Kaynak - İslami Bilgiler - Osmanli O.n.topbas - 1. Sayfa
Kaynak: Abide Şahsiyetleri ve Müesseseleri ile OSMANLI
Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Yayınları 143, İstanbul 1999, Erkam Matbaacılık
1.Padişahlar’ın Medineden gelen kağıtları yüzüne gözüne sürme hurafesi.(S. 13)
İslâm târihinin sahabe devrinden sonra en ihtişamlı safahatını teşkîl eden Osmanlı Devleti, pâdişâhından çobanına kadar bütün halkının Peygamber muhabbetiyle temeyyüz ettiği bir devlettir. Peygamber -aleyhi's-salâtü ve's-selâm-'a, her adı anıldığında salât ü selâm getirmenin yanında, ihtiram ile elini kalbine koymak, O'nun mevlid-i şerîfi okunurken velâdet ânını ifâde eden mısraları topyekûn ayakta dinlemek gibi sayısız ihtiram tezahürünün en mükemmel örneklerini bu yüce devletin zirvesindeki pâdişâhlar, bir örf hâline getirerek ortaya koymuştur.Medine-i Münevvere postası geldiği zaman abdestini tazelemeden, oradan gelen kâğıtları öpüp gözüne sürmeden ve ayağa kalkmadan okutturan bir tek Osmanlı pâdişâhı yoktur.
3.Sakal-ı şerefin bereket ve rahmet getirdiği yalanı.(S: 14)
Yine Hazret-i Peygamber –sallâllâhü aleyhi ve sellem- efendimizden muazzez bir hâtıra olarak saç ve sakallarının mübarek tellerinin, câmî minberlerinde kırk bohça içinde saklanıp "sakal-ı şerîf" adı ile asırlarda beri ümmete bir bereket ve rahmet olması, ne büyük bir muhabbet ve ihtiram nişânesidir.
4.Osman Gazi’ye geleceğin bildirildiği yalanı.(S: 21)
Rivâvetlere nazaran, daha O doğmadan evvel, yapacağı büvük işler babası Ertuğrul Gâzî'ye manen bildirilmişti. Nitekim kendisine lütfedilen yüksek kabiliyet ve idaredeki dirayetinden dolayı, babasının vefatını müteâkib, diğer bütün beyler, en küçük evlâd olmasına rağmen O'nu ittifakla aşîretin reisi olarak tanıdılar. O'nun, beyliğin başına geçişini zamanın şâirleri şöyle dile getirmişlerdir:
Kuşandı dîn kılınan bele,
Ede İslâm'ı izhâr bütün âleme.
Açıldı fırsat-ı İslâm'ın kapusu
O, Muhammed ümmetinin sen/eridir..
5.Edebali hem “Ğaybı ancak Allah bilir” diyor, hem de gelecekten haber veriyor.(S: 22-23)
“-Oğlum gaybı ancak Allah bilir. Lakin gördüğün bu rüyada dolu dolu hayır vardır. Cenab-ı Hak sana ve soyuna saltanat nasib edecektir. Dünya oğullarının himayesine girecektir. Benim zürriyetimden bir kız ile evleneceksin. Bu izdivaçtan doğanlar senin kuracağın ve giderek büyüyecek olan büyük bir devletin başına geçeceklerdir. Bu devlet de batıya doğru genişleyecektir.”
6.Muhyiddin-i Arabî’nin Osmanlıyı 70 sene önceden haber verdiği yalanı.(S: 23)
Nitekim Ahmed Cevdet Paşa'nın naklettiği vechile Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri, Osmanlı Devleti kurulmadan yetmiş sene önce onun müjdesini vermişti. O, bunu ilm-i cifir ile Kur'ân-ı Kerîm'deki âyetlerden istinbât etmiş ve üstelik eserinin ismini henüz Osmanlı beyliği bile ortada yok iken "ed-Dâiratü'n-Nu'mâniyye fi'd-Devleti'l-Osmâniyye" (Osmanlı Devleti'nde Soy Dâiresi) koymuştur. Ayrıca bu eserde Osmanoğullan'ndan birinci halîfenin Yavuz Sultan Selîm Han olacağı v.s. birtakım hâdiseler de yer almaktadır.
7.Osmanlı kültürünü Muhyiddin-i Arabî şekillendirmiştir.(S: 36)
İlk Osmanlımedresesi Osman Gâzî zamanında İznik'te açılmıştı. Müderrisliğe de, zamanın zahirî ve bâtını âlimi Dâvûd-i Kayseri tâyin edilmişti. Bu zât, Muhyiddîn-i Arabi'nin "Fusûsu'l-Hikem"ini şerhetmiştir Bu eser, tasavvufî telakkînin Osmanlı toprağı üzerinde yayılmasına bir zemin oluşturmuştur.
8.Osmanlı savaşlarda ruhanilerden feyz almış.(S. 40)
Osmanlı’da mürşid-i Kamillerin feyiz ve ruhaniyeti ile gaza ve cihad aşkı, bütün dünyaya karşı hidayet sancağını dalgalandırıyordu. Tasavvufun manevi merkezleri olan tekkeler inkişaf edip halkı olgunlaştırıyordu.
11.Akşemseddin’e fethin zamanının Allah tarafından bildirilmesi yalanı.(S: 107-108)
Feth-i mübîn uzadıkça uzuyordu. Başlangıçta fethe karşı çıkanlar arasında huzursuzluk başladı. Öyle ki, Sultan Fâtih'in yanına varıp;
"-Suttanım! Bir dervişin sözüyle bu kadar asker helak oldu. Hâlâ
Frengistan'dan kâfire yardım gelir. Artık fetih ümîdi kalmadı..." dediler.
Hem fethin gecikmesinden hem de onu istemeyenlerin yaptıkları tazyiklerden son derece canı sıkılan Fâtih, vezîri Ahmed Paşa'yı hocası Akşemseddîn'e yolladı:
"-Paşa! Var Şeyh Hazretleri'ne sor ki, kaleyi fethetmek ve zafere ulaşmak müyesser midir?"
Bu suâle Akşemseddîn Hazretleri, cevaben:
..
"-Ümmet-i Muhammed'den bu kadar müslümanlar ve gâzîler bir kâfir kalesine hücum eylediler. İnşâallâh fetih müyesser olur!.." haberini gönderdi.
Ancak Fâtih Sultan Mehmed Han, bu haberden arzu ettiği cevabı alamamış olduğundan ve biraz da içinde bulunduğu hâlet-i rûhiyenin verdiği fetih ve zafer iştiyakının sabır ve itidâlindeki tahammülü zorlaması ile Ahmed Paşa'ya:
"-Paşa! Bu haber kâfî değil! Müjdelediği zaferin vaktini dahî bildirsin!.." dedi.
.
Genç Sultan'ın içinde bulunduğu durumu gayet iyi bilen Akşemseddîn Hazretleri, derin ufuklara daldı ve fethin akamete uğramaması için Pâdişâh'ın irâde ve azmini manen takviye zarureti hissederek uzun müddet Rabbine iltica etti. Nihayet vârid olan zuhurat neticesinde, kendisinden istenilen malumatı verdi:
"-Rabîulevvel ayının yirminci günü seher vaktinde sıdk u himmetle filân cânibden hücum edilsin! Fetih o gün nasîb ola!.. Kostantiniyye şehri ezan sadâlarıyla dola!.." dedi.
12.Akşemseddin’in yalanları.(S: 112)
Oyle ki Akşemseddin istikbâle âid malumatlar bile vermiştir. Daha sonra Akşemseddîn -kuddise sirruh- Hazretleri'ne, fethi müteakiben:
"-Niçin fethi önceden haber vererek, istikbâl hakkında sözler söyledin?" diye sorulunca, O da:
"-Kardeşim Hızır -aleyhisselâm-'dan, fethin ne zaman zuhur edeceğini öğrenmiştik!." buyurdu.
