Son Söz VII - İslami Bilgiler - Rabita Ve Naksibendiyye - 123. Sayfa
Son Söz
VII. Abbasî halîfesi el-Me'mûn tarafından mîlâdî IX. yüzyılın başlarında Kur'ân'ın “mahluk“ yani yaratık olduğu yolunda ortaya bir tez atılarak İslâm dünyasında büyük bir fitne başlatıldı. Tarih okuyanlar, bu fitnenin sonucu olarak nice masum insanların katledildiğini ve ne değerli ilim adamlarının zindanlarda süründürüldüğünü bilirler.
Tarîkatçıların tıpkı râbıta konusunda yürüttükleri kanâat gibi, onların da felsefi birtakım yorumlarla ortaya attıkları bu görüş yüzünden yarım yüzyıl boyunca Müslümanları saptırmaya ve onları çiğneyip ezmeye çalışanlar nihâyet günün birinde yanlış bir yolda olduklarını fark edip yaptıklarına pişman olma asaletini gösterebildiler.
Bu pişmanlık ve dönüşün şöyle de ilginç bir hikayesi vardır:
Ünlü hadis âlimlerinden Ebu Davud[1]ve Neseî'nin[2] de hocası olan Ebu Abdirrahman Abdullah b. Muhammed el-Arzemî,[3] zincire vurulmuş olarak zamanın halîfesi el-Wâsık'u Billâh'ın huzuruna çıkarılır. Dönemin âlimlerine yöneltilen o uğursuz sorunun aynısı son kez olarak O'na da yöneltilir:
– Kur'ân'ın “yaratık“ olduğunu kabul ediyor musun?!
Can pazarında bu soru son fırsattır. Kurtulabilmek için bir kerecik “evet“ demek yeter. Fakat ilim ve fazîlet numûnesi bu büyük insan, ne böyle davranabilecek bir kişiliğe sahiptir, ne de canı pahasına bile olsa Allah ile arasını bozmaya niyetlidir. Onun için hiç bir tereddüt ve korku belirtisi göstermeden gâyet rahat bir ruh haleti içinde zamanın halîfesinin yanında bulunan Devlet Başkadısı'na, evet ya da hayır demeden önce şu soruyu yöneltir:
– Söyler misiniz lütfen, Hz. Peygamber (s), bu mesele hakkında sizden daha bilgili değil miydi ?
Baş kadı, beklenmedik bu zekice soru üzerine irkilerek:
– Elbette daha bilgiliydi, diye sinmiş bir edâ ile cevap verirken sonucu merakla beklemeye başlar.
Büyük âlim Ebu Abdirrahman, bu kez de şu soruyu yöneltir:
– Peki Hz. Peygamber (s), halkı kabul etmeye zorladığınız bu görüşe insanları davet etme imkanına sahip değil miydi?!
Bu son soru, Baş kadı ve hazır bulunan halîfe'nin kafalarına bir balyoz gibi iner. Karşılarında insanların, dillerini yuttuğu bu iki heybetli adam, susmak zorunda kalır ve zincire vurulmuş bu zatın karşısında dut yemiş bülbüle dönerler. O dakikadan sonra Müslümanların tepesinde bulunan kara bulutlar artık dağılmaya başlar.
Şimdi hemen ifade etmek lazımdır ki böyle bir dönüş yapma asaletini göstermek için sıra râbıtacılara gelmiş bulunmaktadır. Zira onlar da çok iyi biliyorlar ki Allah Teâlâ'nın kesinlikle ve hiç bir surette affetmeyeceğini bildirdiği tek suç şirktir. Şeref-i İlâhiye'ye dokunan bu ağır suç hakkındaki kesin hükmünü bize şu ifadelerle bildirmiştir.
