Nakşibendî Tarîkatı - Rabita Ve Naksibendiyye - 104. Sayfa
Nakşibendî Tarîkatı'nın altıncı ilkesi «Bâz Geşt»'dir.
«Bâz Geşt»: Dönüş demektir. Aslında bu kavram, Nakşîliğin mistik eğitim sistemine yine Budizm yogasından geçmiştir.
Yogada “doğrusal zaman“ kavramının aşamalara bölünerek koordine edilmesi kuralı vardır. Bu kural, Nakşîliğe «Bâz Geşt» olarak yansımıştır. Mürîd, wirdini tamamladıktan sonra normal soluma durumuna geçer ve bu sırada şu tekmili verir:
«Allah'ım! Amacım sensin ve istediğim senin hoşnutluğundur.»
Aslında bu söylem, İslâm'a hiç de aykırı gözükmemektedir. Fakat unutmamak gerekir ki hangi dinin samimi bağlılarına bakarsanız onların da sonuç itibariyle istedikleri şey, Allah'ın hoşnutluğudur. Bununla birlikte onların genel olarak başka bir isteği daha vardır. O da, Allah ile birleşmek ve bütünleşmektir. Hemen bütün muharref (çarpıtılmış) dinlerde bu ideali saptamak mümkündür. Nitekim Hristiyanların, Hz. İsa'ya, (haşa !) «Allah'ın oğlu» demelerinin altında bu inanç yatmaktadır. Yukarıdaki söylemin birinci kesiti, yani «Allah'ım! Amacım sensin» sözleri dikkatle incelendiğinde aynı kanâatin, biraz örtülü olarak bu parolada da var olduğu anlaşılmaktadır.
Ayrıca unutmamak gerekir ki Allah'ın hoşnutluğunu kazanmanın birinci şartı, kulun istediği gibi değil, bilakis Allah'ın istediği biçimde O'na ibâdet etmektir. Bunu İslâm, kitap ve sünnetle belirlemiştir.[1] Tabiatıyla Kitap ve Sünnetteki formüllere uymayan ibâdet biçimlerinin kaynak bakımından yabancı olacakları kesindir. Dolayısıyla bu şekillerden biriyle Allah'a kulluk etmeyi düşünmek büyük bir çelişkidir.
«Bâz Geşt» ilkesinin, -bu ilgiyle- bir sır taşıdığını burada hemen hatırlatmak gerekir. O da mürîdin, bu aşamada kendini «vuslat» için hazırlamasıdır.
Bilindiği üzere Nakşîliğin de ideali, Onun temel kaynağı olan Hind mistisizminde olduğu gibi mürîdi aşamalarla Allah'a ulaştırmak ve onu Zat-ı İlâhiye'de (haşa !) eritmektir.[2] İşte bu anlamda «Bâz Geşt» egzersizleri sırasında mürîdin, bütün varlıkları gözünden silmesi istenir. Şartlandırılmış mürîdler için bunun esas anlamı şudur:
Bütün varlıklar birer sembolden, birer gölgeden öte şeyler değildirler. Binaenaleyh onlarda Tecellî eden, Allah'ın bizzat kendisidir. «Tecellî» kavramı burada Kurân-ı Kerîm'deki gibi amaçlanmamaktadır. Buna çok dikkat etmek gerekir. Çünkü Allah'ın eşyada Tecellî etmesi Kur'ânî anlayışa göre O'nun, kendi varlığını, yarattığı eserlerinde insana hissettirmesidir. Tasavvufta ise «Tecellî»: Allah'ın varlıklar içinde türlü türlü şekil, renk ve boyutlarda -gerçek anlamda- ortaya çıkmasıdır!
[1] Buna Fıkıh terminolojisinde Tevkifiye denir. Bk. Dr. Muhammed Rawwas Qal’ji-Dr. Hâmid Sâdıq Qunaibi, Mu’jam Lughat al-Fuqahâ’ –et Tawqifî- Maddesi, s. 151.
İbare aynen şöyledir:
«Min waqaf’a; Ma etâ bih’i-s-Shar’u wa leyse l’i ahad’in ez-ziyâde’tu aleyh’i wa la’l-inqas’u anh’u wa lâ mejâl’e l’ir-ray’i fih’I, wa minh’u: Aded’u rake’ât’is-salâ’ti tawqifiyye’tun.»
[2] Bk. BÖLÜM – II. Râbıtayı Bir Ayrıntı Olarak işlemiş Bulunan Kitaplar ya da Kitapçıklar.; BÖLÜM – II. Tasavvuf (Seyr-u Sülûk); Rûh'ul-Furkân: 2/63;
İslami Okul Okulların En Önemlisi