Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kaynak - İslami Bilgiler - Olumden Sonra Dirilis - 1. Sayfa

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

Kaynak: Ölümden Sonra Diriliş - Prof.Dr. Subhi Salih, Sırdaş Yay, İstanbul,Tarihsiz.

 

  1. İslam’ın ilk asrın zahidleri (S.139-145)

Hz. Peygamber'in (s.a.v.) Zühd-ü takvâyâ~ kendini vermiş Ashabı, Tabiînin zâhidleri, hiçbir şekilde nimetlerin ve azabların müşahhas varlı­ğını inkâr edemiyorlardı. Bu mevzuda Kur'ân'ın manâsına sadakatle bağlı idiler. İslâmın ilk zâhidleri olarak değerlendirilen, Hz. Peygamber   

(s.a.v.) devrindeki Ehl-i Soffâ'nın zihnine meca­zî, istiareli tefsir asla gelmedi . Tabiîn zahidlerin için de ayni şey söylenebilir. Bunlar iki kategoride sınıflanabilirler: Birincisi Hasan el Basrî (ö. 110/728) tarafından temsil edilen kendi­sinde azab korkusu ve mükâfat arzusunun hâkim olduğu zâhidliktir; ve ikincisi Rabi'a el Adeviy-ya (ö. 185/801) tarafından temsil edilen saf Allah aşkı üzerinde durulan zühd'tür.

el-Fadl er-Rakkâsî (ö. 129/746) Salih b. Beşr el-Hurrî (ö. 172/88) Abd el-Vâhid b. Zeyd (ö. 177/ 793) ve Mâlik b. Dinar (ö. 181/797) gibi bütün Basra zâhidleri ile er'Rabi' b. el-Haysem (ö. 167/ 686), Câbir b. Havyan ve Kulayb eş-Şeydavî gibi Küfe zahidlerini ilk ^ategoride zikretmek müm­kündür. Basra mektebindeki Mu'tezilî, Küfe mek­tebinin de Murcîî temayülüne rağmen bu Şeyh­ler, bizim araştırmamıza ilk temsilcileri Hasan el-Basri'ninkinden farklı hiçbir fikir sunmuyorlar.

 

Hepsi Cehennemî azabdan korkuyor idi. Ha-san Basrî'nin tavsiyesini tatbik ediyorlardı : «Korkuyu bulmak için kalb huzuruna sahip ol­maktan, kalb huzurunu, saadeti bulmak için kork-ma daha iyidir.»

O derece korkuyorlardı ki üstâdları gibi Ce­hennem 'in valnız onlar için yaratıldığına inanı­yorlardı . Cennet mükâfatı arzusu Cehen­nem azabı korkularından daha az şiddetli değil­di. Cennet'i tasvir eden bir âyeti okuduklarında, her mutluluk Cennet'inkinin yanında manâsız ol­duğundan, Cennet arzusuyla ağlarlardı. Ayni şe­kilde Cehennem'i tasvir eden bir ayeti okuduk­ları zaman, her bedbahtlık Cehennem'in ateşine kıyasla çok küçük olduğundan, sanki Cehennem in gürültüsü kulaklarında uğulduyormuş gibi hıçkırarak ağlarlardı!

Bu korku ve ümit temleri yanında, ilk zâhid-lerde Allah ile yaratığın karşılıklı aşkı olan bir başka arzu temi bulunur. Bu, Hasan Basri'nin «Onu arzu ediyorum ve o da beni istiyor» kudsî hadisinden ilham aldığı «saadete ve sevin­ce»  doğru uzanan   aşklı bir  arzudur .

Bununla beraberine bu aşklı arzu, ne bu ilk zâhidlerin, korkusu ve ümidi Cennet ve Cehen­nem tasvirinde hiçbir değişiklik yapmadı. Hadise ne kadar bağlı olsalar da Kuleliler, nakilci tefsirin bütün mübalağalarını ve genişletmeleri­ni kabul ediyorlardı. Daha fazla tenkidçi duyguya sahip olan Basralılar, tenkidin süzgecinden geçen hadise ait verileri ancak kabul ediyorlardı. O hâlde böylece iki ebedî ikamet yerinin müşahhas gerçekliği onlar için mesele dışıdır, mesele ol­maktan uzaktır.

Saf Allah aşkının en fazla inanmış zâhidleri-nin durumu pişman olmuş, şikâyet eden flüt üf-leyicisi Râbia' el-'Adeviyye tarafından en iyi şe­kilde gösterilir. Bu da azabtan o nisbette korkar­dı ki «Cehennem'in basit bir hatırlatılmasında bayılırdı . Fakat hakikatte korkusunun mev- zuu şiddetle sevdiği ve tutkunca ibadet ettiği Yü­ce Allah'tır. O kullarım eğlendirir, ama onlara lakîkî saadeti takdim etmez. O halde bu basit ruhlar ne kadar aldannuşlardır!.»

İşte Allah yaratıklarını nasıl eğlendiriyor ve nasıl onları Ahirete Cennet nimetleriyle cezbedi-yor, «Allah'ı ziyaret mevzuunda öteki Dünya'da hikmet sahibi kimseler, biri istediği zaman ve ar­zu ettiği kadar onu ziyaret edebilen, diğeri an­cak bir defa ona ziyarette bulunan; iki katego­riye ayrılacaklardır. Nasıl? Allah ilk defa ken­dini hikmet sahiplerine takdim ettiği zaman, on lara, sadece kadın ve erkek insan başı resminin alınıp satılacağı bir pazarı gösterecek ve Cen­netliklerden bu pazara sızan kimseler bir daha asla Allah'a ziyarete gidemiyecek! Ah! Allah se­ni bu hayatta da öteki hayatta da pazarda alda­tıyor; Sen daima pazarın kölesi bulunuyorsun!»  Böylece Cennetlikler, Bestâmî'ye göre Al­lah tarafından yaratılmış ve onun tarafından va'-dedilmiş insan başı resimlerinin cazibesine ka­pılmış, aldanmış, pazar köleleridirler ancak... Oysa, bütün bu va'dler sadece yalandırlar, zira bu «yalnız ve sert zâhid»  Ebû Yezid olağan dışı bir berraklıkla açıkça «Eğer Cennet'te O'nu görmekten mahrum bırakılırsam, bu bir anlık bir süre için dahi olsa, çekilmez, dayanılmaz olan bu hayatı Cennetliklere iade ederim»

«O'nu sever görünerek isyan ediyorsun

Bu elbette gülünç bir ameldir.

Eğer senin aşkın samimi ise

O'na itaat   gerektir.

Zorunlu olarak bir âşık boyun eğer sevdiği­ne»

Rabi'a bir başka bakımdan bu İlâhî aşkı ele alıyor :

«Seni iki aşkla seviyorum

Biri sadakat aşkı, diğeri sana lâyık aşk

Sadakat  aşkı, bir başkasını değil,

 ancak Seni düşünmekle zihnimi meşgul et­mektir.

Sana lâyık aşk ise, Senin perdelerinin düşme­si ve Seni görmemdir.

Ne birinci ve ne diğer aşkta kendim için hiç­bir övgü yok,

Fakat bunda ve onda övgü Sanadır!» 

Gazzâlî, 2. aşkın üstün olduğunu    belirtiyor.  “Hiçbir gözün görmediğini hiçbir kulağın işitmediğini, bir insan kalbinin asla idrâk etmediği şeyi sadık kullarıma hazırladım.” (457) Doktrininin hakikati konusunda Rabi'â'dan bilgi almak iste­yen Sufyân Sevri'ye, o şöyle cevap verdi : «Kötü bir kul gibi ne Cehennem korkusuyla ne Cennet arzusuyla Allah'a ibadet etmedim, O'nu O'na ait ve O'na  yönelen bir aşkla ve  sevgiyle sevdin.»  Bunun için «Cenneti yakmak ve Cehennemi batırmak istiyordu, öylesine ki bu iki perde hacıların gözlerinin önünde kaybolsun, ve hedef on-larca tanınsın, Allah'ın kulları O'nu, hiçbir ümidi konusu ve korku sebebi olmaksızın, görebilsinler. Eğer Cennet  ümidi ve Cehennem korkusu  olmasaydı ne olacaktı? Ne yazık, hiç kimse ne Rab bine ibadet etmek ne de O'na itaat etmek iste­meyecektir.» 

Arberry'nin dediği gibi, Râbi'a Allah'ın vası­tasız varlık duygusuylâ tamamen kaplı idi, hasta olduğu bir gün, hastalığının sebebini soruşturan bir ziyaretçisine cevaben : «Allah'ın adıyla, Cen" net'in önümde gösterilmesinden ve ondan sonra kalbimde eziklik duymamdan başka bir sebep görmüyorum; ve Rabbi'min bundan kıskandığına ve böylece bana sitem ettiğine inanıyorum; hal­buki, beni mes'ûd kılan ancak, O'dur»  Ger­çekten, Cennet ümidinin ve Cehennem korkusu­nun O'nu doyurmaktan âciz olduğunu hisseden bu veli, İlâhî aşkının samimiyetinden emîn bir şekilde, dualarında şöyle mırıldanıyordu. Ey rabbim, eğer sana Cehennem korkusuyla ibadet ediyorsam beni Cehennem ateşinde yak. Eğer Sa­na ibadetim Cennet saadeti arzusuyla, ise beni O'ndan mahrum et. Fakat, Sana ibadetim Senin için ise, Rabbim beni Ebedî Güzelliğinden (ce-mâl) mahrum bırakma.»