«Allah, kendisine ortak koşulmasını elbette bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah'a ortak koşan kişi ise kuşkusuz iftira etmiş -bu yüzden de- büyük bir günaha girmiş olur.»[4]
Bunca gerçekleri ortaya koyduktan sonra geliniz:
«Allah ve Peygamber sevgisinin bir uygulaması olarak râbıtayı, nasıl olur da şirk diye niteliyorsunuz!» diyerek nefsinize, ya da uzun yıllar sizi şartlandıranlara yenik düşmeyiniz.
Çünkü râbıtanın, gerek kaynak itibariyle, gerek düşünce olarak, gerekse şekil ve uygulama bakımından İslâm'dan bir unsur olması şöyle dursun, bilakis İslâm'a ne kadar aykırı ve yabancı olduğu bütün çıplaklığıyla ortadadır. Bu konu Allah'ın lûtfu ve yardımıyla işbu kitapta yeterince açıklanmış ve belgelendirilmiş bulunmaktadır.
Şimdi ise, yukarıda anlatılan hadisede olduğu gibi Büyük âlim Ebu Abdirrahman'ın, IX. Abbasî halîfesi, el-wâsıq ve Baş kadısı'na yönelttiği sorunun aynısını sizlere yöneltiyoruz:
– Eğer İslâm'da râbıta diye bir şey olsaydı, Hz. Peygamber (s), ümmetinden bunu hiç gizler miydi!. Peygamberlerin sıfatlarından biri de sıdk ve emânet değil midir? Devleti yönetmekten ve orduları sevk ve komuta etmekten tutun da Misvak kullanmaya, (yani dişleri fırçalamaya) ve traş olmaya, hatta zevciyet yatağındaki ilişkiler gibi hayatın en mahrem ayrıntılarına varıncaya kadar hemen her konuda ümmetini bilgilendiren Hz. Peygamber (s), acaba bütün hayatında bir kez bile olsun, Nakşîlikteki râbıta gibi bir şeyden söz etmiş midir?!
Ayrıca, Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak ve Hz. Peygamber (s)'in izinde yürümek gibi bir gayret içinde olan insan acaba şu sorulara nasıl bir cevap bulabilecektir:
1. Mâide Sûresi'nin 35'inci ve Tevbe Sûresi'nin 119'uncu âyet-i kerîmelerinin neresinde, yani hangi kelimelerinde, râbıta emredilmektedir?
2. Abdest alarak, tenha bir yerde oturarak ya da kapalı bir alanda ise kapıyı kitleyerek, teverruk oturuşunun tersiyle oturarak, şeyhin şeklini belli bir zaman içinde zihinde canlandırarak mürîd tarafından uygulanan ve Nakşibendî Tarîkatında temel bir kural olan râbıta, Kur’ân-ı Kerîm'in neresinde, ya da Hz. Peygamber (s)'in hangi hadisinde geçmekte veya emredilmektedir?
3. «Silsile-i Sâdât» listesinde adları geçen insanların gerçekten Nakşibendî Tarîkatı adı altında bir taşkilat kurdukları bilimsel açıdan kanıtlanabilir mi?
Örneğin Nakşibendîlerce, tarîkatın birinci halkası sayılan Hz. Ebubekr-i Sıddıyk, gerçekten böyle bir tarîkatın başı olduğunu biliyor muydu ? Bu konuda kesin bir kanıt var mıdır?
4. «Silsile-i Sâdât» listesinde adları geçenlerden ilk dördü (yani Hz. Ebubekr, Selmân-i Fârisî, Kasım b. Muhammed ve Ca'fer'us-Sâdık -radiyallahu anhum- hazerâtı hariç), Nakşibendî rûhânileri arasında en az birinin, bozuk niyetli, cahil ya da ruhsal açıdan özürlü bulunmuş olabileceği ihtimali yok mudur? Eğer yoksa bu nasıl kanıtlanabilir?
5. Yoga meditasyonu ile râbıta, karşılaştırıldığı zaman, aralarında (küçük farklarla) çok büyük bir benzerlik bulunmaktadır. Acaba bu tamamen bir tesadüf müdür ?