13.Akşemseddin’in Eyüb Sultan’ın kabrini tesbit ettiği yalanı.(S: 112)
Fâtih Sultan Mehmed Han, İstanbul'un fethinden sonra, daha evvel feth-i mübîn için gelip orada şehîd düşmüş bulunan ashâb-ı güzînin kabirlerini tesbît ettirmeye başladı. Bunlardan Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in mihmandarlığını yapan Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin kabrini hassaten tesbît ettirmek istiyordu. Ancak düşman tecâvüzlerine karşı muhafaza maksadı ile gizlenmiş olan bu mübarek kabr-i şerîfj bulunamadı, Bunun ûzerine Fâtih, Akşemseddîn Hazretleri'ne müracaat ederek:
"-Efendi Hazretleri! Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin kabrini nasıl bulabiliriz? diye sordu,
Hazret-i Pîr, birkaç dakika murakabeye vardıktan sonra o mübarek ve şanlı sahâbînin kabrinin yerini gösterdi. Oraya işaret olması için bir sopa dikildi. Fakat Fâtih Mehmed Han, hocasına itimadsızlığından değil, ancak gönlünün tamamen mutmain olması için geceleyin sopanın yerini değiştirdi. Ertesi gün belirlenen yeri kazmak üzere gelindiğinde Akşemseeddîn Hazretleri, tekrar murakabeye vardı ve talebesi Fâtih'in hayret nazararları arasında:
"-Sultanım! İşaretimizin yeri değişmiş!.." deyip sopayı eski yerine getirdi.
Artık Sultan'ın gönlünde hiçbir şüphe kırıntısı dahî kalmadı ve gösterilen yer kazılmaya başlandı. Birazdan Ebû Eyyûb'a âid bir mezar taşı çıktı; Akşemseddîn Hazretleri'nin kerameti tahakkuk etti.
14.Osman Nuri ‘Osmanlıdaki çocuk ve kardeş katlini’ savunuyor.(S: 118)
Bu ölçüler ışığında devletin tek elden idare edilerek ümmetin parçalanıp güçsüz beyliklere bölünmemesi ve bu suretle ehl-i küfür karşısında devamlı olarak kudretli kalınabilmesi için Fâtih'in hukûkîleştirdiği «kardeş ve evlâd katli» mes'elesi, Osmanlı Devleti'nin ömrünü uzatan en büyük sâiklerden olduğu söylenebilir.
16.Sultan Beyazıd’ın ka’beyi İstanbul’dan görmesi yalanı.(S: 138)
Cem'in vefatından sonra Sultan Bâyezîd Han, haricî siyâsetini daha hür bir zemine oturtmak imkânına kavuştu. Ayrıca, ülke içerisinde de büyük bir îmâr hamlesine girişti. İstanbul'un yedi tepesinden biri üzerine oturtulan o muhteşem Bâyezîd Câmii'ni, mîmâr Kemâleddîn'e inşâ ettirdi. Bu câmînin temeli, 1501 senesinde atılmış, külliyesi ile beraber beş senede tamamlanmıştır.
Evliya Çelebi, Seyâhat-nâme'sinde Bâyezîd Câmîi hakkında pek çok malumat kaydeder. Şöyle ki:
"Mîmârbaşı, kıble hususunda tereddüd edince, Sultan Bâyezîd Han: «-Şu anda ayağıma bas!.» der.
Mîmârbaşı, ayağını basınca, Kâbe-i Muazzama'yı karşısında görür. Sultan Bâyezîd-i Velî'nin ayaklarına kapanır. Böylece kıblenin istikâmetini belirlenmiş olur."
17.Beyazıd’ın Hızır’ı yakalaması yalanı.(S: 139)
Sultan Bâyezîd Han, kendi adıyla anılan bu meşhur caml-i şerifin inşaatında, sık sık gelip bizzat bedenen de çalışırdı. Bu çalışmaları sırasında birgün, ustalardan birinin duvarı gayet sür'atle örüp yükseltmesi dikka-tjni çekti. Alâkayla bakınca, şâirin:
"Ehl-i dil birbirini bilmemek insaf değil" ifâdesi veçhile, O'nun Hızır -aleyhisselâm- olduğunu anladı.
Hemen yanına varıp O'nu yakaladı ve elini sıkı sıkıya tuttuktan sonra:
"- Her namaz vaktinde bu câmîye uğrayacağına söz vermezsen, sim di bağırır ve Hızır'ı yakaladığımı cümle âleme ilân ederim!.."dedi.
Hızır -aleyhisselâm-, özür beyân etti, işlerinin çokluğunu ileri sürerek böyle bir külfetten afv edilmesini diledi. Fakat Velî Bâyezîd, her namaz vaktinde uğramak iddiasını, günde bir defa uğramak şeklinde hafifleştir diyse de, Hızır -aleyhisselâm-, buna da razı olmadı. Nihayet, haftada bi kere uğramak şeklindeki talebini kabul etmesi üzerine Bâyezîd-i Velî, Hı zır -aleyhisselâm-'ı serbest bıraktı.
Bu menkıbe dolayısıyladır ki, asırlardan beri Bâyezîd Câmi-i Şerîfi'ne Hızır -aleyhisselâm'ın haftada bir defa uğradığına inanılır. Hattâ bu husustaki tevatüre göre de, Hızır -aleyhisselâm-, her uğrayışında namazın kırmızı kuşaklı minarenin civarında kılarmş.
19.M. Arabî’nin geleceği bilmesi yalanı.(S: 150)
islâm birliği yolunda ilerleyen Yavuz Sultan Selîm Han, Şam'a girince, Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri'nin bir kerameti zuhur etti. O sağlığında:
"Sîn, şın'a girince benim kabrim bulunacaktır." buyurmuştu.
Nitekim, Selîm Han'ın Şam'a girişi ile, Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri'nin kabr-i şerîfi keşfedildi.
20.Rasulullah’ın Sina çölünde Yavuz S.Selim’e kılavuzluk yaptığı yalanı.(S: 152)
Meğer ki Sultan da, o gece aynı rü'yâyı görmüş! Bu manevî işaretlerle takviye edilen Yavuz:
"-Hasan Ağa da dîvânda bulunsun! Tez Mısır seferi hazırlıklarına başlansın!"dedi ve 1516'da Mısır seferine çıktı.
Yavuz, Mısır Memlükleri'nden, daha önce İran'a yardım etmeyeceklerine dâir ahid almıştı. Onlar, bu ahdi nakzettiklerinden üzerlerine yürüdü. Memlûk ordusu ile Mercidabık Ovası'nda karşılaştı. Onları, kesin bir şekilde mağlûb etti.
Ancak, bu zaferin ikmâli için Mısır'a ulaşması stratejik bir zaruretti. Bunun içinse korkunç Sînâ Çölü'nü geçmek gerekiyordu. O, bu güç İşi, hiçbir zayiat vermeden, herhangi bir ikmâl güçlüğü çekmeden onüç günde başardı. Büyük bir askerî dehâ sayılan Napolyon bile, Yavuz'dan üç-yüz yıl sonra bu işi başaramamış ve Fransız askerleri susuzluktan çıldırarak birbirlerini vurmuşlardır. Birinci Cihan Harbi'nde, yeni tekniğin verdiği imkânlarla bile bu çölün, ancak onbir günde geçilebilmiş olması düşünülürse, Yavuz'un yaptığı işin azameti daha iyi anlaşılır.
Paşalar ve askerde bu çölün nasıl geçilebileceğine dâir büyük tereddüdler vardı. Bu amansız çöl, sanki gündüz cehennem; gece ise, bir buz diyarı idi. Artı 50 ile, eksi 20 arasında değişen bir iklîme sahipti. O sanki kumdan bir denizdi.
Lâkin Yavuz'un azmi ve kat'î kararı ile çöle girildi. Bir müddet sonra Yavuz, atından indi, yürümeye başladı. Askerî erkân, hayret ve dehşet içinde idi. «Atların büe kanının kaynadığı, zor yürüdüğü bu çölde Sultan, niye atından indi, yürümeye başladı?» diye fısıltılar başladı.
Bu dehşet içinde askerî erkân da, atlarından inip yürümeye başladı. Paşalar, Yavuz Han'ın can-ciğer arkadaşı Hasan Çan'a:
"-Ne olur Hünkâr'a sor. Bu acep ne işdir?" dediler.
Hasan Can, Yavuz'a merakla, bu hâlin neyin nesi olduğunu sorunca, Yavuz:
"-Hasan görmüyor musun; önümüzde Allah'ın Rasûlü Fahr-i Kâinat -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz yürüyor?!. O Âlemler Sultanı yaya yürürken biz nasıl at üzerinde olabiliriz?.' dedi.
