Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kaynak - İslami Bilgiler - Omer Ongut Notlar - 1. Sayfa

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

Kaynak: Notlar -  Ömer Öngüt, Akyol Matbaası, İzmir-1982

 

  1. Beyazıd-ı Bestami’nin “Ben ilmimi haktan aldım.” Yalanı (S.21)

      Bu iç ilimler Hakk'tan gelir, bunlar Hazret-i Allah'ın ihsanıdır. Çalışmakla elde edilecek şeyler değildir. Mevlâ dilediğine verir dilerse İhsan eder. Bunu böyle bilelim. Bâyezid-i Bestâmi (k.s) Hazretlerimiz «Ben il­mî Hakk'tan aldım» buyururlar. Arifin kelâmı da ken­dinden gelmez.

 

  1. “Batıni tevbe mürşide bağlanmakla kaimdir”  yalanı (S.27)

 

     Batıni tevbe inâbe ile kâimdir. Hakk'tan gelen feyz-i îlâhi sayesinde kalpteki mâsivâ otları kurutu­lur. Kalp ekilmeye hazır bir tarla hâline gelir. Kemal bulmuş bir elden kalbe tevhici tohumu düştüğü zaman hemen filiz verir ve ağaç olur. Yerlerin dibine kök sa­lar, dalları ise semâlara yükselir. O tohumu kemal bul­muş bir elden almak şarttır.

 

  1. Rüya ile peygamberimizin ölmediğine hüküm vermesi yalanı (S.48)

 Rüya:

Cenâb-ı Peygamber (s.a) Efendimiz hayatta olu­yorlarmış, Mübarek ellerini öpmeye giderken uyanıyo­rum.

Buyrulduki:

«Bizim ruhumuz ölü olduğu için, O'nları ölü zan­nediyoruz, öteki âleme gitti, bu âlemden haberleri yokmuş gibi zannediyoruz. Bu da tabliki cehaletimizin eseri ve asandır.

Meselâ bir odanın içinde bulunuyoruz. Camdan baktığımız zaman dışarıda olmadığımız halde, dış âle­mi olduğu gibi görebiliyoruz. Kabir de incecik bir tül perde gibidir. O perde camdan daha şeffaftırki, her peyi, her tarafı görürler. O perde bize mahsustur, biz içeriyi göremiyoruz. Görenler yine içeriyi de görürler.

Binaenaleyh Cenâb-ı Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimi­zi ölü zannetmeyelim.»

 

  1. Şeyh Esat efendi ile sapık iddiaları (S.53-54)

       Şeyh Es'ad Efendi (ks) Hazretlerimiz Onlar   hak-' kında «Eylemiş nesr-i hakikat Bayezid-i rehnüma» bu yürüyor. Bir çok veliler kapalı tutmuşlar, fakat o birçok hakikatleri ifşa etmiştir.

     Nitekim bir defasında evlerine gelip seslenen kimseye soruyor. “Kimi arıyorsun.” «Bayezid-i anyonum»' "Kalk git, Allah'dan başka kimse yok burada»

diyor.

Bu gibi ifşaatlar vermişlerdir. Bu söz görünüşte bâtıl gibi görünür, ehlince çok mühim bir sözdür. Bir ifşaatdır.

 

  1. “Nakşi tarikatı ilim irfan mektebidir.” yalanı (S.63)

  Tarikat-ı aliyye ilim - irfan mektebidir. Mektebe gir- dikten sonra, artık hakikati tahsil etmek gerekiyor. Hakikât tahsili zannettiğimiz gibi değil, icâb ettiği gi­bidir. Zan insanı aldatır, ancak hakikat insanı kurta­rır. Bu ise bilmekle olmaz, Hazret-i Allah'ın duyur­ması İle olur. Yani Arifin kelâmı hiçbir zaman anlatı­lan şeylerle husule gelmez. Bir Arife Mevlâ lütfunu akıtmadıkça onda hiçbir şey olmaz. Ona hakikati bildirmedikçe o da hiçbir şey bilemez. Şu halde boş bir kutu olduğumuzu bilelim. Mevlâ bir nesne ihsan ediverir mi diye gözetliyelim. ikram edince de artık onu benimsemeyelim. O'nun lütfü böylece ziyadeleşir. Kendimize mâl edersek, o verdiğini de alır, bomboş kalırız, işlerimiz hep varlıkla olur. Çünkü içerde artık Rahman kalmadı, hep şeytan doldu. Rahman olursa «Var» İte konuşulur, şeytan olursa "ene" ile konuşulur.»

 

  1. Tasavvuf dininde vahdet-i vücut, vahdet-i şuhud inancı ve sapıklığı (S.111)

       Meselâ Bayezid-t Bestami (ks) Hazretlerimiz mest

halinde

«— Kendimi teşbih ederim, şanım ne kadar yüce­dir.» buyurmuştur. Bu hâl haber verilince «Şayet bir daha böyle birşey olursa batta ile bıçakla üzerime yürüyün» diye emir veriyor. Ayni hâl zuhur ettiğinde, müridan balta ve bıçaklarla üzerine yürüyorlar, hiçbir şey olmuyor. Asli haline döndüğü zaman «Efendim, yine böyle bir söz söylediniz, üzerinize yürüdük, hiç­bir şey olmadı.» diyorlar.

Eline bir iğne alıp batırıyor ve görüyorlar ki kan çı­kıyor. «Bayezid odur ki bir iğnenin acısına tahammül edemez, o Bayezid değildi.» buyuruyor.

 

  1. Ömer Öngüt  Beyazıd’ın bir küfür sözünü peygamber söyledi diyerek Allah’a, resulüne, kitabına iftira ediyor (S.116) (1)

              Cenâb-ı Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz   de   «Ben Rabbimi güzel bir genç, suretinde gördüm.»   buyurmuşlardır.

