgul olmak üzere halife seçildin" deyince, Hz. Ebu Bekir (r.a.)
"Beni ticaretten men ediyorsunuz, ama çocuklarımın nafakasını nasıl temin edeyim" der. Bu söz üzerine kendisine her yıl için altı bin dirhem tahsis ederler.[8]
Bu hadisenin ardından İbni'l-Cevzi şöyle diyor: Bir tarikat şeyhine "Çocuklarımın nafakasını nasıl ve nereden kazanayım?" dersen şirke girdin, ticaret yapan biri hakkında onlara soru sorarsan "Tevekküle inanmıyor" derler. Bütün bunlar cahilliklerinden ileri gelmektedir. İslâm'daki tevekkül şekli az evvel naklettiğimiz hadisi şeriflerin anlattığı gibi olmalıdır. İslâm tedbir alınarak yapılan tevekkülü, tevakül olarak kabul ederken, tarikat mensuplarının sadaka dağıtıcılarına ettikleri tevekkülü kesinlikle reddederler. Zira İslâm tedbir alındıktan sonra Allah'a tevekkülü, tevakül olarak kabul etmiştir. Yoksa evlerinde oturup da ekmek ve pişirilmiş hazır yemek beklemek tevekkül değildir. Dileyenler onların ekmek ve pişmiş balık hususundaki şarkılarını kitaplarına müracaat edip okusunlar.
Bununla birlikte tevekkülün bu türü toplumları yıkar, fakirliğin yayılmasına ve insanların yok olmasına neden olur. Sonra kim demiş ki Peygamber (s.a.v.) fakirliği seviyordu. Peygamber (s.a.v.) "Fakirlikten Allah'a sığınırım"[9] diyordu. Hz. Aişe'nin bir rivayetine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle diyor: "Allah'ım! Cehennem ateşinin, kabir azabının, zenginlik ve fakirlik fitnesinin şerrinden sana sığınırım."[10] Bununla beraber Peygamber (s.a.v.) bazı sahabelerinin zengin olması için dua etmiştir. Enes bin Mâlik için şöyle dua etmiştir: "Allah'ım! Malını ve çocuklarını arttır."[11]
Sahabelerin büyük bir kısmı zengin kişilerdendi. Peygamber (s.a.v.) zenginliklerine kesinlikle karşı olmamış ve şöyle demiştir: "Ebu Bekir'in malından yararlandığım kadar, hiç kimsenin malından yararlanmadım."[12] Hz. Osman'ın (r.a.) savaşlarda verdiği sadaka ve orduya bağış olarak verdiği mallar meşhurdur. Ayrıca Hz. Abdurrahman zengin birisi idi. Malanı terk ederek Medine'ye hicret etmiştir. Peygamber (s.a.v.) onu Ensar'dan biriyle kardeş yaptı. Ensar'dan olan kardeşi ona malının yarısını bağışlayıp, hanımlarından da birini boşayarak ona nikahlamayı teklif etti. Ancak Hz. Abdurrahman (r.a.); "Bana çarşının yolunu tarif et" demiştir.
Bu meşhur sözünden sonra kardeşi ona çarşının yolunu tarif eder. Hz. Abdurrahman çarşıya gidip ticaret yapmaya başlar ve eski zenginliğine yaptığı ticaretle tekrar ulaşır.
Hz. Abdurrahman'ın (r.a.) meşhur sözü olan "Bana çarşıyı tarif et" ibaresi sofilerce büyük bir sözdür. Çarşıya gidip çalışmak ve ticaretle uğraşmak "tasarruf"a zıt bir iştir. Tasavvufi tevekküle girip üç gün aç kalan ve açlıktan yerde atılmış karpuz kabuklarını yemek için elini uzatan sofiye Ebu Turab el-Nehşebi; "Tasarruf sana yaramaz. Çarşıya git ve çalış" demiştir.[13] Ebu Ali el-Ruzbari; "Beş gün sonra ben açım" diyen sofiyi çarşıya gönderip rızkını kazanmasını emrediniz.[14]
Bir gün Habib el-Acemi'ye
"Ticareti neden terkettin?" diye sorulunca
"Kefili inanılır buldum" diye cevap verir.
Zennun el-Mısri'ye
"Tevekkül nedir ve nasıl olur" diye sorulunca;
"Tevekkül dostları ve tedbiri terk etmektir" der.
Eğer toplum bu tür prensiplerle haraket etseydi kim kime harcayacak, kim kime sadaka verecekti? Hayatın bütün gereklerini yerine getiren, tembellikten kaçan bir toplumda böylesine yıkıcı bir akıdeyi görmemiz ve tasavvur etmemiz mümkün değildir. Çalışmak, didinmek, hayatın zorluklarına tahammül edip galip gelmek için tedbir almak İslâm'ın önemli bir gereğidir. Onların iddia ettiği gibi bütün İslâm orduları "tevekkül" ediyoruz deyip otursaydı fethedilen ülke olmayacak, dolayısıyle İslâm yayılmayacaktı. Aynı şekilde hıristiyanların, yahudilerin, mecusilerin ve diğerlerinin küfrüne ve şirklerine karşı çıkmamak ve "Bu onların kaderidir, biz Allah'ın kaderini değiştiremeyiz" diyen bir orduya sahip olmuş olsaydık, belki de hiç bir fetih olayı gerçekleşmeyecekti.