Herşeye rağmen cennet ve Cehennem plâ­nında, Râbi'ânın hakikati tanımamazlık etmediği aşikârdır; fakat ilâhî Güzelliğin Seyri saadetine nisbetle bunların tamamen boş olduğunu kabul ediyordu. O'nun için en yüce mükâfat Cennet de­ğil, Allah'dır, zira İlâhî Güzellik doğrudan doğ­ruya Ahiret mutluluğunun konusu olamaz (462) «O önce Allah'ın komşuluğunu arıyordu, oturma yeri (cennet) ikinci plânda kalır.» Bu ev, komşu'-nün ebedî Güzelliğini örten, gizliyen bir perde­dir; ve yarar gözetmeyen aşkım derinden yaşa­mak için Rabi'â perdesiz Allah'a ulaşmak istiyor

 

Aynı devirde, Horasanda,   Belh Prensi İbrahim   b.   Edhenı   bu  Allah    aşkı   temini    üstün tutuyordu. Şu dua ona isnad edilir :   «Ey Allah'­ım,  benim gözümde Cennet'in küçücük bir sineğin kanadı değerinde   olmadığını   biliyorsun, Sen zikirle yardımıma gelirsen, Aşkım bana verirsen, Sana itaatimi  kolaylaştırırsan,   Cennet'i isteyene, bağışla.» 

 

  1. ve 4. asır mutasavvıfları (S.147-158)

İlk zâhidlerden sonra, 3. ve 4. asrın mutasav­vıfları uyanıldık, vecd, ilâhîlikte yok olma, O'n-da devam etme, birlik ve erime v.s. gibi yeni te­rimler ilâve ederek  Rabi'â'nın yüce aşka dair sözlerini geliştirdiler,

Nimet ve azab konusunda, bu iki asrın muta­savvıfları onlar için az veya çok mücerred bir görünüş bulmaya başladılar. Bu devirde, Muta­savvıflar dînî ilimleri zahir ve bâtın diye böldü ler. «Zahir ilim»le Hukukçularla, dış görünüşü müşahede eden kelâmcıların ilmini; (Bâtın ilim) le kaynak olarak Keşfi, kalb gözü ile görme ve ince sezgiyi alan kendi öz ilimlerini anlıyorlardı. Bu ayırıma rağmen, Mutasavvıflar zahir ilmi ih­mal etmediler . Kelâmcılarla birlikte, mü­cerrede olan temayüllerine rağmen, Cennet zevk­lerinin ve Cehennem azablarınm müşahhas as­lını inkâr edemediler.

Fakat, bu devirde, Mutasavvıflar pek fazla idi. Onların görüşleri bütün şehir merkezlerinde ve bilhassa Bağdat'ta gelişti, hal tercümesi ya­zarlarının muhafaza ettiği bu Sofiler topluluğu ta­rafından söylenen bütün sözleri nakletmek, çok uzun vs faydasız olacaktır. Onların fikirlerinin belli başlı vasıflarını tahlil etmek bize kâfi ge­lir.

 

«Tasavvuf asıl hakikatlere göre imam ikrar etmek ve kulların iktidarında olana hiçbir umul bağlamamak,» diye Ma'rûf el-Kerhî (ö. 200 veya 201/815 veya 816) tarafından verilen Tasavvufun meşhur ve ilk tarifinden hareket ederek, 3. ve 4, asrın Sofileri zevklerin ve azabların ötesinde olan hakikati tanımaya gayret ediyorlardı. Onu «Zühd alıştırmalarında» bulduklarına inanıyorlar­dı. (Riyâza) Bu Hakikat Allah'tır. Allah'tan baş­ka hiçbir şey onlar için hesaba değmez. Ümme­tin geri kalanının saadeti araması ve kötülükten kaçınması, onları ilgilendirmez. Onların arzu et tikleri Allah'a vâsıl olmaktır. /Ebû Süleyman ed Dârânî, (ö.2l5/829) Haris b. Esed el-Muhâsıb (ö. 245/859) Seriy es-Sakatî (ö. 253/867) Vezid b. Mu'az er-Râzi (ö. 258/872) Ebû Yezid el-Bistâm (ö. 261/875) 'Ali b. el-Muvaffak (ö. 265/879) Ebûl Salih Hamdûıı el-Kussâr en-Nişâburî (ö. 127/882) ye Cüneyd eJt-Bağdâdî'nin durumları böyledir. .

     «Sert, aşk ve şevk sahibi ve fakat rnütevâzi» zâhid Ebû Yezîd Bestâmî'nin dualarındaki olağan dışı bazı gurur füzeleri (465), gözden geçiri-lirse, bu sofilerin «muammalı deyişlerinden» bir fikir sahibi olunabilir.

Râbi'â gibi Bistâmî de «Ccnnet'in seçkin kul­larının Cennet'te kalmalarından dolayı, Cennet'i yüce perde olarak» görüyordu ama ilâve ediyor­du, «Cennet'te olan kimse Allah'ta olamaz, zira o perdelenmiştir» (466) Allah'ı gizleyen bu perde bizzat Allah tarafından dokunmuştur.

Daha ileri giderek, Ebû Yezîd «Hz.  Muham-med'den (s.a.v.) daha geniş bir sancağa sahip ol-dıığıı ve bütün insanlara şefaatte bulunduğu hal­de»  (467) Hz. Peygamber'in şefaatinin kendi üm­metine has olacağını kabul ediyor. Bistâmî'ye gö­re,   «Sidre-i   Münteha   (468) ilâhî   haşmetin aza­metli   sıfatlarının önüne  konulan bir ayna   gibi, Akl'ın basit bir  seyir halinde  muhafaza edildiği bir ağaçtan başka birşey   değildir.»   (469)   hattâ bu ağaç ve ondan bulunan her şey «aldatmadır» (470). Fakat Bistâmî için en büyük aldatma «bu çocuk ovunları» _(471) olan Cennet'tir.

Bize öyle görünüyor ki, bu acayip gurur An­lımı Allah'ın Ebu Yezîd'e (Bayezid) ilham ettiği saf askın bir görüntüsüdür. Bu aşk, devrinin di­ğer mutasavvıflarında bu gururlu karaktere sa­hip değildi. Bir 'Ali b. el-Muvaffak Allah'a olan aşkını ifade etmek için, bu mevzuda Râbiâ tara­fından şekillendirilen sözleri tekrar etmekle ye tindi (472). Bir Muhasibi de basit olarak : «in­san hiçbirşey olmaksızın, insanı seven Allah'dır.»

(473) diyordu. Oysa, bu ilâhî aşk konusunda Mu-hâsibî'nin sözleri, Cennet'te Allah'ın görülmesi tasviriyle sona eren Kitâb et-Tevehhum'unun mücevherini, esasını teşkil ediyordu.

Muhasibinin bu eseri Cennet'teki bedenî zevk­lerin tasviriyle dopdoludur. Fakat kaleme alın­mış oldukları akıcı ve müzikal üslûp, Mussignon ve Arberry ile, bütün bu tasvirlerin ilâhî Güzel­liğin seyrine sadece bir giriş tarzı olacağım dü­şünmemizi sağlıyor (474).

O zaman Cennetlikler «Kalblerine inen tari­fi imkânsız bir saadet hissederler; ve yüzleri bu yüce saadetin yankısiyle ışıklanır.» .

Bununla beraber, Muhasibin tarafından Al­lah'ın görülmesinin hatırlatılması yanında, nimet . ve azabların müşahhas tasviri, Muhasibi devri­nin Mutasavvıflarının işkence ve sevinçlerin mü­şahhas hakikatlerini ilgayı düşünmedikleri vâk'-asını ispatlıyor. Muhâsibî'nin Cennetliklerin yı­kandıkları berrak bir kaynaktan, ve Cennet'e gir­meden önce temizlenmelerinden, (476) şatolardan, parfüm, inci  likör  vs bilhassa Cen­net'i dolduracak Hurilerden bahsetmesi bundan­dır. «İnsan bu kalabalık Hurilerin ışıldayan güzelliği karşısında vecde gelir; onlar inciden oyul­muş, altın ve gümüşten bardaklarda nefis şurup­lar ve meyve sularını* insana sunarlar, insana sarıldıkları zaman sağladıkları zevke gelince in­sanın yeryüzünde tanıdığının ve hayâl ettiğinin ne kadar yavan olduğunu bunlar ortaya çıkarırlar. «Boyunu uzatan ve öfkeli olan Cehennem'-den ve Cennetliklerin ve Cehennemliklerin geçme­ye mecbur oldukları dar köprüden, (480) Cehen­nemlikleri örten ateşten elbiselerden»  de bahseder.

