Kaynak - İslami Bilgiler - Nefahatuluns - 1. Sayfa
Kaynak: Nefahat'ül Üns Min Hadarâti’l-Kuds Tercümesi - Mevlana Abdurrahman Cami, Bedir yay., İst-1971
- Karısını kıskanmayan abdal veliler (S.42)
Âsem vefat ettiği zaman, cenaze namazım Ahmed bin Atai'l-Arabî kıldırdı. O Mekke ile Medine'nin arasında bulunan bir köydendir. O Öyle bir mübarek ve ulu bir zattır ki, Allahü Teâlâ onun aziz varlığı ile zamanımızı müşerref kılmıştır.
İmadüddin Abdulvehhab el-Barisînî (kuddise sirruh). Bu zatın doğduğu yer olan Barisin Kazvin köylerinden Ebher'e yakın bir köydür. Allahü Teâlâ onu Abdullah eş-Şamî (kuddise sirruh) hazretleri vefat ettikten sonra yediyüz on senesinde ululuk mertebesinin tahtına oturttu. Şimdi o yetmiş altı yaşındadır. O, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) den bu zamana gelinceye kadar gelip geçen uluların ondokuzuncusudur. Bu zatların hâli kullukta bizim gibidir. Yerler, içerler, hasta ve tedavi olurlar. Bunlar Abdal tabakasına girmeden önce nikahlanırlar. Çocukları, malları, mülkleri olur. Fakat Abdal tabakasına girdikten sonra o işi terk etmişlerdir. Artık ona bir daha dönemezler. Zevceleri ile sohbetten ve çocuklarından ayrılırlar. Bir daha tekrar zevceleri ve çocukları ile soh-oet edemezler ki bu onların ma'lûmu olsun. Onlar sünnete riayet etme-de, nikâh hususunda mübalâğa ederler. Hatta öyle ki, bir yabancı kimse evlerine geldiği zaman, bir gün veya bir hafta kalsın ve o hanımı ile nikahlanarak onun hakkını versin isterlerdi. Daha sonra o adam o kadını bıraksın ve kadın da onun kim olduğunu bilmesin.
Keza onlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve selem)den rivayet edilen sünnetlerin hepsine mükemmel bir şekilde riayet ederlerdi. Ben onların ma'rifetleriyle şereflenmeden evvel tabakalarından her tabakaya muayyen bir isim verdim. Birinci tabakaya, Allahü Teâlânm ehl-i şehadet-ten onların yerine birisini bedel kıldığı için Abdal, ikinci tabakava Eb-tal dedim. Batılın manası kahramanlık yâni bahadır demektir. Üçüncü tabakaya; seyyah, Dördüncü tabakaya; Evtad, Beşinci tabakaya; Efzaz, Altıncı tabakaya; Kutb (Allahü Teâlânın sevgililerinin yer yüzündeki başkanları) adını verdim. Kutbların yirmi tanesi Peygamber (sallallahü Aleyhi ve sellem) in zuhurundan evvel vefat etmiştir. Muhammed ibn-el-askerî şerefli bir ümmetten Ve temiz bir ailedendir. Kutbiyyet (ululuk) mertebesine vâsıl olduğu zaman gizlendi. Abdal dairesine girdi. Yavaş yavaş terakki ederek Efzaz mertebesinin reisi oldu. Bu sıralarda zamanın ulusu (kutbu) Ali bin Hüseyn el-Bağdadî (kuddise sirruh) idi. O vefat ederek Şûniziye' de defnedildi. Namazını Muhammed bin Hasen el-Askerî kıldı. Ondokuz yıl ululuk mertebesinde kaldı. Sonra o da vefat edinci yerine Osman b. Ya'kûb el-Horasânî geçti. Onun namazını Cüveynî ashabı ile kılarak Medine-i Münevvere'ye defnettiler. Cüveynî vefat edince yerine Abdurrahman b. Avf'ın küçük oğlu Ahmed geçti. Cüveynî İran'da defnedildi ve namazı kılındı.
