Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Hüseyn Ed Dewserî Kimdir - Rabita Ve Naksibendiyye - 16. Sayfa

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

Hüseyn Ed Dewserî Kimdir?

 

İlginçtir ki çağdaş Nakşibendîler, özellikle Halid  Bağdâdî ile haşır neşir olmuş bütün tarîkat rûhanîlerini kutsadıkları halde, kitapçıklarında Hüseyn ed-Dewserî'ye hemen hiç yer vermemişlerdir. Nedenini kes­tirmek ko­lay olmamakla beraber, bunu, ed-Dewserî'nin, Basralı bir Arap olmasına bağlamak pek yanlış olmaz! Çünkü Pakistan, Afganistan ve Özbekistan'daki küçük Nakşî topluluklarını bir kenara koyacak olursak bu tarîkata bağlı çoğunluğun, Türkiye'deki «Güneydoğulu» Kürtler’den ve Anadolu'daki Türklerden oluştuğunu ve özellikle Türk kökenli Nakşibendî­lerin, bu tarîkatı Araplardan kıskandığını belirtmek gerekir.

Ed-Dewserî'nin, köken olarak el-Ahsâlı olduğu söylenmekle birlikte, bu yerin, günümüz «Suûdî» bölgesi içinde, Basra Körfezi kıyıları olarak bi­linen El-Ahsa' olup olmadığı da kesin değildir. Esasen bilinen odur ki bu kişi Iraklıdır. Bu nedenle de üze­rinde biraz durmaya değer.

Sebebine gelince, genelde 5000 yıllık Mezopotamya tarihi ve özellikle İslâm Tarihi incelendiği zaman görülüyor ki Babil ve Basra kentleri her ne kadar dünyanın en eski ve en görkemli uygarlıklarına sahne olmuşlarsa da yine dünyanın en saldırgan, en katı yürekli ve en asî insanlarının yaşadık­ları birer kent olarak tarihe geçmişlerdir.

Evet, günümüze kadar, insanlık tarihinin en kanlı dikta­törleri tarafın­dan yönetilen Irak'ın (eski adıyla Mezopotamya'nın) bu iki ken­tinde yaşa­yan âlimler ve aydınlar bile buradaki insanlarla aynı sinsi huyları paylaş­mış, kalemlerini genellikle silah niyetine kullan­mış, daima felsefî ve cedelî konularda fikir üreterek kafaları karıştırmış, in­sanların ma­sum ve sade iç dünyalarını altüst ederek ruh derinliklerinde fır­tınalar ko­par­mışlardır.

İşte kan ve fitne ile yoğurulmuş bu esrarengiz diyarın bir çocuğu olarak Hüseyn ed-Dewserî'nin de böyle bir tipi canlandırdığı anlaşılmaktadır. Nitekim râbıta konusunda yazmış olduğu kitabın içeriğini analiz ederken O'nun nasıl bir kişiliğe sahip olduğunu ileride göreceğiz.

Dewserî'nin yazdığı «Er-Rahme'tul-hâbita...» adlı kitapçık yedi kısımdan oluşmakta ve yazarın ifadesiyle bu kısımlar şöyle sıralanmaktadır:

«Birinci Bap: Hayırlı insanlarla haşir neşir olmak ve kötülerden uzak durmak konusunda iyi şeyleri öğütleyen kardeş nasihatı »

Yazarın «Hayırlı insanlar» dediği, herhalde tarîkat şeyhleri olsa gerektir.

«İkinci Bap: İsm-i Zât'ın zikredilmesi »

«Üçüncü Bap: Seçkin insanlara râbıta yapmak ve ister kabul etsin, ister reddetsin, her insanın aslında râbıta halini yaşadığına ilişkin açıklama» 

«Dördüncü Bap: Güzel râbıtanın, müstehab (sevilen) bir şey olduğuna ilişkin yüce sözler.»

«Beşinci Bap: Kemâl sahibi evliyâya râbıta yapmak konusunda özet bir açıklama.»

«Altıncı Bap: İyi bir sonuçla karşılaşabilmeleri için inkârcılara yönelik özel ve genel öğütler.»

