Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - 17. Sayfa - Rabita Ve Naksibendiyye

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

3. Tabsira'tul-Fâsıliyn an Usûl'il-Wâsıliyn

 

Kitaba verilen bu acayip isim daha baştan ürkütücü bir çağrışım yapmak­ta­dır. Anlaşılabildiği kadarıyla «Allah'a ulaşmış bulunanların yöntemleri hak­kında ayrılıkçılara nasihat» anlamını taşıyan bu ad, bütün Nakşibendî­lerde ol­duğu gibi bu yazarda da Müslümanların saldırısına uğrama saplantı­sını açıkça göstermektedir.

Bu ilgiyle, daha önce de ifade edildiği gibi Nakşibendîlerdeki «münkirlik» fobisi, çok belirgin örneklerle bu kitapta da sık sık geçmektedir.

Kitapçığın yazarı, Süleyman Zühdî bin Hüseyn el-Khâlidî olarak kendini tanıtmakta, zihin bulandırıcı mektuplarıyla kişiliğini ortaya koymaktadır.

İçinde sırf râbıta konusunu işlediği, O'nun birkaç sayfadan oluşan bu ki­tapçığı; Ve sözde tarîkata ilişkin bazı soruları cevapladığı mektuplarıyla bir­likte on yedi parçadan oluşan pejmürde yazıları, ez-Zumrud’ul-Anka adlı mecmuanın bir bölümünü meydana getirmektedir.[1]  

Hicrî 1305 tarihinde, İstanbul-Kıztaşı'nda Kırımî Abdullah Matbaası'nda basılan bu risâle Arapça’dır. Bu tarih, râbıtanın daha yeni oluşmaya başladığı mîlâdî 1888'e rastlamaktadır.

Dil, son derece bozuk ve üslûptan yoksundur. Yazarın cahil olduğu, ifade­le­rinden açıkça anlaşılmaktadır. O'nun sırf râbıtaya hasrettiği bu kitapçı­ğına, Müslümanlara saldırıyla başlaması, hem cahilin cesur olduğu yolun­daki yay­gın kanâati, hem de Nakşibendîlerdeki münkir korkusunu yine bize hatırlat­maktadır.

Aslında O'nun, her şeyden önce râbıtayı tarif etmesi ve Nakşilere göre bu­nun nasıl bir ibâdet olduğuna ilişkin bilgiler vermesi gerekirken, daha ilk cümlesinde şöyle demektedir:

«İşbu girişten sonra, kemâle ermişlerin sözlerini toplamaya beni sevk e­den şey: Kendilerini nasihate muhtaç görmeyenler ve râbıtaya dil uzatan­lardır.»

Yazarın esasen daha bu ilk sözlerle, demagoji yapmaya nasıl hazırlandı­ğını, O'nun cümlelerini okudukça anlamaya başlıyoruz. Râbıtacılardaki bo­zuk, belirsiz, fanatik şartlanmış ve bencil kişiliği daha iyi kavrayabilmek ba­kımından bu kitapçığı kelime kelime ele almaya değer.

Yazar Zühdî, anlatımını şöyle sürdürüyor:

«Bilmiş ol ki: Bir araya topladığım bu sözler ve öğütler nisan yağmu­runa benzemektedir. Onlar herkes için bir şifâdır.»

Sonra yazar, râbıtaya karşı çıkabilecek kimseleri daha baştan hedef alarak savunmaya geçmekte, verdiği öğüdün, çok değerli ve tereddütte bulunanlar için bu kararsızlıklarını giderici olduğunu, aşıkların muhabbetini artıraca­ğını, karşıt olanları çatlatacağını, kendini beğenmişleri ise daha çok küstah­laştıraca­ğını sayıp dökmekte; «Neden olmasın, kişi bilmediğinin düşmanı­dır» diye­rek söylediklerini bizzat kendisi onaylamaktadır. Ondan sonra da, «İnsan çok zâlim ve çok cahildir.» meâlindeki âyet-i kerîme ile de sözlerini tescil etmeye çalışmaktadır.

Yazar, karışık iç dünyasını, bozuk ruh halini ve tipik bir ham sofunun dar uf­kunu yansıtan bu ağızla bazı şeyler daha söyledikten sonra Halid Bağdâdî'ye atfedilen «Risâle'tun Fi Tahqıyq'ır-Râbıta» adlı mektubunun baş tarafla­rın­dan uzun bir bölümü nakletmektedir.

Halid Bağdâdî'nin, «gafiller tarafından râbıta hakkında ileri geri konu­şulduğunu duyunca İstanbul'daki ihvânına mektup yazdığı»'nı söyleyen Zühdî, bu konunun Raşahât adlı kitapta da ayrıntılı olarak geçtiğini; bütün mezhep büyüklerinin bu meselede görüş birliği içinde olduklarını ekleyerek bir kaç sayfadan ibaret olan kitap­çığında sürekli şekilde Bağdâdî'nin mektu­buyla uğraş­maktadır.