- “Hz. Muhhamed’in kutupları iki tanedir.” yalanı (S.49-50)
Şeyh Muhyiddin Arabî (kuddise sirruh) den şöyle nakledilmiştir. Hakikatte Hz. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) in kutbları iki ne-pidir. Biri; Resulümüz (sallallahü aleyhi ve sellem) in, bi'setinden (pey-, gamberliğinden) evvel" olanlardır. Bunlar, sayıları üçyüz onüç tane olanı peygamberlerdir. Diğeri, bi'setten sonra gelenlerdir. Bunlar kıyamet gü nüne kadar oniki kutubdur. Yâni oniki menzil üzerine deveran ederler. Her biri bir peygamberin izi üzerindedir. Bir iklimde veya bir tarafta, yedi iklimdeki Abdal gibi, o Kutublara insanlardan bir cemaatın işi onun üzerine havale edilmiştir. Zira her iklimde bir Abdal vardır. Ki O, o iklimin kutbu (ulusu) dur. Bunlar dört Evtad gibidirler. Ki onlarla Allahü Teâlâ doğuyu, batıyı, güneyi ve kuzeyi muhafaza eder. Ahalisi kâfir ve-ya mü'min olan her memleketin bir kutbu olduğu gibi, Hak Teâlâ kendi
dostlarından evli
Yine bunun gibi makam sahiplerinden olanların her birinin bir Kutbu vardır ki O, onların zamanlarında işlerinin merkezi olmuştur. Onlara Kutbul-Ârifîn, Kutbul-Muhibbîn, Kutbul-Mütevekkilîn, Kutbuz-Zahidîn. Kutbul-Âbidîn denir. Bunlar sadece kendine hasredilmiş değillerdir. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) den sonra geleceğini söyledğimiz o, oniki kutb bu ümmetin işlerini üzerlerine almışlardır. Nitekhı âlemdeki cisimlerin yörüngesi oniki tanedir, ibadet için yalnız başına bir tarafa çekilenler bunların haricindedir. Bunlar bir toplulukturlar ki, kutb dairesinin dışındadırlar. Hızır (aleyhisselâm) ve iki Hatem onlardandır, 'Peygamberimiz (Sallalahü vesellem) olanlardan idi.
- “İmaman iki şahıstır” (S.54-55)
İmamân iki şahıstır. Biri gavsın sağındadır. Nazarları âlem-i mele-kûtadır. Ona (Abd'ur-Rab) denir. Biri de solmadadır. Nazarları âlem-i melekedir. Ona (Abdül-Melik) denir. Mertebe bakımından bu imam Abd'-ur-Rab'dan daha faziletlidir.
Evtad, âlemin dört rüknünde dört kişidirler. Biri doğudadır ki (Abd'-ül-Hayy) denir. Biri batıdadır ki (Abd'ül-Alîm) denir. Biri, kuzeydedir ki (Abd'ül-Mürid) denir. Biri güneydedir ki buna da (Abd'ül-Kadir) denir.
Abdal, yedi kişidirler. Fakat bu hususta ihtilâf vardır. Bu yedi şahıs Kutb, İmamân, Evtad'mıdır? Yoksa bunlardan başka kimseler midin Bunlara Abdal denilmesinin sebebi; bunlardan biri vefat ettiği zaman, kırklardan biri bunlara bedel olur (yerine geçer). Kırklar üç yüzlerden, onlar da umum sâlihlerden tamamlanırlar. Bunların bu isim ile anılmalarının diğer bir şekli de; Bunların, yerlerine kendi suretlerinde bir cesed bırakarak her tarafa gitmeleridir. Bunlar bu işi bilici oldukları için Jjun-lar Abdal ismi ile şartlandırılmalardır. Bunlar sabittirler. Bir ayın günlerinde ve hangi günde cetvel olurlarsa, tafsili olarak bu cetvellerden bilinirler. Bir kimsenin bir şeye ihtiyacı olursa yüzünü o tarafa dönsün ki onlar o taraftadır ve şöyle desin : «Selâm sizin üzerinizde olsun ey gayb ricali ve ey mukaddes ruhlar! Onun yardımı ile bana yardım ediniz ve beni bir gözetleme ile gözetiniz ve beni kuvvette koruyunuz».
Nûcebâ : Sekiz kişidirler. Bunlar insanların ağırlıklarını taşımakla meşguldürler.
Nükebâ : On iki şahıstır. Bunlar nefsin sırlarına muttali'dirler.
Büdelâ : On iki şahıstır. Bunlara bu ismin verilmesinin sebepi; bun-ardan birisi vefat ettiği zaman geri kalanları, o topluluğun yerine ge-er. Bunlar Büdelâ, abdal ve nükebanın dışındadırlar.
- “Çölde susadığı zaman matarasından su çıktığı zaman süt alıyordu.”(S.101-102)
Meşayihtendir. Bir zamanlar çölde emine; «isen gidiyorum. Esen kalır iz», dedi. Kız kardeşi matarasını süt ile doldurup ona verdi. O da mata 'ayı alıp gitti. Bir zaman sonra taharet yapmak icabetti. Taharet etmek isteğinde mataradan süt aktı. Bunun üzerine yoldan tekrar geri dönerek onların yanlarına geldi. Ve "Taharetlenmek için suyum yok. Bana süt yerine su lâzım dedi. Matarasındaki sütü boşalttı. Su ile doldurdular. Ö yine çekip gitti. Taharet icab ettiği zaman mataradan su akar, acıkıp susadığı zaman ise süt akardı.