Yazar, giriş kısmında Halid Bağdâdî'nin, halîfelerinden (Basra'nın Khatıh Köyü'nde oturan) Şeyh İsmail'e uğradığını, O'nun söz ve öğütlerin­den yarar­landığını, bu suretle de tarîkatını izlenecek tek yol olarak gördü­ğünü anlattık­tan sonra bu tarîkatın, bütün diğer tarîkatlardaki hakikati bünyesinde topladı­ğını, bu tarîkattan (yani Nakşibendî Tarîkatı'ndan) bir harf bile inkâr edenin, ahmak ya da münâfık olduğunu ileri sürmektedir. Yazar, Müslümanlara yö­nelttiği bu ağır hakaretten sonra da hiç bir ilgi yok­ken İmam Şafii'nin, «gerçekleri inkâr edenlerin münâfık olduğu»'na iliş­kin bir sözünü naklet­mektedir.

İmam Şafiî Miladî 820 tarihinde vefat etmiştir; oysa Nakşibendî Tarîkatı, M. 1318-1389 yılları arasında yaşamış olan Nakşibend'in hayatında bile he­nüz belirgin bir şekil almış değildi ; Aynı zamanda râbıta sözcüğü Nakşiben­dîler arasında ilk kez ancak Miladî 1550'lerde ve çok basit bir an­lamda kul­lanılmaya başlanmıştır. Dolayısıyla Şafii'nin ölümünden yüzyıl­lar sonra or­taya çıkan Nakşiliği ya da râbıtayı O'nun bu sözüyle kanıtlamaya çalışmak ya da Nakşîliğe ve râbıtaya inanmayanları münâfıklıkla suçlamak yazarın kişiliğini net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Bu nedenle O'na, hak ettiği en isabetli cevabı vermek, herhalde İmam Şafii'nin aşağıdaki sözleriyle ancak mümkün olabilir!  İmam Şafii buyuru­yor ki:

«Bir kimse eğer sabahleyin tasavvufla meşgul olacak olursa, daha öğle vakti gelip çatmadan mutlak surette o adam aptallaşır.»

Ayrıca şu sözler de yine İmam Şafii'ye aittir:

«Bir kimse eğer kırk gün sofilerle düşüp kalkarsa onun ebediyyen artık aklı başına gelmez.[1]

 Bu gerçekten hâlâ şüphe edenler varsa, gidip bir tekkeyi ziyaret ederek, İmam Şafii'nin ne kadar haklı olduğuna ilişkin çarpıcı örnekleri ibret naza­rıyla orada seyredebilirler.

İlginçtir ki Nakşibendîler, İmam Şafiî’nin yukarıdaki sözlerini nakleden ve tasavvufçuları yerden yere vuran «Telbîs’u İblîs»’in yazarı Eb’ul Faraj Abdurrahman b. Ali’yi kitaplarında överek göklere çıkarmışlardır. Aynı zamanda dikkat çekici üslûplarıyla yayınladıkları İslâm Alimleri Ansiklopedesi’nin 6’ıncı cildinde[2] bu zâtın eserinin adını saymış, bu arada, içeriğini görmezlikten geldikleri «Telbîs’u İblîs» adlı kitaptan da söz etmişlerdir.!

Tabiatıyla bütün bu çelişkiler Tasavvufun, tarikatın, tarikatçının ve bu cümleden olarak Nakşîliğin ve Nakşibendîlerin de iç yüzünü, ortaya koymaktadır.

Neyi, kimden, nasıl gizleyeceklerini bir türlü beceremeyen bu topluluğun kalem kullanmış kişilerinden biri de râbıta hakkında müstakil bir kitap yazmış olan bahis konusu Hüseyn ed-Dewserî’dir.

Yazar ed-Dewserî, kitabının girişinde kullandığı yukarıdaki üslûptan sonra muhtemelen Müslümanları kastederek sahtekar diye nitelediği kimselerden bazı sözler duyduğunu, ünlü bazı adamlara ait cahilce laflar işittiğini, ilim­le­riyle âmil bilginlerin onayladığı gerçekler aleyhindeki tutumlarını haber aldı­ğını ifade etmekte ve Allah rızası için (!) onları yalanlamak, Allah'ın yüce adı için hizmet ve Hz. Peygamber (s)'in ümmetine öğüt olmak üzere işbu kitabı yazdığını açıklamaktadır.

Dewserî, aslında adını vermediği bir kişiye hitaben bu kitabı kaleme al­dı­ğını da sözlerine ilave ederek giriş kısmını bitirmektedir.