 

  1. “Yakın kullarına farkında olmadan Allah tecelli eder.”iddiası (S.116-117)

         Yakîn olan kullarına Hakk Celle ve Âlâ Hazretleri  Kendileri farkında olmayarak,              matluptan İçinde tecelli eder. 

a)      Hallacı Mansur’un bu tecelli karşısında “Ene’l Hakk” demesi küfrü (S.117)

      Ha!lâc-ı Mansûr (k.s), «Ene'l-Hakk=Ben Hakk'ım»derken

 

                  b)Cüneyd-i Bağdadi’nin bu tecelli ile “Sırtımdaki cübbenin içinde Allah’tan gayrısı yok “ küfrü(S.117)

                   derken, Cüneyd-i Bağdadî (ks) Hazretleri bu tecelli ite  karşılaştığı zaman;

«Sırtımdaki cübbenin içinde Hakk'tarı gayrisi yok­tur.» sözünü söylemiş. 

 

c)Beyazıd-ı Bestami “Kendimi tesbih ederim . Şanım ne yücedir.”küfrü (S.117)

Bayezid-i Bestâmf (k.s) Haz­retleri ise;

"Kendimi teşbih ederim, fânim ne kadar yücedir"

buyurmuş. O tecelli o kaba sığmadığı için,   taşkınlık alâmetleri zuhur etmiştir.

 

                 d)”Resulullah’a tam varis olanlar onu görebilir.” Yalanı (S.117)

                   Cenâb-ı Fahr-i Kâinat (s.a) Efendinizin görülmesi de aynı şekildedir. Görenin istidadına göre muhtelif şekillerde görülür. O'nu gördüm sanılmasın. Ancak her hâlinde Ona tam vâris olanlar O'nu görebilir. Başka hiç kimse hiçbir zaman aslını göremez.

 

  1. “Allah dilediği zaman letafetini işletir .Yani mürşid-i kamil olrak görünüyor, fakat hiç alemini kimse bilmez” iftirası(S.117-118)

       Şunu da çok iyi bilmek gerekiyorki, bu tecellilere mazhar olmak için mutlaka bir Rehber-i Sâdık'a ihti­yaç vardır. Çünkü onun Sebeb-İ mevcudat (s.a) Efen­dimizle münâsebeti var, vekili olduğu için onu bizzat O destekliyor.,Aynı zamanda Mürsid-i Kâmili geçmiş Pirân-ı İzam da destekler. Bilhassa şeyhi dâima ya­nında bulunur. Hakk Celle ve Âlâ Hazretleri dilediği zaman letâfâtını işletir. Yani Mürşîd-i kâmil olarak görünüyor, fakat iç âlemini hiçkimse bilmez. Hare­ketlerinin birçoğundan belki kendisi bile haberdar of-rnaz. Intisab etmedeki esrar bu olmuş oluyor. Hazret-i Allah ve Habib-i Ekrem'i başka kimsede ' tecelli'et-mez Onu onlar destekler.Kimse Onları görmez de Mürsid-i Kâmili görür. Halbuki Mürşid-i kâmil latiftinde bir insandır. Hep ordan hep Onlardan geliyor. Cenâb-ı Hakk öyle murad etmiş, müridân da ordan alı­yor. Böylece şeyhte terbiye gördükten sonra Fenâ'fir-râsul'e, daha sonra da Fena' fillah'a geçsin.

 

  1. “Geylani’nin nefsi açlığa dayanamayıp burnundan çıkmış bir tası yalamaya başlamış” yalanı  (S.152)

     Abdülkâdir Geylâni (k.s) Hazretlerimiz o derece aç kalmışlar riyazet yapmışlar ki, nefsi .tahammül edemeyerek, sinek şeklinde burnundan çıkmış, bir tası yalamaya başlamış, içeriye gireceği zaman «Koymam içeriye» buyurmuşlar. «Mücadelen kaçtığın için mi be-li sokmuyorsun?» deyince «Hayır, lâkin kendini beğenirsin diye çekiniyorum." cevabını vermişler.

«Biz seni onunla seviyoruz» hitabı karşısında ise, izin verip içeriye almışlar.

Nefse zerre kadar paye vermemişler. Ne haddeler-den süzülmüşler de tekâmül etmişler.»

 

  1. Şeyh’in eşiğinde kula kul olup , izzetini yitiren Şah-ı Nakşibend (S.160-161)

       Şah-ı Nakşibend (k.s) Hazretlerimizin bir  hâli   ve Eyüb aleyhisselâmın da bir hâli gözümün önüne gel­eli şu ânda. Efendimiz Sultanimiz, şeyhi Emir   Külâl Hazretlerinin kapısına yalın ayak, dikenler batmış, yorgun olarak varıp, içeriye girdiği zaman, kim o? bu-yurdular. Bahaüddin denince-, «Atın dışarıya.» buyur­dular. Dışarıya atıldığında, nefsi serkeşlik etmek istedi «Ey nefis, şeyh ne yaparsa haklıdır, ben bu yolu Allah için kabul ettim.» diye kulağını çektiler ve sabaha ka­dara mübarek başlarını kapının eşiğinden kaldırmadı­lar. Ertesi günü şeyh hazretleri dışarıya çıkarken aya­ğını atdılar, boynuna bastılar, «Kim bu?» dediler. «Ba­haüddin »denince, elinden tuttular, içeriye aldılar, su ısıldılar, dikenlerini elleriyle çıkardılar. Sonra hilâtlarını çıkarıp sırtına giydirdiler. «Oğlum-bu hilât sana yakışır" buyurdular.

   Şah-ı Nakşibend Hazretlerimiz buyururlar ki Şeyhimin o hâli ile benim o hâlim hiç gözümün   önünden gitmiyor. Şimdi biz de her sabah evden çıkarken, böyle mürid arıyoruz amma. şimdi zaten   mürid kalmadı ki, hepsi şeyh hâlife oldu.»