21.Allah Rasulünün ruhaniyetinin Yavuzla beraber olduğu yalanı.(S: 153)
Yavuz ve ordusu, girmiş oldukları korkunç Sînâ Çölü'nü, bir bulutun altında, Allah Ra-sûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in rûhâniyetleri ile onüç günde geçtiler. Mısır'ı fethettiler.
22.Osman Nuri’nin bozuk akidesine iki misal.(S: 161-2)
"Rivayete göre Yavuz, Mısır seferinde Konya'nın Çumra ovasından geçerken ordusuna mola verdi. Bu esnada kendisi de, birkaç kişi ile etrafı dolaşırken bir ihtiyara rastladı. Selâm verdi. Sonra:
"-Uzak yerden geliyorum, karnım aç, yiyeceğin var mı?" diye sordu.
Yaşlı zât, meşgalesine devam ederek ilerideki bir tencereyi gösterdi ve «buyur» dedi.
Bu defa Yavuz:
"-Fakat yalnız değilim. Ardımda kocaman bir ordu vardır." dedi.
Nur yüzlü ihtiyar, hiç telaş etmeden:
"-Evlâdım, kaptaki aş hepinize yeter inşâallâh!" dedi.
Gerçekten bütün asker, bu kaptan karnını iyice doyurdu; yine de kaptaki aş bitmedi. Bu hâl karşısında hislenen Yavuz, bu yaşlı zâtın duasını da alarak yoluna devam etti. Zafer sonrası bu zâta tekrar uğradı ve bir isteği olup olmadığını sordu. Mübarek Allah dostu, yavaş bir sesle:
"-Sultanım! Bir ikincisi olmadığı için mendilimi verirseniz sevinirim." dedi.
Yavuz önce şaşırdı. Sonra da muharebede yaralandığı sırada yarasını bir mendille saran zâtın bu olduğunu anlamakta gecikmedi. Mendili çıkarıp sahibine iade ederken gözleri nemlenen Yavuz, gönlünün derinliklerinden Cenâb-ı Hakk'a sonsuz ve sayısız nîmetlerinden dolayı şükürler ediyordu.
Bu hâdise, Hakk dostlarının, Yavuz'un samimiyetine karşı maddî ve nânevî tasarrufta bulunduğunun en bariz misâllerindendir.
23.Yavuz’un geleceği bildirmesi yalanı.(S: 165)
""Evliyâullâha pek yüksek bir hürmet ve bağlılık gösteren Yavuz Sultan Selîm Han'ın kendisi de hiç şüphesiz babası gibi Allah'ın has bir kulu idi. O'nun keramet mâhiyetinde pek çok davranışlar ortaya koyduğu târihî gerçekler arasindadır. Şöyle ki:
Birgün dîvândan içeri hiddetli bir şekilde girmişti. Elbisesini ğiştirmeden bir zaman odada dolandı ve kendisini kızdıran şeyi mırıldanıp durdu. Meğer Ferhat Paşa'nın İskender Çelebi'yi olur olmaz koruyup kayırmasına gazaplanmıştı. Çünkü aralarındaki dostluktan başka şeyler sezinlemişti. Sonunda yüksek sesle şu sözleri sarfetti:
"-Akıbet görürsün hele Ferhat!. Sen şimdi İskender'i koruyup duruyorsun, ama bu korumaktan ne fayda çıkacağını inşâallâh birbirinize karşı asıldığınız zaman görürsünüz!.."
Aradan seneler geldi geçti ve Kanunî devrinde bu iki şahıs, Selîı Jian'ınjlediği gibi karşı karşıya asıldılar.
25.Osman Nuri’nin ‘Başını vermeyen şehid’ hurafesi.(S: 185)
Zigetvar'a altı menzil yakında Grijgal palangası vardı. Burası Osmanlılar'ın elinde idi. Ancak bu yer, o sıralar Zigetvar henüz fethedilmemiş olduğundan devamlı düşman tehdîdi altında idi. Bir seferinde düşman, yine bu küçük yeri muhasara altına almıştı. Düşman kumandanı Kraçin, Osmanlı kumandanı Ahmed Bey'den Grijgal'in teslîmini istedi. Gâzîler bunu kabule yanaşmadılar ve bir huruç hareketiyle düşmanla cenge karar verdiler. O gün kurban arefesi ve cum'a günü idi. Kadı Efendi, Allah yolunda cihâd aşkı ile dolu yiğitlere:
"-Hücumu cum'a namazından sonra yapmak daha münâsiptir..." dedi.
Namazı edadan sonra bütün gâzîler, «Allah, Allah» nidaları ile kaleden bir ok gibi düşmanın üzerine atıldılar. Bir cenaha Gâzî Mehmed Bey, diğer cenaha Gâzî Hüsrev Bey kumanda etmekteydi. Düşmanla kıyasıya bir mücâdele başladı. Harbin en şiddetli bir ânında Gâzî Mehmed Bey şehîd düştü. Başı gövdesinden ayrılmıştı. Bir düşman neferi de onun kesik başını aldı ve doludizgin uzaklaşmaya başladı. Bunu farkeden Gâzî Hüsrev Bey, gözleri dolu dolu bir halde gönül dostuna haykırdı:
"-Bre Mehmeed! Düşmana baş kaptırmak yiğitliğe sığar mı? Canını verdin, bari başını verme!.."
Bu içli kelimeler henüz bitmişti ki, şehîd Mehmed'in başsız vücûdu birden yerinden doğruldu ve düşmanına yetişip onu bir hamlede yere serdi. Sonra başını ellerine aldı ve oracığa uzanıverdi.
Bu muazzam manevî hâdiseyi seyreden Kadı Efendi, hayretler içinde kalmıştı. Bir müddet sonra düşman perîşân edildi. Diğer şehîdlerle birlikte başını koygunda tutan mübarek şehîd Mehmed Bey de bulunduğu yere defnedildi
26.Mahmud Hüdayi’nin görmediği mektuba cevap hazırladığı yalanı.(S: 190-191)
Haberci, mektubu alıp sür'atle Üsküdar'a geçti. Azîz Mahmûd Hüdâ-î'nin kapısını çaldı. Büyük velî Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri, elinde daha önce hazırlamış olduğu bir zarf ile kapıya çıktı. Habercinin getirdiği mektubu alırken, ona bunu verdi ve:
"-Sultanımızın beklediği cevap burada yazılıdır!" dedi.
29.1.Aziz Mahmut Hüdayi, valide sultanın kalbinden geçeni bildi, yalanı.(S. 196-197)
Sultan Ahmed Han, Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri'ne müstesna bir hürmet gösterir ve ikramda kusur etmezdi. Bir gün Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri ile sarayda sohbet ediyordu. Bir ara abdest tazelemek isteyen Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri için ibrik ve leğen getirdiler. Pâdişâh, hocasîna hürmeten ibriği eline aldı ve abdest suyunu kendisi döktü.Sultan Ahmed Han'ın annesi de kafes arkasında havluyu hazırlamıştı. Valide Sul \tan bir ara kalbinden:
"Aziz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri'nin bir kerametini görseydim!" diye geçirmişti.
Bunun üzerine Mahmûd Hüdâyî, Valide Sultan'ın gönlünden geçenlere vâkıf olarak:
"- Hayret! Bazıları bizden keramet arzu ederler. Halbuki Halıfe-i rûy-i zeminin elimize su dökmesi ve muhterem validelerinin de bize havlu hazırlamasından daha büyük keramet mi olur?" buyurdu.
29.2.Osman Nuri Topbaş bütün ulemaya iftira ediyor.(S: 197)
Sohbet esnasında Ahmed Han:
"-Efendim! Seyyid Abdülkâdir Geylânî hâzretleri'nin, kıyamet günü talebelerine ve günahkâr mü'minlere şefaat edeceği hakkında rivayetler var. Bu rivayetlerin doğruluğu hakkında ne buyurursunuz?"diye sordu,
Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri hemen cevap vermedi. Bir müddet murakabe hâlinde kaldıktan sonra:
"-Evet doğrudur!. Abdülkâdir Geylânî Hazretleri, müntesiplerinden pek çok günahkâra şefaat edecektir!" buyurdu.