Kitaptaki bazı ilginç anlatımları şöyle özetlemek mümkündür:

1. Kullandığı üslûptan, yazarın bütün Nakşibendîler gibi her an bir tepki ile karşılaşma endişesi içinde olduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle her şey­den önce ve hatta râbıtaya ilişkin daha bir tek sözcük bile yazmadan önce O'na karşı çıkmış ya da çıkabilecek olan kimselere aldanmaması için okuyu­cusunu şöyle uyarmaktadır:

«Ey kardeşim! İyi niyetli ol, inatçıların çabaları seni aldatmasın.»

Yazar, birinci babın sonuna kadar uzun uzadıya bir nasihat çekmekte ve okuyucuyu şartlandırmaya çalışmaktadır.

2. Râbıtanın tarifine ayırdığı üçüncü bapta da şunları kaydetmek­tedir:

«Ey kardeşim! Doğru yolu izlemeye Allah seni muvaffak buyursun. Beni de seni de şeytandan korusun.»

«Bilmiş ol ki râbıta, kalbi bir amaç uğruna bir şeye sevgiyle bağlamak­tır. Râbıtası yapılan bu şey, bazen övgüye yaraşır, bazen kötü, bazen de mubah bir şey olabilir. Çünkü gâyet açıktır ki sevilen şey, Allah tarafından emro­lun­muş, ya da başka bir husus olabilir. Dolayısıyla,

«Bu ikisinden biri: Allah'ı, O'nun elçisini, ya da O'nun rızası için bir şeyi sevmek gibi...;»

«Diğeri ise: Allah'ın yasakladığı bir hususa ya da başka bir şeye sevgi gös­termek olabilir.»

«Yine bu ikisinden biri: Haram ve mekruh olan şeyleri sevmek,»

«Diğeri ise: Mubah sevgidir. İnsanın doğal olarak kendisine karşı eğilim duyduğu karısını ve çocuklarını sevmesi gibidir.»

«İşte bu taksimat, Ahkâm-ı hamse denilen beş hususu içerir.»

«Övgüye layık olan hususun kapsamına vacip ve mendup girer;»

«Kötünün kapsamına da haram ve mekruh girer.»

«Mubah ise bellidir ve yasak kapsamına girmez.»

«Kalbin bir şeye bağlanması her insan için söz konusudur. Dolayısıyla râbı­tayı inkâr eden kişi eğer dikkat edilecek olursa, inkâra kalkıştığı şeyi biz­zat ya­şadığını görecektir. Bu nedenle râbıtayı bilmeyenin bile onu işlediği, gerçek bir olaydır. O râbıta ki kişi, bizzat onu yaşadığı halde Allah'a karşı saygısızlık ya­parak onun gerçek olduğunu reddeder.»

Yazar bu sözlerle aklı sıra râbıtanın açıklamasını belli bir mantığa oturtmaya ça­lış­maktadır. Sözde insanın, her hâlükârda bir şeyi zihninde canlandırmak ve mutlak surette bir şeyi düşünmek durumunda olduğuna göre neden râ­bıtayı inkâr ettiğine şaşmakta, hatta bununla da kalmayarak râbıta yapma­yan insanı Allah'a karşı saygısızlık yapmakla suçlamaktadır.

Hemen ifade etmek gerekir ki: râbıtayı inkâr etmeyi; yani bir meditas­yon uygulaması olan râbıta gibi bir ibâdet biçiminin İslâm'da yeri olduğunu kabul etmemeyi; dolayısıyla bir tarîkat şeyhinin, ibâdet niyetiyle şeklinin zi­hinde canlandırılamayacağını söylemeyi; eğer bu şahıs, «Allah'a saygısızlık­tır.» diye değerlendiriyorsa esasında böylesine mesnetsiz bir hükümle râbı­tayı İslâm'a mal ettiği, üstelik bunu Kur'ân ve sünnetle açıklama cür'et ve pervasızlığını gösterdiği için Dewserî'nin bizzat kendisi, Allah'a en büyük saygısızlığı yapmış olmak gibi bir duruma düşmektedir. 

