Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - 21. Sayfa - Rabita Ve Naksibendiyye

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

7. Ez-Zâbıta Fi'r-Râbıta:

 

Bu kitap, mîlâdî 1889-1968 yılları arasında, yani çok yakın geçmişte ya­şamış olan ve muhitinde Şeyh Seydâ olarak tanınan, Cizreli Şeyh Said b. Omar ez-Zengânî tarafından hazırlanmıştır.

Şeyh Seydâ, «Doğu»'daki Ez-Zehrâ Medreseleri'nin, henüz tamamen çı­ğır­dan çıkmadığı bir dönemde ve Cizre gbi (eski ilim merkezlerinden ol­manın -silik de olsa- izlerini taşıyan) bir yerde, emsallerini geride bırakarak, İslâmî ilimlerde nisbeten iyi bir öğrenim görmüş, aynı zamanda eserler de vermiştir. Buna rağmen gelenekçiliği aşamamış ve Nakşilerin «Güneydoğu»'da yaklaşık iki yüz yıldır süren yoğun propagandaları karşı­sında bölgenin kültürsüz şeyh­leri ve mollaları gibi O da ne yazık ki tarîkat­çılara alet olmuştur.

Tabiatıyla bunun nedeni, «Doğu Medreseleri»'nin bu iki yüz yıllık süre bo­yunca tamamen Nakşî şeyhleri tarafından yönetilmiş olmasıdır. Dolayısıyla bu medreselerde, Şeyh Seydâ gibi okuyup mezun olmuş şeyh ve mollaların tümü Nakşibendî olarak yetişmişlerdir. O günün şartlarında bu­nun aksi za­ten düşünülemezdi. Kaldı ki Şeyh Seydâ'nın bizzat içinde ye­tişmiş olduğu aile, «Doğu»'daki Nakşîlik merkezlerinden biri idi. Bu ne­denle Şeyh Seydâ'nın, farklı bir meşrep ve görüşle yetişebilmesi ancak ola­ğanüstü ilâhî bir tevfikle müm­kün olabilirdi.

Şeyh Seydâ'nın, Molla Muhammed Şerif adında birine hitaben kaleme al­dığı bu kitapçık, sadece on yedi sayfadan ibarettir. Girişindeki ilk birkaç sa­tır hariç, kitabın hemen hepsi, üç yerden yapılan alıntılarla hazırlanmıştır. Bu üç kaynak şunlardır:

* Halid Bağdâdî'nin, kardeşinin oğlu Es'ad Sâhib'e ait “Nûr'ul-Hidâye'ti wa'l-İrfân“

* Muhammed bin Abdillâh el-Khânî[1] tarafından  yazılmış bulunan “El-Bahja’tus-Seniyye“

* Halid Bağdâdî'ye mal edilen ve O'nun, İstanbullu Muhammed Es'ad Efendi'ye gönderdiği ileri sürülen mektup.

Bu kitapçığın, aynı konuda yazılmış diğerlerinden pek büyük farkı ol­ma­makla beraber, daha çok derleme ve alıntılardan oluştuğu için hazırlayı­cısı­nın, kendinden fazla bir şey katmak istemediğini göstermektedir. Bu da O'nun, yaşamı boyunca soluduğu tarîkat atmosferine rağmen -Arvâsî'den farklı olarak- medrese geleneğine daha çok bağlı kaldığını yansıtmaktadır. Bununla birlikte tarîkatçılardaki kör taklidin açık bir örneğini de canlan­dır­maktadır. Şöyle ki: Muhatap kişiye,