Pâdişâh devam ederek:
"-Efendim! Acaba zâî-ı âlînizin de bizlere bîr va'd ve müjdesi yok mudur?" diye sorunca, Mahmûd Hüdâyî Hazretleri ellerini kaldırıp:
"Yâ Rabbî! Kıyamete kadar bizim yolumuzda bulunanlar, bizi sevenler ve ömründe bir kerre türbemize gelip ruhumuza Fatiha okuyanlar bizimdir... Bize mensub olanlar, denizde boğulmasınlar; âhir ömürlerinde fakirlik görmesinler; imânlarını kurtarmadıkça ölmesinler; öleceklerini bilsinler ve haber versinler ve de ölümleri denizde boğularak olmasın!.." diye dua eyledi.
32.Osman Nuri Cevat Paşa’nın şahsını kullanarak hurafe üretiyor.(S: 241)
Çanakkale müstahkem mevkî kumandanı Mirliva Cevat Paşa, Boğaz'a çöreklenen düşman donanmalarının bombardımanları karşısında melûl ve mahzun bir halde iken aşırı yorgunluktan dolayı hafîf bir uykuya dalmıştı. Rü'yâsında hatiften bir ses işitti:
"- Ey Cevat! Sizler Allah Teâlâ'nın yüce kelâmına hürmet ve tazim edersiniz. Bunun için Cenâb-ı Hakk'ın yardımı size müjdeler olsun! Şu denizin üzerine bir bakıver!"
Cevat Paşa, denizin üzerine baktığında, bir nur cümbüşü arasında «kef» ve «vav» harflerini gördü. Ardından uyandı.
Ertesi gün Cevat Paşa, bir mezarın başında Fatiha okurken rü'yâsındaki sesi bir daha işitti:
"-Ey Cevat! Depolardaki 26 mayını denize döşe!"
Heyecana kapıldı. Manevî bir muamma İle karşı karşıya idi. Bunu nasıl çözeceğini düşünürken az ilerde kendisini süzen nur yüzlü bir zâta rastladı. O zât, Paşa'ya yaklaştı ve bir derdi olup olmadığını sordu. Paşa da, olup bitenleri anlattı. O Allah dostu, Paşa'nın anlattığı muammayı derûnî bir vukûfiyetle açıkladı:
"-Evlâdım! Deniz üzerinde gördüğün nur, zaferimize alâmettir. Kâfirlerin bu topraklara sahip olamayacağını gösterir. «Kef» ve «vav» harfleri ise, "ebced" hesabına göre 26 eder. O halde deponuzdaki 26 mayını döşemeniz, zaferin en büyük hamlelerinden biri olacaktır."
Bu sözlerinin ardından o nur yüzlü zât, gözden kaybolup gitti.
33.Osman Nuri’nin asker yutan bulut hurafesi.(S: 246)
Ancak o gün Kraliyet Norfolk Alayı'nın bir bölümü, az bir mukavemetle karşılaştığı için içerilere doğru ilerlemeye muvaffak olmuşlardı. Alay, Azmak Deresi'nin kuru yatağını geçmiş, Kayacık Ağılı mevkiinden Damakçı Bayırı'na doğru yavaş yavaş yürüyordu. Karşılarında küçük bir tepe vardı. Üzerinde de garip, soluk renkte bir bulut durmakta idi. Alay tepeye doğru ilerledi ve bulutun içine girip kayboldu.
Şâhid olanların imzalarıyla İngiliz kaynaklarında da yer alan bu hâdise, düşman birlikleri arasında dehşet uyandırdı. Zîrâ tepenin üzerindeki bulut, 267 kişilik İngiliz askerlerinin son neferini alıncaya kadar beklemiş, sonra da sanki yükünü almış gibi havalanmıştı. Yine o esnada ortaya çıkan yedi-sekiz kadar bulutla birleşerek kuzeye, yâni Trakya istikâmetine doğru uçup gitmişti.
Bugün hâlâ o İngiliz askerlerinin akıbetlerinin ne olduğu bilinmemektedir. Ne esir, ne de ölüm kayıtları, iki tarafta da mevcûd değildir.
Bu hâdise de, Çanakkale savaşlarında fiziken çözülemeyen ve dünyevî ölçülere göre meçhul kalan, ancak hakikati tesbît edilmiş bulunan ilâhî yardımlardan biridir.
34.Ölmüş Kaşıkçı dedenin Çanakkale’de su dağıttığı yalanı.(S: 246)
Çanakkale gazilerinden merhum Lâdikli Ahmed Ağa'nın şâhid olduğu şu hâdise de, o sıkıntılı günlerdeki ilâhî yardımın bir tezahürüdür:
Cehennem? bir ateş altında askerlerin damarlarını kurutacak derecede bir susuzluk yaşanıyordu. Tam bu esnada nur yüzlü bir zât, elinde bir testi su olduğu halde siperlerin arasında peyda oluverdi. Bütün askere buz gibi su dağıttı; yine de testisindeki su bitmedi. Lâdikli Hacı Ahmed Ağa da, bu zâtın testisinden su almıştı. O zât, Ahmed Ağa'ya:
"-Evlâdım! Yaralanırsan, matarana aldığın sudan sürüver!" dedi.
Nitekim bir iki defa yaralanan Ahmed Ağa, yaralarına bu sudan sürdü ve kısa zamanda şifâ buldu.
İsminin Kaşıkçı Dede olduğunu söyleyen bu zât ise, Kilİtbahir'dp medfûn, yıllar önce vefat etmiş bir Allâh dostu idi.
Bu hâdise gösteriyor ki, Allah'ın izniyle evliyâuflâhın Çanakkale harbinde büyük yardımının olduğu muhakkaktır.
35.Osman Nuri Topbaş’ın tayy-ı mekan yalanı.(S: 266-7
Her türlü ilmî liyakat ve makamına rağmen Hüdâyî Hazretleri, o zamanlar Bursa kadılığı vazifesini yürüten Kadı Mahmûd Efendi adında sayısız kadıdan sadece biriydi. Birgün karşısına o güne kadar hiç rastlamadığı türden pek farklı bir dâva çıktı. İki gözünden sel gibi yaşlar akıtan bir kadıncağız, kocasından şikâyetle mahkemeye müracaat etmişti. Kendisini dinleyen Kadı Mahmûd'a şunları söyledi:
"-Kadı Efendi! Kocam her sene hacca gitmeye niyet eder, fakat bir türlü fakirlikten dolayı gidemez. Bu sene de hacca gideceğim diye tutturdu. Hattâ: «- Eğer bu sene hacca gidemezsem seni boşayacağım!» dedi. Daha sonra kurban bayramına yakın ortalıktan kayboluverdl. Beş altı gün sonra da ortaya çıkıp hacca gidip geldiğini söyledi. Hiç böyle birşey olur mu? Kadı Efendi! Artık bu yalancı adamdan boşanmak istiyorum!.."
Kadı Mahmûd Efendi, yapılan şikâyetin tahkîki için kadının kocasını . çağırttı ve ona hanımının söylediklerinin doğru olup olmadığını sordu. Adam cevaben:
"-Kadı Efendi! Hanımımın söyledikleri de doğrudur, benim söylediklerim de. Bilesiniz ki ben gerçekten hacca gidip gelmiş bulunmaktayım. Hattâ o mübarek beldelerde bazı Bursalı hacılarla da görüştüm ve kendilerine getirmeleri için birtakım hediyeler emânet ettim., "dedi.
Kadı Mahmûd Efendi, şaşırdı: "-Bu nasıl olur efendi?!." diye sordu. Adamcağız da anlatmaya başladı:
"- Efendim, her sene olduğu gibi bu sene de hacca gidemeyince, bu yük bir üzüntüyle Eskici Mehmed Dede'ye gittim. O da, benim elimi tutarak gözümü yummamı istedi. Gözümü açtığımda ise Kabe'deydim!., "dedi.
Böyle bir manevî hâdiseye ilk defa şâhid olan Kadı Efendi, bunun mümkün olamayacağını söyleyerek adamın ifâdelerini kabul etmedi.
Bunun üzerine hâlâ mukaddes topraklardaki rûhâniyet ve maneviyat iklîminin taze hissiyatı içinde olan adamcağız, saf, fakat manidar bir cevapla haykırdı:
"-Kadı efendi! Allah Teâlâ'nın düşmanı olan şeytan bir anda bütün dünyâyı dolaşıyor da, Allah dostu olan has bir kul niçin bir anda. Kabe'ye gidemesin?" dedi.Kadı Mahmûd Efendi de, bu cevabı gayet manidar bularak kararı Bursalı hacıların dönüşüne tehir etti. Bursalı hacılar döndüğünde de yaptığı tahkîkat neticesinde mes'eleyi olduğu gibi öğrendi ve büyük bir hayret ve aşkınlık içerisinde dâvayı iptal etmek zorunda kaldı.
