Kaynak - İslami Bilgiler - Olumden Sonra Dirilis - 1. Sayfa
Kaynak: Ölümden Sonra Diriliş - Prof.Dr. Subhi Salih, Sırdaş Yay, İstanbul,Tarihsiz.
- İslam’ın ilk asrın zahidleri (S.139-145)
Hz. Peygamber'in (s.a.v.) Zühd-ü takvâyâ~ kendini vermiş Ashabı, Tabiînin zâhidleri, hiçbir şekilde nimetlerin ve azabların müşahhas varlığını inkâr edemiyorlardı. Bu mevzuda Kur'ân'ın manâsına sadakatle bağlı idiler. İslâmın ilk zâhidleri olarak değerlendirilen, Hz. Peygamber
(s.a.v.) devrindeki Ehl-i Soffâ'nın zihnine mecazî, istiareli tefsir asla gelmedi . Tabiîn zahidlerin için de ayni şey söylenebilir. Bunlar iki kategoride sınıflanabilirler: Birincisi Hasan el Basrî (ö. 110/728) tarafından temsil edilen kendisinde azab korkusu ve mükâfat arzusunun hâkim olduğu zâhidliktir; ve ikincisi Rabi'a el Adeviy-ya (ö. 185/801) tarafından temsil edilen saf Allah aşkı üzerinde durulan zühd'tür.
el-Fadl er-Rakkâsî (ö. 129/746) Salih b. Beşr el-Hurrî (ö. 172/88) Abd el-Vâhid b. Zeyd (ö. 177/ 793) ve Mâlik b. Dinar (ö. 181/797) gibi bütün Basra zâhidleri ile er'Rabi' b. el-Haysem (ö. 167/ 686), Câbir b. Havyan ve Kulayb eş-Şeydavî gibi Küfe zahidlerini ilk ^ategoride zikretmek mümkündür. Basra mektebindeki Mu'tezilî, Küfe mektebinin de Murcîî temayülüne rağmen bu Şeyhler, bizim araştırmamıza ilk temsilcileri Hasan el-Basri'ninkinden farklı hiçbir fikir sunmuyorlar.
Hepsi Cehennemî azabdan korkuyor idi. Ha-san Basrî'nin tavsiyesini tatbik ediyorlardı : «Korkuyu bulmak için kalb huzuruna sahip olmaktan, kalb huzurunu, saadeti bulmak için kork-ma daha iyidir.»
O derece korkuyorlardı ki üstâdları gibi Cehennem 'in valnız onlar için yaratıldığına inanıyorlardı . Cennet mükâfatı arzusu Cehennem azabı korkularından daha az şiddetli değildi. Cennet'i tasvir eden bir âyeti okuduklarında, her mutluluk Cennet'inkinin yanında manâsız olduğundan, Cennet arzusuyla ağlarlardı. Ayni şekilde Cehennem'i tasvir eden bir ayeti okudukları zaman, her bedbahtlık Cehennem'in ateşine kıyasla çok küçük olduğundan, sanki Cehennem in gürültüsü kulaklarında uğulduyormuş gibi hıçkırarak ağlarlardı!
Bu korku ve ümit temleri yanında, ilk zâhid-lerde Allah ile yaratığın karşılıklı aşkı olan bir başka arzu temi bulunur. Bu, Hasan Basri'nin «Onu arzu ediyorum ve o da beni istiyor» kudsî hadisinden ilham aldığı «saadete ve sevince» doğru uzanan aşklı bir arzudur .
Bununla beraberine bu aşklı arzu, ne bu ilk zâhidlerin, korkusu ve ümidi Cennet ve Cehennem tasvirinde hiçbir değişiklik yapmadı. Hadise ne kadar bağlı olsalar da Kuleliler, nakilci tefsirin bütün mübalağalarını ve genişletmelerini kabul ediyorlardı. Daha fazla tenkidçi duyguya sahip olan Basralılar, tenkidin süzgecinden geçen hadise ait verileri ancak kabul ediyorlardı. O hâlde böylece iki ebedî ikamet yerinin müşahhas gerçekliği onlar için mesele dışıdır, mesele olmaktan uzaktır.
Saf Allah aşkının en fazla inanmış zâhidleri-nin durumu pişman olmuş, şikâyet eden flüt üf-leyicisi Râbia' el-'Adeviyye tarafından en iyi şekilde gösterilir. Bu da azabtan o nisbette korkardı ki «Cehennem'in basit bir hatırlatılmasında bayılırdı . Fakat hakikatte korkusunun mev- zuu şiddetle sevdiği ve tutkunca ibadet ettiği Yüce Allah'tır. O kullarım eğlendirir, ama onlara lakîkî saadeti takdim etmez. O halde bu basit ruhlar ne kadar aldannuşlardır!.»
İşte Allah yaratıklarını nasıl eğlendiriyor ve nasıl onları Ahirete Cennet nimetleriyle cezbedi-yor, «Allah'ı ziyaret mevzuunda öteki Dünya'da hikmet sahibi kimseler, biri istediği zaman ve arzu ettiği kadar onu ziyaret edebilen, diğeri ancak bir defa ona ziyarette bulunan; iki kategoriye ayrılacaklardır. Nasıl? Allah ilk defa kendini hikmet sahiplerine takdim ettiği zaman, on lara, sadece kadın ve erkek insan başı resminin alınıp satılacağı bir pazarı gösterecek ve Cennetliklerden bu pazara sızan kimseler bir daha asla Allah'a ziyarete gidemiyecek! Ah! Allah seni bu hayatta da öteki hayatta da pazarda aldatıyor; Sen daima pazarın kölesi bulunuyorsun!» Böylece Cennetlikler, Bestâmî'ye göre Allah tarafından yaratılmış ve onun tarafından va'-dedilmiş insan başı resimlerinin cazibesine kapılmış, aldanmış, pazar köleleridirler ancak... Oysa, bütün bu va'dler sadece yalandırlar, zira bu «yalnız ve sert zâhid» Ebû Yezid olağan dışı bir berraklıkla açıkça «Eğer Cennet'te O'nu görmekten mahrum bırakılırsam, bu bir anlık bir süre için dahi olsa, çekilmez, dayanılmaz olan bu hayatı Cennetliklere iade ederim»
«O'nu sever görünerek isyan ediyorsun
Bu elbette gülünç bir ameldir.
Eğer senin aşkın samimi ise
O'na itaat gerektir.
Zorunlu olarak bir âşık boyun eğer sevdiğine»
Rabi'a bir başka bakımdan bu İlâhî aşkı ele alıyor :
«Seni iki aşkla seviyorum
Biri sadakat aşkı, diğeri sana lâyık aşk
Sadakat aşkı, bir başkasını değil,
ancak Seni düşünmekle zihnimi meşgul etmektir.
Sana lâyık aşk ise, Senin perdelerinin düşmesi ve Seni görmemdir.
Ne birinci ve ne diğer aşkta kendim için hiçbir övgü yok,
Fakat bunda ve onda övgü Sanadır!»
Gazzâlî, 2. aşkın üstün olduğunu belirtiyor. “Hiçbir gözün görmediğini hiçbir kulağın işitmediğini, bir insan kalbinin asla idrâk etmediği şeyi sadık kullarıma hazırladım.” (457) Doktrininin hakikati konusunda Rabi'â'dan bilgi almak isteyen Sufyân Sevri'ye, o şöyle cevap verdi : «Kötü bir kul gibi ne Cehennem korkusuyla ne Cennet arzusuyla Allah'a ibadet etmedim, O'nu O'na ait ve O'na yönelen bir aşkla ve sevgiyle sevdin.» Bunun için «Cenneti yakmak ve Cehennemi batırmak istiyordu, öylesine ki bu iki perde hacıların gözlerinin önünde kaybolsun, ve hedef on-larca tanınsın, Allah'ın kulları O'nu, hiçbir ümidi konusu ve korku sebebi olmaksızın, görebilsinler. Eğer Cennet ümidi ve Cehennem korkusu olmasaydı ne olacaktı? Ne yazık, hiç kimse ne Rab bine ibadet etmek ne de O'na itaat etmek istemeyecektir.»
Arberry'nin dediği gibi, Râbi'a Allah'ın vasıtasız varlık duygusuylâ tamamen kaplı idi, hasta olduğu bir gün, hastalığının sebebini soruşturan bir ziyaretçisine cevaben : «Allah'ın adıyla, Cen" net'in önümde gösterilmesinden ve ondan sonra kalbimde eziklik duymamdan başka bir sebep görmüyorum; ve Rabbi'min bundan kıskandığına ve böylece bana sitem ettiğine inanıyorum; halbuki, beni mes'ûd kılan ancak, O'dur» Gerçekten, Cennet ümidinin ve Cehennem korkusunun O'nu doyurmaktan âciz olduğunu hisseden bu veli, İlâhî aşkının samimiyetinden emîn bir şekilde, dualarında şöyle mırıldanıyordu. Ey rabbim, eğer sana Cehennem korkusuyla ibadet ediyorsam beni Cehennem ateşinde yak. Eğer Sana ibadetim Cennet saadeti arzusuyla, ise beni O'ndan mahrum et. Fakat, Sana ibadetim Senin için ise, Rabbim beni Ebedî Güzelliğinden (ce-mâl) mahrum bırakma.»