Yazarın, Tabsira'tul-Fâsıliyn adını verdiği bu kitapçık, baştan ayağa çeliş­ki­lerle -daha doğrusu- pek anlaşılamayan bilmecemsi sayıklamalarla dolu­dur. Nitekim insanlara, şirk koşmamalarını ve Allah'a samimiyetle kulluk etme­lerini öğütleyen Beyyine Sûresi'nin beşinci âyetiyle Kehf Sûresi'nin yüz onuncu âyetini kaydettikten ve şirkle tevhid konusunda kopuk kopuk bir sürü şeyler kaydettikten sonra gaflet halini kötülemekte, kalbi ıslah et­me­nin -uyku ya da uyanıklık halinde olsun- daimi huzurla ancak sağlanabi­lece­ğini, içten sevgiyle ancak kötülüklerden ve zarardan insanın korunabi­lece­ğini, mürîdin vücudu, mürşidinin -ister yanında, ister uzağında olsun- varlı­ğında eriyinceye kadar onun kemâle ulaştırıcı beraberliği ile bu söyle­nenlerin ancak gerçekleşebileceğini ileri sürmekte, bu sözlere benzer, irtibat­sız, zorla birbirine yamanmış kelimelerden oluşan, karışık, bazen nisbeten kapalı, bazen yersiz birçok şey söyledikten sonra şunu ilâve etmektedir:

«Bütün bu haller, ancak Allah için teslimiyet ve sevgiyle gerçekleşebilir. İşte bu da râbıtadır.»

Esasen bu kitapçıktan net bir şey anlamak mümkün değildir. Herhalde kitabın bütün sır ve hikmetleri de burada gizli bulunmaktadır (!) Çünkü bilgi­siz kitleleri oyalayabilmek için eskiden beri kurnaz insanların izledikleri bir yöntem vardır. O da, çok değerli ve hikmetli şeyler söylüyormuş gibi -özellikle aralarında hiç bir alâka bulunmayan birçok söz­leri bir laf kalaba­lığı içinde sarf ederek- eğitimsiz insanlar üzerinde hayranlık uyandırmaya çalış­maktır.

Fakat yazarın bu kadar akıllı ve kurnaz olduğu ihtimaline inanmak da güç­tür. Çünkü yazıp çizdikleri, baştan sona kadar çelişkilerle doludur. Aslında bu tip karalamaların ciddiye alınmaması gerekir. Şu var ki râbıtayı diline do­lamış insanların, ilim, kültür, âdâb ve kişilik açısından ne düzeyde oldukla­rını ortaya koyabilmek için bunların yazıp çizdiklerini gözler önüne ser­mekte yarar vardır.

İşte bu amaçla, sözde sırf râbıta konusunda yazılmış bulunan bu kitabın, temelde râbıtaya ne kadar yer vermiş bulunduğunu, nelerden bahsettiğini ve konular arasında ne kadar bağlantı kurabildiğini meydana çıkarmak için kitap­tan aşağıya aktarılan şu alıntı ibret vericidir:

«–Hz. Peygamber buyurdu:

“Allah Teâlâ, namazı kulumla aramda paylaştım,“ demiştir. Nitekim kul:

“–Elhamdulillâhi Rabbil'âlemîn,“ dediğinde Allah:

“–Kulum bana hamd etti,“der. Kul:

“–Errahmanirrahîm“ deyince, Allah:

“–Kulum beni övdü,“ der. Kul:

“–Maliki yevmiddîn“ deyince, Allah:

“– Kulum beni yüceltti,“ der. Kul

“–İyyake na'budu ve iyyake nestaiyn“ deyince, Allah:

“–İşte bu, kulumla aramda bir sırdır. Kulum ne isterse onu ihsan ede­rim,“ buyurur.

İşte bu, aşk ve istikâmet makamıdır ve bu çok önemli bir husustur. Nitekim Hz. Peygamber:

«Hûd Sûresi saçımı başımı ağarttı.» buyurdu.

Şimdi söyler misiniz, yukarıdaki iki hadis arasında ne gibi bir ilişki var; ya da bu iki hadisle râbıta arasında hangi alaka var?! Hatta bu iki hadisten sonra sarf ettiği bir iki sözü daha aktaralım; Bakınız ne diyor:

«Başkasından yardım almak mümkün değildir, çünkü o yok gibidir.»

Acaba siz bu cümleden bir şey anlıyor ya da bu şahsın baştan beri söyle­diği sözlerden sonra naklettiği hadisler ve nihâyet son olarak sarf ettiği bu cümle arasında hiç bir bağ bulabiliyor musunuz? Neden başkasından yar­dım almak mümkün değilmiş? Başkasından yardım almak mümkün de­ğilse yazara, doğduğu günden beri kim yardım elini uzatmış; kim O'nu ye­dirip içirmiş; kim O'nu yetiştirip büyütmüş olabilir? Üstelik râbıtacılara göre râbıta yapmak: «şeyhin rûhâniyetinden yardım dilemekle olur.» Bu sorulara ne dersiniz? Bu râbıtacı bizzat kendisiyle korkunç bir çelişkiye düşmüş değil midir?

Râbıtacıların kendi ifadeleriyle:

«Şeyhin cismânî varlığını, (yani vücudunu, baştan ayağa kalıbını) zi­hinde düşünüp canlandırmak ve onun -her ne demekse- rûhâniyetinden yardım di­lemek» şeklinde tanımlanan râbıta ile yukarıdaki yığın yığın laf arasında acaba hangi ilişki vardır dersiniz; Bu kitapçık hakkında acaba başka bir şey eklemeye artık gerek var mıdır?

 


 

[1] Bk. TDV. İSAM. 297.7 NM. Z 46644 s. 62-111