Fakat, yüreğine muammalı bir kor düşmüş, zihni karmakarışık olmuştu. Ruh ve irâde çağlayanı, sarhoş bir halde akmaya başladı. Ne yapacağını düşünürken gönlüne damlayan bir ilhamla derhal Eskici Mehmed Dede'ye koştu. Hakîkat ve esrar deryasına dalabilmek için ona intisâb etmek istedi. Ancak Eskici Dede:
"-Kadı Efendi! Nasîbiniz benden değil, zamanın mürşid-i kâmili Mu-hammed Üftâde Hazretlerindendir." dedi.
Meşhur Bursa kadısı Mahmûd Efendi'yi şaşaalı kaftanlar içinde gören Hazret-i Pîr, gelişen ahvâlden manen haberdardı. Ancak Kadı Efen-di'nin niyet ve samîmiyet derecesini iyice ölçmek istercesine talebeliğe hemen kabul etmedi:
"-Gidin Kadı Efendi! Sizin şöhrete boğulmuş, mal ve makam debdebesi içinde şaşaalı bir hayâtınız var. Bu kapı ise, yokluk kapısıdır. Zaten atınız bile buraya gelmek istemediğinden kayalara saplanmadı mı?"dedi ve dergâhın kapısına doğru yürüdü.
Bir yandan şeyhin manevî cazibesi, diğer yandan da gördüğü açık kerametler karşısında hayret vadilerinde dolaşan Kadı Mahmûd Efendi, hakîkati idrak etmişti. Kararı kesindi. Zîrâ nefs engelini aşıp vâsıl-ı ilâllâh olabilmesi için vakit geçirmeden artık böyle bir kapıya teslim olması zarurî idi. Hemen şeyhin arkasından koşup boyun büktü ve:
"-Efendim! İradesiz ve şaşkın bir vaziyetteyim. Adetâ dipsiz bir uçuruma düşer gibiyim. Ne olur bana himmet ve yardım elinizi uzatınız. Bu bîçâreyi talebeniz olmakla şereflendiriniz!"dedi.
37.Üftadenin kalpten geçenleri bildiği yalanı.(S: 269)
Ancak Kadı Mahmûd, bu hâle o kadar üzülmüştü ki, nefsinin iğfaline karşı birtakım azarlarla tavır koymak, gönlündeki pişmanlık ve teessürü teskîn etmedi. Hiç düşünmeden elindeki süpürgeyi bir tarafa fırlattı ve nefsine ceza olarak hela taşlarını sakalıyla temizlemeye karar verdi. Tam bu esnada Üftâde Hazretleri kapıda göründü. Kadı Mahmûd'a mütebessim bir çehre, yumuşak bir ses ve latîf bir edayla, hitab etti:
"-Evlâdım Mahmûd! Bilirsin ki sakal mübarek bir sünnet~i seniyyedir."dedi ve yerleri sakalıyla temizlemesine manî oldu.
Sonra şöyle buyurdu:
'-Evlâdım Mahmûd! Seyr u sülük yolunda verdiğim hizmetlerin gâ-. yesi, işte bu mertebeyi geçebilmen içindi. Muvaffak kılan Allah'a hamdolsun! Gayri bundan böyle vazffen benim abdest suyumu hazırlayıp döküvermendir!.."
Kadı Mahmûd, bu vazîfeyİ de kemâl-i gayretle îfâya çalıştı. Hiç aksatmadan her sabah abdest suyunu hazırladı ve hocasına abdest aldırdı.
38.Gönül ateşiyle ısınan su yalanı.(S: 270)
Bir kış günüydü. Kadı Mahmûd, biraz gecikerek kalkmıştı. Bu sebeple hocasının suyunu ısıtmaya vakit bulamadı. Büyük bir üzüntüye gark oldu ve gözlerinden yaşlar damladı. Gayr-i iradî bir şekilde su testisini göğsünün üzerine bastırarak "Allah" lafzını söylemekten başka bir şey yapamadı. O esnada hocası kapıda göründü. Kendisinden abdest suyunu getirip dökmesini İstedi. O da çaresiz ve iradesiz bir şekilde bu emre baş kesti ve büyük bir endişe içinde suyu hocasının ellerine dökmeye başladı. Su, mübarek ellerine değer değmez Üftâde Hazretleri, yavaşça başını kaldırdı ve talebesinin kaygılı hâline nazar ederek tebessümle:
"-Su biraz fazla ısınmış evlâdım /"dedi. Buna pek şaşıran Kadı Mahmûd Efendi, hafif bir sesle: "-Nasıl olur efendim? Suyu ısıtmamıştım ki!.." dedi. Üftâde Hazretleri de:
"-Evlâdım! Farkında değilsin; bu su, odun ateşiyle değil, gönül ateşiyle ısınmış!.."cevabını verdi.
Zîrâ Hüdâyi Hazretleri, girdiği sıkı bir riyâzâtla nefsinin terbiyesi yolunda helâllerden istifâdeyi bile asgarîye indirmiş ve gönlünü tamame Hakk'a ram ederek ruhunu kuvvetlendirmeye muvaffak olmuştu. Neticede bu güzel hâlin bereketlerine nail olmuş, ayrıca dirilerden çok ölülerle gö
rüşüp konuşur bir hâle gelmişti.Bir defasında dergâhın yolu üzerinde da ha evvel vefat etmiş bulunan bir müezzine rastlayıp ona selâm verdikten sonra bunu üstadına arzetti. Hazret-i Üftâde de:
"-Evlâdım! Yapmış olduğun riyâzât sayesinde ruhunu iyice kemâl erdirip kuvvetlendirmişsin. Biz dahî riyâzâtımız zamanında aynı hâl içind idik."buyurdular.
39.Kar altında üzüm ve kuyudan kurtaran Hızır yalanı.(S: 271-272)
Bir kış akşamıydı. Üftâde Hazretleri, talebelerine maneviyat dolu bir sohbet yaptıktan sonra sofranın hazırlanmasını emir buyurdu. Ardından talebelerinin sofraya getirdikleri nimetlere nazar ederek manidar bir şekilde:
"-Evlâdlarım! Acaba asmasından daha yeni kopmuş taze üzüm bulmak mümkün müdür?" dedi.
Bütün dervişler, bu suâle şaşırarak birbirlerinin yüzlerine baktılar. Hattâ bir kısmı:
«Bu kış mevsiminde taze üzüm olmaz ki!» diye düşündü.
Ancak üstadına büyük bir teslîmiyyetle bağlı olan ve birçok merhaleyi geçmiş bulunan Mahmûd Hüdâyî Hazretleri, bu talebde bir hikmet olduğunu düşünerek edeble:
"-Hocam! Müsâadeniz olursa, arzunuzu yerine getireyim!" dedi.
Verilen izin üzerine de hemen bağa gitti. Bütün asmalar kar altındaydı. Birini seçip karlarını temizlediğinde salkım salkım taze ve olgun üzümlerle karşılaştı. Bunun üstadının bir kerameti olduğunu düşünerek elindeki sepeti doldurdu ve doğruca dergâhın yolunu tuttu. Yolda zikrullâh ile meşgul bir vaziyette gelirken her taraf kar içinde olması sebebiyle farkedemediği bir kuyunun içine düştü. Kuyu derin olduğu için bir türlü de içinden çıkamadı. Çaresiz bir halde idi ki, yukarıdan bir ses duydu:
"-Evlâdım! Uzat elini!"
Baktı; nur yüzlü bir zâttı. Elini uzattı ve kuyudan çıktı. Hazret-i Hüdâyî, kendisini kurtaran bu zâta, henüz kim olduğunu soracaktı ki, o bir anda ortalıktan kayboldu.
Nihayet elinde taze üzüm sepeti ile dergâha varan Hüdâyî Hazretleri, başından geçenleri üstadına nakletti. Uftâde Hazretleri de, onu kuyudan kurtaran kimsenin Hızır -aleyhisselâm- olduğunu beyândan sonra diğe dervişlere:
"-Evlâdımız Hüdâyî'nin kemâli tamam olmuştur. O hilâfeti çoktan ha| etmişti zaten." dediler.
