Muhtelif - 110. Sayfa - Rabita Ve Naksibendiyye
III - Zikir:
İslâm'la Tarîkat arasında her bakımdan saptanabilen büyük farklar, zikir konusunda da göze çarpmaktadır.
Çünkü vahyin kaynaklık ettiği İslâm'a göre insan, her şeyden önce Allah (cc)'ın en güzel eseridir.[1] Ondan sonra da doğrudan Allah Teâlâ'nın muhatabıdır.[2] Rabb'imiz, insanoğlunu, kendisine kulluk etmesi için yaratmış ve onu bütün yaratıklardan üstün kılmıştır.[3]
Bunun gereği olarak insan da, ebedî kurtuluşa ve sonsuz mutluluğa erebilmek için her şeyden önce Ulu yaratıcısını, tevhîd inancı içinde ve ihlâsla daima anmalı, O'nun yüce ve güzel isimlerini zikretmeli, farzları ve vâcipleri zamanında edâ etmeli, sünnetleri terk etmemeli, sık sık Kur'ân-ı Kerîm okumaya mutlaka zaman ayırmalı, elinden geldiği kadar ruhsatı bırakıp azîmete sarılmalı, mümkün olduğunca bilinçli ve uyanık yaşamalı, nefis ve şeytana, içerideki ve dışarıdaki düşmana karşı cihadını sürdürmeli, Kur'ân'ın mesajlarını ulaştırmak için çaba harcamalı, özetle hayırlı her işe gerek niyetiyle gerek ameliyle katılmalı, şerlerden kendini korumalı, yeri geldikçe kâinâta, eşya ve olaylara ibret nazarıyla bakarak Allah'ın kudreti karşısında yumuşamalı, coşmalı, günahlarından pişman olmalı, tevbe etmeli ve gözyaşı dökmelidir. Her hâlükârda insan Rabb'inden gâfil kalmamaya gayret etmeli, bu suretle de O'nun hoşnutluğunu kazanmalıdır. İşte gerçek zikir budur ve bütün bunları hemen her Müslüman bilir.
Tasavvuftan ilhamını alan tarîkata göre ise insan, Allah'ın bir Tecellîsidir. Onun ruhundan kopmuş, O'nun özünden fışkırmış, O'nun bizzat kendisinden yansımıştır. Dolayısıyla temel amacı, yine O'na doğru bir yolculuğa çıkmak, sonra O'nun zatında erimek ve nihâyet O'nunla bütünleşerek ölümsüzlük kazanmaktır. Tasavvufta cennet ve cehennem önemli şeyler değildir; ölüm, âşıkın ma’şûk’a kavuştuğu bir «şeb-i arûs», bir gerdek olayıdır. Bu görüş, tıpkı kozmoğrafyadaki «Big Bang» ve onu izleyen büzülme olaylarına benzeyen bir birspiritüalist açıklamadır. Tek farkı, kozmolojinin perseptibl[4] ve fizik açıklamalarına karşın tasavvufun bu olayı spiritüalist bir yaklaşımla, emperseptibl[5] ve metafizik olarak sunmasıdır. (Bunları, rûhânîler dışında alt tabakadan mürîdler bilmez. Onlara bu açıklamaları yapmak kesinlikle yasaktır.)
Görüldüğü üzere bu iki kurumun, Allah-İnsan ilişkisine bakışı böylesine oldukça farklıdır. Tabiatıyla insanın, Allah'a karşı nasıl bir tutum içinde olması gerektiğine ilişkin açıklamaları da yine çok ayrı olacaktır.
İslâm'a göre insan, hayatın her tarafına ve zamanın belli saatlerine serpiştirilmiş olan ibâdetlerini kitap ve sünnetin ölçüleri içinde yapmalı, bunların dışında kalan bütün dünyevî saatlerinde ve seküler yaşamında da ilâhî kontrolün altında olduğunu asla unutmamalı, bu alandaki yaşantısını da yine kitap ve sünnetin ölçülerine göre düzenlemelidir.
İşte İslâm'da zikir ve fikir, bütün bunları kapsayıcı bir anlam taşır.
Nakşîliğe göre ise zikir, sırf meditativdir. Aksiyoner hiç bir yanı yoktur. Statiktir, hiç bir dinamik özelliğe sahip değildir. Hele seküler hayatla hiç bir ilişkisi yoktur.
Zikir için ruhânîler tarafından belirlenmiş bir sistem vardır. Bu sistem çok geniş, fakat bir o kadar da çetrefil ve karmaşık tanımlar ve şekillerle egzotize edilmiştir.
Örneğin dilin, zikirde hiç bir rolü ve işlevi yoktur. Nakşîlikte zikrin hemen tamamı zihinseldir. Boyutlarla sınırlı bir imajinasyona dayalıdır.
Nakşibendî Tarîkatı'nda zikir, başlıca iki kısma ayrılmıştır.
Biri, kalbî zikirdir. Sözde bu zikirle, «Kelime-i Tevhid»'in, ya da «lafza-i Celâl»'in tekrarı öngörülmektedir. Fakat bunların, dille değil, zihinden tekrarlanması istenmektedir. (Nakşîlikte dille yapılan sözlü zikir ise sadece «Hatm-i Huwâcegân» sırasında Kur'ân'dan küçük sûreler okumak ve bir miktar salevât çekmekten ibarettir.)
Nakşibendî Tarîkatı'nda başka bir zikir şekli ise, râbıtadır ve daha önce ayrıntılı olarak açıklandığı üzere râbıta, diğer zikir biçimlerinden (yani, «Kelime-i Tevhid»'in, ya da «lafza-i Celâl»'in, gerek dille, gerekse zihinden tekrarı şeklindeki zikirden, hatta Kurân-ı Kerîm'i okumaktan bile ) üstün sayılmıştır.
Bu her iki zikir biçiminin de kaynağı yine Budizm'dir. Kitap ve Sünnette bunlara ilişkin herhangi bir kanıt yoktur. Bu noktayı çok iyi kavrayabilmek içinse, râbıtaya ilişkin olarak şimdiye kadar kaleme alınmış belgeleri incelemek gerekir.[6]
* * *
[1] Kur’ân-ı Kerîm: 23/14, 82/7, 95/4
[2] Kur’ân-ı Kerîm: 33/72
[3] Kur’ân-ı Kerîm: 17/70
[4] Perceptible (fr.): Kaabil-i idrak; Duyularla algılanabilen; Qui peut être saisi perçu par les sens.
[5] İmperceptible (fr.): Gayr-ı kaabil-i idrak; Duyularla algılanamayan; Qui échappe à nos sens.
[6] BK. BÖLÜM – II. Râbıtayı Konu Alan Yazılı Belgeler.
İslami Okul Okulların En Önemlisi