Hüseyn ed-Dewserî, Nakşibendîlik adına çok daha fahiş bir kanâatle ge­nelleme yaparak namazını gaflet içinde kılan herkesi râbıtasızlıkla suçla­mak­tadır. Allah Teâlâ'nın, «Vay hallerine!» diye tehdit ettiği, gaflet içinde namaz kılanların bu suçuna hiç aldırış etmeyen ed-Dewserî, bu insanların namazdaki dalgınlıklarını, bir tarîkat şeyhinin şeklini zihinlerinde canlan­dırmamakla izah etmekte ve şöyle demektedir:

«İhram tekbirini aldıktan sonra birtakım hayâl ve zan vadilerine dalıp gi­der; Rabbinden yüz çevirerek nefsini bile unutur. (...) Bu arada ya vakfet­tiği malını, ya mülkünü, ya işini gücünü, ya (şâyet seviyorsa) karısını, ya da ço­luk çocuğunu düşünüp durur; Veyahut İblis onu iflas etmiş olarak na­maz­dan çı­karmak için zihnine bir mesele sokuverir; ya da kendisinden Zekât veya sa­daka ümid ettiği bir kimseyle zihni meşgulken tam o sırada (Fatiha Sûresi'ndeki) «Ancak sana ibâdet eder ve ancak senden yardım dile­riz.» -meâlindeki- âyet-i kerîmeyi okur. Ne var ki tam bu sırada şuhûdî olan ma­bu­duna (gözlemekte olduğu tanrısına) yönelik durumdadır ve aklında onun râ­bıtası vardır. O, selam verinceye kadar da bu hali yaşar. Ancak bi­rinci selamı verir vermez ardından, âlimlerin ve ariflerin, özel vakitlerde yaptıkları râbıta aleyhinde atıp tutmaya başlar.»

Hüseyn ed-Dewserî, bir tarîkat şeyhinin, şeklini eğer bir kimse hayâlinde canlandıracak olursa, yukarıda sayıp döktüğü şeylerle artık namazda uğraş­ma­yacağını ileri sürmektedir.

Ne gariptir ki ed-Dewserî,'nin hiç anlamak istemediği bir gerçek vardır ki o da, zihin boş durmayacağına göre namaz kılan kimse­nin, normalde ve ancak okuduğu şeylerin anlamlarını düşünmekle meşgul olması gerektiği­dir. Oysa Hüseyn ed-Dewserî, hiç bu yollardan geç­memektedir. Çünkü tarîkatlarda bazı sırlar vardır ki erbabından başka­sına açıklanamaz. Aslında ed-Dewserî, deşifre etmek istemediği sırrın -bize kalsa- ipucunu yuka­rıdaki ifa­desi içinde az çok vermiş bulunmaktadır.

Kişinin namazda, «Ancak sana kulluk eder ve ancak senden yardım di­le­riz.»  meâlindeki âyeti okurken, zihninin birtakım şeylerle meşgul olma­sını -size göre- yazar acaba neden kınamaktadır ? Acaba sırf dünya işleriyle zih­nini meşgul ettiği ve ibâdeti sırasında okuduklarının anlamını düşün­me­diği için mi ona kızmaktadır ? Hiç sanmıyoruz. Çünkü yazar, namaz kı­lan kişinin, okuduklarıyla meşgul olmasını hiç de öğütlememekte, hiç oralı bile olma­maktadır. Çünkü yazarın istediği bu değil, aslında onun istediği: Namaz kılan insanın, bu âyeti okurken şeyhini zihninde canlandırması ve ona ibâdet etti­ğini ifade etmesidir! İşte Nakşibendî râbıtasının en büyük sır­larından biri bu­dur. Ancak bu sır herkese sızdırılmaz. Nakşibendîlerin dı­şındaki tasavvufçu­lar vaktiyle bu sırların benzerlerini zaman zaman çok açık ve bilinçli bir şe­kilde ortaya koymuşlardır. 