40.Hüdayi’nin ağaç yapraklarına üfleyerek onları altın yaptığı yalanı.(278)
Bir kimse Hüdâyî Hazreîleri'nin kimya ilmine vâkıf olduğunu duyarak Hazret-i Pîr'e geldi ve:
"-Efendim! Sizin kimya İlmine vâkıf olduğunuzu duydum, ne buyurursunuz?" dedi.
Hüdâyî Hazretleri, hiçbir şey söylemeden yakınındaki asma dalından üç yaprak kopardı ve üzerlerine üfledi. Allah'ın izniyle yapraklar, birer altın varak hâline geldi.
Hâdiseyi şaşkın bir şekilde seyreden zavallı adam da, aynı şeyi yaptıysa da buna muvaffak olamadı. Adamı manidar bir şekilde seyreden Hüdâyî Hazretleri şöyle buyurdu:
"-Oğlum! Bilesin ki kimya ilmini öğrenmek, nefsini kimya etmekten ibarettir..."
42.Aziz Mahmud’un ölüsü Sultanı suikastten kurtarıyor yalanı.(S: 283)
O'nun.yapmış olduğu hizmetler, devletin ve milletin selâmeti acısından pek mühim bir ehemmiyeti hâizdir. O, cihan pâdişâhlarını dahî yönlendirebilmiş, böylece koca bir mülkün emîn ellerde temâdîsini te'mîn etmişti.O dönemlerde yavaş yavaş başlayan tekke-medrese mücâdelesi dolaysiyla sarayda ve ilim erbabı arasında bir hayli nüfuz ve te'sîri azalan tasavvufî hayatı, tekrar dirilterek cemiyete yeni bir zindelik kazandırmıştı.
O'nun manevî tasarrufu vefatından sonra da devam etmiştir:
1638'de Bağdad seferine çıkan IV. Murâd'ın dirayetini bilen Safevî hükümdarı, onun Bağdad önlerine gelmesi hâlinde şehri mutlak surette kaybedeceğini bildiğinden Sultan'ı bir suikastle ortadan kaldırmanın daha yerinde olduğunu düşünerek üç husûsî yetiştirilmiş casusu Osmanlı ordusuna göndermişti. Bunlar, bir gece sekiz kadar nöbetçiyi aşarak Sultan'ın yanına kadar girmeyi başardılar. Hemen hançerlerini çekip yatağın başına yaklaştılar. Uyumakta olan Sultan, o anda bir rü'yâ görmeye başladı:
Çok sevdiği rahmetli üstadı Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri, kendisine misafir olmuştu. Birlikte oturuyorlardı. Ancak o esnada Hazret-i Pîr'in o vakte kadar görülmedik bir sür'atlilikle birden ayağa kalkmasıyla haykırması bir oldu:
"-Oğlum Murâd! Ayağa kalk!"
Zaten hocası daha ayağa kalkarken edeben ayağa kalkmaya davranan IV. Murâd Han, gelen emirle daha bir hızla yerinden doğruldu. Rü'yâ-da gerçekleşen bu doğruluşla birlikte uyanarak gerçekte de yatağından kalkıverdi ve başında bulunan eli hançerli üç şahsı farketti. Derhal üzerlerine yorganını fırlattı ve başı ucunda duran yaklaşık üç yüz kiloluk topuzunu kavradığı gibi üçünü de yere serdi. Böylece hocası Hüdâyî Hazret-leri'nin yeni bir tasarrufuyla mutlak bir suikastten kurtulmuş oldu.
|
43.Aziz Mahmud Hüdayi dirilerek Kıbrısta Türk çıkarmasına iştirak ediyor.(284-287) Hazret-i Pîr'in vefatından sonra gerçekleşen bu tasarrufu, günümüzde de hâlen carîdir ve birçok yaşanmış misâlleri vardır. İbret ve malumat bakımından bir misâl daha zikredelim: |
Yıl bir 1975. Öğle namazına yakın bir vakitte Hazret-i Pîr'in türbesi önüne nur yüzlü, buğday tenli ve tıknaz boylu bir genç gelmişti. O an tesadüfen Azîz Mahmûd Hüdâyî Câmii'nin imamına rastladı ve:
"-Efendim! Ben Azîz Mahmûd Hüdâyî'yi görmeye geldim! Kendisiyle nasıl görüşebilirim? Acaba şu an burada mıdır?" diye sordu.
Böyle bir suâl karşısında şaşıran imâm Muharrem Efendi: "-Oğlum! Evet Azîz Mahmûd Hüdâyî burada!" dedi. Hazret-i Pîr'in orada olduğunu duyan genç, sevinçle: "-Lütten beni onunla görüştürünüz!" dedi.
Fakat buna bir mânâ veremeyen Muharrem Efendi, türbenin yanında olduklarından tekrar:
"-Oğlum! Azîz Mahmûd Hüdâyî burada!" dedi.
Genç de, talebini tekrarladı:
"-O zaman benimle görüştür! Ben onunla görüşmek istiyorum!" dedi.
Muharrem Efendi, hâlâ gencin hâlinden bir şey anlamadığından mes'-efeyi çözebilmek için:
"-Evlâdım! Sen Azîz Mahmûd Hüdâyî'yi tanıyor ve biliyor musun" diye sordu.
Yüzü gibi sînesi saf olan delikanlı da, lafın böyle uzayıp gitmesine ve muhatabının kendisini neden Mahmûd Hüdâyî ile görüştürmek istemediğine hayret ederek:
"-Ben Azîz Mahmûd Hüdâyî'yi yakından tanıyorum. Beni buraya o dâvet etti. Biz onunla ziyaret hususunda sözleşmiştik. Benim geleceğimden haberi var." dedi.
Sözün burasında Muharrem Efendi, mes'elenin farklı bir veçhesi ve şıklı bir nüktesi mevcûd olduğunu nihayet idrâk etti ve merakla sordu:
"-Evlâdım! Nasıl sözleştiniz?" Genç anlatmaya başladı:
"-Efendim ben 1974 Kıbrıs harekâtında paraşütle indirilen komando grubundandtm. Biz, ordumuzun denizden, Rumlar'ın da Beşparmak dağlarından karşılıklı mücâdelelerini sürdürdükleri bir hengâmda paraşütlerle atladık. Ancak hava pek rüzgârlı olduğundan her birimiz bir tarafa savruluyorduk. Ben de düşman hatlarına düştüm. Ağaçlık bir mevkîde iki yandan gelen cehennem? bir ateş altında kaldım. Ne yapacağımı bilemez bir halde büyük bir şaşkınlık içindeyken karşıma uzun boylu, heybetli ve nur yüzlü ihtiyar bir baba çıktı. Bana tatlı ve mütebessim bir çehre ile baktı ve:
«-Oğlum! Burası düşman hattıdır. Ne işin var burada? Niçin tek başına bu hatta girdin?» dedi.
Ben de:
«-Baba! Ben gelmedim, rüzgâr buraya düşürdü.» dedim.
Nur yüzlü ihtiyar, hafifçe başını salladı:
«-Ben de harbe geldim. Sizden evvel gönderildim. Buraları çok iyi bilirim. Hangi birliktensin oğlum? Gel seni onların yanma götüreyim!» dedi.
Birlikte müthiş bir ateş topu altında yola koyulduk. O mübarek insan, gayet sakin bir yolda yürüyormuşçasına rahattı. Her hâli beni ayrı bir şaşkınlığa sevkediyordu. Bana ismimi, nereli olduğumu v.s. birçok suâller sordu. Ben de istediği cevapları verdikten sonra İyice merak edip kendisini sordum:
«-Baba! Ya sen kimsin?»
Oda:
«-Oğlum! Bana Azîz Mahmüd Hüdâyî derler.» dedi.
Sonra:
«-Baba! Sen bana çok büyük bir iyilikte bulundun? Şayet memlekete sağ-sâlim dönersem, bir vefa borcu olarak seni ziyaret etmek isterim. Adresini verir misin?» dedim.
O güzel yüzlü mübarek insan, adres olarak sadece:
»-Oğlum! Üsküdar'a gelip kime sorsan beni sana gösterirler!»
ledi.