Herşeye rağmen cennet ve Cehennem plânında, Râbi'ânın hakikati tanımamazlık etmediği aşikârdır; fakat ilâhî Güzelliğin Seyri saadetine nisbetle bunların tamamen boş olduğunu kabul ediyordu. O'nun için en yüce mükâfat Cennet değil, Allah'dır, zira İlâhî Güzellik doğrudan doğruya Ahiret mutluluğunun konusu olamaz (462) «O önce Allah'ın komşuluğunu arıyordu, oturma yeri (cennet) ikinci plânda kalır.» Bu ev, komşu'-nün ebedî Güzelliğini örten, gizliyen bir perdedir; ve yarar gözetmeyen aşkım derinden yaşamak için Rabi'â perdesiz Allah'a ulaşmak istiyor
Aynı devirde, Horasanda, Belh Prensi İbrahim b. Edhenı bu Allah aşkı temini üstün tutuyordu. Şu dua ona isnad edilir : «Ey Allah'ım, benim gözümde Cennet'in küçücük bir sineğin kanadı değerinde olmadığını biliyorsun, Sen zikirle yardımıma gelirsen, Aşkım bana verirsen, Sana itaatimi kolaylaştırırsan, Cennet'i isteyene, bağışla.»
- ve 4. asır mutasavvıfları (S.147-158)
İlk zâhidlerden sonra, 3. ve 4. asrın mutasavvıfları uyanıldık, vecd, ilâhîlikte yok olma, O'n-da devam etme, birlik ve erime v.s. gibi yeni terimler ilâve ederek Rabi'â'nın yüce aşka dair sözlerini geliştirdiler,
Nimet ve azab konusunda, bu iki asrın mutasavvıfları onlar için az veya çok mücerred bir görünüş bulmaya başladılar. Bu devirde, Mutasavvıflar dînî ilimleri zahir ve bâtın diye böldü ler. «Zahir ilim»le Hukukçularla, dış görünüşü müşahede eden kelâmcıların ilmini; (Bâtın ilim) le kaynak olarak Keşfi, kalb gözü ile görme ve ince sezgiyi alan kendi öz ilimlerini anlıyorlardı. Bu ayırıma rağmen, Mutasavvıflar zahir ilmi ihmal etmediler . Kelâmcılarla birlikte, mücerrede olan temayüllerine rağmen, Cennet zevklerinin ve Cehennem azablarınm müşahhas aslını inkâr edemediler.
Fakat, bu devirde, Mutasavvıflar pek fazla idi. Onların görüşleri bütün şehir merkezlerinde ve bilhassa Bağdat'ta gelişti, hal tercümesi yazarlarının muhafaza ettiği bu Sofiler topluluğu tarafından söylenen bütün sözleri nakletmek, çok uzun vs faydasız olacaktır. Onların fikirlerinin belli başlı vasıflarını tahlil etmek bize kâfi gelir.
«Tasavvuf asıl hakikatlere göre imam ikrar etmek ve kulların iktidarında olana hiçbir umul bağlamamak,» diye Ma'rûf el-Kerhî (ö. 200 veya 201/815 veya 816) tarafından verilen Tasavvufun meşhur ve ilk tarifinden hareket ederek, 3. ve 4, asrın Sofileri zevklerin ve azabların ötesinde olan hakikati tanımaya gayret ediyorlardı. Onu «Zühd alıştırmalarında» bulduklarına inanıyorlardı. (Riyâza) Bu Hakikat Allah'tır. Allah'tan başka hiçbir şey onlar için hesaba değmez. Ümmetin geri kalanının saadeti araması ve kötülükten kaçınması, onları ilgilendirmez. Onların arzu et tikleri Allah'a vâsıl olmaktır. /Ebû Süleyman ed Dârânî, (ö.2l5/829) Haris b. Esed el-Muhâsıb (ö. 245/859) Seriy es-Sakatî (ö. 253/867) Vezid b. Mu'az er-Râzi (ö. 258/872) Ebû Yezid el-Bistâm (ö. 261/875) 'Ali b. el-Muvaffak (ö. 265/879) Ebûl Salih Hamdûıı el-Kussâr en-Nişâburî (ö. 127/882) ye Cüneyd eJt-Bağdâdî'nin durumları böyledir. .
«Sert, aşk ve şevk sahibi ve fakat rnütevâzi» zâhid Ebû Yezîd Bestâmî'nin dualarındaki olağan dışı bazı gurur füzeleri (465), gözden geçiri-lirse, bu sofilerin «muammalı deyişlerinden» bir fikir sahibi olunabilir.
Râbi'â gibi Bistâmî de «Ccnnet'in seçkin kullarının Cennet'te kalmalarından dolayı, Cennet'i yüce perde olarak» görüyordu ama ilâve ediyordu, «Cennet'te olan kimse Allah'ta olamaz, zira o perdelenmiştir» (466) Allah'ı gizleyen bu perde bizzat Allah tarafından dokunmuştur.
Daha ileri giderek, Ebû Yezîd «Hz. Muham-med'den (s.a.v.) daha geniş bir sancağa sahip ol-dıığıı ve bütün insanlara şefaatte bulunduğu halde» (467) Hz. Peygamber'in şefaatinin kendi ümmetine has olacağını kabul ediyor. Bistâmî'ye göre, «Sidre-i Münteha (468) ilâhî haşmetin azametli sıfatlarının önüne konulan bir ayna gibi, Akl'ın basit bir seyir halinde muhafaza edildiği bir ağaçtan başka birşey değildir.» (469) hattâ bu ağaç ve ondan bulunan her şey «aldatmadır» (470). Fakat Bistâmî için en büyük aldatma «bu çocuk ovunları» _(471) olan Cennet'tir.
Bize öyle görünüyor ki, bu acayip gurur Anlımı Allah'ın Ebu Yezîd'e (Bayezid) ilham ettiği saf askın bir görüntüsüdür. Bu aşk, devrinin diğer mutasavvıflarında bu gururlu karaktere sahip değildi. Bir 'Ali b. el-Muvaffak Allah'a olan aşkını ifade etmek için, bu mevzuda Râbiâ tarafından şekillendirilen sözleri tekrar etmekle ye tindi (472). Bir Muhasibi de basit olarak : «insan hiçbirşey olmaksızın, insanı seven Allah'dır.»
(473) diyordu. Oysa, bu ilâhî aşk konusunda Mu-hâsibî'nin sözleri, Cennet'te Allah'ın görülmesi tasviriyle sona eren Kitâb et-Tevehhum'unun mücevherini, esasını teşkil ediyordu.
Muhasibinin bu eseri Cennet'teki bedenî zevklerin tasviriyle dopdoludur. Fakat kaleme alınmış oldukları akıcı ve müzikal üslûp, Mussignon ve Arberry ile, bütün bu tasvirlerin ilâhî Güzelliğin seyrine sadece bir giriş tarzı olacağım düşünmemizi sağlıyor (474).
O zaman Cennetlikler «Kalblerine inen tarifi imkânsız bir saadet hissederler; ve yüzleri bu yüce saadetin yankısiyle ışıklanır.» .
Bununla beraber, Muhasibin tarafından Allah'ın görülmesinin hatırlatılması yanında, nimet . ve azabların müşahhas tasviri, Muhasibi devrinin Mutasavvıflarının işkence ve sevinçlerin müşahhas hakikatlerini ilgayı düşünmedikleri vâk'-asını ispatlıyor. Muhâsibî'nin Cennetliklerin yıkandıkları berrak bir kaynaktan, ve Cennet'e girmeden önce temizlenmelerinden, (476) şatolardan, parfüm, inci likör vs bilhassa Cennet'i dolduracak Hurilerden bahsetmesi bundandır. «İnsan bu kalabalık Hurilerin ışıldayan güzelliği karşısında vecde gelir; onlar inciden oyulmuş, altın ve gümüşten bardaklarda nefis şuruplar ve meyve sularını* insana sunarlar, insana sarıldıkları zaman sağladıkları zevke gelince insanın yeryüzünde tanıdığının ve hayâl ettiğinin ne kadar yavan olduğunu bunlar ortaya çıkarırlar. «Boyunu uzatan ve öfkeli olan Cehennem'-den ve Cennetliklerin ve Cehennemliklerin geçmeye mecbur oldukları dar köprüden, (480) Cehennemlikleri örten ateşten elbiselerden» de bahseder.