- “Örtülerini iç içe koyarak fırına attı.Yahudi’ninki yanıp,kendi örtüsü yanmamıştı.”yalanı (S.112)
Bunların da künyesi (Ebû İshak) tır. Ebû Muhammed Gerin ve Ebû Ahmed Megarî öyle hikâye eder : «Bir yahudi ibrahim Aceri'mn önüne geldi. Ondan biraz alacağı olduğu için, onu vermesi için sıkıştırdı. Bir miktar konuştuktan sonra yahudi ona : "Bana öyle bir şey göster ki, onun vasıtası ile İslâmm, dinimden daha şerefli ve daha faziletli olduğunu anlayayım ve İslama inanayım", dedi. İbrahim "Doğru mu söylüyorsun?" Yahudi : "Evet doğru söylüyorum". Bunun üzerine İbrahim : "Ridanı (örtünü) bana ver", dedi. Onun ridasım aldı. Kendi ridasının içine koydu ve sardı. Sonra orada yanmakta olan kiremit fırınının içine attı. Sonra fırının içine girip onları çıkardı. Ridasını çözüp açtı. Kendi ridasının içinde olan yahudinin ridası yanmış, fakat kendi ridasına asla hiç bir şey olmamıştı. Bu durumu gören yahudi iman ederek müslüman oldu».
- Kiremit fırınını kapatan ve işçileri men eden derviş (S.112)
Meşayihin ulûlarındandır. Ca'fer Haledî ondan çok şeyler nakletmiştir. Şöyle demiştir : «Bir zamanlar kiremit işi ile uğraşıyordum. Bir gün düzülmüş olan kerpiçlerin içine girdim. Bir kerpicin birisine şöyle dediğini işittim : "Selâm senin üzerine olsun. Çünkü yarın ateşin içine gireceksin". Bunun üzerine işçileri onları ateşe atmaktan men ettim. Hepsini oldukları gibi bıraktım. Ondan sonra da katiyyen kerpiç pişirmedim.
- Horasan’ın köpekleri de böyle yapar itirazı (S.115)
Bir zamanlar ibrahim Belhî dedi : «Günlük yaşayışınızı teminde ne taparsınız?». Edhem : «Ne bulursak şükrederiz, ve bulamadığımız zaman sabrederiz». Bu söze Şakîk şu karşılığı verdi : «Horasan'ın köpekleri bile böyle yapar», ibrahim Edhem : «Siz nasıl yaparsınız?» diye sordu. İbrahim el-Belhî: «Bulduğumuz zaman dağıtır. Bulamadığımız zaman şükrederiz», ibrahim Edhem onun başını öptü ve dedi : «Üstad sensin». Kitâbu Siyerü's - Salihin'de bu hikâyeyi anlatanların aksine, yâni İbrahim Edhem'in sözlerini Belhî'ye nisbet, Belhî'nin sözlerini de Edhem'e nisbet etmiştir. (Gerçeği en iyi bilen Allahü Teâlâdır.)
- “Kırk yıl uyumadı.Bir gün huşu ile uyudu . Allah’ı gördü.” yalanı (S.150)
Şeyh'ül-İslâm dedi: «Şah. kırk yıl uyumamıştı. Bir gün. tama' ile uyudu. Uykuda Hak teâlâyı gördü ve uyanıp şu beyti okudu:
Ey gözümün nuru, seni uykuda gördüğümden beri Asla gözüm açılmaz uykudan, o ümide.
- Resulullah Hallac’ın evine gelerek Mansurla konuşması yalanı (S.216)
Hüseyin Mansûr'un bir gün hatırından şöyle geçti : Hz. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) mi'rac gecesi sadece mü'minleri diledi. Ne- den bütün insanları dilemedi ? Ve demedi ki : «Ya Rabbî! Cümlesini bana bağışla». Bu düşünce üzerinde iken Hz. Resul (sallallahü aleyhi ve sel- lem) derhal içeri girerek geldi : «İşte geldi», dedi ve buyurdu : «Biz ki-mi dilersek, Hakkın fermanı ile dileriz. Bizim gönlümüz Hakkın ferman evidir. Onun iradesinin ve fermanının gayrinden pak ve masumdur. Eğer O, hepsini dile derse, hepsini dilerim». Bundan sonra Hüseyin Mansûr başından sarığını çıkararak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) in huzurunda keramet gösterdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu : «Bu sarık kerameti ile, baş dahi vermek gerekir. Ki ben razı olayım». Onun katledilmesine hakikatte sebep bu hüküm oldu.