Rivayet tefsirince daha büyük mübalağa ile kabul edilen, bütün bu tasvirler, Muhâsibi'nin dü­şüncesinin aslını teşkil etmiyorlar. Maalesef ba­zı aktarmalarla bize kadar gelen Aşk üzerine ri­salesi, FasI Fî-L-Muhabbe, bu büyük Mutasav­vıfın asıl fikrini bize veriyor. «Denir ki aşk ateş­li bir arzudur, çünkü ancak sevilen şiddetli bir şekilde arznlamr. Aşk ile ateşli arzu arasında fark yoktur, şiddetli arzu bu büyük aşkın bir ko­ludur...» Bir okumuş bu tem üzerinde şu mısra­ları zikrediyor :

«Sahiptir O nâdir seçkin kullarına, Gerçekte O'na sevmek için esinlenmiş, Onları, sadece, bunun için seçti. Çok zaman, çöz zaman önce Seçilmişler, eğer   onları Aşkının vazoları için Sekillendirmemişse

Nimetlerinin belgesi olarak...» 

Bu aşk temi Muhâsibî'nin talebesi el-Cüneyd'-

de Bekâ'nın «O'nda, devam etme» karşı Fena'ya «İlâhî olanda yokolma» dönüşüyor . el-Cüneyd, Tasavvuf; O'nda yaşamak için Allah'ın insanın benliğini öldürmesinden ibarettir  diyor. Bu fena doktrini üstadı Muhasibi gibi Cüneyd'in de Cennet'e ait zevklerin müşahhas karakterini ka­bul etmesine engel olmadı. Cennetliklerin ruhla­rının «yeşil çayırlardan, güzel görünümlerden ve yeşil bahçelerin serinliğinden sonra bitkin hale gelmelerini normal buluyor.»

İlâhî olanda yok olma ve O'nda devam etme, saf aşk ve âşık arzu doktrinleri 3. asrın sonun­da, Seriyy es'Sakatî ve Zûn-Nûn el-Misri'nin ta­lebe ve arkadaşları tarafından geliştirilip yayıl­dı. O halde 4. asır boyunca bir asır öncesinin bü­tün karakterleri bulunursa bu şaşırtıcı olmamalı­dır. Esrarlı Allah aşkının şehidi ve şairi (309/921 de çarmıha gerilen) Hallac'ı bilhassa zikretmek lâzımdır. Diğer sofilerin ihtiyatlı bir şekilde iç dünyalarını maskeledikleri sırada,  düşünce­sini açığa vuran bu büyük mutasavvıf, ateş, ıstı­rap ve mahrumiyet aşkını terennüm ediyordu. Bu dünyada olduğu kadar öteki âlemde de nimet­ler Allah ile yaratıkları arasındaki karşılıklı bu esrarengiz aşkın «parçalayıp yiyen» yanığını be­lirtmiyorlar. Kalâbâdî şu sözü Hallâc'a isnâd ediyor : «Aşk zevktir ve Allah'ta hiç zevk yoktur; zira hakikatin dönemleri hayret, şaşkınlık, öden­mesi gereken borcun yok olması ve hayranlıktır. İnsanın Allah'a aşkı varlığının içine nüfuz eden bir hürmet ve ancak yalnız Allah'a bahşedilen bir yüceltmedir. Allah'ın insana aşkı, onun imti­hanını bizzat yapması ve böylece onu O olmayan herşeyde elverişsiz kılmasıdır. «Seni kendim için seçtim»  Yüce Allah'ın sözünün manâsı bu­dur.»

Her zevkten yoksun bu aşkla, Hallâc'ın Al­lah'ın sevgilinin eşsiz, üstün Güzelliğini maske­leyen korkunç bir perde olarak değerlendirilen Cennet nimetlerini reddetmesi veya hiç olmazsa ihlâl etmesi aşikârdır. Massignon'un inkâr edil­mez ilmî değerdeki meşhur araştırmalarını tah­sis ettiği, Ona isnâd edilen eserlerde, bizim bil­diğimiz kadarıyla, Ahiret'in sevinç ve işkencele­rinin müşahhas karakteriri hiç kabul etmiyor

     Hallâc'ın arkadaşı, Ebu Bekr eş-Şiblî (ö. 334-945)  üstadıyla aynı  düşünceye sahipti. Daha ih-tiyatlı  olan Şiblî,  bununla birlikte  onu  kurtaran görünür çılgınlıklar    altında iç  dünyasını    gizli­yordu. Diğer bazı  aşırılıklarla,  Şiblî'nin çağdaşı büyük Sûfiler,  'Abdullah el-Murtaiş'  (ö. 328/939) ve el-Huldî (ö. 348/959)  ihtiyatlı bir biçimde ta­savvufa karşı olan fıkıhçılardan gizlenmesini bildiler          

Geriye el-Mevakıf v'el Muhatabât'ında  3. ve 4. asrın Cennet nimetleri ve Cehenhern azabları mevzuundaki başlıca eğilimleri özetleyen Muhammed b. 'Abd el-Cabbâr eırNiffarî (ö. 350/ 961) kalıyor.

Eseri iki kısımdan müşekkildir; Mevakıf adı­nı taşıyan birincisi Allah'ın karşısında kulun dav­ranışının tasvirine ayrılmıştır; Muhatabat adın­daki ikincisi Allah tarafından kendisine hitab edildiğini söylediği sözler ve emirleri ihtiva eder. «Vecd halinde Allah'tan alınan» her iki kısım karşılıklı konuşma tarzında Gerilmiştir «O bana dedi, Ona cevap verdim» ve genel olarak hitabeden Allah'dır ve en-Niffarî dinler.

77 Mevkıf in   nimet ve azablarla münâ sebeti olan yirmi bir parçası gösterilebilir. Buna" karşılık, 2. kısmın 31 Muhataba'sından bu nevi­den sadece 5 parça gösterilir (490). Bu muhave­reden serbestliğe, kavuşan fikirler 5 tanedir :

1  — Cennet ve Cehennem'in Birliği.

2  — Cennet ve  Cehennem   Allah'tan     başka değildirler.

3  — Allah'ın    görülmesi   bütün   Cennete  üs­tündür.

4  — Ahir et bizi Allah'tan ayıran bir perdedir;yani Ahiret hayatı düşüncesi bizi o kadar  sar­mış ki  Allah   fikrinden  bizi  uzaklaştırıyor,  bize
dalgınlık veriyor.

5  — Allah'a   korku  ve  ümidden  dolayı  ibadet   etmemek lâzımdır, çünkü o Allah'tır.

1— En-Niffarî  Cennet'in   müşahhas  hakikati  ile Cehenneminki arasında bir ayırım yapmış gibi görünmüyor.  İki ikamet yeri onda birbirinden  ayrı  değillerdir  zira,     «Allah ona :  Cehennem'de dur!    dedi.    O  orada   kaldı ve Allah'ın ateşle nasıl cezalandırdığını gördü;   aynı zaman­da Cennet'te  hoşluk verenle   Cehennem'de azabverenin aynı şey olduğunu gördü.».

2— Fakat Cennet ve Cehennem'in bu birliği Mevkii eI"Mahdar v'el harf'de    Allah ile birlik haline geliyor. «Cennet ancak bir hoşlanma hâ­lidir. Hoşlanma bir iyilik, iyilik bir rahmet, rah­met bir cömertlik,    cömertlik bir acıma,   acımabir dostluk, dostluk bir aşk, aşk da sadece bir şefkat, lütuf hâlidir, şefkat bir seçim, seçim bir görme, görme (görülme) bir zat'ın halidir. Zat da Allah'dır. Aynı şekilde Cehennem bir şiddet ışığıdır. Şiddet ise hükümranlık hâlidir ve zat da Allah'tan başkası değildir.» (492).

Bu sözlerin bağlantısına göre, Cennet ve Cehennem'in Allah'tan başka birşey olmıyacağı açıkça belli oluyor.

3  — Allah  safîlerin üstün gayesi olduğundan Allah ile bu birlik şaşırtıcı değildir. Allah'ın cemâl'inin görülmesi bütün   Cennet'ten çok  üstün­dür, yücedir :  en-Niffarî, «gökler ve yer ve on­larda bulunan herşey,  azab ateşinden korkarlar,îakat azab ateşi de ilâhî perdenin ateşinden kor­kar»  diyor Mevkıf ikbâlih'de... 

4  — Böylece,  Allah'ın yüzünü perdeleyebilen herşey sûfîler için iğrençtir. Allah'ı görmeye ulaş­mak için yeryüzü     engelinden daha  kalın  olanı Ahiret perdesidir  (494).  Mükâfat arzusu ve cezakorkusuyla bu perde mü'minlerin   kalbinden çıkarılmalıdır, zira Allah bizzat kendisi için sevil­melidir .

— Râbi'a, Bistâmî ve Hallac'ınkileri hatırlatan bu ifadeler vecd halinde Niffarî tarafından enerjik bir şekilde söylemiştir :  «Geçici hayatça emilmiş  olmak, Ahirette mükâfat ümidiyle banaibadet etmekten daha iyidir.»  diyor, Allah ona veya Ateş önünde durdukça sana bakmıyo­rum ve Cennet senin karşısında bulundukça şeni hiç dinlemiyorum . «Bunun için Allah onu kendi arzusuyla Ateş'e girmeye ve kaçmayı düşünmemeye teşvik ediyor. Böylece Ateş söner. Fakat kaçarsa, alevler onu takibeder ve yakar»  ve ona Cennet'in ve nimetlerinin hoşluğu­nu göstermek için Allah şöyle der : «Esirler Cennet'te ve hürler Cehennem'de olacaklar. Cennet sarayları sadece «banyo»lardır .