 

 

  1. Efendi Hz. ölmüş oğlunu eve çağırarak anasına göstermesi yalanı (S.163-164)

 

Hakk'tan gelenin hepsi güzeldir. Nefsimize acı ge­lir. Yoksa hepsi tatlıdır. Hep takdire dayanıyor bu iş­ler.

Tasavvur, buyurun ki, Efendi Hazretleri rahmetli vâlidanımdan neler çekti de, hiçbir gün hiç kimseye şikâyet etmedi. Vâlidanım çok sertdi, çok celalli idi, ihvan girip çıkarken çok dikkatli olurdu. Bütün müridan vâlidanımdan çok korkardı. Biz yalnız müstesna idik. Bizi çok severdi. Allah'ım nur içinde yatırsın, sevdiği için de ne desek hoş görürdü.

Efendi Hazretlerinin başına gelen ibtilâya bakın ki bir oğlu çok sevdiği diğer oğlunu vurdu.

İnsan düşünürse, şu ibtilâya bakın efendim. Ve demiş «Onu vurmaya gidiyorum» diye.

Vâlidanım «Efendi, sana onu vurmaya gidiyorum dedi de niçin mâni olmadın?» dediğinde «Hazret-i Al­lah takdir ettiği işde kişinin basiretini bağlar.» buyur­muş.

 — Efendim, bir kardeşimiz nakletmişdi, oğlunu göstermişler galiba.

«Evet birgün de göstermişler. Vâlidanım bize söylemişdi. Kimseye bir şey demezsen sana Ahmed'i gösteririm buyurmuş. Kimseye demem demiş. Efendi Hazretleri sabah namazından sonra geri dönmüş. Ahmed gelmiş, babasının ve annesinin elini öpmüş. Bir müddet oturduktan sonra «Hadi oğlum kalk git» bu-yurunca kalkıp gitmiş. Daha gider gitmez Vâlidanım komşuya atlamış «Ben Ahmed'i gördüm» demiş. On­dan sonrada bir daha görememiş.»

 

  1. “Denizler çeşit çeşittir” yalanı (S.214-215)

             «Denizler çeşit çeşittir. Mevlânın deryasından Habibi’nin deryasına, Habibi’nin    deryasından   zamanın kutbunun mürşidinin deryasına ve o deryadan da murad ettiği yerlere taksim olunur. Onlara Feyz-i ilâhiye denir ki o depolardan kişinin Hakk'a karşı muhabbe­ti nisbetinde kalbe akar. Herkesin muhabbeti nisbetinde borusu genişler, kalbi de o nisbetine vüs'at bu­lur. Bu kalp vüs'at bula bula göl haline gelir. Sonra da derya haline gelir.»

 

  1. Tasavvufun kelime-i tevhidi “la mevcuda ilallah”(Allah’tan başka mevcut yoktur) hurafesi (S.218)

        «Kelime-i Tevhid'i söyleyebilmek kaide, hâlde, fi­lde olur ve çok güçtür. (La mevcûde illallah) merha-esine geçen kimse Hakk'tan başka her şeyin yok ol­duğunu, varsa O'nun olduğunu görür. Evet görünüşte var, var amma O var etti. Hakk'tan gayri hiçbir şey yok. Şu halde niçin Hakk'tan gayrısına tutunuyonuz? işte o zaman Kelime-i Tevhid'i söyleyemiyoruz de­nektir. Bu incelikleri söyleyebilmek çözebilmek Ce-nâb-ı Hakk'ın müyesser ettiği kullar için çok kolaydır,

 

  1. Ömer Öngüt vahdet-i vücudu işliyor (S.219)

       Bazı insanlar da vardır ki, tuzun suda eridiği gibi varlıklarını eritmişlerdir yok olmuşlardır.   Bunlar   ise Hakk île çekenlerdir. «La mabude illallah. La maksu-de illallah, La mevcûde illallah...» Tevhitlerine de  nâil olurlar.

 

  1. “Yolumuzun efendisi Şah-ı Nakşibendi (K.S) ’Ben bir kafirden de aşağıyım’” şerefsizliği (S.248)

   «Yolumuzun Efendisi Şah-ı Nakşibend (k.s) Haz-retlerimiz o kadara hâkikata nail olmuşlar ve öyle bin ışık tutmuşlar ki «Ben değersiz bir mahlûkum» buyur­muşlar. Çünkü Herşeyjn O'nun olduğunu Onlar gözle­ri ile görüyorlar. Hattâ bir defasında müridanla bera­ber bir balçığa rast geldiklerinde «Ben bu balçıktan da aşağıyım» buyuruyorlar. Bunun aksi iddia edildi­ğinde ise «Hayır hayır, ben bir kâfirden de aşağıyım» cevabını veriyorlar.

 

  1. Geylani’nin Allah’a iftira ediyor (S.249)

     Hazret-i Allah, Seyyid Abdülkâdir Geylani (k.s) Hazretlerine murakabada :

«Zâhidler yolu nefis içinde, Arifler yolu kalp için­de. Vâkıflar yolu ruh içinde. Bizim öyle kullarımız var ki, Biz onları sırf kendimiz için yarattık. Onlardan bi­ri de sensin yâ Abdülkâdir.» buyurmuşlardır.

 

  1. Ömer Öngüt İbrahim Ethem hakkında yalan bir rüya uyduruyor (S.251)

      "İbrahim Ethem Hazretleri buyuruyorlarki: Rüyada Cebrail Aleyhisselâmı gördüm, gökten iniyordu. Elin­de divit kalem vardı. Sordum:

—   Yâ Cebrail, Nereye geliyorsun?

—   Yeryüzüne geliyorum.

—   Ne yapacaksın?

—   Hazret-i Allah'ın sevgili kullarını yazacağım.

—   Beni de yazacak mısın?

—   Hayır, senin için emir almadım.

— Evet. ben biliyorum, ben   Onlardan    değilim,
amma Onları çok seviyorum, dedim.

Cebrail aleyhisselâm durakladı, sonra «Evet seni yazacağım, hem de en başa yazacağım» diye cevap verdi.