Rivayet tefsirince daha büyük mübalağa ile kabul edilen, bütün bu tasvirler, Muhâsibi'nin düşüncesinin aslını teşkil etmiyorlar. Maalesef bazı aktarmalarla bize kadar gelen Aşk üzerine risalesi, FasI Fî-L-Muhabbe, bu büyük Mutasavvıfın asıl fikrini bize veriyor. «Denir ki aşk ateşli bir arzudur, çünkü ancak sevilen şiddetli bir şekilde arznlamr. Aşk ile ateşli arzu arasında fark yoktur, şiddetli arzu bu büyük aşkın bir koludur...» Bir okumuş bu tem üzerinde şu mısraları zikrediyor :
«Sahiptir O nâdir seçkin kullarına, Gerçekte O'na sevmek için esinlenmiş, Onları, sadece, bunun için seçti. Çok zaman, çöz zaman önce Seçilmişler, eğer onları Aşkının vazoları için Sekillendirmemişse
Nimetlerinin belgesi olarak...»
Bu aşk temi Muhâsibî'nin talebesi el-Cüneyd'-
de Bekâ'nın «O'nda, devam etme» karşı Fena'ya «İlâhî olanda yokolma» dönüşüyor . el-Cüneyd, Tasavvuf; O'nda yaşamak için Allah'ın insanın benliğini öldürmesinden ibarettir diyor. Bu fena doktrini üstadı Muhasibi gibi Cüneyd'in de Cennet'e ait zevklerin müşahhas karakterini kabul etmesine engel olmadı. Cennetliklerin ruhlarının «yeşil çayırlardan, güzel görünümlerden ve yeşil bahçelerin serinliğinden sonra bitkin hale gelmelerini normal buluyor.»
İlâhî olanda yok olma ve O'nda devam etme, saf aşk ve âşık arzu doktrinleri 3. asrın sonunda, Seriyy es'Sakatî ve Zûn-Nûn el-Misri'nin talebe ve arkadaşları tarafından geliştirilip yayıldı. O halde 4. asır boyunca bir asır öncesinin bütün karakterleri bulunursa bu şaşırtıcı olmamalıdır. Esrarlı Allah aşkının şehidi ve şairi (309/921 de çarmıha gerilen) Hallac'ı bilhassa zikretmek lâzımdır. Diğer sofilerin ihtiyatlı bir şekilde iç dünyalarını maskeledikleri sırada, düşüncesini açığa vuran bu büyük mutasavvıf, ateş, ıstırap ve mahrumiyet aşkını terennüm ediyordu. Bu dünyada olduğu kadar öteki âlemde de nimetler Allah ile yaratıkları arasındaki karşılıklı bu esrarengiz aşkın «parçalayıp yiyen» yanığını belirtmiyorlar. Kalâbâdî şu sözü Hallâc'a isnâd ediyor : «Aşk zevktir ve Allah'ta hiç zevk yoktur; zira hakikatin dönemleri hayret, şaşkınlık, ödenmesi gereken borcun yok olması ve hayranlıktır. İnsanın Allah'a aşkı varlığının içine nüfuz eden bir hürmet ve ancak yalnız Allah'a bahşedilen bir yüceltmedir. Allah'ın insana aşkı, onun imtihanını bizzat yapması ve böylece onu O olmayan herşeyde elverişsiz kılmasıdır. «Seni kendim için seçtim» Yüce Allah'ın sözünün manâsı budur.»
Her zevkten yoksun bu aşkla, Hallâc'ın Allah'ın sevgilinin eşsiz, üstün Güzelliğini maskeleyen korkunç bir perde olarak değerlendirilen Cennet nimetlerini reddetmesi veya hiç olmazsa ihlâl etmesi aşikârdır. Massignon'un inkâr edilmez ilmî değerdeki meşhur araştırmalarını tahsis ettiği, Ona isnâd edilen eserlerde, bizim bildiğimiz kadarıyla, Ahiret'in sevinç ve işkencelerinin müşahhas karakteriri hiç kabul etmiyor
Hallâc'ın arkadaşı, Ebu Bekr eş-Şiblî (ö. 334-945) üstadıyla aynı düşünceye sahipti. Daha ih-tiyatlı olan Şiblî, bununla birlikte onu kurtaran görünür çılgınlıklar altında iç dünyasını gizliyordu. Diğer bazı aşırılıklarla, Şiblî'nin çağdaşı büyük Sûfiler, 'Abdullah el-Murtaiş' (ö. 328/939) ve el-Huldî (ö. 348/959) ihtiyatlı bir biçimde tasavvufa karşı olan fıkıhçılardan gizlenmesini bildiler
Geriye el-Mevakıf v'el Muhatabât'ında 3. ve 4. asrın Cennet nimetleri ve Cehenhern azabları mevzuundaki başlıca eğilimleri özetleyen Muhammed b. 'Abd el-Cabbâr eırNiffarî (ö. 350/ 961) kalıyor.
Eseri iki kısımdan müşekkildir; Mevakıf adını taşıyan birincisi Allah'ın karşısında kulun davranışının tasvirine ayrılmıştır; Muhatabat adındaki ikincisi Allah tarafından kendisine hitab edildiğini söylediği sözler ve emirleri ihtiva eder. «Vecd halinde Allah'tan alınan» her iki kısım karşılıklı konuşma tarzında Gerilmiştir «O bana dedi, Ona cevap verdim» ve genel olarak hitabeden Allah'dır ve en-Niffarî dinler.
77 Mevkıf in nimet ve azablarla münâ sebeti olan yirmi bir parçası gösterilebilir. Buna" karşılık, 2. kısmın 31 Muhataba'sından bu neviden sadece 5 parça gösterilir (490). Bu muhavereden serbestliğe, kavuşan fikirler 5 tanedir :
1 — Cennet ve Cehennem'in Birliği.
2 — Cennet ve Cehennem Allah'tan başka değildirler.
3 — Allah'ın görülmesi bütün Cennete üstündür.
4
— Ahir et bizi
Allah'tan ayıran bir perdedir;yani
Ahiret hayatı düşüncesi bizi o kadar sarmış
ki Allah fikrinden bizi uzaklaştırıyor, bize
dalgınlık veriyor.
5 — Allah'a korku ve ümidden dolayı ibadet etmemek lâzımdır, çünkü o Allah'tır.
1— En-Niffarî Cennet'in müşahhas hakikati ile Cehenneminki arasında bir ayırım yapmış gibi görünmüyor. İki ikamet yeri onda birbirinden ayrı değillerdir zira, «Allah ona : Cehennem'de dur! dedi. O orada kaldı ve Allah'ın ateşle nasıl cezalandırdığını gördü; aynı zamanda Cennet'te hoşluk verenle Cehennem'de azabverenin aynı şey olduğunu gördü.».
2— Fakat Cennet ve Cehennem'in bu birliği Mevkii eI"Mahdar v'el harf'de Allah ile birlik haline geliyor. «Cennet ancak bir hoşlanma hâlidir. Hoşlanma bir iyilik, iyilik bir rahmet, rahmet bir cömertlik, cömertlik bir acıma, acımabir dostluk, dostluk bir aşk, aşk da sadece bir şefkat, lütuf hâlidir, şefkat bir seçim, seçim bir görme, görme (görülme) bir zat'ın halidir. Zat da Allah'dır. Aynı şekilde Cehennem bir şiddet ışığıdır. Şiddet ise hükümranlık hâlidir ve zat da Allah'tan başkası değildir.» (492).
Bu sözlerin bağlantısına göre, Cennet ve Cehennem'in Allah'tan başka birşey olmıyacağı açıkça belli oluyor.
3 — Allah safîlerin üstün gayesi olduğundan Allah ile bu birlik şaşırtıcı değildir. Allah'ın cemâl'inin görülmesi bütün Cennet'ten çok üstündür, yücedir : en-Niffarî, «gökler ve yer ve onlarda bulunan herşey, azab ateşinden korkarlar,îakat azab ateşi de ilâhî perdenin ateşinden korkar» diyor Mevkıf ikbâlih'de...
4 — Böylece, Allah'ın yüzünü perdeleyebilen herşey sûfîler için iğrençtir. Allah'ı görmeye ulaşmak için yeryüzü engelinden daha kalın olanı Ahiret perdesidir (494). Mükâfat arzusu ve cezakorkusuyla bu perde mü'minlerin kalbinden çıkarılmalıdır, zira Allah bizzat kendisi için sevilmelidir .
— Râbi'a, Bistâmî ve Hallac'ınkileri hatırlatan bu ifadeler vecd halinde Niffarî tarafından enerjik bir şekilde söylemiştir : «Geçici hayatça emilmiş olmak, Ahirette mükâfat ümidiyle banaibadet etmekten daha iyidir.» diyor, Allah ona veya Ateş önünde durdukça sana bakmıyorum ve Cennet senin karşısında bulundukça şeni hiç dinlemiyorum . «Bunun için Allah onu kendi arzusuyla Ateş'e girmeye ve kaçmayı düşünmemeye teşvik ediyor. Böylece Ateş söner. Fakat kaçarsa, alevler onu takibeder ve yakar» ve ona Cennet'in ve nimetlerinin hoşluğunu göstermek için Allah şöyle der : «Esirler Cennet'te ve hürler Cehennem'de olacaklar. Cennet sarayları sadece «banyo»lardır .
