Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - 110. Sayfa - Rabita Ve Naksibendiyye

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

III - Zikir:  

 

İslâm'la Tarîkat arasında her bakımdan saptanabilen büyük farklar, zikir konusunda da göze çarpmaktadır.

Çünkü vahyin kaynaklık et­tiği İslâm'a göre insan, her şeyden önce Al­lah (cc)'ın en güzel eseridir.[1] Ondan sonra da doğrudan Allah Teâlâ'nın muhatabıdır.[2] Rabb'imiz, insanoğlunu, kendisine kul­luk et­mesi için ya­ratmış ve onu bütün yaratıklardan üstün kılmıştır.[3] 

Bunun gereği olarak insan da, ebedî kurtuluşa ve sonsuz mutluluğa erebilmek için her şeyden önce Ulu yaratıcısını, tevhîd inancı içinde ve ihlâsla daima anmalı, O'nun yüce ve güzel isimle­rini zikretmeli, farzları ve vâcipleri zamanında edâ etmeli, sünnetleri ter­k etmemeli, sık sık Kur'ân-ı Kerîm okumaya mutlaka zaman ayırmalı, elin­den geldiği kadar ruhsatı bırakıp azîmete sarılmalı, mümkün olduğunca bi­linçli ve uyanık yaşamalı, nefis ve şeytana, içerideki ve dışarıdaki düşmana karşı cihadını sürdürmeli, Kur'ân'ın mesajlarını ulaştırmak için çaba har­camalı, özetle hayırlı her işe gerek niyetiyle gerek ameliyle katılmalı, şerler­den kendini korumalı, yeri geldikçe kâinâta, eşya ve olaylara ibret nazarıyla bakarak Allah'ın kudreti karşısında yumuşamalı, coşmalı, günahlarından pişman olmalı, tevbe etmeli ve gözyaşı dökmelidir. Her hâlükârda insan Rabb'inden gâfil kalmamaya gayret etmeli, bu suretle de O'nun hoşnutlu­ğunu ka­zanmalıdır. İşte gerçek zikir bu­dur ve bütün bunları hemen her Müslüman bilir.

Tasavvuftan ilhamını alan tarîkata göre ise insan, Allah'ın bir Tecellîsi­dir. Onun ruhundan kopmuş, O'nun özünden fışkırmış, O'nun bizzat ken­disinden yansımıştır. Dolayısıyla temel amacı, yine O'na doğru bir yolculuğa çıkmak, sonra O'nun zatında erimek ve nihâyet O'nunla bütünleşerek ölümsüzlük kazanmaktır. Tasavvufta cennet ve cehennem önemli şeyler değildir; ölüm, âşıkın ma’şûk’a kavuştuğu bir «şeb-i arûs», bir gerdek olayıdır. Bu görüş, tıpkı kozmoğrafyadaki «Big Bang» ve onu izleyen büzülme olaylarına benzeyen bir birspiritüalist açıklamadır. Tek farkı, koz­molojinin perseptibl[4] ve fizik açıklamalarına karşın tasavvufun bu olayı spi­ritüalist bir yaklaşımla, emperseptibl[5] ve metafizik olarak sun­masıdır. (Bunları, rûhânîler dışında alt tabakadan mürîdler bilmez. Onlara bu açık­lamaları yapmak kesinlikle yasaktır.)

Görüldüğü üzere bu iki kurumun, Allah-İnsan ilişkisine bakışı böyle­sine oldukça farklıdır. Tabiatıyla insanın, Allah'a karşı nasıl bir tutum içinde olması gerektiğine ilişkin açıklamaları da yine çok ayrı olacaktır.

İslâm'a göre insan, hayatın her tarafına ve zamanın belli saatlerine ser­piştirilmiş olan ibâdetlerini kitap ve sünnetin ölçüleri içinde yapmalı, bun­ların dışında kalan bütün dünyevî saatlerinde ve seküler yaşamında da ilâhî kontrolün altında olduğunu asla unutmamalı, bu alandaki yaşantısını da yine kitap ve sünnetin ölçülerine göre düzenlemelidir.

İşte İslâm'da zikir ve fikir, bütün bunları kapsayıcı bir anlam taşır.

Nakşîliğe göre ise zikir, sırf meditativdir. Aksiyoner hiç bir yanı yoktur. Statiktir, hiç bir dinamik özelliğe sahip değildir. Hele seküler hayatla hiç bir ilişkisi yoktur. 

Zikir için ruhânîler tarafından belirlenmiş bir sistem vardır. Bu sistem çok geniş, fakat bir o kadar da çetrefil ve karmaşık tanımlar ve şekillerle eg­zotize edilmiştir.

Örneğin dilin, zikirde hiç bir rolü ve işlevi yoktur. Nakşîlikte zikrin hemen ta­mamı zihinseldir. Boyutlarla sınırlı bir imajinasyona dayalıdır.

Nakşibendî Tarîkatı'nda zikir, başlıca iki kısma ayrılmıştır.

Biri, kalbî zikirdir. Sözde bu zikirle, «Kelime-i Tevhid»'in, ya da «lafza-i Celâl»'in tekrarı öngörülmektedir. Fakat bunların, dille değil, zihinden tek­rarlanması istenmektedir. (Nakşîlikte dille yapılan sözlü zikir ise sadece «Hatm-i Huwâcegân» sırasında Kur'ân'dan küçük sûreler okumak ve bir miktar salevât çekmekten ibarettir.)

Nakşibendî Tarîkatı'nda başka bir zikir şekli ise, râbıtadır ve daha önce ayrıntılı olarak açıklandığı üzere râbıta, diğer zikir biçimlerinden (yani, «Kelime-i Tevhid»'in, ya da «lafza-i Celâl»'in, gerek dille, gerekse zihinden tekrarı şeklindeki zikirden, hatta Kurân-ı Kerîm'i okumaktan bile ) üstün sayılmıştır.

Bu her iki zikir biçiminin de kaynağı yine Budizm'dir. Kitap ve Sünnette bunlara ilişkin herhangi bir kanıt yoktur. Bu noktayı çok iyi kav­rayabilmek içinse, râbıtaya ilişkin olarak şimdiye kadar kaleme alınmış bel­geleri incelemek gerekir.[6]

 

* * *

 


 

[1] Kur’ân-ı Kerîm: 23/14, 82/7, 95/4

[2] Kur’ân-ı Kerîm: 33/72

[3] Kur’ân-ı Kerîm: 17/70

[4] Perceptible (fr.):  Kaabil-i idrak; Duyularla algılanabilen; Qui peut être saisi perçu par les sens.

[5] İmperceptible (fr.):  Gayr-ı kaabil-i idrak; Duyularla algılanamayan; Qui éc­happe à nos sens.

[6] BK. BÖLÜM – II. Râbıtayı Konu Alan Yazılı Belgeler.