Dar ağacında iken şöyle derdi : «Bu işin başıma neden geldiğini ve kimin muradı olduğunu bilirim. Bundan yüz çevirmem». Sadık olan âşık elbette böyle olur. O sekr (tam huzur) içinde olduğundan dolayı hali doğru ve o ma'zur idi. Söylediği söz lisanından bu halde iken sadır oldu. Şüphesiz alemin halikına onun hali apaçık belli oldu. Eğer bir yalancı iddia ederek Ene (ben) dese, Firavun'a ilhak olur. Böylece sadık yalancıdan, hakikat mecazdan ayrılır.
- Mansur asılmasını ve sonrasını bilmesi yalanı (S.216)
Babam dedi ki : Abdülmelik-i Eskâf buyurdu : «Bir gün üstadım olan Hallâc-ı Mansûr'a. : "Ey Şeyh! Arif kimdir?" diye sordum. Buyurdu : "Arif o kimsedir ki, Zilkade ayından altı gün kala, Salı günü (H. 309) senesinde Bağdad'ta, eli ayağı kesilerek, gözleri çıkarılarak, baş aşa-ğı astırılıp, gövdesi yakılarak, külünü savururlar". Abdülmelik buyur-du : "Onun dediği zamanı gözledim. Meğer o söylediği kendiymiş. O ne söyledi ise, aynını ona yaptılar."
- “Hallacı asacakları gece Allah’ı rüyada görerek ‘ben sırrımı ona söyledim. Ama o halka söyledi’” yalanı (S.217)
Ona (Ahmed bin Fâtık) da derler. Künyesi (Ebû'l - Fâtık) tır. Bağ-dad'lıdır. O, Cüneyd ve Nuri ile sohbet etmiştir. Cüneyd, ona ikram ederdi. Halide'm talebesi olup, ona mensuptur.
O demiştir ki : «Onu asacakları gece Hak Teâlâyı rüyada gördüm.Dedi ki : "Ya Rabbî! Bu ne iştir ki kulun Hüseyin bin Mansûr'u böyle yaptın?" Buyurdu : "Ben kendi sırrımı ona açıkladım (gösterdim). Ama o halka söyledi. Ona ihsanda bulundum, O güzel göründü ve halkı kendisine davet etti"».
- Muhiddin-i Arabi’nin kitaplarını öğrencilerine men etmesi gerçeği (S.550)
Amma evvelki Şeyh Nureddin Abdurrahman Isferâinî'den(Kuddise sirruh) rivayet edilmiştir. Şeyh Nureddîn îsferâinî'den işitilen bu sözleri sohbetinde bulunduğum otuzüç yıl içinde asla dilinden işitmemiştim. Amma devamlı olarak îbn-i Arabi'nin nıusannafatını okumaktan men ederdi. Hatta Mevlânâ Nureddin Hakîm'in ve Mevlânâ Bedreddîn'in (Rahmetullahi Aleyhima) Füsûs'u ders olarak okuttuğunu işitince geceleyin varıp o nesneyi ellerinden almış ve parçalamıştır. Bu şekilde onları men etmişlerdir. Büyük oğluna tavsiyelerinde Allah ömrünü uzun 'buyursun «Ben bu itikad ve maariften bizarım» buyurduğu rivayet edilmiştir.
Aziz okuyucularım! Boş bir vaktimde Fusûs kitabını haşiye ediyordum. Şu tesbiha kadar gelmiştim: (Sübhane men ezharel eşyâe ve hüve bi aynihâ : Eşyayı izhar eden o Halikı teşbih ederim. Halbuki o eşya onun aynıdır). Sözünü gördüğüm an şu cevabı vermeyi uygun buldum:
- Ey teşbih eden: Agâh ol. Eğer sen «Şeyhin fazla olan şeylerinin şeyhin aynasıdır» dediğini işitsen elbette ve konuda müsamaha etmez ve kızarsın. Öyleyse bu hezeyanı Hak Teâlâya nisbet etmen nasıl caiz oluyor? Nasûh tevbesiyle Hak'ka tevbe et; bu kuvvetli tevbe ile Yunanlıların, Tabiatçıların, Dehrîlerin ve Şamanların bile utandığı bu müşkil uçurumdan kurutulasın.
İslami Okul Okulların En Önemlisi