Bu arada birliğime gelmiştik. Minnet, muhabbet ve hürmetle bu güzel insanın elini öptüm. Kendisiyle vedalaştım. Sonra da kumandanımın yanına gittim.
Beni bir anda karşısında gören kumandanım, pek şaşırdı. Benim o ateş çemberinden nasıl olup da kurtularak birliğime ulaştığıma hayretle haykırdı:
«-Buraya nasıl gelebildin?»
Ben de:
•
«-Beni, yaşlı, güzel bir baba getirdi.» dedim.
Harb bittikten sonra memleketime döndüm. Ancak Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin bana yapmış olduğu iyilik hiçbir vakit aklımdan çıkmadığı için bir vefa borcu olarak nihayet ziyaretine niyetlenip Üsküdar'a geldim. Sorduğum kimseler:
«O mübarek bir zâttır» diyerek burayı tarif ettiler."
Bu arada sükût edip derin bir nefes alan genç, Muharrem Efendi'y© önceki talebini tekrarladı:
"-Efendim! İşte Azîz Mahmûd Hüdâyî ile böyle tanıştık. Artık himmet edin de beni kendisiyle görüştürün!" dedi.
Böylece mes'eleyi bütün yönleriyle öğrenen Muharrem Efendi, şâhid olduğu bu manevî manzara karşısında pek duygulandı. Yalvarırcasına gözlerinin içine bakan delikanlıya bir müddet hiçbir şey diyemedi. Sonra da kendini toparlayıp içli bir sesle adetâ kekeleyerek hulasaten:
"-Evlâdım! Azîz Mahmûd Hüdâyî, hayatta olan bir kimse değil, 1543-1628 yılları arasında yaşamış bulunan büyük bir Allah dostudur. Herhalde seni buraya Fatiha okuman için çağırmış olmalıdır! İşte türbesi!" diyebildi.
Bu cevabı duyan vefakâr ve imanlı genç, daha o an öğrendiği hakikat üzerine son derece müteessir oldu. Kendisini görmek niyet ve hasretiyle geldiği ve hayatını borçlu olduğu büyük velînin sadece türbesiyle karşılaşmıştı. Harp sahasının o müthiş hengâmında yaşadığı manevî tasarrufun daha yeni yeni farkına vardı ve bir çağlayan hâlinde hıçkırmaya başladı. Ellerini yüzüne kapadı; uzun bir müddet içli içli ağladı.
Hüdâyî mihrabının imâmı da, ağlıyordu...
Bu hâdise, Allah'ın velî kullarına bahsettiğLmânevi tasarrufu ne, güzel sergiler. Bu tasarruf, Hazret-i Peygamber sallâllâhü aleyhi ve sellem'den zamanımıza kadar gelen evliyâullâhın manevî yardımlarından bir misâldir.
45.1.Hz.Peygamberin ashabına tarikat dersi verdiği yalanı.(S: 296-7)
Dolayısıyla manevî hayat ve tasavvufî düşünce, bazı kimselerin iddia edegeldikleri üzere sonradan îcâd ve dîne ilâve olunmuş değildir. Zîrâ peygamberlerin tebliğ faaliyeti iyice tedkîk edildiğinde görülür ki, onların idrâk, iz'ân ve manevî feyiz itibariyle istidâd sahibi olan bir kısım kimselere karşı yaptıkları tebliğlerdeki seviye, herkese mahsûs olandan çok farklıydı. BurK dan dolayıdır ki Tarîkat silsileleri, Hazret-i Peygamber sallâllahu aleyhi ve sellem- karşısında ruhî yakınlık bakımından ashâb arasında çok farklı bir durumda olan Hazret-i Ebû Bekir veya Hazret-i Alî'ye dayandırılır. Diğer tarâftan "ehl-i suffa" denilen ve hayal ötesi bir surette zühd ü takvâ îçinde yaşayan bir kısım ashâb da, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aley hi. ve'sellem-'in husûsî terbiyesi ile zirveleşerek ümmete numune olmuş lardır. Tebük seferi gibi en büyük ve en meşakkatli bir gazveden dönülürken Hazreî-i Peygamber -sallâUâhü aleyhi ve sellem-'in beyân ettiği: . "Küçük cihâddan büyük cihâda dönüyoruz!"tarzındaki hikmet (fişle uğraşmanın hem güçlülüğünü ve ehemmiyetini, hem de onun zarûretini İfâde etmektedir. Tasavvufta sâlike kazandırılmak istenen de, fânî dünyaya karşı tavır, nefse galebe ve kalbin mâsivâdan korunmasıdır.
45.2.Osman Nuri’nin, Hz.Peygambere “ruhlarda tasarrufta bulunuyordu” iftirası.(S: 297)
Burada Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve selIem- in â1emde ifa ettiği vazifelerin başlıcalannı umûmî bir nazarla hatırlatmak gerekir:
a.
Allah'ın âyetlerini okumak, Kitâb'ı ve
hikmeti öğretmek, yâni Allah
Teâlâ'dan aldığı vahiyleri şerh ve îzâh etmek; gerektiğinde ictihâdda bu
lunmak,
b. Allah'ın emir ve nehiylerini icra etmek ve ettirmek,
c.
Kalbleri tasfiye ve nefisleri tezkiye
etmek, bu vesîleyle'rûhlarda ta-
sarufda bulunmak.
47.Denize atılan Oruç Reis’i Peygamberin kurtardığı yalanı.(S. 334-5)Cihâd bayrağını açmadan evvel İlyas, Oruçve Hızırreisler,deniz ticâreti ile meşgul idiler. Ancak bu iş, Akdeniz'de pek tehlike arzediyordu. Nitekim Oruç Reis, birgün Rodos korsanları tarafından esir edildi. Hızır Reis:
Olacak olsa gerek, çar u nâçâr,
Gerek kalbin gen tut gerek dar!
deyip buna çareler aramaya başladı. Bu yolda büyük gayret ve meblağlar sarfettiyse de sözlerinde durmayan yalancı korsanların hileleri yüzünden ağabeyinin esareti uzun sürdü. Kâfirler bununla da kalmayıp'Oruç Reis'e bir papaz göndererek ona hıristiyan olmasını teklif etme cür'etini gösterdiler. Ancak Oruç Reis'in:
"- Ey gafiller! Ben Hakk bir dîni bırakıp da nasıl bâtıl bir dîne mensub olurum?" şeklindeki cevabı suratlarında bir şamar oldu.
Buna sinirlenen korsanlar:
"-O halde gelsin seni Muhammed'in kurtarsın, bakalım!" diyerek onu forsalık yapması için bir sandala zincirlediler.
Oruç Reis, Allah'a sığınarak:
"-Siz görün hele benim Peygamberim bana nasıl yardım eyleyecek!" dedi ve Allah'a iltica etti.
Bir müddet sonra kâfirlerin de gözlerine görünen beyaz kaftanlı yeşil sarıklı kimselerin yardımlarıyla bukağılarını çözüp kendisini engin deryaya bıraktı ve esaretten kurtuldu. Böylece îmân celâdet, teslîmiyyet ve tevekkülünün berakâtı tecellî etti.
48.Osman Nuri’nin Allah’a ve Resullerine büyük bir iftira.(402-3)
"Yâ Rabb! Muhammed hakkı için senden beni bağışlamanı istiyorum!" Allah Teâlâ:
"Ey Âdemi Henüz yaratmadığım halde Muhammedi sen nasıl tanıdın?" diye sordu. Âdem -aleyhisselâm-:
"Yâ Rabb! Sen beni elinle yaratıp bana ruhundan üfürdüğünde başımı kaldırdım. Arşın sütunları üzerinde: «la ilahe ilallah muhammeden resulullah » cümlesinin yazılı olduğunu gördüm. Bildim ki sen, ismine ancak mahlûktın en sevimlisini izafe edersin!.."dedi.
Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk:
"Doğru söyledin ey Âdemi Hakîkaten O, bana mahlûkâtın en sevgili olanıdır. (Dua edeceğin zaman) O'nün hakkı için bana dua et! (Çünkü şu ân O'nun hakkı için ettiğin dua sebebiyle) ben seni bağışladım! (Bilesin^ ki), şayet Muhammed olmasaydı, seni yaratmazdım." buyurdu
49.İstanbulda gömülen bir kişinin cesedinin Medinedeki kabristana melekler tarafından taşındığı yalanı. (S:418-9)
Medine-i Münevveredeki Cnnetü'l Baki mezarlığında yer olmaması münâsebetiyle bazı kabirlere aradan belli bir müddet geçtikten sonra yeni mevtalar defnedilmektedir. Yine böyle bir vesileyle eski kabirlerden biri açıldığında orada taptaze bir mevtaya ve üzerinde de bu Kur'ân-ı Kerîm'e rastlarlar. Herkes hayrette kalır. Vazîfeliler de, bu pek mükemmel bir şekilde yazılmış olan Kur'ân-ı Kerîm'i kabirden alırlar. Yaptıkları istişare ile de onu müzayedeye çıkarıp parasını ümmet-i Muhammed'in istifâdesi için beytülmâle koymaya karar verirler.
Bu malumatla gözleri yaşaran Türk hacı, bu ibretli hâdisenin diğer kısmını da kendisi tamamlar:
"-Babam bir Osmanlı hattatıydı. Her sene bir Kur'ân-ı Kerîm yazar ve geçimini tedârik ederdi. Bunun yanında ayrıyeten büyük bir itina ile yazmakta olduğu bir Kur'ân-ı Kerîm vardı. O kadar güzeldi ki, bakmaya doyulmazdı. Babam onu hiç acele etmeden adetâ bütün maharetini ortaya koyarak tarifsiz bir zevk ve iştiyak içinde yazardı. Sabırla geçen uzun bir zamanın ardından nihayet ortaya müthiş bir şaheser çıktı. Buna muvaffak olan babam, büyük bir şükür ve sürür içinde bizleri topladı ve:
«-Evlâdlanm! Ben bu Kur'ân-ı Kerîm'i âhırette bana şefaatçi olsun diye yazdım. Size vasıyyetim şudur ki; ben öldükten sonra onu güzel bir şekilde sararak göğsümün üzerine kovasınız!» dedi.
Bizler de vefat ettiği zaman onun bu vasiyetini yerine getirdik.
İşte beni şaşırttığı nisbette sevindiren asıl muamma, babamın bu Kur'ân-ı Kerîm'le İstanbul'da defnedilmiş olmasına rağmen yıllar sonra kendisine mübarek topraklarda ve mübarek bir kabristanda rastlanmış olmasıdır!"
Bilenlerin malumudur ki, vefat eden mü'minler bazen gömüldükleri yerlerde bırakılmaz, lâyık oldukları yerlere emr-i ilâhi ile nakledilirler. Buna "nakl-i kubur" denilir. En çok o mübarek topraklarda böyle hâdiseler yaşandığı için Medîne-i Münevvere'nin sâlih kimseleri bu gerçeği öteden beri bilirler. Bizzat müşahede edenlerde mevcûddur. Hâsılı, o mübarek beldede ölüp de oraya lâyık olmayanlar ile oralarda ölmeyip oraya lâyık olanların yerleri melekler vasıtasıyla değiştirildiği yaşanmış hakîkatlerdendir.
50.Şair Nabi(1678) Medineye yaklaşırken yazdığı şiirin müezzinler tarafından mescid-i nebiden okunduğu yalanı.(428)
Sabah namazına yakın kafile Medîne-İ Münevvere'ye yaklaşırken Nâ-bî, yazdığı na'tin Mescid-i Nebî'nin minarelerinden okunduğunu duyar:
Sakın terk-i edebden kûy-i mahbûb-i Huda'dır bu; Nazargâh-ı ilâhîdir, makâm-ı Mustafâ'dır bu L
"Cenâb-ı Hakk'm nazargâhı ve O'nun sevgili peygamberi Hazret-i Mu-hammed Mustafâ'nın makamı ve beldesi olan bu yerde edebe riayetsizlikten sakın!.."
Murâât-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha, Metâf-ı kudsiyândır, bûsegâh-ı enbiyâdır bu!.
"Ey Nâbî! Bu dergâha edeb kaidelerine uyarak gir! Burası, meleklerin etrafında pervane olduğu ve peygamberlerin (eşiğini) öptüğü mübarek bîr makamdır,"
Bu durum karşısında çok heyecanlanan Nâbî, hemen müezzini bulur:
"- Bu na'ti kimden ve nasıl öğrendiniz?" diye sorar.
Müezzin:
"-Bu gece Allah Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- rü'yâmızda bjze;
«-Ümmetimden Nâbî isimli bir şâir beni ziyarete geliyor. Bu zât bana son derece aşk ve muhabbetle doludur. Bu aşkı sebebi ile onu Medîne minarelerinden kendi na'ti ile karşılayın!.» buyurdu.
Biz de bu emr-i nebevîyi yerine getirdik..." der.
51.Osman Nuri’nin uydurduğu tasavvuf masalları.(443)
Yûnus'un manevî terakkisine manî olmaması için uzun bir müddet bu metodu tatbik etmişti.Öyle ki, Hacı Bektâş-ı Veli'nin dergâhına daha ilk vardığı gün himmet teklifine muhatab olan Yûnus, bu dergâhda yıllarca kusursuz hizmet etmesine mukabil kendisinde herhangi bir terakki ve himmet emaresi kendince göremedi. Buna son derece üzüldü. «Bu işin neticesi nereye varacak?" diye hayıflandı. Ne yapacağını bilemez bir hâle düştü. Halbuki o, vâsıl-ı ilâllâh yolunda menzil-i maksûduna nail olabilmek için bu dergâha baş koymuş, yıllarca şevkle hizmet etmişti. Ancak hizmetle dopdolu bir şekil-, de feda ettiği bunca yıla rağmen kendisindeki olgunluğun farkında
ü. Sanki bu kapıda eli boş bir vaziyetteydi.
"Nihayet bîçâre Yûnus, düşünüp taşındı ve dergâhdan ayrılıp kendîsini «kemâle erdirecek bir başka kapı aramaya karar verdi. Sessiz ve sedasız bir şekilde dergâhdan ayrılıp yollara düştü. Yolda kendisi gibi kâmil bir kapı v arayan iki kişiyle dost olup birlikte dolaşmaya başladılar. Beraberliklerinin ikinci günü acıktıklarında dostlardan biri dua etti ve kendilerine bir sofra ikram edildi. Yiyip içip şükrettiler. Yûnus bu hâle son derece şaşırdı. Sonra:
"Bunlar, bir kapıya hizmet etmeden bu kemâle erdikleri halde ben onca yıldır yaptığım hizmetimden bir şey elde edemedim. İyi ki o dergâhdan ayrılmışım!" diye düşündü.
Ertesi gün yine acıktıklarında ikinci derviş dua eyledi. Tekrar bir sofra ikram edildi. Yiyip içip şükrettiler ve yollarına devam ettiler.
Nihayet bir sonraki gün yemek İçin dua sırası Yûnus'a geldi. Her iki derviş de:
"-Haydi derviş! Sıra sende; dua buyur!" dediler. Yûnus, telaşa kapıldı:
"-Dostlar! Benim duamla bir yaprak bile kımıldamaz! Ne olur beni bı işte mazur görün! Benim mertebem çok aşağılardadır. Öyle sizin gibi Hak katından sofra ikram edilecek bir kimse değilim ben!.." dedi.
Dervişler itiraz etti:
"-Olmaz derviş kardeş! Usûlümüzü bozamayız; haydi dua buyur!" dediler.
Ne söylese derviş arkadaşlarını razı edemeyeceğini anlayan dertli Yûnus, çaresiz bir şekilde ellerini yüce dergâha kaldırdı:
"-Yâ Rabb! Bu âciz miskin Yûnus kuluna şu dervişlere gönderdiğin sofradan ikram ettin. Şimdi o sofra için dua ve iltica sırası bana geldi. Serti benim günahlarıma bakmayıp lutfunla muamele buyur; beni mahcûb eyleme! Allah'ım! Onlar kimin hürmetine sana dua edip lutfa nail oldular, ben de o has kulun hürmetine sana niyaz eyliyorum!.." diye içli içli yalvardı.
Ellerini henüz yüzüne sürmüştü ki, kendilerine gayet müzeyyen on kişilik büyük bir sofra ikram edildi. Hem Yûnus şaşırdı, hem de arkadaşları
İslami Okul Okulların En Önemlisi