Allah'ın yüce bilgisinden başka hiçbirşey hesabta değildir. «Eğer zevkler, nimetler Allah'1
tanısaydı, hoşlandırma, tad, zevk verme işlerinibırakırlardı, aynı şekilde azablar Allah'ı bilse­
lerdi, onlar da işkence görevlerini terkederlerdi  

Kendiliğinden yazma şeklinde, vecd hâlinde kabul edilen, söylenen bu hükümler en-Niffarî'nin zevklerin ve azabların müşahhas gerçeğini kal­dırdığını belirtemez. Bir metinde, açıkça azabla­rın hissî karakterini kabul ediyor. Vücutların büyümesinden ve bütün yeryüzü kadar büyük olacak bazı Cehennemliklerin derisinden bahsedi­yor. Ateşin, Cehennemliklerin organlarım ve bil­hassa gözlerini yakarak tahrip görevini nasıl ye­rine getirdiğini tasvir ediyor. Bu parça Niffarînin Cehennem'de hissî bir işkenceyi kabul et­mesinden başka türlü tefsir edilemiyecek kadar açıktır. Diğer iki parçada da, Allah kendi elleriyle alevleri ateşliyor . Cennet'e gelince, burası, ona (Cennet'e) üstün olan daha büyük bir şeyin daima mevcud olmasına rağmen, bütün ar­zuların tatmin edildiği yerdir . O halde o bütün tasvir ve tahayyüllerin ötesindedir . Niffârî'ye göre sevinç ve üzüntülerin hissiliğini kabul etmek için ender parçalar kâfidirler; fa­kat devrinin pekçok mutasavvıfı gibi bu büyük sûfînin çok defa kuvvetli bir şekilde mücerrede doğru kaydığı görülür.

 

  1. 5. asır mutasavvıfları (S.159-165)

3. tasavvufî devir (5. asrınki) bilhassa Gazzâ­lî (öl. 505/1111) ile ün salmıştır. Şüphesiz Gazzalî-dcn başka burada zikre değer pekçok mutasavvıf vardır; fakat bunlar tamamen Gazzâlî tesirinde kaldıklarından, onun hakimiyetinden çıkamadıkla­rından, Cennet ve Cehennem'e ait bu büyük Sûfî-nin fikirlerini gözden geçirmek tekrarlardan kaçınmak yeterlidir.

   Kendinden önceki mutasavvıfların eserîlerinin pek çoğunu okuduktan sonra, Gazzâlî   el-Mıınkiz min ed-dalâl de tasavvufî yolla hakikati aramanın gerektiği sonucuna varıyoror «Saadet geçici "hayatı terkten ve Allah'ta üstün bilgisini ebedî ikamet yerinde aramaktan ibarettir.» .

Zahir (dış), bâtın (iç) ilim ve kelâmcıların mantığı ile mutasavvıfların keşfi arasındaki ayı­rımına rağmen, Gazzâlî, rivayet tefsirince verilen tesvir ne kadan ambalağalı olursa olsun, Cen net ve Cehennem'in maddi yönünü tam olarak ka-bul ediyor.İhya ulum ed-dîn'in sonunda, Cennet ve Cehennem'i titiz bir şekilde tasvir eden yüz say­falık Kitab el-Mevfve ma Ba'dah'da  pek çok hadis zikrediyor. Bu hadislerin büyük bir kısmı nakilci tefsirin karakterlerini gösterir. Ma­nevî azab mevzuundaki fikirlerini sergilediği el'Arbain fi usul ed-Dîn'de, ihyanın Kitab el -Mevt'ine  atıfda bulunur. Bu da azab ve se-vabların müşahhas gerçeğini asla ilga etmeği dü­şünmediği manasına gelir. O halde niçin, Ahiret'-in maddi yönünü inkâr etmediği halde, o bir mu­tasavvıf olarak değerlendiriliyor? Bize göre o dört sebepten mutasavvıftır :

1  — Çünkü maddî ıstırap ve zevklerin    üze­rinde mutlak bir üstünlük tanıyarak manevi azab ve nimetlerden bahsediyor.

2  — Cennet ve Cehennemde ancak hoşlanma ve işkence vasıtasını görüyor.

3  — Cennet'de Allah'ın üstün, yüce marifetini   (Bilgi) tercih yetkisine  sahip  olacağına   inanıyor.

4  — Ve nihayet   mümkün  olduğu  kadar mu­tasavvıf ile Kelâmcıyı uzlaştırmaya    gayret edi­yor.

EI-Makşıd el'esnâ f î şerh esma Allah el-Hurfnâ'sında Gazzalî, dikkati manevî Cennet zevk­lerine çekiyor. İnsanın veli olması için bilgisinin ve iradesinin hissi ve arzu uyandıran çekici şeylere terk edilmeyi reddetmesi lazımdır. O takdir-de bilgi bir iç aydınlanmadan gelir ve irade sa dece Allah ile karşılaşmayı ve onun cemalîni gör-meyi ister  . Ona bütün zevk ve nimetleriy le Cennet  takdim  edilse, onunla hiç meşgul ol­maz;   ikamet  yerinde  onu     ilgilendiren tek şey onun  Sahibi'dir   .

Buradan Gazzalî'nin manevi Cennet saadeti­ne nasıl bir üstünlük ayırdığını anlıyoruz. Ce-hennem azabları için de aynı görüştedir. Gazza-lî ahirette üç türlü manevi azab, mücerred ateş olduğunu bildiriyor. Bunlar : «Halâ arzu edilir şeylerin yakıcı ihtirası, utanç verici şeylerin se­bep olduğu yüz karası ve sevilen şeyleri kayb etmenin derin üzüntüsü».

Hadis tarafından tasvir edilen ilk mücerred ateşi, arzuları kadar başı olan «Ejderha» ile temsil ve remz ediyor. Vücud duygusuz kalması­na rağmen, kalbin derinliğinin ondan_acı bir şe-kilde ıstırap  duyacağını  belirtiyor

İkinci mücerred ateş bu dünyaca işlenmiş kötülüklerle temsil edilir. Gazzâlî bu ameller ruh­lara ve korkunç hakikatlere sahiptirler, fakat on­lar bilinmez, zira bu kötülüklerde sadece güzel taraf değerlendirilir, diyor. Fakat, Ahiret'de bu işlerin gerçekleri korkunç görüntüleriyle açığa çıkacaklardır. O zaman o derece utanılacak ki bedenî azaplar tercih edilecektir.

Üçüncü mücerred ateşe gelince; Gazzâlî onun ebedi olduğunu, onun aslının temelde daima tenakuz hâlinde olan iki kalitenin tezadı olduğu­nu belirtiyor . Gazzâlî «bu üç çeşit ateşin müşahhas ve bedenî azabların sadece ilk tadı olduğu» neticesine varıyor. Gerçek olmalarına Nağmen, Ayet ve Hadislerin ispat ettiği gibi  tesbit edilmiş vâdeleri olduğundan, bunlar «an­cak ikinci olarak geleceklerdir.»

Bu açıklamadan sonra, nâzik bir meseleye temas ettiğini hisseden Gazzâlî, okuyucunun gös­terdiği ile yetinmesini rica ediyor, zira bunun zaten hiçbir önemi olmayan câhil  ve akılsız­ları öfkelcndirmeye kâfi geleceği bir gerçektir, diyor.

Gazzâlî maddi zevklerin bile sadece manevî zevklerin tipik misalleri olduğunu cesaretle tas­dik ediyor. «Hissî zevkler gibi bunlarda pek çe­şitlidirler» diyor.

«O halde maddîlik ancak maneviliğin bir tü­rüdür. Her ruhî mutluluk eşdeğer olarak bir be­denî zevkle sahip olacaktır.» .

el-Madnûn el-Kebîr'de ifade edilen bir dü­şünce eI"Maksıd el-Esnâ'dakinden daha açıktır. Gazzâlî bütün Cennet'in bir zevk vasıtası oldu­ğunu ve Allah'ın bize sadece temsillerin örtüsü­nü kaldırdığını tasdik ediyor. «Semavî saadetin hakikatim bu dünyada hiç kimse tanımıyacaktır.» Hiç kimse tam ve doğru olarak ölüm, Cennet ve Cehennem'in ne olduğunu bilemez, ancak ölüm­den, Cennet veya Cehennem'e girdikten sonra bi lebilir, diyor   Gazzâlî..   zira Cennet sadece  bir zevk aracıdır.

Asla zevk tanımıyan bir kimse için câzib bir tarzda onu tasvir etmek bizim için imkânsızdır. Fakat, eğer bu şahıs bazı zevkler tanıyorsa, bi­zim gayemiz hiçbir zaman duymadığı daha büyük bir zevk vasıtasıyla ona Cennet'i anlatmaktır. Onun hissettiği zevklerden farklı olanlardan Cen­net zevkleri arasında mevcutsa, o kimse tarafın­dan tanınan aynı zevklerle mukayeseden başka şekilde onları ona anlatmak faydasızdır. Ve Gaz­zâlî neticeyi bağlıyor : «Cennet'in tam tarifi hiç­bir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşeri varlığın kalbinin asla hayâl etmedi­ği şeydir.»  Gazzâlî benzer bir görüşü Mi­zan el-Amei'de veriyor : «Tanıdıkları şehvanî zevklere benzettiklerinden, Ahiret zevklerinin tabiatı çoğu insanların idrakine sığmaz. Hakim­liğe veya vezirliğe girmek için bilgi sahibi »imaya dikkat eden çocuk böyledir. Gençliğinde zevk duy-muyarak çok hoşlandığı şeylerden va'dler bıra­kır : kendisiyle oynadığı tokmak eğlendiği serçe veya benzer şeyler. Bir serçe ile oynama zevki ile kral veya vezir olma arzusu arasında ne ka­dar uzaklık vardır! Fakat çocuğun zekâsı iki zevkten hangisinin daha asil olduğunu kavramak­tan âciz olduğundan, saadetinin konusu olana doğru onu çekmek için menfaatini tahrik ederek başkasının misali ona takdim edilir.»