Allah'ın yüce bilgisinden
başka hiçbirşey hesabta
değildir. «Eğer zevkler, nimetler Allah'1
tanısaydı, hoşlandırma, tad, zevk
verme işlerinibırakırlardı, aynı şekilde
azablar Allah'ı bilse
lerdi, onlar da işkence görevlerini terkederlerdi
Kendiliğinden yazma şeklinde, vecd hâlinde kabul edilen, söylenen bu hükümler en-Niffarî'nin zevklerin ve azabların müşahhas gerçeğini kaldırdığını belirtemez. Bir metinde, açıkça azabların hissî karakterini kabul ediyor. Vücutların büyümesinden ve bütün yeryüzü kadar büyük olacak bazı Cehennemliklerin derisinden bahsediyor. Ateşin, Cehennemliklerin organlarım ve bilhassa gözlerini yakarak tahrip görevini nasıl yerine getirdiğini tasvir ediyor. Bu parça Niffarînin Cehennem'de hissî bir işkenceyi kabul etmesinden başka türlü tefsir edilemiyecek kadar açıktır. Diğer iki parçada da, Allah kendi elleriyle alevleri ateşliyor . Cennet'e gelince, burası, ona (Cennet'e) üstün olan daha büyük bir şeyin daima mevcud olmasına rağmen, bütün arzuların tatmin edildiği yerdir . O halde o bütün tasvir ve tahayyüllerin ötesindedir . Niffârî'ye göre sevinç ve üzüntülerin hissiliğini kabul etmek için ender parçalar kâfidirler; fakat devrinin pekçok mutasavvıfı gibi bu büyük sûfînin çok defa kuvvetli bir şekilde mücerrede doğru kaydığı görülür.
- 5. asır mutasavvıfları (S.159-165)
3. tasavvufî devir (5. asrınki) bilhassa Gazzâlî (öl. 505/1111) ile ün salmıştır. Şüphesiz Gazzalî-dcn başka burada zikre değer pekçok mutasavvıf vardır; fakat bunlar tamamen Gazzâlî tesirinde kaldıklarından, onun hakimiyetinden çıkamadıklarından, Cennet ve Cehennem'e ait bu büyük Sûfî-nin fikirlerini gözden geçirmek tekrarlardan kaçınmak yeterlidir.
Kendinden önceki mutasavvıfların eserîlerinin pek çoğunu okuduktan sonra, Gazzâlî el-Mıınkiz min ed-dalâl de tasavvufî yolla hakikati aramanın gerektiği sonucuna varıyoror «Saadet geçici "hayatı terkten ve Allah'ta üstün bilgisini ebedî ikamet yerinde aramaktan ibarettir.» .
Zahir (dış), bâtın (iç) ilim ve kelâmcıların mantığı ile mutasavvıfların keşfi arasındaki ayırımına rağmen, Gazzâlî, rivayet tefsirince verilen tesvir ne kadan ambalağalı olursa olsun, Cen net ve Cehennem'in maddi yönünü tam olarak ka-bul ediyor.İhya ulum ed-dîn'in sonunda, Cennet ve Cehennem'i titiz bir şekilde tasvir eden yüz sayfalık Kitab el-Mevfve ma Ba'dah'da pek çok hadis zikrediyor. Bu hadislerin büyük bir kısmı nakilci tefsirin karakterlerini gösterir. Manevî azab mevzuundaki fikirlerini sergilediği el'Arbain fi usul ed-Dîn'de, ihyanın Kitab el -Mevt'ine atıfda bulunur. Bu da azab ve se-vabların müşahhas gerçeğini asla ilga etmeği düşünmediği manasına gelir. O halde niçin, Ahiret'-in maddi yönünü inkâr etmediği halde, o bir mutasavvıf olarak değerlendiriliyor? Bize göre o dört sebepten mutasavvıftır :
1 — Çünkü maddî ıstırap ve zevklerin üzerinde mutlak bir üstünlük tanıyarak manevi azab ve nimetlerden bahsediyor.
2 — Cennet ve Cehennemde ancak hoşlanma ve işkence vasıtasını görüyor.
3 — Cennet'de Allah'ın üstün, yüce marifetini (Bilgi) tercih yetkisine sahip olacağına inanıyor.
4 — Ve nihayet mümkün olduğu kadar mutasavvıf ile Kelâmcıyı uzlaştırmaya gayret ediyor.
EI-Makşıd el'esnâ f î şerh esma Allah el-Hurfnâ'sında Gazzalî, dikkati manevî Cennet zevklerine çekiyor. İnsanın veli olması için bilgisinin ve iradesinin hissi ve arzu uyandıran çekici şeylere terk edilmeyi reddetmesi lazımdır. O takdir-de bilgi bir iç aydınlanmadan gelir ve irade sa dece Allah ile karşılaşmayı ve onun cemalîni gör-meyi ister . Ona bütün zevk ve nimetleriy le Cennet takdim edilse, onunla hiç meşgul olmaz; ikamet yerinde onu ilgilendiren tek şey onun Sahibi'dir .
Buradan Gazzalî'nin manevi Cennet saadetine nasıl bir üstünlük ayırdığını anlıyoruz. Ce-hennem azabları için de aynı görüştedir. Gazza-lî ahirette üç türlü manevi azab, mücerred ateş olduğunu bildiriyor. Bunlar : «Halâ arzu edilir şeylerin yakıcı ihtirası, utanç verici şeylerin sebep olduğu yüz karası ve sevilen şeyleri kayb etmenin derin üzüntüsü».
Hadis tarafından tasvir edilen ilk mücerred ateşi, arzuları kadar başı olan «Ejderha» ile temsil ve remz ediyor. Vücud duygusuz kalmasına rağmen, kalbin derinliğinin ondan_acı bir şe-kilde ıstırap duyacağını belirtiyor
İkinci mücerred ateş bu dünyaca işlenmiş kötülüklerle temsil edilir. Gazzâlî bu ameller ruhlara ve korkunç hakikatlere sahiptirler, fakat onlar bilinmez, zira bu kötülüklerde sadece güzel taraf değerlendirilir, diyor. Fakat, Ahiret'de bu işlerin gerçekleri korkunç görüntüleriyle açığa çıkacaklardır. O zaman o derece utanılacak ki bedenî azaplar tercih edilecektir.
Üçüncü mücerred ateşe gelince; Gazzâlî onun ebedi olduğunu, onun aslının temelde daima tenakuz hâlinde olan iki kalitenin tezadı olduğunu belirtiyor . Gazzâlî «bu üç çeşit ateşin müşahhas ve bedenî azabların sadece ilk tadı olduğu» neticesine varıyor. Gerçek olmalarına Nağmen, Ayet ve Hadislerin ispat ettiği gibi tesbit edilmiş vâdeleri olduğundan, bunlar «ancak ikinci olarak geleceklerdir.»
Bu açıklamadan sonra, nâzik bir meseleye temas ettiğini hisseden Gazzâlî, okuyucunun gösterdiği ile yetinmesini rica ediyor, zira bunun zaten hiçbir önemi olmayan câhil ve akılsızları öfkelcndirmeye kâfi geleceği bir gerçektir, diyor.
Gazzâlî maddi zevklerin bile sadece manevî zevklerin tipik misalleri olduğunu cesaretle tasdik ediyor. «Hissî zevkler gibi bunlarda pek çeşitlidirler» diyor.
«O halde maddîlik ancak maneviliğin bir türüdür. Her ruhî mutluluk eşdeğer olarak bir bedenî zevkle sahip olacaktır.» .
el-Madnûn el-Kebîr'de ifade edilen bir düşünce eI"Maksıd el-Esnâ'dakinden daha açıktır. Gazzâlî bütün Cennet'in bir zevk vasıtası olduğunu ve Allah'ın bize sadece temsillerin örtüsünü kaldırdığını tasdik ediyor. «Semavî saadetin hakikatim bu dünyada hiç kimse tanımıyacaktır.» Hiç kimse tam ve doğru olarak ölüm, Cennet ve Cehennem'in ne olduğunu bilemez, ancak ölümden, Cennet veya Cehennem'e girdikten sonra bi lebilir, diyor Gazzâlî.. zira Cennet sadece bir zevk aracıdır.
Asla zevk tanımıyan bir kimse için câzib bir tarzda onu tasvir etmek bizim için imkânsızdır. Fakat, eğer bu şahıs bazı zevkler tanıyorsa, bizim gayemiz hiçbir zaman duymadığı daha büyük bir zevk vasıtasıyla ona Cennet'i anlatmaktır. Onun hissettiği zevklerden farklı olanlardan Cennet zevkleri arasında mevcutsa, o kimse tarafından tanınan aynı zevklerle mukayeseden başka şekilde onları ona anlatmak faydasızdır. Ve Gazzâlî neticeyi bağlıyor : «Cennet'in tam tarifi hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşeri varlığın kalbinin asla hayâl etmediği şeydir.» Gazzâlî benzer bir görüşü Mizan el-Amei'de veriyor : «Tanıdıkları şehvanî zevklere benzettiklerinden, Ahiret zevklerinin tabiatı çoğu insanların idrakine sığmaz. Hakimliğe veya vezirliğe girmek için bilgi sahibi »imaya dikkat eden çocuk böyledir. Gençliğinde zevk duy-muyarak çok hoşlandığı şeylerden va'dler bırakır : kendisiyle oynadığı tokmak eğlendiği serçe veya benzer şeyler. Bir serçe ile oynama zevki ile kral veya vezir olma arzusu arasında ne kadar uzaklık vardır! Fakat çocuğun zekâsı iki zevkten hangisinin daha asil olduğunu kavramaktan âciz olduğundan, saadetinin konusu olana doğru onu çekmek için menfaatini tahrik ederek başkasının misali ona takdim edilir.»