Örneğin Nakşibendîlerin de kendisinden saygı ve övgü ile söz ettikleri Şeyh Abdulkerîm el-Ciylî, El-İnsan'ul-Kâmil, adlı kitabında aynen şunları kaydetmektedir:

«Kâfirlere gelince, onlar bizzat Allah'a kulluk etmişlerdir. Çünkü Cenab-ı Hak bütün varlıkların gerçeği (yani özü ve ta kendisi) olduğuna göre -ki kâfir­ler de varlıkların bir bölümüdürler - öyleyse Cenâb-ı Hak onla­rın da gerçeği­dir. (Yani onların da ta kendisidir.) Tabiatıyla O'nun ayrıca bir tanrısı yoktur. Mutlak Rabb (yani kesin ve genel anlamdaki) İlâh O'dur. Dolayısıyla kâfirler, Allah'ın bizzat kendisi oldukları için varlıklarının ka­çınılmaz gereği olarak O'na tapmış oldular.»[3]

Bu sözleri biraz daha açmak gerekirse Abdulkerîm el-Ciylî, aslında daha ilk cümlede şunu demek istiyor:

Kâfirler, (yani Kur'ân'a göre Allah'ı inkâr edenler, ya da O'na ortak ko­şanlar), Allah'ın (Haşa !) ta kendisi oldukları için öz varlıklarını inkâr ede­meyeceklerinden, (sonuç olarak) O'nu da dolaylı şekilde tanımış sayılırlar.

El-Ciylî'nin, tasavvufta «vahdet-i vücûd» olarak bilinen inancı âdetâ özetler mahiyetteki bu açıklaması, Hüseyn ed-Dewserî'nin, râbıta konu­sunda (özellikle namazdaki gafleti bir şeyhe râbıta yapmamaya bağlarken) verdiği örneği desteklemektedir.

Aslında bu sözleri sarf eden el-Ciylî'nin de, ed-Dewserî'nin de amacı gâ­yet açıktır. Ne var ki bu ka­dar pervasızca konuşmuş olmalarına rağmen, Müslümanların bu gibi kimseler hak­kında hoşgörülü olmasını isteyen yan­daş­ları, onlar için eskiden beri şöyle bir mazeret ileri sürmekte ve genelde şuna benzer bir ifade kullan­maktadırlar:

“Allah aşıkları tarafından zaman zaman kullanılan ve insana aşırı gibi ge­len bazı sözler vardır ki gerçekte bunlar bir aşk sarhoşluğu içinde sarf edilmişlerdir. Üstelik bizim gibi sıradan insanlar bu sözlerin içyüzünü, ulvî anlamla­rını ve içerdikleri büyük gerçekleri kavrayamazlar. Bunun için on­ları hoş görmek gerekir.“

Düşünün ki bir insan bilinçli olarak eline kalemi kağıdı alacak, yukarı­daki sözlere benzer anlatımlardan oluşan koskoca bir kitap yazacak, ondan sonra da birileri çıkıp:

«Filan evliya hazretleri bu sözleri, Allah'a duyduğu aşkın sarhoşluğu içinde söylemiştir.[4] Onu anlamak bizim ne haddimize!» diyerek haddini bil­mezleri mazur görecek; Onun, İslâm inanç sisteminde göz göre göre yap­tığı en büyük yıkıcılığa karşın Müslümanları hoşgörüye ve susmaya çağıra­cak; Üstelik itiraz edeni de bozgunculukla, «Vahhâbîlik»'le suçlayacak!

İşte ed-Dewserî  böyle bir çabanın içindedir.

Ve işte bu inanca bağlı olarak şeyhin, Allah'ı temsil ettiğini ve hatta Allah'ın bizzat kendisi olduğunu ortaya vurmaktan, günümüzün râbıtacı­ları da artık hiç çekinmemekte, eski Nakşibendîlere göre çok daha cesur dav­ranmaktadır­lar. Nitekim bu konuda Ruhu'l-Furkan adlı tefsirde (başka bir kaynaktan aktarmayla) aynen şu ifadelere yer verilmiştir:

«Üçüncü yol, müşahede (Allah-u Teâlâ Hazretlerini görür gibi olma) ma­kamına ulaşmış ve sıfatı zatla tahakkuk etmiş, (Allah-u Teâlâ Hazretlerinin öz zatına ait sıfatların mazharı, Tecellî ettiği, parladığı bir yer haline gelmiş) olan bir şeyhe râbıta etmektir. Çünkü onu görmek Allah'ı hatırlatır.» [5]

Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Nitekim Mehmed Zâhid Kotku'ya ait Tasavvufî Ahlâk adlı kitapta da şu sözler yer almaktadır: 

«Kul, fenâ-i mutlaktan sonra terakki eder. Fenâ-i mutlak demek: Fenâ-i zat ve fenâ-i sıfattır. Sâlik bu fenâ-i mutlakta vücudu hakkânî hıl'atını gi­yer. Hatta sâlikin vücudunda evsâf-ı ilâhiye ittisaf eder ve ahlâk-ı Rabbânî ile te­halluk eder.»[6]