Hazret-i Allah'ın sevgililerini sevmek, bu kadara lutfe mazhar olur. Fakat bu arada sevmediğini sev­mek de o derece zararlıdır.»

 

  1. Halkı batıl inançlara sürüklemek için Esat efendi için uydurulan rüyalar (S.256-257)

       Şeyh Es'ad Efendi (k.s) Hazretlerimizin camii şeri­finde imamlık yapan bîr kardeşimiz, ziyaretleri sıra­sında tanıdığı Efendi Hazretlerine intisap etmek iste­diğinde istihare yapması buyuruluyor.

Yaptığı İstiharede şöyle gösteriliyor:

«Çok büyük meyvelik bir bahçe, içersinde çok bü­yük bir köşk, köşk içinde çok büyük bir zat oturuyor. Yanma gitmek istediğinde kapıda bulunan arabi nö­betçi müsaade etmiyor. Bu zat'a gidebilmeniz için şu zat'a hizmet etmeniz gerekiyor diyerek, ayni bahçe içinde, diğer bir köşkte oturan Efendi Hazretlerini gös­teriyor.

Kardeş nöbetçiye İtiraz ediyor, «Bende şeriatın bir imamıyım, o zat'a hizmet etmeden gitmek istiyo­rum» diyor.

Arabî nöbetçi diyor ki: — Burası hususi bir yol­dur. Bu Zat'a gitmek için O zat'a hizmet etmeniz lâ-zımdır.

—   Peki öyleyse bu Zat'ın kim olduğunu söyleyin.

—   Menemende iğne ile şehit edilen Es'ad Efendi
Hazretleridir.»

Kardeşimiz ertesi gece yine istihare yapıyor. Ay­nî rüyayı, ayni konuşmalarla, aynen görüyor.

Hayırdır inşaallah diyerek üçüncü gece yine isti­hare yapıyor. Ayni rüyayı ayni konuşmalarla tekrar görüyor.

 

  1. Ömer Öngüt’ün yolu şeyh Esat efendi Hz. çizdiği yoldur.(S.257-258)

      «Yolumuz o yol olduğunu. Şeyh Es'ad Efendi (k.s) Hazretlerimizin çizdiği yol üzerinde yürüdüğümüzü belirtmek maksadı ile Risale-i Es'adiyyeyi bastırmışız-dır.

Çünkü görülüyor ki, farz-ı mahal Efendi Hazretlerinin halifesiyim diye ortaya çıkan nice kimselerin ellerindeki derslerin hepsi ayrı ayrıdır. Hepsinin ders kağıtları bir değildir.

Bu noktada bizim düsturumuz Efendilerimizin izi 'dir. Biz bu yoldan gidince, bu yolda gitmek istiyenlere de bu yolu gösteriyoruz. Bunu ihvan iyiden   iyiyebilsin.

    Tek kelime ile Hakikatten ayrılmamak, ayrılanları da Onunla bilmek ve bildirmek için Risale-i Es'adiyyeyi bastırmışızdır. O büyük bir ölçüdür.

Hazret-i Allah Efendilerimin yolunu   benimsetmiş. Kılı kılına ayrılmamak için, bütün kalıbımızla hareket ediyoruz. Çünkü Ondan fazla birşey bilmiyoruz.   Bil­mediğimiz için, bilenin izinden yürümeyi    kendimize düstur olarak kabul ediyoruz.

Küçücük bir çığır açarsam, kendimi yoldan ayrıl­mış kabul ederim.

Ve biz bu arada, sırf Onların Yolunun hizmetçisi olarak kabul ediyoruz kendimizi.

Onun için Onlar sahip çıkıyorlar yola. Bütün müridânın üzerindeki himmet ve tasarruf hep Onlarındır.

Biz bunu katiyyen benimsemiyoruz, kabul etmiyo­ruz. Onlarda bütün kanatları ile müridânın üzerine gel­mişlerdir.

Maazallah küçücük bir varlık husule gelse, belki y onlar çekiliverecekler ve bütün ihvanın feyzi kesilmiş olacak.

Onların deryası olduğu için, ihvanlar deryâlar içer-sinde rahat rahat yüzebiliyorlar hamdolsun.»

 

  1. Ömer Öngüt  şeyh Esat efendiye , İlahlık vasıflarını veriyor (S.258-260)

«Şeyh Es'ad Efendi (k.s) Hazretlerimiz çok büyük bir zâttır.

Şöyle arzedelim ki, Hacı Halil Efendi Hazretlerimi-zın zamanın kutbu olduğunu her haliyle gördüğümüz gibi gözümüzle görmüştük.

Buna rağmen geceleri Şeyh Es'ad Efendi (k.s) Hazretlerimiz abd-i acizle meşgul oldular. Efendi Haz­retleri hayatda idi. Bizzat onların huzur-u saadetlerin-idik, sık sık görüşürdük. Gerçi onlar güneş gibidir. Uzaklık yakınlık diye bir mesafe yoktur. Buna rağmen Şeyh Es'ad Efendi (k.s) hazretlerimiz geceleri meşgul oldular.

Hana yatdığımız manevi hastahane dahî Şeyh Es'ad Efendi (k.s) Hazretlerimize ait idi. Birçok esrar­ları bildirirlerdi.. Bir noktada da onları biraz gücen­dirdik. Başka sırlar ifşa ederlerdi. «Oğlum bunu kimse­ye söyleme» buyurdukları da vaki idi.

Demek istediğimiz, zamanın kutbu ve mutasarrıfı olduğu halde, Onlar ilgi gösterirdi. Tek kelime ile, çok büyük olduklarını anlatabilmek için bunu arz ediyoruz.

Şeyh Es'ad Efendi (k.s) Hazretlerimizi biz bilmez-dik. Intlsab ettiğimiz anda onlara sonsuz bir muhab­betimiz uyandı. Bir hafta sonra tecelli ettiler, ve bir daha da bırakmadılar. O muhabbeti bahşeden de On­lar.