Gazzâlî, herkesin arzu ettiği sahip olacağı bir yer olduğundan, mutluluk seçiminin Cennetliklere bırakılacağını da düşünüyor. Bazıları ayni atıda maddî, manevî bütün zevkleri isterler. Bazıları da maddî tarafla yetinirler. Şüphesiz bütün duyu zevklerinden nefret edecek veliler ve Alimler bulunacaktır ve onlar sadece lâyık oldukları ruhî ve zihnî yönü arayacaklardır . Bu veliler, Gazzâliye göre, «Cennet arzusu veya Cehennem korkusuyla Allah'a ibadet eden kimse, âdidir, bayağıdır» diyen, bunu kaçamaksız beyan eden sûfî şeyhlerdir. Bu Allah'a yönelenlerin (bu bayağılıktan) daha şerefli bir arzuya uzanışlarıdır. Onların hazırladıkları kitapları inceleyen ve inançlarını derinleştiren sûfî şeyhlerini gören kimse, onların manevî hallerinden bu anlayışı kesin bir tarzda neticeye bağlar .
Gazzâlî'nin ihtiyatlı ve çekingen açıklamasında hayret verici hiçbir şey yok. Mutasavvıf olmadan önce onun büyük bir Kelâmcı olduğunu unutmuyalım.
Bu konuda bütün yazdıklarında, Kelâmî kavramlarla Tasavvufî anlayışları uzlaştırma arzusuyla harekete geçmiş görünüyor. Tasvire gelmeyen başka zevk ve arzuları tanıyan Ahiret'-te şehvanî zevkleri kabul eden okula isnadda bulunması bu kabildendir. «Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insan kalbinin benzerini hatırlamadığı zevkler» ve bu ri-vayetçi anlayışın safîlerin Cennet hakkında verdikleri tarifin ayni olduğu gayet iyi görülür.
- 6. ve 7. asır mutasavvıflar (S.167-185)
Rivayetçi ve tasavvufi fikirlerin uzlaşması 6. ve 7. asırlarda, tamamen nakilci veriler üzerinde bir taraftan tasavvufî diğer taraftan felsefî unsurların ağırlığı ile kendini gösterir. Bu iki asrın sûfîleri bize tamamen yeni bir nimet ve azab tasviri sunarlar. Yüce Hakikatten yayılan nurları kabul eden ruhun bir hâli söz konusudur. İşte o zaman gerçekten Kur'ânî verilerin mecazî . -tefsiri başlıyor "Bizim konumuz için Şeyh Mak-tül adı altında anılan Ebul-Futûh Suhreverdi'nin (ö. 549/1154) Hikmet el-îşrâk, Heyâkil en-Nûr veya el-Gurbe el-Gariba'sında mühim bir şey bulunmuyor. İbn Şeb'în'in (ö. 667/1266) el-Vahde el-Mutlaka'ya hasredilmiş eserleri, Sultan el-Aşık'" m adıyla tanınan Ömer b. Eİ-Ferid'in (ö. 632/ 1235) şiirleri bize faydalı .olamıyorlar, fakat İbn Arabi'nin (ö. 638/1240) eserinde nimet ve azab ların yeni bir tefsiri keşfediliyor; İbn Arabi düşünce alanında islâm'ın bütün îlmini kucakladı, geçmişin Sûfî, ehl-i sünnet, filozof, hukukçu ve kelâmcılarının doktrin ve yazdıklarında derinleşmiş olduğu kadar, Mu'tezilî, Karmatî ve îsmailî gibi sapık ve dinin aslından ayrılmış akımlarla da tanışkın idi. Sınırsız genişlikte olan sistemi aşırı derecede çeşitli olan kaynaklarının terim düzenini birbirine katar, o şekilde ki güç atıflar meselesi mütecanis olmayan ve tutarsız teknik bir kelime hazinesi ile daima karmaşık, içinden çıkılmaz bir
hâle gelir (524).
ibni—Arabi'nin eserlerinde bizi özellikle ilgilendiren, islâm Tasavvufunun gerçek bir ansiklopedisi gibi değerlendirilen el-Futuhat el-Mekkiyye'sidir.
İbni Arabi'nin bu şaheseri basılmış dört büyük cildi hâizdir. Ahiret hayatına ait kısımlar bilhassa ilk üç cildde bulunur. Biz burada îbn Arabi'nin ahireti ilgilendiren fikirlerini açıklamak için bu kısımların şema halinde bir tahlilini veriyoruz.
Birinci cildde, 6 bölüm bizi ilgilendiriyor. Bunlardan ilki Arş'ı taşıyan Melekler (Hamalat El-Arş) hakkındadır. 8 tanedirler ve her biri Saadetin ve bedbahtlığın 8 derecesinden birini temsil eder . İkincisi (60. Bölüm) aşağı dünyaya nisbetle yukarı dünyanın gücünü ve el-Felek el-aksa devrelerinde şimdiki beşeri dünyanın durumunu gösterir . Üçüncüsü (61. Bölüm) Cehennem tasvirini ve orada oturan en fazla ceza gören yaratıkları akla getirir, îbn Arabi burada Cehennem'in Boğa'ya benzediğini uygun buluyor. Kapılarını, tabakalarım, derinliğini, alevlerini tasvir ediyor. Dünya ile birlikte yaratıldığından söz ediyor ve ıstıraplarının ilahi gazaptan ileri geldiğini tasdik ediyor. Cinler alevlerini temsil ederler ve bu Cehennemliklere işkence yapan Rab'be sükr içindir . Dördüncüsü (62. Bölüm) ateş ehlinin 4 derecesini izah ediyor. Bunlar kibirliler, müşrikler, dinsiz ve münafıklardır. Ateş onların etlerini parça parça etmesine ve derilerini tüketmesine rağmen, İbn Arabi burada, ateş ehlinin acıya duygusuz olacağı bir anın gelgelini hize bildiriyor. Beşinci-cisi (64.Bölüm)Kıyamet'in (diriliş) ayrıntıları-na uzanıyor? Burada, hadis en Nakkaş adıyla tanınan bir hadisten mülhem, kıyametin 50 durağı anlatılır. Altıncısı (65. Bölüm) Cennet'in, evlerinin, derecelerinin tasvirine ayrılmıştır : İbn Arabi, mücerred bir Cennet yanında, müşahhas bir Cennet'in varlığını kabul ediyor.
îki âlemin var olduğunu da ilave ediyor : Bir ince âlem ve bir kaba, veya bir bilinen âlem ve diğeri bilinmeyen, müşahhas, hissî Cennet şüphesiz kaba, bilinen âlemlere aittir.. O halde fizik kuvvetler vasıtasıyla yeme, içme, kadınlara sahip olma, süs, kokular ve kulağa hoş gelen nağmeleri, v.s. iktisab eden hayvani nefesin sonucu oluyor. Mücerred, zihnî Cennet aksine ince, bilinmeyen âleme aittir. Müşahhas Cennetin ruhu-hudur; ve Allah onu kendi zevkinden yarattı, bu zevk onun kemâl, tasarruf ve irade sıfatlarından biridir. Bunun için Allah, onu karakterize eden hayattan dolayı en mükemmel hayatın yeri (Dar el-Hayavân) (529) gıdını verdi. Onun sakinleri duyarlıklarıyla ve manevî halleriyle orada hoş bir hayat sürerler. Fakat manevilik beşerî varlıktan daha incedir. Aynı bölümün bir diğer kısmında, ibn Arabî ahirette üç Cennet olduğunu kabul ediyor : Birincisi doğumdan 6 yaş sonuna kadar akıl çağma ulaşmayan çocukların bırakıldığı «Ayrı tutma Cenneti» «Cennet el-ihtisas»dır. Allah kulları arasından istediği kimselere ihtisas Cenneti hususunda istediğini verir. Deliler, ilmin kılavuzluk ettiği Allah'ın birliğini kabul edenler ve Peygambere sahip olmayanlar bu Cennet'in sakinleri arasındadırlar. İkincisi Miras Cenneti'dir. Bu Cennet, mü'minler arasından ve daha önce zikr ettiklerimizden Cennet'e giren her varlığın-elde ettiğidir. Burada, Cennet'e girebilmiş olsalar idi, ateş ehline tekabül eden Cennet yerleri söz konusudur. Üçüncüsü Amel Cennet'i dir, yani amellerinin neticesine göre insanların kendisine girişin yapılacağı Cennet. Bu ameller Cenneti, ibn Arabîye göre, nakilci müfessirler tarafından anlatılan bütün harikaları ihtiva eder. En üstünü Adn olan 8 Cennet'e bölünmüştür. Her Cennet'te yüz derece vardır. Bütün Cennetlerin derecelerinin toplamı 800 sayısına baliğ olur. Fakat ameller, ihtisas ve miras Cennetlerinden başka, Keşf nuruyla yönetilen Sûfîler, Cennetliklerin bütün oturma yerinde 5105 derece hesab ederler. Bu derecelerden onikisi müslüman ümmetinin imtiyazında olacaktır .