Çünkü, (ancak XIX. yüzyılda bugünkü şeklini alan) râbıtanın, Nakşibendîlik henüz Hindistan'a intikal etmeden önce bir kural olarak tarîkatta uygulandığını kanıtlayan hiç bir belge mevcut değildir.
6. İslâm Dini'nin değil temel konularında, en ufak ayrıntılarında bile (Kur'ân'a ve Sünnet'e bağlı Müslümanlar) arasında Asr-ı Saadet'den günümüze kadar hiç bir uzlaşmazlık yokken, râbıtanın, XIX. yüzyılın başlarından beri Müslümanların tepkisine hedef olması, bu düşüncenin yabancı olduğunu göstermiyor mu?
7. İyi niyetle de olsa her önüne gelen eğer İslâm'a bir şey ekleyecek olursa İslâm'ın da sonu diğer dinlerin sonuna benzemeyecek mi? Peki bunun sorumluluğu kime ait olacaktır?!
Nitekim İsmâîlîlik, Nusayrîlik, Dürzülük ve nihâyet Kadyanîlik ve Bahâîlik adları altındaki sapık dinler, bu yolu izleyerek İslâm'dan kopmadılar mı? Dolayısıyla Nakşibendîlik de bu yolu izliyorsa, «Efendi Hazretleri öyle buyurdu!» diyerek her söylentiyi kabul etmek doğru olur mu?
«Ben, hamd olsun Müslümanım, mü'minim.» diye ikrarda bulunmasına rağmen râbıtaya inanmış olan ve bu yüzden de çok ağır bir vebâlin altında bulunun her insan bu sorulara cevap bulmak durumundadır.
Müslümanların ise, herhangi bir nedenle bu duruma düşmüş insanlara ilişkin hayırlı temennileri ancak şu olabilir:
Yüce Rabbimizi, Peygamberimiz, Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s)'yı ve mürşidlerimizi sevmenin bir gereği, bir kanıt ve nişanesi olarak “râbıta“ denen Hind yogasından alınma batıl düşünceye inanmış kimselerin, bu durumdan Allah'ın lutfu ile kurtulmalarını ve onların da bize katılarak şu duada bulunmalarını içtenlikle diliyoruz:
«Ey Rabbimiz ! Bizi doğru yola erdirmişken gönüllerimizi artık saptırma ve kendi tarafından bize bir rahmet bağışla. Gerçek şu ki Sen sınırsız bağışlayıcısın.»[5]
Yüce Rabbimizin bu duamızı kabul edeceğini, Kitabında gösterdiği yoldan ve Hz. Peygamber (s)'in izinden yürümemizi kolaylaştıracağını elbette ki umuyoruz.
[1] Ebu Davud Süleyman bin el-Eş'as (Sicistan H. 202/M. 817-Basra H. 275/M. 889)
Ünlü Muhaddislerdendir. Kutub- i Sitte 'den «Sunen-u Ebi Davud» bu zata aittir.
[2] Ebu Abdirrahman Ahmed b. şuayb (Horasan Nesâ H. 214/M. 830-Filistin, Ramle H. 3030/m. 915.)
Kutub-i Sitte ana başlığı altında bilinen güvenilir sünnet kaynaklarından biri de bu zata aittir. Derlediği hadisleri, önce «Es-Sunen'ul-Kebîr» adı altında topladı. Sonra sıhhat derecelerini gözden geçirerek bunları ayıkladı ve hadis alimleri arasında «Es-Sunen'us-Sağîr» diye bilinen «El-Mujtenâ» adı altındaki eserinde onları yeniden ortaya koydu.
[3] Bk. Müslim b. Haccâc, el-Kina wa'l-Esma' 1/523 Medîne-i Münevvere İslâmî İlimler Ün. yayını 1984 ; Celalüddîn Abdurrahman es-Suyûtıy, Tarikh'ul-Khulefâ s. 369
[4] Kur’ân-ı Kerîm: 4/48
[5] Kur’ân-ı Kerîm: 3/8
İslami Okul Okulların En Önemlisi