Ama ne kadara muhabbet. Halen bu an dahi Efen­di Hazretleri ile Şeyh Es'ad Efendi (k.s) Hazretlerinin ; muhabbetin; bir teraziye koysalar, bir gelir. Hiç eksilmedi. Bu da onların lütfü.

   Allah'ımız istifade etmek nimetini   bizlere ihsan buyursun.

Bazan Onların yolunda bulunduğumdan da cidden haya ediyorum. Onların âlî hâllerini görünce,   kendi halimizi kıyas ediyoruz, kendimizi bu yola bile   lâyık görmüyoruz. Kıyas ettiğimiz zaman,   bir mahcubiyet-den başka birşey göremeyiz. Hazret-i Allah ne büyük kemaliyet bahşetmiş.»

 

«Efendi Hazretlerinin manevî sehaveti o derece idi ki, bunu size şöyle arzedelîm: Her gördüğüne «Be­raber... Beraber...» buyururlardı.

Onlara, kemâliyeti nisbetinde sehavet verilir. Ne büyük bir iütuf...

Onlarla beraber olmak bîr ihsan-ı ilâhiyedir. Onlar bu kelimeyi herkes için kullanırdı. Fakat Onların bu sözü boşa değildir. «Beraberiz...» dediği kimse ile be­raberdir. Onlar.

Çünkü kal ile beraber, hâl ile ve fiil ile de tasarruf altına alırlar. Bu derece sehavetleri vardı.

O bakımdan, Allah'ımız lütuf beraberliğinden ayırmasın»

 

  1. Bu anlatılan olaya inanan Şeyh Esat Efendi ve Ömer Öngüt  enbüyük zulmü işliyor . (S.261)

       Şeyh Es'ad Efendi (k.s) Hazretlerimiz o kadara ileriye gitmişler ki, herhangi bir hâl kendilerinde tecelli ederse «Şeyhimin himmet ve tasarruflarıdır» bu­yururlarmış.

Hatta bir defasında bir zât, Şeyh Taha Hazretlerinin kabrini ziyarete gitmiş, istimdat etmiş, cevap gelmemiş. Yanındaki kabirden bir zât «O burada yok, İstanbul'da Şeyh Es'ad Efendi Hazretlerinin   yanında» buyurmuş, Yani burada yok ki sana cevap versin.

Pirân-ı izam zamanın mürşidinin muhakkak yanın­dadırlar. Onların tasarrufu ile her şey olur. Onu Onlar ihata ederler, bir nevi Onlar idare ederler. Çünkü On­lar kınından çıkmış Kılıç gibidirler. Dünyâda iken insan her an nefsinin hile ve desiselerine uyabilir. Ne­fis insanı anlatılamıyacak kötülüklere duçar eder, hiç umulmayacak yerde maazallah kaydırabilir. Onun için o hilekâr nefsin, tard olunmuş şeytanın şerrinden kur­tulmak için, Pirân-ı izam o Mürşidin etrafındadır. Onların tasarrufları bambaşkadır.

 

  1. Ömer Öngüt Şeyh Esat Efendi’nin Şahsında Allah’a, resulüne, kitabına , İslam’a açıktan açığa iftira ediyor.(S.262-263)

      Şeyh Es'ad Efendi Hazretlerimizin Hâne-i saade­tinde bulunuyorduk. Kerimesi var, vâlidânım var. O meyanda tecellî buyurdu Şeyh Es'ad Efendi (k.s) Hazretlerimiz.

öyle tecelli ettiler ki, tecellisini size şöyle arzede-lim:

 Cennet-i âlâya girdikten sonra, bir ehl-i cenneti makamına doğru götürürlerken birisini görecek ve secdeye kapanacak. Onu götüren melek diyecek ki, "Niçin secdeye kapandın?», «Ben Cenâb-ı Allah'ı gördüm de secdeye kapandım»,,«Hayır o Allah değil. Hazret-i Allah onu sana hizmetçi, olarak vermiştir.» buyuracak.

O kadara güzel ki, onu Hazret-i Allah zannıyla secde etmiş.

İşte Hazret-i Allah'ın verdiği büyüklük ile, bir velî insanlara tecelli etse, hafsalası almaz. Onu Hazret-i Allah sanır.

Öyle bir tecelli ettiler , hafsalamız almadı.   Ne büyükmüş ne büyükmüş dedik.    Ya Cenâb-ı   Fahr-i Kâinat Efendimiz tecelli etseydi?

Vekili tecelli ettiği zaman hafsalamız durdu. Onlar tecelli etseydi acaba orada ne kalırdı?

Bizi hıfsetmesi için Allah'ımıza sığınmalıyız. Hıfzı himayeye, tasarruf-u ilâhiyeye alınanların yüzü suyu hürmetine bizim de alınmamızı niyaz etmemiz gerek.»

 

  1. Emir Sultanın şahsında Allah’a iftira (S.263)

   «Dün Emir Sultan (k.s) Hazretlerini okuyorduk. Bir noktasında hayret ettik, hayran kaldık. Şöyle ki, Yıldırım Beyazıd Han Ondan kızı Hundi Sultan için kırk deve yükü altın istemişti. O da çuvallara kum doldurdu. Hazret-i Allah'ın kudreti ile kumlar altın oluverdi.

  1. Allah adına uydurulan batıl inançlar ve iftiralar (S.266)

      «Kabrini ziyaret ettiğimiz zât eğer uyanık tee, çi­zin ne maksatla geldiğinizi, ne yaptığınızı, ne okudu­ğunuzu bile bilir. Halbuki biz onu ölü zannederiz.