Gazzâlî, herkesin arzu ettiği sahip olacağı bir yer olduğundan, mutluluk seçiminin Cennetlik­lere bırakılacağını da düşünüyor. Bazıları ayni atıda maddî, manevî bütün zevkleri isterler. Ba­zıları da maddî tarafla yetinirler. Şüphesiz bütün duyu zevklerinden nefret edecek veliler ve Alim­ler bulunacaktır ve onlar sadece lâyık oldukları ruhî ve zihnî yönü arayacaklardır . Bu ve­liler, Gazzâliye göre, «Cennet arzusu veya Ce­hennem korkusuyla Allah'a ibadet eden kimse, âdidir, bayağıdır» diyen, bunu kaçamaksız beyan eden sûfî şeyhlerdir. Bu Allah'a yönelenlerin (bu bayağılıktan) daha şerefli bir arzuya uzanışları­dır. Onların hazırladıkları kitapları inceleyen ve inançlarını derinleştiren sûfî şeyhlerini gören kimse, onların manevî hallerinden bu anlayışı ke­sin bir tarzda neticeye bağlar .

Gazzâlî'nin ihtiyatlı ve çekingen açıklama­sında hayret verici hiçbir şey yok. Mutasavvıf olmadan önce onun büyük bir Kelâmcı olduğunu unutmuyalım.

Bu konuda bütün yazdıklarında, Kelâmî kav­ramlarla Tasavvufî anlayışları  uzlaştırma arzusuyla harekete geçmiş görünüyor. Tasvire gelmeyen başka zevk ve arzuları tanıyan Ahiret'-te şehvanî zevkleri kabul eden okula isnadda bu­lunması bu kabildendir. «Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insan kalbinin benzerini hatırlamadığı zevkler»  ve bu ri-vayetçi anlayışın safîlerin Cennet hakkında ver­dikleri tarifin ayni olduğu gayet iyi görülür.

 

  1. 6. ve 7. asır mutasavvıflar (S.167-185)

      Rivayetçi ve tasavvufi fikirlerin uzlaşması 6. ve 7. asırlarda, tamamen nakilci veriler üzerinde bir taraftan tasavvufî diğer taraftan felsefî un­surların ağırlığı ile  kendini gösterir.  Bu iki  as­rın sûfîleri bize tamamen yeni bir nimet ve azab tasviri sunarlar. Yüce Hakikatten yayılan nurla­rı kabul eden ruhun bir hâli söz konusudur. İş­te o zaman gerçekten Kur'ânî verilerin   mecazî . -tefsiri başlıyor "Bizim konumuz için Şeyh Mak-tül adı altında anılan Ebul-Futûh Suhreverdi'nin (ö. 549/1154)   Hikmet   el-îşrâk,   Heyâkil   en-Nûr veya el-Gurbe el-Gariba'sında mühim bir şey bu­lunmuyor. İbn Şeb'în'in (ö. 667/1266) el-Vahde el-Mutlaka'ya hasredilmiş eserleri, Sultan el-Aşık'" m  adıyla tanınan  Ömer b. Eİ-Ferid'in   (ö. 632/ 1235)  şiirleri bize faydalı .olamıyorlar, fakat İbn Arabi'nin  (ö.  638/1240) eserinde nimet ve azab ların yeni bir tefsiri keşfediliyor; İbn Arabi düşünce alanında  islâm'ın bütün îlmini  kucakladı, geçmişin  Sûfî, ehl-i  sünnet, filozof, hukukçu ve kelâmcılarının doktrin ve yazdıklarında derinleş­miş olduğu kadar, Mu'tezilî, Karmatî ve îsmailî gibi sapık ve dinin aslından ayrılmış akımlarla da tanışkın idi. Sınırsız genişlikte olan sistemi aşırı derecede çeşitli olan kaynaklarının terim düzenini birbirine katar, o şekilde ki güç atıflar meselesi mütecanis olmayan ve tutarsız teknik bir kelime hazinesi ile daima karmaşık, içinden çıkılmaz bir

hâle gelir (524).       

ibni—Arabi'nin eserlerinde  bizi  özellikle  ilgilendiren, islâm Tasavvufunun gerçek bir ansiklopedisi gibi değerlendirilen el-Futuhat el-Mekkiyye'sidir. 

İbni Arabi'nin bu şaheseri basılmış dört bü­yük cildi hâizdir. Ahiret hayatına ait kısımlar  bilhassa ilk üç cildde bulunur. Biz burada îbn Arabi'nin ahireti ilgilendiren fikirlerini açıklamak için bu kısımların şema halinde bir tahlilini veri­yoruz.

Birinci cildde, 6 bölüm bizi ilgilendiriyor. Bunlardan ilki  Arş'ı taşıyan Melek­ler (Hamalat El-Arş) hakkındadır. 8 tanedirler ve her biri Saadetin ve bedbahtlığın 8 derecesinden birini temsil eder . İkincisi (60. Bölüm) aşa­ğı dünyaya nisbetle yukarı dünyanın gücünü ve el-Felek el-aksa devrelerinde şimdiki beşeri dün­yanın durumunu gösterir . Üçüncüsü (61. Bölüm) Cehennem tasvirini ve orada oturan en fazla ceza gören yaratıkları akla getirir, îbn Arabi burada Cehennem'in Boğa'ya benzediğini uygun buluyor. Kapılarını, tabakalarım, derinliği­ni, alevlerini tasvir ediyor. Dünya ile birlikte yaratıldığından söz ediyor ve ıstıraplarının ilahi gazaptan ileri geldiğini tasdik ediyor. Cinler alev­lerini temsil ederler ve bu Cehennemliklere iş­kence yapan Rab'be sükr içindir . Dördün­cüsü (62. Bölüm) ateş ehlinin 4 derecesini izah ediyor. Bunlar kibirliler, müşrikler, dinsiz ve münafıklardır. Ateş onların etlerini parça parça etmesine ve derilerini tüketmesine rağmen, İbn Arabi burada, ateş ehlinin acıya duygusuz ola­cağı bir anın gelgelini hize bildiriyor. Beşinci-cisi (64.Bölüm)Kıyamet'in (diriliş) ayrıntıları-na uzanıyor? Burada, hadis en Nakkaş  adıy­la tanınan bir hadisten mülhem, kıyametin 50 durağı anlatılır. Altıncısı (65. Bölüm) Cennet'in, evlerinin, derecelerinin tasvirine ayrılmıştır : İbn Arabi, mücerred bir Cennet yanında, müşahhas bir Cennet'in varlığını kabul ediyor.

îki âlemin var olduğunu da ilave ediyor : Bir ince âlem ve bir kaba, veya bir bilinen âlem ve diğeri bilinmeyen, müşahhas, hissî Cennet şüp­hesiz kaba, bilinen âlemlere aittir.. O halde fizik kuvvetler vasıtasıyla yeme, içme, kadınlara sa­hip olma, süs, kokular ve kulağa hoş gelen nağ­meleri, v.s. iktisab eden hayvani nefesin sonucu oluyor. Mücerred, zihnî Cennet aksine ince, bi­linmeyen âleme aittir. Müşahhas Cennetin ruhu-hudur; ve Allah onu kendi zevkinden yarattı, bu zevk onun kemâl, tasarruf ve irade sıfatlarından biridir. Bunun için Allah, onu karakterize eden hayattan dolayı en mükemmel hayatın yeri (Dar el-Hayavân) (529) gıdını verdi. Onun sakinleri duyarlıklarıyla ve manevî halleriyle orada hoş bir hayat sürerler.   Fakat   manevilik beşerî   varlık­tan daha incedir. Aynı bölümün bir diğer kısmın­da, ibn Arabî ahirette üç Cennet olduğunu kabul ediyor : Birincisi doğumdan 6 yaş sonuna kadar akıl çağma ulaşmayan çocukların bırakıldığı «Ay­rı tutma Cenneti»   «Cennet el-ihtisas»dır.   Allah kulları arasından istediği kimselere ihtisas Cen­neti hususunda istediğini verir. Deliler, ilmin kı­lavuzluk ettiği Allah'ın birliğini kabul edenler ve Peygambere sahip olmayanlar bu Cennet'in sa­kinleri arasındadırlar. İkincisi Miras Cenneti'dir. Bu Cennet, mü'minler    arasından ve daha önce zikr  ettiklerimizden Cennet'e giren  her varlığın-elde ettiğidir. Burada, Cennet'e girebilmiş olsalar idi, ateş ehline tekabül eden Cennet yerleri söz konusudur.   Üçüncüsü    Amel Cennet'i dir,   yani amellerinin neticesine  göre insanların   kendisine girişin yapılacağı Cennet. Bu ameller     Cenneti, ibn Arabîye göre, nakilci müfessirler tarafından anlatılan bütün harikaları ihtiva eder. En üstünü Adn olan 8 Cennet'e bölünmüştür. Her Cennet'te yüz derece vardır. Bütün Cennetlerin dereceleri­nin toplamı 800 sayısına baliğ olur. Fakat amel­ler, ihtisas ve miras Cennetlerinden başka, Keşf nuruyla yönetilen Sûfîler,  Cennetliklerin     bütün oturma yerinde 5105 derece hesab ederler.     Bu derecelerden   onikisi   müslüman ümmetinin imti­yazında  olacaktır  .

