Muhtelif - 17. Sayfa - Rabita Ve Naksibendiyye
3. Tabsira'tul-Fâsıliyn an Usûl'il-Wâsıliyn
Kitaba verilen bu acayip isim daha baştan ürkütücü bir çağrışım yapmaktadır. Anlaşılabildiği kadarıyla «Allah'a ulaşmış bulunanların yöntemleri hakkında ayrılıkçılara nasihat» anlamını taşıyan bu ad, bütün Nakşibendîlerde olduğu gibi bu yazarda da Müslümanların saldırısına uğrama saplantısını açıkça göstermektedir.
Bu ilgiyle, daha önce de ifade edildiği gibi Nakşibendîlerdeki «münkirlik» fobisi, çok belirgin örneklerle bu kitapta da sık sık geçmektedir.
Kitapçığın yazarı, Süleyman Zühdî bin Hüseyn el-Khâlidî olarak kendini tanıtmakta, zihin bulandırıcı mektuplarıyla kişiliğini ortaya koymaktadır.
İçinde sırf râbıta konusunu işlediği, O'nun birkaç sayfadan oluşan bu kitapçığı; Ve sözde tarîkata ilişkin bazı soruları cevapladığı mektuplarıyla birlikte on yedi parçadan oluşan pejmürde yazıları, ez-Zumrud’ul-Anka adlı mecmuanın bir bölümünü meydana getirmektedir.[1]
Hicrî 1305 tarihinde, İstanbul-Kıztaşı'nda Kırımî Abdullah Matbaası'nda basılan bu risâle Arapça’dır. Bu tarih, râbıtanın daha yeni oluşmaya başladığı mîlâdî 1888'e rastlamaktadır.
Dil, son derece bozuk ve üslûptan yoksundur. Yazarın cahil olduğu, ifadelerinden açıkça anlaşılmaktadır. O'nun sırf râbıtaya hasrettiği bu kitapçığına, Müslümanlara saldırıyla başlaması, hem cahilin cesur olduğu yolundaki yaygın kanâati, hem de Nakşibendîlerdeki münkir korkusunu yine bize hatırlatmaktadır.
Aslında O'nun, her şeyden önce râbıtayı tarif etmesi ve Nakşilere göre bunun nasıl bir ibâdet olduğuna ilişkin bilgiler vermesi gerekirken, daha ilk cümlesinde şöyle demektedir:
«İşbu girişten sonra, kemâle ermişlerin sözlerini toplamaya beni sevk eden şey: Kendilerini nasihate muhtaç görmeyenler ve râbıtaya dil uzatanlardır.»
Yazarın esasen daha bu ilk sözlerle, demagoji yapmaya nasıl hazırlandığını, O'nun cümlelerini okudukça anlamaya başlıyoruz. Râbıtacılardaki bozuk, belirsiz, fanatik şartlanmış ve bencil kişiliği daha iyi kavrayabilmek bakımından bu kitapçığı kelime kelime ele almaya değer.
Yazar Zühdî, anlatımını şöyle sürdürüyor:
«Bilmiş ol ki: Bir araya topladığım bu sözler ve öğütler nisan yağmuruna benzemektedir. Onlar herkes için bir şifâdır.»
Sonra yazar, râbıtaya karşı çıkabilecek kimseleri daha baştan hedef alarak savunmaya geçmekte, verdiği öğüdün, çok değerli ve tereddütte bulunanlar için bu kararsızlıklarını giderici olduğunu, aşıkların muhabbetini artıracağını, karşıt olanları çatlatacağını, kendini beğenmişleri ise daha çok küstahlaştıracağını sayıp dökmekte; «Neden olmasın, kişi bilmediğinin düşmanıdır» diyerek söylediklerini bizzat kendisi onaylamaktadır. Ondan sonra da, «İnsan çok zâlim ve çok cahildir.» meâlindeki âyet-i kerîme ile de sözlerini tescil etmeye çalışmaktadır.
Yazar, karışık iç dünyasını, bozuk ruh halini ve tipik bir ham sofunun dar ufkunu yansıtan bu ağızla bazı şeyler daha söyledikten sonra Halid Bağdâdî'ye atfedilen «Risâle'tun Fi Tahqıyq'ır-Râbıta» adlı mektubunun baş taraflarından uzun bir bölümü nakletmektedir.
Halid Bağdâdî'nin, «gafiller tarafından râbıta hakkında ileri geri konuşulduğunu duyunca İstanbul'daki ihvânına mektup yazdığı»'nı söyleyen Zühdî, bu konunun Raşahât adlı kitapta da ayrıntılı olarak geçtiğini; bütün mezhep büyüklerinin bu meselede görüş birliği içinde olduklarını ekleyerek bir kaç sayfadan ibaret olan kitapçığında sürekli şekilde Bağdâdî'nin mektubuyla uğraşmaktadır.