Fütuhatın ikinci cildinde, dört mesele Ahiret tasviriyle ilgilidir, îbn Arabî (66. Meselede) kıyamet gününde peygamberlerin toplanacağı kapalı yeri tasvir ediyor . (67. meselede) Allahı ziyaretleri gününde, Peygamber ve velilerin derecelerinden bahs ediyor . (68, 69, 70, l, ve 72 meseleleri bizim için bir bölüm olan) Allah'ın görülmesine tahsis ediyor, îşte burada Allah'ı seyretmenin bütün Cennet'ten üstün olduğunu açıkça söylüyor. Allah’a bakışları esnasında, peygamberler, kendilerine Allahın hitab ettiği mu-haddesun, veliler ile aşağı halkın muhtelif dereceleri arasında ayırım yapılır (533). 63. Mesele, Allah’ın elçisi Hz. Muhammede (s.a.v.) ait olan Adn Cenneti'nin en üst derecesi olan el-Makam el-Mahmad'un tasvirine hasredilmiştir. 109. bölümde ibn Arabî şehvet ile irade, bu dünyanın arzusu ile Cennet isteği, lezzet ile şehvet arasında ayırım yapıyor. İbn Arabî arzu eden ve arzu edilenden, isteyen ve istenmeyenden, arzu etmeyen ve istenilenden bahsetmek için bu ayırımı kullanıyor. Ve bu büyük Sûfînin Allah'ı sevmeyi ve Cennet'ini arzu etmeksizin onun tarafından sevilmeyi tercih ettiği görülüyor .
Fütuhatın 3. cildinde 6 bölüm bizim konumuzu ilgilendiriyor. 301. bölüm Cennetlikler ile Cehennemlikler arasında «Taksim edilen Kitab»ın tasviri hakkındadır .
172 .sayfa mevcut değil
İbn Arabi'nin ahiret ilminin tipik misali Kı-yamet'in 50 durağının tasvirine ayrılmış bölümdür (540). Aşağıda tam tercümeyi vermenin yerinde olacağına inandık. Allah'ın Resulü, (Allah'ın Salât ve Selâmı üzerinize olsun) buyurdu : «Hakikatte, Kıyamette 50 durma yeri vardır. «Mevakıf (Tekili Mevkıf)» ve bu durak yerlerinin herbirinin arası 1000 senedir.»
«Birinci durak yeri insanlar kabirlerinden çıktıkları zamandır; o vakit mezarlarının önünde çıplak, yalınayak, aç, susuz 1000 sene kalırlar.Oysa Rabbine, Peygamberine, Cennetine ve Cehennem'ine, Ba'se (Diriliş) Kıyamete, hayır ve şer, Kaza ve Kader'e, Rab'binden Hz. Muhammed'in (s.a.v.) getirdiğine inanarak kabrinden 'kalkan kimse, kurtulacak, güzel bir hisseye sahip olup onu kendine mal edecek ve bahtiyar olacak;bütün bunlardan şüphe eden kimse, Allah onun hakkında irade buyurduğunu karar verinceye kadar 1000 sene üzüntü, keder, açlık ve susuzluk içinde kalacaktır. Sonra, insanlar bu duraktan Mahşer'e doğru götürülürler ve ayak üzerinde 1000 yıl ateşten çalılarda, kızgın güneşte kalırlar; ve ateş onların sağında ve solunda, önlerinde ve arkalarında,güneş ise başlarının üzerinde olup; ve Arş'ın Gölge'sinden başka gölge yoktur. Samimiyetle Allah'a (c.c.) şehadet eden, Peygamber'ini (s.a.v) tanıyan, puta tapıcılıktan ve büyücülükten tertemiz olan, Müslüman kanı akıtma günahından uzak, Allah ve Resulü hakkında samîmi, Allah'ı(cc) Resulüne itaat edenleri seven Allah ve Resu lu'ne itaat etmiyenlerden nefret eden, Allah'ı karşılayan kimse, Rahîm olan Allah'ın Arş'ınin gölgesi altında olur ve bütün üzüntülerinden kurtulur; bu ödevlerden yan çizen, bu günahlardan herhangi birisine, tek bir sözle, bir kalb bozukluğu veya din mevzuunda bir şüphe ile düşen, Allah istediğince karar verinceye kadar, şiddet, üzüntü ve azab içinde 1000 sene kalır. Daha sonra,, yaratıklar Nur ve Zulmet'e doğru götürülücek-ler ve Zulmet'te 1000 yıl kalacaklar. Allah'a hiçbir eş-ortak koşmaksızın, kalbine herhangi bir münafıklık girmeden ve dininin bölümlerinden her ne şekilde olursa olsun şüphe etmeden, insanlarla doğru-dürüst olan, Allah'a gizli-açık itaat eden, Allah'ın Kaderinden gönlü rahat, Allah'ın ona verdiğinden memnun olan kimse, aydınlık bir yüzle, bir göz kırpmada Karanlıktan Aydınlığa çıkar ve bütün iç sıkıntılardan kurtulur; bütün bunlardan herhangi biri mevzuunda itaatsizlik yapan, üzüntü, sıkıntı ve keder içinde 1000 yıl kalır. Ve sonra Allah'ın iradesince onun hakkında istediğini yapmasına göre, siyah yüzlü olarak oradan çıkar.
Müteakiben, yaratıklar Hesap çadırlarına götürülürler (es-Surâdikât el-Hısab). 10 çadır vardır ve bu Çadırlardan herbirinde yaratıklar 1000 sene kalırlar.
1. Çadırda Âdem oğlu yasak şeyler «el-Ma-hârim» mevzuunda sorguya çekilir; karşılıklı hiçbir hataya düşmemişse, ihtiraslar hakkında sorşııya çekileceği 2. çadlr'a gider, bundan suçu yoksa, anne-babaya itaatsizlik konusunda sualî edileceği 3. çadıra geçecek; onlara isyankâr değil idiyse, Allah'ın işlerini kendisine havale ettiği kimselerin (aile fertleri) haklan mevzuunda, on-lara Kur'an ve dinlerini öğretmek ve bu ödevleri yerine getirse tarzı hakkında sorulacağı 4. ça-dır'a uğrar, düzenli olarak amel etmişse, yakınlarının haklarından sual edileceği 5. çadıra gider; bunlara karşı ödevlerini yerine getirmişse, Sıla-i rahim'den sorguya çekileceği 6. çadır'a uğrar; onlarla irtibatını muhafaza etmişse, hasedden sorulacağı 7. çadır'a geçer; kıskanç değil idiyse hile, kurnazlık «el-Mekr» konusunda sorulacağı 9. çadır'a gider; birisine karşı hile oyununu kul-anmamışsa, ihanet hakkında sual edileceği 10. çadır'a geçer; bir kimseye ihanette bulunmamış-sa, kurtulmuş olur ve parlak göz, neşeli kalb ve gülen ağız ile Allah Teâlâ'nın Arş'inin gölgesine E fanr; eğer, buna karşılık, bu imtihan noktala-rından biri konusunda günah işlemişse, herhangi-bir şefaatten yararlanmaksızın üzgün, kederli, sıkıntılı aç ve susuz bu noktaların hor birinde 1000 yıl kalır.