 Fütuhatın ikinci cildinde, dört mesele Ahiret tasviriyle ilgilidir, îbn Arabî (66. Meselede)  kı­yamet gününde peygamberlerin toplanacağı kapa­lı yeri tasvir ediyor . (67. meselede) Allahı ziyaretleri gününde, Peygamber ve velilerin de­recelerinden bahs ediyor . (68, 69, 70, l, ve 72 meseleleri bizim için bir bölüm olan) Allah'­ın görülmesine tahsis ediyor, îşte burada Allah'ı seyretmenin    bütün Cennet'ten üstün    olduğunu açıkça söylüyor. Allah’a bakışları esnasında, pey­gamberler,   kendilerine   Allahın hitab ettiği mu-haddesun, veliler ile aşağı halkın muhtelif dere­celeri arasında ayırım yapılır (533).  63. Mesele, Allah’ın elçisi   Hz. Muhammede (s.a.v.) ait olan Adn Cenneti'nin en üst derecesi olan el-Makam el-Mahmad'un  tasvirine hasredilmiştir.  109. bölümde ibn Arabî şehvet ile irade, bu dünyanın arzusu ile Cennet isteği, lezzet ile şehvet arasın­da ayırım yapıyor. İbn Arabî arzu eden ve arzu edilenden, isteyen ve istenmeyenden, arzu etme­yen ve istenilenden    bahsetmek için bu ayırımı kullanıyor. Ve bu  büyük Sûfînin Allah'ı sevmeyi ve Cennet'ini  arzu  etmeksizin     onun tarafından sevilmeyi  tercih ettiği görülüyor .

Fütuhatın 3. cildinde 6 bölüm bizim konumu­zu ilgilendiriyor. 301. bölüm Cennetlikler ile Ce­hennemlikler arasında «Taksim edilen Kitab»ın tasviri hakkındadır .

 

172 .sayfa mevcut değil

 

İbn Arabi'nin ahiret ilminin tipik misali Kı-yamet'in 50 durağının tasvirine ayrılmış bölüm­dür (540). Aşağıda tam tercümeyi vermenin ye­rinde olacağına inandık. Allah'ın Resulü, (Allah'­ın Salât ve Selâmı üzerinize olsun) buyurdu : «Hakikatte, Kıyamette 50 durma yeri vardır. «Mevakıf (Tekili Mevkıf)» ve bu durak yerlerinin herbirinin arası 1000 senedir.»

«Birinci   durak   yeri   insanlar   kabirlerinden çıktıkları zamandır; o vakit mezarlarının önünde çıplak, yalınayak,  aç, susuz 1000   sene   kalırlar.Oysa Rabbine, Peygamberine,  Cennetine ve  Cehennem'ine, Ba'se (Diriliş) Kıyamete,    hayır ve şer, Kaza ve Kader'e, Rab'binden    Hz. Muhammed'in (s.a.v.) getirdiğine  inanarak     kabrinden 'kalkan kimse, kurtulacak, güzel bir hisseye sahip olup onu kendine mal edecek ve bahtiyar olacak;bütün bunlardan şüphe eden kimse,    Allah onun hakkında irade buyurduğunu karar verinceye kadar 1000 sene üzüntü,    keder, açlık ve susuzluk içinde kalacaktır. Sonra, insanlar bu duraktan Mahşer'e doğru götürülürler ve ayak üzerinde 1000 yıl ateşten çalılarda, kızgın güneşte kalırlar; ve ateş onların sağında ve solunda,     önlerinde  ve   arkalarında,güneş ise başlarının    üzerinde    olup;  ve Arş'ın Gölge'sinden   başka   gölge   yoktur.   Samimiyetle Allah'a (c.c.) şehadet eden,  Peygamber'ini  (s.a.v) tanıyan,     puta    tapıcılıktan ve büyücülükten tertemiz olan, Müslüman kanı akıtma günahından uzak, Allah ve Resulü hakkında samîmi, Allah'ı(cc) Resulüne itaat edenleri seven Allah ve Resu lu'ne itaat etmiyenlerden nefret eden, Allah'ı kar­şılayan kimse, Rahîm olan Allah'ın Arş'ınin göl­gesi altında olur ve bütün üzüntülerinden kurtu­lur; bu ödevlerden yan çizen, bu günahlardan herhangi birisine, tek bir sözle, bir kalb bozuklu­ğu veya din mevzuunda bir şüphe ile düşen, Al­lah istediğince karar verinceye kadar, şiddet, üzüntü ve azab içinde 1000 sene kalır. Daha son­ra,, yaratıklar Nur ve Zulmet'e doğru götürülücek-ler ve Zulmet'te 1000 yıl kalacaklar. Allah'a hiç­bir eş-ortak koşmaksızın, kalbine herhangi bir münafıklık girmeden ve dininin bölümlerinden her ne şekilde olursa olsun şüphe etmeden, insan­larla doğru-dürüst olan, Allah'a gizli-açık itaat eden, Allah'ın Kaderinden gönlü rahat, Allah'ın ona verdiğinden memnun olan kimse, aydınlık bir yüzle, bir göz kırpmada Karanlıktan Aydın­lığa çıkar ve bütün iç sıkıntılardan kurtulur; bü­tün bunlardan herhangi biri mevzuunda itaatsiz­lik yapan, üzüntü, sıkıntı ve keder içinde 1000 yıl kalır. Ve sonra Allah'ın iradesince onun hak­kında istediğini yapmasına göre, siyah yüzlü ola­rak oradan çıkar.

Müteakiben, yaratıklar Hesap çadırlarına gö­türülürler (es-Surâdikât el-Hısab). 10 çadır var­dır ve bu Çadırlardan herbirinde yaratıklar 1000 sene kalırlar.

1. Çadırda Âdem oğlu yasak şeyler «el-Ma-hârim» mevzuunda sorguya çekilir; karşılıklı hiçbir hataya düşmemişse, ihtiraslar hakkında sorşııya çekileceği 2. çadlr'a gider, bundan suçu yoksa, anne-babaya itaatsizlik konusunda sualî edileceği 3. çadıra geçecek; onlara isyankâr de­ğil idiyse, Allah'ın işlerini kendisine havale ettiği kimselerin (aile fertleri) haklan mevzuunda, on-lara Kur'an ve dinlerini öğretmek ve bu ödevle­ri yerine getirse tarzı hakkında sorulacağı 4. ça-dır'a uğrar, düzenli olarak amel etmişse, yakın­larının haklarından sual edileceği 5. çadıra gider; bunlara karşı ödevlerini yerine getirmişse, Sıla-i rahim'den sorguya çekileceği 6. çadır'a uğrar; onlarla irtibatını muhafaza etmişse, hasedden sorulacağı 7. çadır'a geçer; kıskanç değil idiyse hile, kurnazlık «el-Mekr» konusunda sorulacağı 9. çadır'a gider; birisine karşı hile oyununu kul-anmamışsa, ihanet hakkında sual edileceği 10. çadır'a geçer; bir kimseye ihanette bulunmamış-sa, kurtulmuş olur ve parlak göz, neşeli kalb ve gülen ağız ile Allah Teâlâ'nın Arş'inin gölgesine E fanr; eğer, buna karşılık, bu imtihan noktala-rından biri konusunda günah işlemişse, herhangi-bir şefaatten yararlanmaksızın üzgün, kederli, sı­kıntılı aç ve susuz bu noktaların hor birinde 1000 yıl kalır.