Bir zât-ı muhterem, Allah dostlarından bir zâtın kabri başına gelmiş. «Yarabbi demiş, araplarda bir âdet var, köle âzad edecekleri zaman bir sevgilinin kabri başında âzad ederler. Ben senin âciz bir köle-nim, nolur bu zâtın yüzü suyu hürmetine beni affet, beni âzad et.» ilham vâsıtası ile kendisine denmiş ki «Bu duayı yalnız kendin için mi yapıyorsun?»

Dua Hazret-i Allah'ın o kadara hoşuna gitmiş ki, bütün insanların affını dileseydi demekki affedecekti.

Cenâb-ı Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz buyururlar ki, «Sıkıştığınız zaman ehl-i kuburdan istimdat edin.»

Bu bakımdan ehl-i kemâl kimselerin ziyaret edil­mesinden büyük kârlar husule gelir, oradan boş dö­nülmez.»

 

  1. “Hatta bir ara perde hafif aralandı.” yalanı (S.267)

    Hatta bir ara perde hafif aralandı. Değil   geleni âdeta gelenin ne maksatla geldiğini dahi bilecek  ka­dara Hazret-i Allah'ın onlara bilgi verdiği   müşahade edildi.

Onun için imanla göçen kâmil insanların ölmedi­ğini ve Rabbimizin onları herşeyden haberdar ettiğini bilmemiz lâzım. Diğerleri de herşeyden haberdardır, fakat hiçbir şeyle mukabele edecek durumda değil­dirler. Yunus Emre Hazretleri «ölenler hayvandır, âşık­lar ölmez.» buyururlar. Allah’ımız cümlemizi âşıklar­dan etsin.»

 

  1. Şeyhe tapınma olan rabıta’nın sırrı (S.272-273)

        Râbıtanın sırrı şudur: Hakk Celle ve ata Hazretleri'nin  lütuf, ihsan, rahmet deryaları vardır. Bu derya su değildir de anlayabilmeniz için su   diyelim.    Hazret-i Allah'ın bu deryasını hiçbir beşerin hafsalası   almaz, hiç kimse bunu anlayamaz, o kadara büyüktür. Bu ma­nevî su, Hazret-i Allah'ın deryasından Habibinin   der­yasına gelir.   Onun deryası   da uçsuz    bucaksızdır. Çünkü Hazret-i Allah'tan mâda zerreden kürreye   ya­ratılan herşey O'nun nurundan yaratılmıştır. Bunu Ce­nâb-ı Allah gözümüzle gösterdi, size olduğu   gibisini tarif ediyoruz. Onun deryası hiçbir mahlukun idrâki dahilinde değil haricindedir. Bu su oradan zamanın - mürşidinin deryasına gelir. Onun deryası da uçsuz bucaksızdır. Rabıta yapıldığı zaman, muhabbet teslimiyet ve itimat nisbetinde, gönüllere yerleştirilen ma­nevî borular büyür ve kişi o depodan o nisbette çok­ça su alır. Çok muhabbet eden, çok riâyet eden, çok itimat eden, o feyiz suyunu aldıkça ve o su orda durdukça varlık erimeye başlar. Tâ ki sıfıra indiği zaman mürşidi meydana çıkar, onda tasarruf etmeye başlar. Fena fir’rasul de böyledir, Fenâ'fillâh da böyledir. Bu birinci merhaleyi anlarsak, ötekiler de kendiliğinden anlaşılmış olur.

 

  1. “Pirlerimin tasarrufu yetişti. Şeytan’nın bir hilesi olduğunu anladık” yalanı (S.277-278)

      Bir defasında da gece idi. İbadet ediyorduk. Kıyamda iken «Sen artık en yüksek makama çıktın!...» diye içten ve hâli bir ses işittik. Hemen o anda Ce­nâb-ı Hâkk'ın lütfü Pirlerimin tasarrufu yetişti, o sesin yabancı olduğu ve şeytandan geldiği bilindi. Biz kı­yamda olduğumuzu zannediyorduk. Meğer Mevlâ di­lediğini ibâdet esnasında yüksek bir noktaya çıkarı-yormuş. Biz bunu bilmiyorduk. Yalnız gayr-i ihtiyari iniş yapmak lüzumunu hissederek derhal harekete geçtik. O kadara bilgili ki, o kadara hilesi çok ki «Şayet bu tuzağı anlarsa sıyrılmak için inişe geçer, bu sefer ben onu burada avlarım.» diye hesaplamış ve iniş yapacağımız yere kendisine ait bir kürsü kurmuş. Ayaklarımız o kürsünün üzerinde durdu, iniş yapama dik. Kursunun şeytana âit olduğunu duyuran   Hazret-i Allah, kendisine sığınma lütfunu da bahşetti, istimdat sayesinde istediğimiz yere rahatça inebildik.   Cenâb-ı Hakk bu çok büyük tehlikeyi bir anda bertaraf ettirdi. Bunların hepsi an içinde an oluyor.

 

  1. “Gücdüvani (K.S)’nin asırlar boyu tasarrufları devam etti.”yalanı ve şirki (S.279-280)

     Abdülhâlik Gücdüvânî (k.s) Hazretlerimizden son-ra gelen Pirân-ı izam, hep Onun himmeti altında ye­tişti. Tasarrufu asırlar boyu devam etti. Hazret-i Al­lah Ona o selâhiyeti o kuvveti bahşetmiş. Şâh-ı Nak-şibend (k.s) Hazretlerimiz de böyledir. O Sultanımız­dan sonra birçok Efendilerimiz Pirlerimiz gelmiş geç­miş, fakat hep O'nun manevî himayesinde ve nezâ­retinde yetişmiş. İmâm-ı Rabbani (k.s) Hazretlerimiz hakeza öyle... Hazret-j Allah'ın çok büyük sevgilileri­dirler.

Şeyh Es'ad Efendi (k.s) Hazretlerimiz de nadi­ren gelenler arasındadır. Meselâ intisab eden bir kar­deşe, biz hemen Şeyh Es'ad Efendi (k.s) Hazretlerimizi tanıtmaya çalışıyoruz.   Ona muhabbet etsin   ki, himmet ve tasarruflarını üzerine celbetsin.