Yukarıdaki ifadeler yoruma gerek duyulmayacak şekilde açıktır. Bu ifa­de­lere göre kul, (tasavvufta seyr-u sülûk diye tarif edilen birtakım dehliz­lerde yol aldıktan sonra) vücûdunda «Evsâf-ı İlâhiye» yani Allah'a özgü ni­telikler oluşur ve «Ahlâk-ı Rabbânî ile tehalluk eder.» Yani Allah'ın huyla­rını alır (?)

Bu kadar açık konuşan yazardan, amaçladığı şeyi, biraz daha netleştir­me­sini istemek artık safdillik olur. Çünkü eğer râbıtacılar, «Şeyh Allah'ın bizzat kendisidir.» diye kısa yoldan kestirip atacak olurlarsa bu oyun hemen bitiverecektir. Ondan sonra da ne artık yığın yığın kitap yazabilecekler, ne insanları karanlık ve dolambaçlı yollardan gezdi­rerek gözlerini boyayabile­cekler, ne de sürülerle insan yığınlarının gönlünde taht kurarak omuzlarda yükselebileceklerdir.

Dolayısıyla hiç unutmamak gerekir ki kalabalıkları bu karanlık yollar­dan sürükleyip güdebilmenin ve Nakşîlikte şeyhin saltana­tını ayakta tuta­bilmenin sihirli anahtarı işte bu râbıta denen şeydir.

Hüseyn ed-Dewserî,  daha sonra sözlerine şöyle devam ediyor:

«İtirazcılardan bana bir soru yöneltildi. Diyor ki: »

«Yapılmasını önerdiğiniz râbıtanın, vacip ya da mendup olarak dinen em­redildiği konusunda hiç bir ilgi mevcut değildir. Halbuki vacip ve men­dup iki şer'î emirdir ki ikisi de delillere dayanırlar. Deliller ise kitap, sünnet, icma' ve kıyastır. Şu halde bu delillere baş vur bakalım, râbıtanın mendup, ya da va­cip olduğuna dair delilin nedir? Hem sonra hiç kuşku yok ki Hz. Peygamber (s) de ashâbın şeyhiydi. Çünkü onlar hem zikirleri, hem de başka emirleri Hz. Peygamber (s)'den alırlardı. Ne var ki Hz. Peygamber (s)'in onlara, şeklini zihinlerinde canlandırma-larını emrettiğine ilişkin, şimdiye kadar hiç bir haber almış değiliz. Halbuki Hz. Peygamber (s)'in şekli, insanlık dünyasının en mükemmel şekliydi.  Eğer ashâbına böyle bir şey emretmiş olsaydı mutlak surette bu olay bize nakle­dilmiş olacaktı. Çünkü vacip öyle bir emirdir ki nakli konusunda çok delil bulunur.»

Yazar, «Ben bu soruyu bir kaç yönden cevaplandırmaya çalışacağım.» diyerek zorlanmakta, bin dereden su getirmekte ve konunun içinde âdetâ boğulmaktadır.

Esasen yukarıdaki sorunun kısaca cevabı: Hz. Peygamber (s)'in, asha­bına şeklini hayâllerinde canlandırmaları için şâyet verdiği bir emir varsa onu delilleriyle hemen burada zikretmektir. Ebetteki böyle bir şey söz ko­nusu ol­madığı için yazar ed-Dewserî, büyük bir inatla ve “ille de benim te­zim doğru­dur .“ dercesine birtakım dolambaçlı izahlarla dikkati dağıtmaya çalışmakta, konuyu saptırmakta ve okuyucuyu şaşırtmakta ya da şartlan­dırmaya çalış­maktadır. Bu tür zorlanmalar esasen bütün sofilerde vardır.

İslâm Hukukunun “kavâid-i külliyesi“'nden, (yani genel kuralların­dan) örneklemelerle de tezini savunmaya çalışan yazar ed-Dewserî'nin gö­nül ver­diği batıl bir dâvâyı İslâm'a mal etmek için didinirken ne kadar sı­kıştığı apaçık ortadadır. Ed-Dewserî, yukarıdaki soru karşısında bocalayınca şu hileye baş­vurmaktadır:

«Amaçlara mahsus hükümler, aynı zamanda araçlar için de söz konusudur.»