Daha sonra, yaratıklar kitaplarını sağ veya sol elleriyle almak gayesiyle toplanırlar ve her-biri 1000 yılhk olan 15 Durak Yerine kapatılırlar. Bu Durakların 1. de, insanlar Sadakalar ve Allah'ın mallarına mecburiyet olarak koyduğu şeyden (zekât) sorulacaklar, bundan mükemmel bîr şekilde kurtulan, Hakikati söyleme ödevi, in­sanlara karşı hayırsever olma mevzuunda sorguya çekileceği 2. Durağa geçer, Hayırsever olana Allah iyilik yapıcı olacaktır, ve insan iyiliği em-retme «el-emru B-il-ma'rûf» görevi hakkında so-rulacağı 3. Durağa gelir; iyiliği emretmişse, kö-etiüüğü yasaklama «en-nehy ani'l-Münker» mev-zunda sual edileceği 4. Durağa geçer; eğer in san kötülüğü yasaklamışsa,  iyi ahlâk konusunda imtihan yapılan 5. Durağa gider; iyi ahlâklı ise, Allah aşkı ve Allah'tan dolayı nefret mevzuunda sınav verilen 6. Durağa uğrar; Allah için sevdi ve yine Allah için sevmediyse,  haram şeyler konu­şanda sorguya çekileceği 7. Durağa gider; onlar­dan iktisab etmemişse,    alkollü    içkilerden (el-hamr) sual edileceği 8. Durağa varır;    onlardan içmediyse yasak cinsî münasebetler hakkında im­tihan edileceği 9. Durağa vasıl olur; bunları yap­madıysa, yalan sözler konusunda sorulacağı    10, Durağa gider. Eğer bunları söylemediyse, yalan yeminden sınav vereceği 11. Durağa geçer, bun­lar  ağzından çıkmamışsa, Faiz mevzuunda imti­han edileceği 12. Durağa gider; Faizli kazanç ye-meTnişse namuslu kadınlara iftira konusunda sor­guya çekileceği 13. Durağa    varır;  bu mevzuda bir günah   işlemediyse,  ve da   aynı   konuda bir   . kimse, hakkında yalan söylemediyse, (genel tarz­da) iftiralar mevzuunda sual edileceği 14. Dura­ğa vâsıl olur; bir müslümana iftirada bulunma­dıysa, daha uzağa gider ve Hamd Sancağı «Liva-el-Hamd» altına varır ve o zaman «kitabın»! sağ eliyle  alır, «kitap  alma»  üzüntülerinden ve kor­kularından emin  olur, kurtulur, ve hafif bir he­sap verme ameliyesi geçirir (hisâb yesîr) adı ge­çen günahlardan birini  işlediyse ve yaptığından tavbe etmeksizin bu dünya hayatından çıkıp gel­diyse, Allah (c.c.) istediğini yapıncaya kadar, sı­kıntı, korku,  üzüntü,     keder,    açlık ve susuzluk içinde 1000 yıl kalır.

Müteakiben, insanlar «kitaplarını» okumak için 1000 sene ayakta dururlar; cömert, eli açık olan, fakirlik, zaruret hâli ve sefillik günü için önceden malını veren, kitabını okur ve onun oku­ması kolay olur; O zaman Cennet elbisesi giyer ve Cennet taçlarından biriyle taçlanır, emniyet içinde ve rahat, Rahim olan Allah'ın Arş'ının Gölgesi'nde oturur; cîmri idiyse ve önceden fa­kirliğinin ve sefaletinin günü için malını verme-diyse «kitabını» sol eliyle alır ve ona ateşten el­biseler kesilir, böylece Allah, hakkında istediği şekilde karar verinceye kadar, açlık, susuzluk, çıplaklık, üzüntü, keder, yüz karası içinde bütün yaratıkların önünde 1000 sene kalır.

Daha sonra, insanlar 1000 yıl kalacakları Mi-zası'da toplanırlar; Mizani faziletli amelleriyle do­lu ve eğik olan kimse, güzal bir hisseye sahip ahır vg göz açış kapayışta kurtulur, kötü amel­ler ağır bastığı, çektiği halde Mizan'ı güzel amel­lerinin azlığından mizanı hafif kalan kimse, Mi-ean'ın yanında, Allah hakkında irade ettiğini ka­rar verinceye kadar, üzüntü, sıkıntı, keder, azab, açlık, susuzluk içinde 1000 yıl kapalı kalır.

Bandan sonra, yaratıklar herbiri 1000 yıllık olan 12 durak yerine, Allah'ın önündeki Durağa davet edilirler.

Birinci Durakta, insan köle azad etme mev­zuunda sorguya çekilir; bir boynu zincirden kur­tardıysa, Allah onun boynunu ateşten azad eder. Ve o kimse Kur'an ve onun tatbikatından sorula­cağı 2. Durağa gider; mükemmel bir tarzda bu­nu yerine getirdiyse, cihad hakkında imtihan edi' leceği 3. Durağa varır; mesuliyet duygusuna sa­hip olarak Allah yolunda mücahid idiyse, gıybet konusunda sual edileceği 4. Durağa geçer; bunu yapmadıysa, nemime (koğuculuk) mevzuunda so­rulacağı 5. Durağa gider; fena sözler sarfetme diyse, yalan hakkında sorguya çekileceği 6. Dura-ğa geçer; yalancı değil idiyse, ilim arama ödevi üzerine sorulacağı 7. Durağa vanr; ilmi arayıp ve oıra tatbik ettiyse,, kendini beğenmişlik konu­sunda sınav vereceği 8. Durağa geçer; din ve dünya hayatında veya amellerinde kendini beğen­mişlik yapmadıysa, tekebbür hakkında imtihan olunacağı 9. Durağa vasıl olur; birine karsı bü­yüklük gösterisinde bulunmamışsa, Allah'ın rah­metinden ümidsizlik gösterip göstermediğinden sorulacağı 10. Durağa varır; Allah'ın rahmetin­den ümid kesmediyse, Allah'ın denemesine karşı fazlaca emin olup olmadığından sual edileceği 11. Durağa gider; bu kurnazlığa karşı emniyet, iti-mad göstermediyse, komşu hakkı hususunda so­rulacağı 12. Durağa geçer; komşuya karşı bu ödevi yerine getirdiyse, parlak göz, sevinçli kalb, aydın yüz, güzel elbiseler giymiş, gülerek ve sevi-, nerek Allah'ın huzuruna varır; Rabbî onu şefkat­le kabul eder, hakkında Rızasının, hoşnudluğunnn güzel haberini ona verir. O zaman, insan ancak Allah'ın tanıdığı bir mutlulukla bahtiyar olur. Fa­kat (bu 12 Durağa tekabül eden) ödevlerden bi­rini yerine getirmediyse ve tevbe etmeden öldüy-se, Allah onun hakkında irade buyurduğu şekil­de karar verinceye kadar her bir Durakta 1000 yıl kapalı kalır.

Müteakiben yaratıklara Sırat'a gitmeleri em­redilir ve oraya varırlar. Sırat üzerinde, Cehen­nem üzerine atılmış ve kıldan daha ince, kılıç­tan daha keskin Köprüler (cusûr, tekil, cisr) var­dır. Köprüler 40.000 senelik bir alan üzerinde Cehennem'de kaybolurlar ve Cehennem'in alevle­ri Köprülerin yanlarında yanarlar, Köprüler üze rinde dik ve sarp tepeler, maymuncuklar ve sap­kınlar bulunur. Üzerlerinde insanların toplanaca­ğı 7 köprü vardır. Her köprü üzerinde, yol boyu 3.000 sene olan bir tepe vardır : «Gerçekten Al­lah pusudadır» yani bu Köprülerin üzerindedir, sözüne uygun olarak, 1.000 senesi çıkış, 1.000 se­nesi düz yol için, 1.000 senesi de iniş içindir; Allah'a imânı mevzuunda mü'mini sorguya çek­mek için Melekler de bu Köprüler üzerinde pu­sudadırlar ve eğer içten, şüphesi ve sapması ol­mayan bir îmana sahip idiyse, namaz hakkında sorulacağı 2. köprüye gider; tam olarak onu ye­rine getirdiyse, Zekâttan sual edileceği 3. Köp­rüye varır; mükemmel bir şekilde onu yaptıysa, Oruç konusunda imtihan edileceği 4. Köprüye ge­çer; Onu da istenildiği şekilde tuttuysa, Hac mevzuunda sual sorulacağı 5. Köprüye uğrar; tam bir şekilde bu vazifeyi yerine getirmişse, Sünnet'ten sorulacağı 6. Köprüye gider; mükem­mel bir şekilde bunu yerine getirmişse, zulüm­lerden sorguya çekileceği 7. Köprüye varır; bir kimse hakkında zulmü yoksa, Cennet'e girer. Bn amellerden birinden eksiği varsa, Allah, hakkın­da istediği tarzda karar verinceye kadar bn Köprülerin herbirinde 1.000 yıl kapalı kalır.

Hükümranlığı muhteşem olan Allah, o zaman, şöyle buyurur : «Ey kullarım, Selâm üzerinize olsun! Hoş geldiniz, safalar getirdiniz. Allah si­ze hayat versin! Rahim olan Rab'binizden se­lâm size! Siz mesûd ve bahtiyarsınız, ebedî ola­rak Cennet'e giriniz. Cennet mevcut nîmet ve lezzetleriyle eli açık olan Rab'binizin mükâfatı re ebedî ikâmet yeriyle, size hoş gelecektir. Siz güven içindeki mü'minlersiniz ve Ben güven ve ren Mü'min Allah'ım. Sizin için isimlerimden Mü'min adını türeddim. Artık korkmayacaksınız ve üzülmeyeceksiniz. Siz benim Dostlarım, kom­şularım, Gözdelerim, Seçkin kullarım ve Cennet dilimsiniz. Benim Ev'imde Selâm üzerinize ol­sun, ey benim müslüman kullarımın Meclisi! Siz Müslümaıılarsınız, Ben Selâm'ım. Benim Ev'im Barış Ev'idir (Dâres - Selâm) Benim Ses'imi işit­tiğiniz gibi Yüz'ümü size göstereceğim. Size gö­ründüğüm, Yüzümden perdeleri kaldırdığım za­man, Bana hamdediniz, Benim hakkımda perdeli olmaksızın, Sulhle güven içinde olarak Ev'ime giriniz. Beni görmeniz, Bana yakından bakmanız, güzel kabulün bağışlarım size yapmam, size mi­safirperverlik hediyelerini sunmam, Nurumdan sizi istifade ettirmem, Güzelliğimle sizleri ört­mem, size ilâhî Saltanatımdan vermem, Tebes­sümümle sizi sevindirmem, Elimle sizi Sıkmam, şefkatle Parfümümden size hissettirmem (veya Ruh) için bana geliniz ve Yakınıma oturunuz.»