 

  1. “Şeyh Esat Efendi Allah’ın izni ile kişinin hayatının takdir (kader) ilmini değiştirmekle değiştirmek meşguller.”küfrü (S.280-281)

       Cenâb-ı Hakk o kadara büyük tasarruf ihsan bu­yurmuş ki, birgün bakıyoruz Şeyh Es'ad Efendi (k.s) Hazretleri Hazret-i Allah'ın izniyle kişinin hayatının takdir filmini değiştirmekle meşguller. Tasavvur buyurun büyüklüğünü. Zaten Tarikal-l Nâkşibendiye'nin Pirleri hep öyle, hepsi yüksek... Hazret-i Allah öyle murad etmiş.          .

      Ne yazık ki diğer hulefâsından hiçbiri orayı tarif atmıyor ve o muazzam kaynaktan o muazzam deryâdan müridânı mahrum ediyorlar. Hatta bir kardeşle tanışmıştık «Ben yirmi senedir İzmir'deyim fakat bilmiyorum.» diyor. Bunu müşahede edince hayret ettik.

 

  1. “Yol sizin evlat da sizin diyoruz . Esat Efendi tasarruflarına alıyor.Mürid bir günde yetiyor.”yalanı (S.281)

     Cenâb-ı Hakk'ın sırf bir ihsanından ötürüdür ki, intisab eden bir ihvanı biz ilk ânda Efendi Hazretlerine, Şeyh Es'ad Efendi (k.s) Hazretlerine sevdirmeye çalışırız. Bize gönderileni hemen Efendilerimize havale ederiz. Hiç tutmayız, aradan hemen çekiliriz. Böyle büyük üstadlarımız varken niçin tutayım? Onlar tasar­ruf etsinler, biz Onlara hizmet edelim. Bizde bu fikir hâkimdir. Çok şiddetle de istendiği için, inşaallah Mevlâ bunu reddetmez. Yol sizin evlâd da sizin diyo­ruz. Bu surette muhabbet ettikçe, Onlar da ister istemez himayelerine alıp kısa zamanda yetiştiriyorlar. Bir yılda yetişecek mürid bir günde yetişiyor. Çok kestirmeden yol veriyorlar. Bîr tek teveccühleri bakırı altına çeviriyor. Kendimde tutsam, kendimde o hal yok ki.. Yeter ki bir kere tasarruflarına alsınlar.

 

  1. “Ölmüş bir mürşidin hayatı garantidedir.Tasarrufu O nisbette büyüktür, tehlikesiz hareket eder.”yalanı (S.281)

    Ahirete intikal etmiş bir Mürşid-i Kâmilin nefsi yoktur, ruhu kalıptan çıkmıştır. Hayatı garantidedir. Tasarrufu da o nisbette büyüktür, tehlikesiz hareket eder. Fakat zamanın mürşidinde nefis ve şeytan var, önünü göremiyor. Cambaz gibi ipin üzerinde yürü­yor. Her ân bir tehlike ile karşı karşıyadır. Binaenaleyh geçmiş Pirân-ı izam daima Ona destek verirler, önü­nü gösterirler ve hiç yalnız bırakmazlar. Yapacağı iş­leri tanzim ettirirler. Çünkü Onun yapacağı iş değil.Onlar daima vazife başındadırlar.

 

  1. Beyazıd-ı Bestami’nin “Veliler Allah’ın gelinleridir.”yalanı (S.287)

      Bâyezid-i Bestâmi (k.s)  Hazretlerimizin bir ifşaatları var «Velîler Hazret-i Allah'ın gelinleridir.» buyur­muşlar. Hakikaten de böyledir.   O sevdiğini bulmuş, sevdiğine kavuşmuş.

 

  1. Ömer Öngüt ruhu üç bölümden geçirerek Allah’a iftira ediyor (S.290-291)

      Yani Hazret-i Allah (Kudsî ruh) u ahsen-i takvîm üzere yarattıktan sonra, Lâhûd âleminden saldı, berâ-berinde tevhid tohumu olduğu halde evvelâ (Ceberut âlemi) ne indirdi. Ruhlara o âleme mahsus, o âlemin nurundan kisveler giydirdi. Bu kisveyi giyen ruhlar (Sultanî ruh) oldu.

Sonra o kisve ile (Melekût âlemi)ne indirdi. Orada 'da o âlemin nurundan kisveler giydirdi. Bu kisveyi giyen ruhlar da (Ruhanî ruh) ismini aldı.

       Hazret-i Allah ruhları yine saldı  (Mülk    âlemi)ne indirdi. Emr-i ilâhi ile cesedlere inip mülk.   kisvesine bürünen ruhlar ise (Cismânî ruh) oldu.

Demek ki ruh üç bölümden geçmiş oluyor. Bir de (Kudsî ruh) var ki, o yeri gelince açıklanacak.

Alemlerden süzüle süzüle gelen ve ulviyattan halk olunan ruh. hissiz ve hareketsiz vücuda sığdırıl­dı. Vücudda birde nefis var. Nefisle ruh vücudda ay­rı ayrı yer tutmuşlardır. Nefis zulmâni bir buhardır, karın boşluğunda bulunur. Hazret-İ Allah cesedde ruh­ların her birine, kendilerine mahsus yerler ayırmıştır. Cismânî ruhun yeri etle kan arasıdır ve bedende ter­biye edilir. Ruhanî ruhun yeri kalp, sultanî ruhun yeri fuad, kudsî ruhun yeri ise sırdır. Ruhların terbiyesi ayrı bir husustur.

Sır, Halik ile mahluk arasında bir vâsıtadır, tercü­man mesabesindedir. Çünkü Kudsî ruha sahip olan bir kimse Hazret-i Allah iledir ve O'nun mahremi sa­yılır.

Yani içten içe, âlemden âleme geçiliyor. Bunlar bâtınların da bâtınıdır.