Yazarın, Tabsira'tul-Fâsıliyn adını verdiği bu kitapçık, baştan ayağa çelişkilerle -daha doğrusu- pek anlaşılamayan bilmecemsi sayıklamalarla doludur. Nitekim insanlara, şirk koşmamalarını ve Allah'a samimiyetle kulluk etmelerini öğütleyen Beyyine Sûresi'nin beşinci âyetiyle Kehf Sûresi'nin yüz onuncu âyetini kaydettikten ve şirkle tevhid konusunda kopuk kopuk bir sürü şeyler kaydettikten sonra gaflet halini kötülemekte, kalbi ıslah etmenin -uyku ya da uyanıklık halinde olsun- daimi huzurla ancak sağlanabileceğini, içten sevgiyle ancak kötülüklerden ve zarardan insanın korunabileceğini, mürîdin vücudu, mürşidinin -ister yanında, ister uzağında olsun- varlığında eriyinceye kadar onun kemâle ulaştırıcı beraberliği ile bu söylenenlerin ancak gerçekleşebileceğini ileri sürmekte, bu sözlere benzer, irtibatsız, zorla birbirine yamanmış kelimelerden oluşan, karışık, bazen nisbeten kapalı, bazen yersiz birçok şey söyledikten sonra şunu ilâve etmektedir:
«Bütün bu haller, ancak Allah için teslimiyet ve sevgiyle gerçekleşebilir. İşte bu da râbıtadır.»
Esasen bu kitapçıktan net bir şey anlamak mümkün değildir. Herhalde kitabın bütün sır ve hikmetleri de burada gizli bulunmaktadır (!) Çünkü bilgisiz kitleleri oyalayabilmek için eskiden beri kurnaz insanların izledikleri bir yöntem vardır. O da, çok değerli ve hikmetli şeyler söylüyormuş gibi -özellikle aralarında hiç bir alâka bulunmayan birçok sözleri bir laf kalabalığı içinde sarf ederek- eğitimsiz insanlar üzerinde hayranlık uyandırmaya çalışmaktır.
Fakat yazarın bu kadar akıllı ve kurnaz olduğu ihtimaline inanmak da güçtür. Çünkü yazıp çizdikleri, baştan sona kadar çelişkilerle doludur. Aslında bu tip karalamaların ciddiye alınmaması gerekir. Şu var ki râbıtayı diline dolamış insanların, ilim, kültür, âdâb ve kişilik açısından ne düzeyde olduklarını ortaya koyabilmek için bunların yazıp çizdiklerini gözler önüne sermekte yarar vardır.
İşte bu amaçla, sözde sırf râbıta konusunda yazılmış bulunan bu kitabın, temelde râbıtaya ne kadar yer vermiş bulunduğunu, nelerden bahsettiğini ve konular arasında ne kadar bağlantı kurabildiğini meydana çıkarmak için kitaptan aşağıya aktarılan şu alıntı ibret vericidir:
«–Hz. Peygamber buyurdu:
“Allah Teâlâ, namazı kulumla aramda paylaştım,“ demiştir. Nitekim kul:
“–Elhamdulillâhi Rabbil'âlemîn,“ dediğinde Allah:
“–Kulum bana hamd etti,“der. Kul:
“–Errahmanirrahîm“ deyince, Allah:
“–Kulum beni övdü,“ der. Kul:
“–Maliki yevmiddîn“ deyince, Allah:
“– Kulum beni yüceltti,“ der. Kul
“–İyyake na'budu ve iyyake nestaiyn“ deyince, Allah:
“–İşte bu, kulumla aramda bir sırdır. Kulum ne isterse onu ihsan ederim,“ buyurur.
İşte bu, aşk ve istikâmet makamıdır ve bu çok önemli bir husustur. Nitekim Hz. Peygamber:
«Hûd Sûresi saçımı başımı ağarttı.» buyurdu.
Şimdi söyler misiniz, yukarıdaki iki hadis arasında ne gibi bir ilişki var; ya da bu iki hadisle râbıta arasında hangi alaka var?! Hatta bu iki hadisten sonra sarf ettiği bir iki sözü daha aktaralım; Bakınız ne diyor:
«Başkasından yardım almak mümkün değildir, çünkü o yok gibidir.»
Acaba siz bu cümleden bir şey anlıyor ya da bu şahsın baştan beri söylediği sözlerden sonra naklettiği hadisler ve nihâyet son olarak sarf ettiği bu cümle arasında hiç bir bağ bulabiliyor musunuz? Neden başkasından yardım almak mümkün değilmiş? Başkasından yardım almak mümkün değilse yazara, doğduğu günden beri kim yardım elini uzatmış; kim O'nu yedirip içirmiş; kim O'nu yetiştirip büyütmüş olabilir? Üstelik râbıtacılara göre râbıta yapmak: «şeyhin rûhâniyetinden yardım dilemekle olur.» Bu sorulara ne dersiniz? Bu râbıtacı bizzat kendisiyle korkunç bir çelişkiye düşmüş değil midir?
Râbıtacıların kendi ifadeleriyle:
«Şeyhin cismânî varlığını, (yani vücudunu, baştan ayağa kalıbını) zihinde düşünüp canlandırmak ve onun -her ne demekse- rûhâniyetinden yardım dilemek» şeklinde tanımlanan râbıta ile yukarıdaki yığın yığın laf arasında acaba hangi ilişki vardır dersiniz; Bu kitapçık hakkında acaba başka bir şey eklemeye artık gerek var mıdır?
İslami Okul Okulların En Önemlisi