Kıyamet'in elli durağını tasvir etmek için İbni Arabî tarafından kullanılan bu usûl ahlâkî gayelere mü'min kitlesini teşvik için va'd ve vaîd üzerinde daima ısrar eden nakilci anlayış­la uyuşuyor. İbn Arabi'nin Futuhât'ı zaten halka yönelik değildir, fakat daha ziyade bilgi sahibi Sofilere hasredilmiştir. Temelde îbn Arabi'nin Ahiret'e ait herşeyin mecazî tefsirine daha fazla kaydığı biliniyor. Fakat, Onu alaylı bir tarzda Şeyh el - Ekber olarak lâkablandıran resmî Fıkıh -çı ve Kelâmcılar tarafından şiddetle tenkid edil­diği halde, onların rivayetci tefsirlerinden hatırı sayılır bir miktarı tanımak mecburiyetinde kaldı. Kabirden kalkışı, Dirilişi, hayır ve Şerr, Kaza ve Kaderi, Hesapların iadesi çadırlarını, Hamd San­cağını, Mizanı, Cehennem'in üzerinde uzanan Köprüler, her köprü üzerindeki Tepeyi, tercüme edilen bölümde kelime mânâsına almış olması bu kabildendir. Fakat Bölümün sonunda Allah'ı temaşa etmenin hatırlatılması önceki teferruatın bu yüce gayeye bir giriş mahiyetinde olduğu va­kıasını ortaya koyuyor : Perdesiz Allah'ı görme. Bu saadet veren Allah'ı görme. Bu saadet veren Allah'ı görme işi Hadisciler tarafından elbette kabul edilmiştir, ama burada sofi ruhiyatının daha nüfuzlu ifadeleriyle İbn Arabî tarafından canlandırılmıştır. Allah Cennetliklere hitabeder. İsimlerinden bir ismi onlar için türetmiştir. On­lara Cemâlini gösterir. Yüzünden perdeleri kal­dırır, etrafına Komşularını, Gözde, Seçkin kulla­rını yerleştirir, onlara misafirlik hediyeleri tak­dim eder. Cemâliyle (güzellik) onları kaplar, ör- , ter. Tebessümüyle onları sevindirir ve onlara şef­kat kokusundan koklatır.

İbn Arabî imâ ettiği ve hattâ Kıyamet'in, Cennet veya Cehennem'in müşahhas hakikatini açıkça kabul ettiği zaman, başka yerde aynı ger­çeğe mecazi bir anlam verdiğini unutmamak lâ­zımdır : Meselâ müşahhas bir Cehennem ve mü-cerred bir Cehennem mevcut olduğu gibi (541), müşahhas bir Cennet ve mücerred bir Cennet'in varlığına inanıyor . Oysa, iki Cennet ve iki Cehennem hakikatte ancak birdirler. Zevk ve azab vasıtaları da birdir . Aynı şekilde Yü çeliği tasdik edilen Hakk, mantıkî olarak Hâkk'ın (Yaratıcı) yaratılmıştan ayrı, farklı olma­sına rağmen Yaratıcıdan gelmiş olduğu kabul edi­len (sudur) Halk'a eşittir; Hakk ve Halk aynı şeydir .

Bununla beraber, İbn Arabi'nin farklı yönü, bazan «temsili ifade tarzı» tam olan batını tef­sirleridir.

55. Sûrenin 46. âyetindeki iki cennet, ruh ve kalb Cennet'leridir.

Onlara isnâd edilen «kollar» güzel amelleri ve fazileti çiçekletecek olan «kuvvetlerdir».

Aynı Kur'ân metninde zikredilen iki pınar (çeşrne) ruh Cennet'inden kaynağını alan küllî ve cüz'î kavramlardır.

Yüksek yataklar kemâl dereceleridir.; nakış­lı kumaştan dublör, ruhun aşağı kısmıdır ; Huri'ler semavî ruhlardır . Azablar «Allah'­tan ayrı kalma ates»i veya «Mahrum kalma ate-şi»dir.

Talebesi Abd er - Rezzâk el - Kaşânî (ö. 739 -1238) tarafından derlendiği sanılan ve İbn Ara­bi'ye isnâd edilen tefsir eş - Şeyh el - Ekber'den alınan bu son tefsirler itimada şayan görünmü­yorlar ise, Futûhât'ta zikredilen örneklerden de değildir : «Orada ne ölürler ne dirilirler» âye­tini tefsir ederken, İbn Arabî metne uygun ola­rak şöyle diyor :

Cehennemlikler «devamlı, ebedî olarak Ateş'-in lezzeti içindedirler : Uyku halinde bir rüya ile uyuyanın zevkine kıyaslanabilir bir durum. Bu kimse ıstıraplarla ve yoksullukla hırpalanmış, belki yatağında olduğu halde, böylece sevinç du­yar ve bununla" beraber rüyasında güçlü, mutlu ve zengin görünür. Sert yatak, hastalık, ağrılar, fakirlik ve yaralarına göre uyuyan bir kimseyi değerlendirirsen, «o azabtadır» dersin. Cehen­nemliklerin durumu da böyledir : «Orada ne ölürler ve ne dirilirler.» uykularından hiç bir za­man uyanmazlar demektir. «Ateş Ehli»ne ve zem-herir (Cehennemi soğuk) lezzetiyle yananlar gi­bi onların benzerlerine, yani Cehennem sakinle­rine Allah'ın bahşettiği Rahmet budur, halbuki serinleyenler yanmaya atılırlar. Onların azabının müthiş cezanın düşünülmesinin basit vak'asından ibaret olduğu da mümkündür. Bütün bunlar, şu ilâhî kelâmın değerlendirilmesinden sonradır : «Azaba hiç ara verilmez, onlar orada umutsuz­durlar.» Bu, ilâhî gazabı geçen «Rahmet» ile yakalamnadân önce, onlar azab zamanında­dır. »

Bu parçaya göre, Cehennemlikler, Ateş'in lezzetine dalmışlar veya Cehennemi soğuğun zev-kiyle yanmışlardır. Onlar devamlı uyku halinde­dirler ve İlâhî Rahmetten umud kesmezler. Bu ifadeleri Allah'a umudla bağlı ve ona âşık bir ruhdan mülhem «vecid sözleri», «İlâhî menşeli söyleyişler» olarak mı değerlendirelim, veya bu ifadelerde büyük mutasavvıf İbn Arabi'nin tama­men şahsî mecazî tefsirini mi bulalım?

Son faraziye bizce daha itibara lâyık görü­nüyor. Gerçekten İbn Arabi açık ve kesin bir plân çizdi. Hadisci nokta-i nazara yaklaştığında, nimet ve azabların müşahhas hakikatini inkâr etmiyor. O zaman mübalağalı olmasına rağmen Ahiret Hayatının bütün tasvirlerini kabul ediyor. Fakat sofi görüş noktasında olduğu zaman, iyi düşünülmüş batını yeni açıklamaları nakilci ve­rilere tatbik ediyor.

İki görüş noktası arasında daima bir uzlaş­manın olması münkündür ve İbn Arabi samimî olarak bu uzlaşmayı sağlamaya çalışıyor, ama Mutasavvıfların ruhçuluğu hakkında Kelâmcıla-rın Rivayetçiliğine hiçbir zaman üstünlük vere­miyor, Mutasavvıfları daha üstün görüyor.

İbn 'Arabî varisleri üzerine selefinden alma­dığı bir tesir icra etti. «Ondan sonra gelen hiç­bir mutasavvıf onun tesirinden kurtulamadı. Mü­teakip çağların bütün tasavvuf edebiyatı onun damgasını taşır.» .

  SONUÇ

Gerçekten, 7. asırdan sonraki mutasavvıfla­rın bütün eserleri sadece derleme ve şerhlerdir. 8. asırda, Abd er - Rezzâk el - Kaşânî (ö. 739 / 1238) Fusus el - Hikem'i ve İbn el - Fârid'in Tâ-iyyesi'ni açıklar. 8. ve 9. asırlarda Abd el - Ke­rîm el - Cîlî el - İnsan el - Kâmil'de Vahdet'i Vü-cud ve Hakîkat'ı Muhammediyye ile ilgili İbn Arabi'nin ifadelerindeki fikirleri ele alır. 10. asır da Abd el - Vahhâb e§ - Saram (ö. 973 / 1565) İbn Arabi'nin Futûhât'ını özetler ve el - Kibrit el - ahmar ve el - Ya vakit v'el - Cevahir'i adlı eserlerinde bu zâtın görüşünü müdafaa eder. Ni­hayet, 11. ve 12. asırlar arasında A'bd el - Ganî en - Nabulsî (ö. 1143 / 1730) Keşf es - Sırr el -Câmid'de aynı şeyi yapıyor. Daha sonra Sofiler ilmi tam bir çöküntüye düşmüştür. O halde 7. asırdan sonra bizi ilgilendiren fazla bir şey yoktur.