Daha sonra, yaratıklar kitaplarını sağ veya sol elleriyle almak gayesiyle toplanırlar ve her-biri 1000 yılhk olan 15 Durak Yerine kapatılırlar. Bu Durakların 1. de, insanlar Sadakalar ve Allah'ın mallarına mecburiyet olarak koyduğu şeyden (zekât) sorulacaklar, bundan mükemmel bîr şekilde kurtulan, Hakikati söyleme ödevi, insanlara karşı hayırsever olma mevzuunda sorguya çekileceği 2. Durağa geçer, Hayırsever olana Allah iyilik yapıcı olacaktır, ve insan iyiliği em-retme «el-emru B-il-ma'rûf» görevi hakkında so-rulacağı 3. Durağa gelir; iyiliği emretmişse, kö-etiüüğü yasaklama «en-nehy ani'l-Münker» mev-zunda sual edileceği 4. Durağa geçer; eğer in san kötülüğü yasaklamışsa, iyi ahlâk konusunda imtihan yapılan 5. Durağa gider; iyi ahlâklı ise, Allah aşkı ve Allah'tan dolayı nefret mevzuunda sınav verilen 6. Durağa uğrar; Allah için sevdi ve yine Allah için sevmediyse, haram şeyler konuşanda sorguya çekileceği 7. Durağa gider; onlardan iktisab etmemişse, alkollü içkilerden (el-hamr) sual edileceği 8. Durağa varır; onlardan içmediyse yasak cinsî münasebetler hakkında imtihan edileceği 9. Durağa vasıl olur; bunları yapmadıysa, yalan sözler konusunda sorulacağı 10, Durağa gider. Eğer bunları söylemediyse, yalan yeminden sınav vereceği 11. Durağa geçer, bunlar ağzından çıkmamışsa, Faiz mevzuunda imtihan edileceği 12. Durağa gider; Faizli kazanç ye-meTnişse namuslu kadınlara iftira konusunda sorguya çekileceği 13. Durağa varır; bu mevzuda bir günah işlemediyse, ve da aynı konuda bir . kimse, hakkında yalan söylemediyse, (genel tarzda) iftiralar mevzuunda sual edileceği 14. Durağa vâsıl olur; bir müslümana iftirada bulunmadıysa, daha uzağa gider ve Hamd Sancağı «Liva-el-Hamd» altına varır ve o zaman «kitabın»! sağ eliyle alır, «kitap alma» üzüntülerinden ve korkularından emin olur, kurtulur, ve hafif bir hesap verme ameliyesi geçirir (hisâb yesîr) adı geçen günahlardan birini işlediyse ve yaptığından tavbe etmeksizin bu dünya hayatından çıkıp geldiyse, Allah (c.c.) istediğini yapıncaya kadar, sıkıntı, korku, üzüntü, keder, açlık ve susuzluk içinde 1000 yıl kalır.
Müteakiben, insanlar «kitaplarını» okumak için 1000 sene ayakta dururlar; cömert, eli açık olan, fakirlik, zaruret hâli ve sefillik günü için önceden malını veren, kitabını okur ve onun okuması kolay olur; O zaman Cennet elbisesi giyer ve Cennet taçlarından biriyle taçlanır, emniyet içinde ve rahat, Rahim olan Allah'ın Arş'ının Gölgesi'nde oturur; cîmri idiyse ve önceden fakirliğinin ve sefaletinin günü için malını verme-diyse «kitabını» sol eliyle alır ve ona ateşten elbiseler kesilir, böylece Allah, hakkında istediği şekilde karar verinceye kadar, açlık, susuzluk, çıplaklık, üzüntü, keder, yüz karası içinde bütün yaratıkların önünde 1000 sene kalır.
Daha sonra, insanlar 1000 yıl kalacakları Mi-zası'da toplanırlar; Mizani faziletli amelleriyle dolu ve eğik olan kimse, güzal bir hisseye sahip ahır vg göz açış kapayışta kurtulur, kötü ameller ağır bastığı, çektiği halde Mizan'ı güzel amellerinin azlığından mizanı hafif kalan kimse, Mi-ean'ın yanında, Allah hakkında irade ettiğini karar verinceye kadar, üzüntü, sıkıntı, keder, azab, açlık, susuzluk içinde 1000 yıl kapalı kalır.
Bandan sonra, yaratıklar herbiri 1000 yıllık olan 12 durak yerine, Allah'ın önündeki Durağa davet edilirler.
Birinci Durakta, insan köle azad etme mevzuunda sorguya çekilir; bir boynu zincirden kurtardıysa, Allah onun boynunu ateşten azad eder. Ve o kimse Kur'an ve onun tatbikatından sorulacağı 2. Durağa gider; mükemmel bir tarzda bunu yerine getirdiyse, cihad hakkında imtihan edi' leceği 3. Durağa varır; mesuliyet duygusuna sahip olarak Allah yolunda mücahid idiyse, gıybet konusunda sual edileceği 4. Durağa geçer; bunu yapmadıysa, nemime (koğuculuk) mevzuunda sorulacağı 5. Durağa gider; fena sözler sarfetme diyse, yalan hakkında sorguya çekileceği 6. Dura-ğa geçer; yalancı değil idiyse, ilim arama ödevi üzerine sorulacağı 7. Durağa vanr; ilmi arayıp ve oıra tatbik ettiyse,, kendini beğenmişlik konusunda sınav vereceği 8. Durağa geçer; din ve dünya hayatında veya amellerinde kendini beğenmişlik yapmadıysa, tekebbür hakkında imtihan olunacağı 9. Durağa vasıl olur; birine karsı büyüklük gösterisinde bulunmamışsa, Allah'ın rahmetinden ümidsizlik gösterip göstermediğinden sorulacağı 10. Durağa varır; Allah'ın rahmetinden ümid kesmediyse, Allah'ın denemesine karşı fazlaca emin olup olmadığından sual edileceği 11. Durağa gider; bu kurnazlığa karşı emniyet, iti-mad göstermediyse, komşu hakkı hususunda sorulacağı 12. Durağa geçer; komşuya karşı bu ödevi yerine getirdiyse, parlak göz, sevinçli kalb, aydın yüz, güzel elbiseler giymiş, gülerek ve sevi-, nerek Allah'ın huzuruna varır; Rabbî onu şefkatle kabul eder, hakkında Rızasının, hoşnudluğunnn güzel haberini ona verir. O zaman, insan ancak Allah'ın tanıdığı bir mutlulukla bahtiyar olur. Fakat (bu 12 Durağa tekabül eden) ödevlerden birini yerine getirmediyse ve tevbe etmeden öldüy-se, Allah onun hakkında irade buyurduğu şekilde karar verinceye kadar her bir Durakta 1000 yıl kapalı kalır.
Müteakiben yaratıklara Sırat'a gitmeleri emredilir ve oraya varırlar. Sırat üzerinde, Cehennem üzerine atılmış ve kıldan daha ince, kılıçtan daha keskin Köprüler (cusûr, tekil, cisr) vardır. Köprüler 40.000 senelik bir alan üzerinde Cehennem'de kaybolurlar ve Cehennem'in alevleri Köprülerin yanlarında yanarlar, Köprüler üze rinde dik ve sarp tepeler, maymuncuklar ve sapkınlar bulunur. Üzerlerinde insanların toplanacağı 7 köprü vardır. Her köprü üzerinde, yol boyu 3.000 sene olan bir tepe vardır : «Gerçekten Allah pusudadır» yani bu Köprülerin üzerindedir, sözüne uygun olarak, 1.000 senesi çıkış, 1.000 senesi düz yol için, 1.000 senesi de iniş içindir; Allah'a imânı mevzuunda mü'mini sorguya çekmek için Melekler de bu Köprüler üzerinde pusudadırlar ve eğer içten, şüphesi ve sapması olmayan bir îmana sahip idiyse, namaz hakkında sorulacağı 2. köprüye gider; tam olarak onu yerine getirdiyse, Zekâttan sual edileceği 3. Köprüye varır; mükemmel bir şekilde onu yaptıysa, Oruç konusunda imtihan edileceği 4. Köprüye geçer; Onu da istenildiği şekilde tuttuysa, Hac mevzuunda sual sorulacağı 5. Köprüye uğrar; tam bir şekilde bu vazifeyi yerine getirmişse, Sünnet'ten sorulacağı 6. Köprüye gider; mükemmel bir şekilde bunu yerine getirmişse, zulümlerden sorguya çekileceği 7. Köprüye varır; bir kimse hakkında zulmü yoksa, Cennet'e girer. Bn amellerden birinden eksiği varsa, Allah, hakkında istediği tarzda karar verinceye kadar bn Köprülerin herbirinde 1.000 yıl kapalı kalır.
Hükümranlığı muhteşem olan Allah, o zaman, şöyle buyurur : «Ey kullarım, Selâm üzerinize olsun! Hoş geldiniz, safalar getirdiniz. Allah size hayat versin! Rahim olan Rab'binizden selâm size! Siz mesûd ve bahtiyarsınız, ebedî olarak Cennet'e giriniz. Cennet mevcut nîmet ve lezzetleriyle eli açık olan Rab'binizin mükâfatı re ebedî ikâmet yeriyle, size hoş gelecektir. Siz güven içindeki mü'minlersiniz ve Ben güven ve ren Mü'min Allah'ım. Sizin için isimlerimden Mü'min adını türeddim. Artık korkmayacaksınız ve üzülmeyeceksiniz. Siz benim Dostlarım, komşularım, Gözdelerim, Seçkin kullarım ve Cennet dilimsiniz. Benim Ev'imde Selâm üzerinize olsun, ey benim müslüman kullarımın Meclisi! Siz Müslümaıılarsınız, Ben Selâm'ım. Benim Ev'im Barış Ev'idir (Dâres - Selâm) Benim Ses'imi işittiğiniz gibi Yüz'ümü size göstereceğim. Size göründüğüm, Yüzümden perdeleri kaldırdığım zaman, Bana hamdediniz, Benim hakkımda perdeli olmaksızın, Sulhle güven içinde olarak Ev'ime giriniz. Beni görmeniz, Bana yakından bakmanız, güzel kabulün bağışlarım size yapmam, size misafirperverlik hediyelerini sunmam, Nurumdan sizi istifade ettirmem, Güzelliğimle sizleri örtmem, size ilâhî Saltanatımdan vermem, Tebessümümle sizi sevindirmem, Elimle sizi Sıkmam, şefkatle Parfümümden size hissettirmem (veya Ruh) için bana geliniz ve Yakınıma oturunuz.»