 

  1. Ömer Öngüt yavaş yavaş böylece zıvanadan  çıkmaktadır. (S.292-293)

      Peygamber vekili olan bir mürşid merdiven gibi-tiir. Cenâb-ı Hakk'ın ilm-i ezelîsinde hidâyet nasip ettiği kulları tasarrufu ile o ulvî âlemlerin yüksek ma-kamlarına tekrar ulaştırır. Nefis de ruha tabi olarak o makamlara çıkar. Tarikat-ı Nakşibendiyenin bir hu-susiyeti de budur. Mürşid, muhabbet ve teslimiyet nisbetinde tasarrufunu kullanır. Günâ gün nasibini vererek sınıflarını geçirir, mekteplerini değiştirir. Böylece ruh tekâmül edip yükselmeye başlar. Mele-küt âlemine çıktığında ruhanî ruh olur. Ceberut âle­mine çıkabilirse sultanî ruh ve nihayet lâhut âlemine yükseldiği zaman kudsî ruh olmuş olur. Burası nebi­lerin velilerin makamıdır, «insan benîm sırrındır, ben de insanın sırrıyım.» Hadis-i kudsî'si bu ruhu tavsif eder.

'Hazret-i Allah kudsî ruhla desteklediği ve lahut alemine kadara çıkmaya fırsat verdiği bu kullarından dilediklerini orda tutan dilediklerini de irşad için tekrar insanların arasına geri gönderir. O her ân Al­lah iledir. Kendisi istemediği halde emir tahtında dön­dürülmüştür, insanları irşad için beşeriyet kisvesine bürünmüştür.Görünüşte halk -ile, fakat batini Hakk ile meşguldür. Yeryüzünde Cenâb-ı Hakk'ın emriyle tasarruf eder. Fâil-i mutlak'ını fiillerini görür, bir yap­rağın tutunduğu kadara bile tutunacak varlığı yok­tur. Bir çöp kadara kıymeti olmadığını bilir; kendisi­ni bir resimden hiç fark edemez. Çünkü Fâil-i mutlak o resimde tecellî ediyor. Fakat bu bilinmediği için herkes resmi görür.

 

  1. “İmam Şarani intisap etmeyenlerin ölü cenaze olacakları” iftirası (S.303)

 

Hepimiz elhamdülillah müslümanız diyoruz,İsla-miyeti yaşamaya gelince, nefse zor geldiği için hiç de oralı değiliz, imanın kemâline nail olmadıkça, kendi­mizi çok rahat aldatırız. Muhakkak yoluna   girmemiz lâzım. Imam-ı Şârânî (k.s) Hazretleri    intisab   etme­yenlerin ekserisinin mort olarak gideceğini söylemiş­ler, Abdülkâdir Geylânî (k.s) Hazretleri de «Şeyhi ol-mayanın şeyhi şeytandır» buyuruyorlar.

 

  1. Mürşid ilah ,mürid kul . Tasavvuf dininin aslı budur (S.319)

    Amma Hazret-i Allah ki onu tayin etmiştir, mürid ondan alır. Bunun temsilini şöyle arzedelim: Bir murşidle müridi bir dereden geçeceklermiş. Müridine dönmüş «Evlâdım köprü çok uzakta, kestirmeden geçi-verelim. Ben Allah Allah deyip geçerken, sen de mürşidim mürşidim de ve yürü» demiş. Yürümeye başla­mışlar. Biraz gidince mürid içinden «Ben de Allah diyeyim yürüyeyim" diye geçirmiş. 'Niyetini değişti­rince batmaya başlamış. Durumu sezen mürşid «Oğ­lum ben bu Allah lafzını söylemek için kırk senedir uğraşıyorum, bugün söyledimde, O'nun hürmetine yürüyorum. Benim söylediğim Lâfza-i Celâlin yüzü suyu hürmetine şeyhim de de yürü» demiş.

 

  1. Ömer Öngüt, İmam-ı Rabbani , Muhyiddin Arabi en büyük zulüm içerisindeler (S.341)

      İmam-ı Rabbanî (k.s) Hazretlerimiz «Kıyamete kadara bu yola girecek olan kimselerin ismi cismi tek tek bana bildirildi,» buyuruyorlar.

Muhiddin Arabî (k.s) Hazretleri de, gelecek bütün mürşidlerin ismini bildiğini ifşa etmişlerdir.

  1. “Şah-ı Nakşibendi (K.S) ‘in yüz fersah(bir fersah 5 km) mesafede gömülen her  Müslümana şefaat edecektir.”(S.341)

        Şah-ı Nakşibend (k.s) Hazretlerimizin «Mezarımın yüz fersah mesafesinde gömülecek her müslümana şefaat etme izni verildi.» buyurmalarından, onlara ne kadara geniş merhamet ve selâhiyet verildiği anlaşılı­yor. Nerde kaldı ki müridânın üzerine eğilmiş olma­sınlar. Mezarının etrafrnı düşünürde kendi evlâdını düşünmez mi yolun büyüğü?   Müridân    demek   öz
evlâdı demek.»(2)

 

     (1) Yine Sultan Veled’den nakledilmiştir; Bir gün iler gelen sofiler babam Hüdavendigardan : “Ebu yezid (Tanrı rahmet etsin), Ben tanrımı daha sakalı bitmemiş çocuk suretinde gördüm, buyuruyor.Bu nasıl olur ?” diye sordular .Babam: Bunun iki hükmü vardır : ya Beyazıd  tanrıyı sakalı bitmemiş genç şeklinde görmüş yahut Beyazıd’dın meylinde ötürü Tanrı onun gözüne genç çocuk suretinde görünmüştür.” Dedi yalanı; ŞARK İSLAM KLASİKLERİ   ---ARİFLERİN MENKIBALERİ--- AHMET EFLAKİ       

İSTANBUL 1989 S. 56 CİLT-2

(2) Yaklaşık 78.500.000 metrekare