«Faziletli ve temiz kardeşim Molla Muhammed Şerif» diye hitap edil­miş bulunulması, muhatabın okumuş bir kimse olduğunu ve çok büyük ihti­malle râbıta hakkında kuşkuları bulunduğunu kanıtlamaktadır. Bu şahsa, mektupta adları geçen ve nüshaları Nakşibendî şeyh ve mollaların Kütüphânelerinden eksik olmayan bu üç kitapçığın sadece adlarını vermesi herhalde yeterli olurdu. Şeyh Seydâ'nın, böyle davranacağına, -birkaç cüm­leden başka - bu kitapçığın neredeyse tümünü bu üç kaynaktan yaptığı alıntı­lardan oluş­turması ise O'nun, akademik anlayış adına sahip olduğu düzeyi gözler önüne sermektedir. Sonuç olarak bu da Şeyh Seydâ'nın, diğer Nakşî şeyhlerinden farklı olmadığını, dolayısıyla râbıta hakkında yazıp çizdikleri­nin talihsiz bir çabadan öteye gitmediğini anlatmaya yeterlidir.

Bu kitapçığın en şaşırtıcı tarafı ise, Halid Bağdâdî'nin mektubundan bir bö­lümünün, buraya aktarılmış olmasıdır. Bu alıntı, Zemakhşeri'ye ait Keşşâf Tefsiri'nden yapılmıştır. Sözde râbıtayı kanıtlamak için yapılan bu aktarma, özellikle Şeyh Seydâ gibi ilimle haşir neşir olmuş birine yakışmayan büyük bir bilgisizlik örneğidir. Sebebine gelince nakledilen bu bölüm, esasen (râbıtacıların savunmakta olduğu tezi kanıtlamak şöyle dursun), tam ter­sine -Yusuf Sûresi'nin 24'üncü Âyeti’ne tefsir olmak üzere- ileri sürülen sa­kat görüşler alt satırlarda çürütülmekte ve bu yorumlar «Allah'a ve pey­gamber­lere bühtandır, iftiradır!» diye reddedilmektedir. Dolayısıyla Şeyh Seydâ'nın, işin iç yüzünü araştırmadan ve herhalde Keşşaf Tefsiri'ndeki il­gili yere bir kez bile göz atmadan, bu bölümü olduğu gibi şeyhinin mektu­bundan buraya ak­tarma gafletini gösterdiği anlaşılmaktadır.

Bu da tarîkatçılar tarafından göklere çıkarılan insanların, ciddiyetini, ger­çek kişiliğini ve ilimden ne kadar nasip aldıklarını kanıtlamaktadır.  


 

[1] Muhammed bin Abdillâh el-Khânî: (1798-1862)

Köken olarak Haleb  yakınlarındaki Khân'u şeykhûn Kasabası'ndandır.

Önce Kâdirî Tarîkatı'na bağlıyken Bağdâdî'nin ünlenmesi üzerine O'na mürîd oldu. Bağdâdî'nin en üst derecede halîfe tayin ettiği üç kişiden üçüncüsüdür. (Oğlu  Muhammed bin Muhammed el-Khânî, bunlardan, babasına ait «El-Bahja’tus-Seniyye» adlı kitabın sonunda ayrıntılı olarak söz etmekte­dir.)

El-Khânî, Bağdâdî'ye bağlı, Suriyeli Nakşibendîlerin en ünlüsüdür. Yerine, adaşı ve oğlu Muhammed'i şeyh olarak tayin etti. ikisini birbirinden ayırt ede­bilmek için bu ikinci Muhammed'e Nakşibendîler arasında «Küçük Muhammed»  denilmekte­dir.

Muhammed bin Abdillâh el-Khânî, 1845 yılında Osmanlılar'ın Suriye Valisi olan Musa Safveti'yi kendine bağlayarak O'ndan ayda 1500 altın bağış almayı başardı. 1853'de de İstanbul’a gitti ve devlet protokolü ile karşılandı.

Kendisi, oğlu Küçük Muhammed ve torunu Abdulmecîd, üç kuşak boyu Suriye'de Bağdâdî'nin temsil­cisi ve Nakşibendîliğin sembolü oldular. Türk egemenliğinin sona erme­siyle birlikte Nakşîlik Suriye'nin Arap muhitinde sönünce bu aile de tamamen unutuldu.