İslâm Hukukundaki: «Bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir.»[7] kuralının bir başka ifadesi olan ed-Dewserî'nin yukarıdaki sözü, amaç­la­rın hükmü ne ise araçların da hükmü odur, anlamını taşıyor. Onun için ed-Dewserî, bununla ne istediğini şöyle savunuyor:

«Râbıta gafletin yok olmasını gerektiricidir. Amaçlanan şey de zaten gaf­leti zevâle erdirmektir. Şu halde amaca ulaştıran (her) şey, aynı zamanda amaç gibidir.»

Hüseyn ed-Dewserî, bütün bu dolambaçlı izah tarzlarıyla tezini savun­maya çalışırken sözde delillere başvurmakta, belli bir mantıkla kanıtlama yap­tığını ortaya koymakta ve kendince gerekçeler sunmaktadır. Yaklaşık aynı şey­leri tekrar ederek bu üslûpla kısaca şunları anlatmaya çalışmaktadır:

«Araçların hükmü de aynen amaçlarınki gibidir. ..»

«Râbıtaya gelince, insana huzur verir. Huzur ise perdelerin açılmasına yardım eder. Şu halde amaçlanan şey, perdelerin aradan kalkmasıdır. Amacın gerçekleşmesine yardım eden her şey ise bizzat amaçtır. Öyle ise râ­bıta da amaçtır. Binaenaleyh râbıtası olmayanın hali perişanlıktır! »

Görüldüğü üzere ed-Dewserî, yukarıda kendisine yöneltilen soruya (yani râbıtanın vâcip mi, yoksa mendup mu, sorusuna) bir türlü cevap verme­mekte, çünkü verememektedir.

İşte ed-Dewserî'nin, râbıtayı kanıtlamadaki mantığı budur ve bu yolun bü­tün yolcuları arasında, onu İslâm'a mal etmek için en çok uğraşan da bu şahıs­tır. Nitekim râbıtaya ancak milâdî on dokuzuncu yüzyılın başlarında ilk kez belli bir tanım getirildikten sonra çoğu aynı şeylerin tekrarı olmakla birlikte en hacımlı bir yazılı belge bırakan yine bu kişidir.

Hüseyn ed-Dewserî'nin, «Er-Rahme'tul-Hâbita» adlı bu kitabını 1230 hicrî (yani 1823 milâdî) tarihinde yazdığına bakılacak olursa râbıtayı ilk defa tanım­layan Halid Bağdâdî'nin henüz yaşıyorken bu kitabın kaleme alınmış olduğu anlaşılmaktadır.

Halid Bağdâdî tarafından yazıldığı ileri sürülen bir mektupta ilk kez ta­nımlanan râbıtanın, bu kitapta daha geniş anlamda ele alınmış olması ise mantık açısından râbıtaya kurumsal bir nitelik kazandırma sürecinin bununla başlatıldığını göster­mek­tedir. Nitekim râbıta, tasavvuf literatürüne işte ancak bu belge­lerle ve 1800'lerin başından itibaren girmiştir.


 

[1] Eb’ul Faraj Abdurrahman b. Ali b. Muhammed İbn’ul-Jawzî, Telbis'u İblîs s. 371. Bağdad-1983.

[2] Bk. Age. S. 180-198. Bu ansiklopedide Telbis'u İblîs adlı esere, 192. Sayfada ve 201. Sıra numarasında yer verilmiştir.

[3] El-İnsan'ul-Kâmil s. 122

[4] Sofilerin, aşk sarhoşluğu ile Allah’a karşı sarfettikleri pervasızca sözlere, tasavvuf terminolojisinde «Şhatahat’us-Sûfiyyeh» denir. Bu terim Türk Transkripsiyon kurallarına göre «Şatahât’us-Sûfiyye» şeklinde yazılır. Ancak Türkler bu tabiri dillerine uydurarak «Şatahiyât-ı Sofiyâne» biçiminde değiştirmişlerdir.   

[5] Ruh'ul-Furkan: 2/67

[6] Tasavvufî Ahlâk, 2/296

[7] Mecelle; Kavâid-i Külliyye (Genel Kurallar)

Madde: 2. «El-Umûr'u Bimeqâsıdihâ»