Ebu Yezid el-Bestami'ye
"Arif isyankar olur mu?" diye sorulduğunda
"Ve Allah'ın emri gerçekleşmiş bir kaderdi" diye cevap vermiştir.[15] O halde kulun isyan edip, günah işlemesini Allah istemiş ve onu kaderine yazmıştır. Bu Ebu Yezid'in görüşüdür. Bu sözler Nakşibendi tarikatı kitaplarından alınmıştır. Bu demektir ki tarikat mensupları bu sözleri kabul ediyor ve onları delil olarak tanıyorlar.
Şeyh Muhammed Emin mütevekkili (tevekkül edeni) tarif ederken, "mütevekkilin" alameti; soru sormamak, cevap vermemek, istememek ve onun en kamil hali ölü yıkayıcısının elleri arasındaymış gibi Allah'ın elleri arasında durmasıdır ki, onu istediği gibi evirip çevirsin ve hiç bir haraket yapmasın. Ve tedbir almasın. Bu sözler Şeyh Muhammed Emin'in değildir. Adı geçen sözleri "el-Risaletü'l-Kuşeyriye"den almış, sözler Sehl bin Abdullah el-Testeri'ye nisbet edilmektedir.[16]
Bu sözlere göre kulun yaptığı işlerde seçme hakkı yoktur. Ve herşey iradesi dışında gerçekleşiyor. Daha açık bir ifadeyle rüzgârların önündeki bir tüy durumundadır. Haşa tevekkül bu değildir. Yine bu sözlere göre kafirin kafir olurken hiç bir suçu yoktur. Zira Allah onun kafir olmasını istemiştir. Halbuki Allah (c.c.) şöyle diyor: [Fakat O kullarının inkarına razı olmaz.] (el-Zümer: 39/7) Ayrıca Kehf Sûresi'nin 7. âyetinde şöyle diyor: [De ki: Hak Rabbinizdendir. İsteyen iman etsin, isteyen de inkar etsin.] O zaman kul nasıl olur da haraketsiz ve tedbirsiz olarak bir ölü gibi olur? Halbuki tedbir ve harakette ölü yıkayıcısı gibi Allah'tandır. Allah (c.c.) İnsan Sûresi'nin 3. âyetinde demiyor mu ki; [Biz ona hidayet yolunu gösterdik, ya şükreder veya nankörlük.] Dolayısıyle Allah (c.c.) bize iki yolu da göstermiş ve bizim irademiz olmadan bu yollardan herhangi birine girmeye bizi mecbur tutmamıştır. Eğer bizi herhangi birine mecbur etse işleyeceklerimizden dolayı bizi hesaba çekmez. Çünkü bizim isteğimiz olmadan bizi mecbur ettiği bir şeyden ötürü nasıl olur da hesaba çeker. Şeytan dahi şöyle demiyor mu?: [Benim sizin üzerinizde bir nüfuzum yoktu. Sizleri sapıklığa davet ettim. Siz de bana uydunuz. O halde beni kınamayınız, nefislerinizi kınayınız.] (İbrahim: 14/22)
Şeyh Muhammed Emin ve benzerlerine göre kulun işlediği suçların işlenmesinde hiçbir iradesi yoktur. Çünkü kendilerine Allah tarafından mükteseb olarak gelmiş diyorlar. Yani ölü yıkayıcısının elleri arasında bir ölü misali ancak ölü değil. Ölü yıkayıcısı ölüyü nasıl isterse evirir çevirir, ölünün bunda isteği ve iradesi söz konusu değildir. Kul da Allah'ın tasarrufunda olduğu için işlediği bütün suçları iradesi dışında işliyor. Yani haşa Allah bu suçları kuluna işletiyor. Şeytan bile kendini bundan beri tutarken Şeyh Muhammed Emin ve başkaları bunu Allah'a atfediyorlar.
[1] Şah-ı Nakşibend hazretlerine köşkünde kalmak caiz oluyor da, müridine yüz dinarı biriktirmek tavsiye edilmeyip caiz görülmüyor.
[2] Tenvir el-Kulub (482), el-Risaletü'l-Kuşeyriyye (78),
[3] Tenvir el-Kulub (482), el-Risaletü'l-Kuşeyriyye (78),
[4] Tenvir el-Kulub (477), el-Risaletü'l-Kuşeyriyye (77),
[5] el-Envar el-Kudsiyye (204), Cami Keramet el-Evliya (389/1),
[6] Ahmed fi'l-Müsned (286/5),
[7] Buhari (5/8-160/7), Müslim (1627),
[8] Tarih Taberi (54/3), Tabakat İbni Sad (184/3),
[9] Buhari (161/7), Müslim (589), Nesai (315/2), Tirmizi (263/2),
[10] İbni Mace (3842), el-Hâkim (531/1),
[11] Buhari (161-162),
[12] Sahih Cami es-Sağir (5684),
[13] el-Risaletü'l-Kuşeyriyye (78), Telbis İblis (208),
[14] el-Mevehib el-Sermediyye (51), Telbis İblis (209),
[15] el-Risaletü'l-Kuşeyriyye (76-79),
[16] el-Risaletü'l-Kuşeyriyye (76),
İslami Okul Okulların En Önemlisi