Kıyamet'in elli durağını tasvir etmek için İbni Arabî tarafından kullanılan bu usûl ahlâkî gayelere mü'min kitlesini teşvik için va'd ve vaîd üzerinde daima ısrar eden nakilci anlayışla uyuşuyor. İbn Arabi'nin Futuhât'ı zaten halka yönelik değildir, fakat daha ziyade bilgi sahibi Sofilere hasredilmiştir. Temelde îbn Arabi'nin Ahiret'e ait herşeyin mecazî tefsirine daha fazla kaydığı biliniyor. Fakat, Onu alaylı bir tarzda Şeyh el - Ekber olarak lâkablandıran resmî Fıkıh -çı ve Kelâmcılar tarafından şiddetle tenkid edildiği halde, onların rivayetci tefsirlerinden hatırı sayılır bir miktarı tanımak mecburiyetinde kaldı. Kabirden kalkışı, Dirilişi, hayır ve Şerr, Kaza ve Kaderi, Hesapların iadesi çadırlarını, Hamd Sancağını, Mizanı, Cehennem'in üzerinde uzanan Köprüler, her köprü üzerindeki Tepeyi, tercüme edilen bölümde kelime mânâsına almış olması bu kabildendir. Fakat Bölümün sonunda Allah'ı temaşa etmenin hatırlatılması önceki teferruatın bu yüce gayeye bir giriş mahiyetinde olduğu vakıasını ortaya koyuyor : Perdesiz Allah'ı görme. Bu saadet veren Allah'ı görme. Bu saadet veren Allah'ı görme işi Hadisciler tarafından elbette kabul edilmiştir, ama burada sofi ruhiyatının daha nüfuzlu ifadeleriyle İbn Arabî tarafından canlandırılmıştır. Allah Cennetliklere hitabeder. İsimlerinden bir ismi onlar için türetmiştir. Onlara Cemâlini gösterir. Yüzünden perdeleri kaldırır, etrafına Komşularını, Gözde, Seçkin kullarını yerleştirir, onlara misafirlik hediyeleri takdim eder. Cemâliyle (güzellik) onları kaplar, ör- , ter. Tebessümüyle onları sevindirir ve onlara şefkat kokusundan koklatır.
İbn Arabî imâ ettiği ve hattâ Kıyamet'in, Cennet veya Cehennem'in müşahhas hakikatini açıkça kabul ettiği zaman, başka yerde aynı gerçeğe mecazi bir anlam verdiğini unutmamak lâzımdır : Meselâ müşahhas bir Cehennem ve mü-cerred bir Cehennem mevcut olduğu gibi (541), müşahhas bir Cennet ve mücerred bir Cennet'in varlığına inanıyor . Oysa, iki Cennet ve iki Cehennem hakikatte ancak birdirler. Zevk ve azab vasıtaları da birdir . Aynı şekilde Yü çeliği tasdik edilen Hakk, mantıkî olarak Hâkk'ın (Yaratıcı) yaratılmıştan ayrı, farklı olmasına rağmen Yaratıcıdan gelmiş olduğu kabul edilen (sudur) Halk'a eşittir; Hakk ve Halk aynı şeydir .
Bununla beraber, İbn Arabi'nin farklı yönü, bazan «temsili ifade tarzı» tam olan batını tefsirleridir.
55. Sûrenin 46. âyetindeki iki cennet, ruh ve kalb Cennet'leridir.
Onlara isnâd edilen «kollar» güzel amelleri ve fazileti çiçekletecek olan «kuvvetlerdir».
Aynı Kur'ân metninde zikredilen iki pınar (çeşrne) ruh Cennet'inden kaynağını alan küllî ve cüz'î kavramlardır.
Yüksek yataklar kemâl dereceleridir.; nakışlı kumaştan dublör, ruhun aşağı kısmıdır ; Huri'ler semavî ruhlardır . Azablar «Allah'tan ayrı kalma ates»i veya «Mahrum kalma ate-şi»dir.
Talebesi Abd er - Rezzâk el - Kaşânî (ö. 739 -1238) tarafından derlendiği sanılan ve İbn Arabi'ye isnâd edilen tefsir eş - Şeyh el - Ekber'den alınan bu son tefsirler itimada şayan görünmüyorlar ise, Futûhât'ta zikredilen örneklerden de değildir : «Orada ne ölürler ne dirilirler» âyetini tefsir ederken, İbn Arabî metne uygun olarak şöyle diyor :
Cehennemlikler «devamlı, ebedî olarak Ateş'-in lezzeti içindedirler : Uyku halinde bir rüya ile uyuyanın zevkine kıyaslanabilir bir durum. Bu kimse ıstıraplarla ve yoksullukla hırpalanmış, belki yatağında olduğu halde, böylece sevinç duyar ve bununla" beraber rüyasında güçlü, mutlu ve zengin görünür. Sert yatak, hastalık, ağrılar, fakirlik ve yaralarına göre uyuyan bir kimseyi değerlendirirsen, «o azabtadır» dersin. Cehennemliklerin durumu da böyledir : «Orada ne ölürler ve ne dirilirler.» uykularından hiç bir zaman uyanmazlar demektir. «Ateş Ehli»ne ve zem-herir (Cehennemi soğuk) lezzetiyle yananlar gibi onların benzerlerine, yani Cehennem sakinlerine Allah'ın bahşettiği Rahmet budur, halbuki serinleyenler yanmaya atılırlar. Onların azabının müthiş cezanın düşünülmesinin basit vak'asından ibaret olduğu da mümkündür. Bütün bunlar, şu ilâhî kelâmın değerlendirilmesinden sonradır : «Azaba hiç ara verilmez, onlar orada umutsuzdurlar.» Bu, ilâhî gazabı geçen «Rahmet» ile yakalamnadân önce, onlar azab zamanındadır. »
Bu parçaya göre, Cehennemlikler, Ateş'in lezzetine dalmışlar veya Cehennemi soğuğun zev-kiyle yanmışlardır. Onlar devamlı uyku halindedirler ve İlâhî Rahmetten umud kesmezler. Bu ifadeleri Allah'a umudla bağlı ve ona âşık bir ruhdan mülhem «vecid sözleri», «İlâhî menşeli söyleyişler» olarak mı değerlendirelim, veya bu ifadelerde büyük mutasavvıf İbn Arabi'nin tamamen şahsî mecazî tefsirini mi bulalım?
Son faraziye bizce daha itibara lâyık görünüyor. Gerçekten İbn Arabi açık ve kesin bir plân çizdi. Hadisci nokta-i nazara yaklaştığında, nimet ve azabların müşahhas hakikatini inkâr etmiyor. O zaman mübalağalı olmasına rağmen Ahiret Hayatının bütün tasvirlerini kabul ediyor. Fakat sofi görüş noktasında olduğu zaman, iyi düşünülmüş batını yeni açıklamaları nakilci verilere tatbik ediyor.
İki görüş noktası arasında daima bir uzlaşmanın olması münkündür ve İbn Arabi samimî olarak bu uzlaşmayı sağlamaya çalışıyor, ama Mutasavvıfların ruhçuluğu hakkında Kelâmcıla-rın Rivayetçiliğine hiçbir zaman üstünlük veremiyor, Mutasavvıfları daha üstün görüyor.
İbn 'Arabî varisleri üzerine selefinden almadığı bir tesir icra etti. «Ondan sonra gelen hiçbir mutasavvıf onun tesirinden kurtulamadı. Müteakip çağların bütün tasavvuf edebiyatı onun damgasını taşır.» .
SONUÇ
Gerçekten, 7. asırdan sonraki mutasavvıfların bütün eserleri sadece derleme ve şerhlerdir. 8. asırda, Abd er - Rezzâk el - Kaşânî (ö. 739 / 1238) Fusus el - Hikem'i ve İbn el - Fârid'in Tâ-iyyesi'ni açıklar. 8. ve 9. asırlarda Abd el - Kerîm el - Cîlî el - İnsan el - Kâmil'de Vahdet'i Vü-cud ve Hakîkat'ı Muhammediyye ile ilgili İbn Arabi'nin ifadelerindeki fikirleri ele alır. 10. asır da Abd el - Vahhâb e§ - Saram (ö. 973 / 1565) İbn Arabi'nin Futûhât'ını özetler ve el - Kibrit el - ahmar ve el - Ya vakit v'el - Cevahir'i adlı eserlerinde bu zâtın görüşünü müdafaa eder. Nihayet, 11. ve 12. asırlar arasında A'bd el - Ganî en - Nabulsî (ö. 1143 / 1730) Keşf es - Sırr el -Câmid'de aynı şeyi yapıyor. Daha sonra Sofiler ilmi tam bir çöküntüye düşmüştür. O halde 7. asırdan sonra bizi ilgilendiren fazla bir şey yoktur.
İslami Okul Okulların En Önemlisi