Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - 22. Sayfa - Rabita Ve Naksibendiyye

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

8. Tasavvufî Bir Terim Olarak Râbıta

 

Bu, bir ilahiyât hocası tarafından hazırlanmış ancak henüz basılmamış bu­lunan 44 sayfalık bir çalışmadan ibarettir.

Yazar, «Kültürlerarası bir özellik gibi gözüken bu konuda Müslümanların da bir yolu ve usûlü bulunduğu ve bunu da râbıta şeklinde sistemleştirdikleri söy­lenenebilir.» demektedir.[1]

Râbıtayı meşrulaştırmak ve O'nu, İslâm'ın değerleri arasında varmış gibi göstermek için oldukça esnek bir giriş niteliğini taşıyan bu sözler Kur'ân'ın rûhuna yabancı olan okuyucuyu şartlandırmak bakımından mo­dernist bir sunuş örneğini sergilemektedir.

Aslında Nakşibendîlik,-dünden bugüne- eskimiş çeşitli din ve felsefe­ler­den beslenerek meydana gelmiş bir tarîkattır; Yani -yazarın da desteklediği- kültürlerarası alışve­rişin en çarpıcı ürünlerinden biridir. Buna rağmen Nakşibendîlerin, «Kültürlerarası ortak özellikler» diye bir kanâate kendi açıla­rından hiç de sıcak bakmayacakla­rını kestirmek zor değildir. Onların bu çe­lişkisi ile (İslâm'ın bir köşesine râbıtayı yerleştirebilmek için oldukça kıvrak bir rol üstlenmiş olan) yazarın, yuka­rıdaki sözler içinde sergilediği çelişki ara­sında açık bir uyuşmazlık vardır ki bu da üçüncü bir çelişkidir!!!

Yazar, râbıtayı anlatırken: «İmitatio dio», «İmitatio hominis», «Beşer symbiosis» ve «İdentification»  gibi yabancı terimler kullanarak; Samuel Smiles, Joshua Loth Liebman,  Prof. Jeager  ve Shimmel  gibi yabancı yazar­ları referans göstererek âdetâ Modern Nakşibendîlik Döneminin öncülü­ğünü yapmaktadır.

İlginçtir ki Nakşibendî cemaatlerinin, bu üslûptan ve bu işgüzarlıktan hiç de haberleri yoktur. Hatta eğer râbıtanın böyle bir üslûpla savunuldu­ğunu görecek ya da duyacak olurlarsa, “Evliyâlar yerine bir sürü kâfirden nakiller yapmış“ diye yazarı takdir yerine belki tektir bile edebilirler! Çünkü onlar, bu tarîkatı (Budizm'in “drahma“'ları üzerine oturtmuş olan), ne eski rûhânîlerin geçmişteki düzmecelerini İslâm'dan ayırt edebi­lecek ye­terli bir ilim ve basirete sahiptirler; ne de çağdaş ilâhiyatçıların edebî ve akademik havalar içinde râbıta aşkına yazdık­ları meşruluk fetvâ­larını anlayabilecek kültür ve anlayış düzeyini yakalaya­bil­mişlerdir. Dolayısıyla bu çalışmanın, Nakşibendîler tarafından kutlan­ması ya da ödüllendirilmesi ih­timalden uzaktır. Bununla birlikte ya­zar, râbı­tanın kesin yerini saptamak ko­nusunda açık bir kanâat ortaya koy­madığın­dan bu sorun karşısında okuyu­cuyu te­reddüt içinde bı­rakmaktadır.

Çünkü okuyucunun aradığı özetle şudur:

* Râbıtanın İslâm'da yeri var mıdır, yok mudur? Ya da başka bir ifade ile: Râbıta, ef'âl-i mükellefîn'den hangisinin sınırları içinde kendine yer bulabi­lir?

* Râbıta bir ibâdet şekli midir, öğrenciyi hocasına bağlamak için seküler bir alıştırma ya da şartlandırma biçimi midir, yoksa sırf bir zihin sporu mu­dur? Eğer bir ibâdet biçimi ise bunu gerçekten, Mâide Sûresi'nin 35. ve Tevbe Sûresi'nin 119. âyet-i kerîmeleri ile kanıtlamak mümkün müdür?

* Eğer hocayı öğrencisine sevdirmek, ya da hocanın saygısını öğrencisi­nin zihnine nakşetmek gibi râbıtadan masum ve hayırlı bir amaç güdülmek iste­niyorsa, üstelik kitap ve sünnetle kanıtlanan bir eğitim sistemi ise neden sa­dece Nakşi Tarîkatı'yla sınırlı bırakılmakta, neden tüm ilim müesseseleri için öngörülmemektedir? Allah'ın emir ve yasaklarını belli bir tarîkat çev­resiyle sınırlı tutmanın açıklaması acaba ne olabilir?!

* Hz. Peygamber (s), Nakşibendîler tarafından yapılmakta olan râbıtayı aynı uygulanış biçimi ile hayatında bir kez olsun yapmış mıdır? Yani gözünü yumarak, nefesini kontrol ederek, teverruk oturuşu ile oturarak ve (mürşid diye kabul ettiği) birinin şeklini zihninde canlandırarak “râbıta“ adı altında bir eylemde bulunmuş mudur; ya da ashabından birine böyle bir şeyi telkin etmiş midir?

Eğer amaç, gerçekten Müslümanları râbıta hakkında aydınlatmak ise işte en başta bu ve benzeri sorulara cevap bulmak suretiyle gereken hizmet, ye­rine getirilebilirdi. Oysa bu çalışma ile yapılan şeyler, ne yazık ki râbıta kav­gasını kızıştırmaktan başka hiç bir işe yaramayacaktır! Yazar, büyük emek­ler vererek yaptığı söz konusu araştırmasını belki de bu yüzden bastırma­mıştır.

Her şeye rağmen yazarın bazı tesbitleri râbıta ile ilgili önemli gerçekleri su yüzüne çıkarmaktadır. Bunlardan biri de O'nun şu sözleridir:

«Râbıta hakkında bilgi veren kaynaklar, oldukça muahhar devrin mah­sulleridir.»

Bu ifadenin son kesitinde, ağdalı bir anlatım biçimi seçilmiştir! Bunun, bilinçli yapıldığını insan düşünmeden edememektedir. Çünkü «Muahhar devrin mahsulleri» günümüzün Türkçesi ile «yakın dönemin ürünleri» de­mektir. Yazarın hem hayatta bulunduğuna, hem de yaşlı olmadığına ba­kıla­cak olursa, böyle bir dil kullanması ister istemez bazı kuşkulara neden ol­maktadır. Eğer râbıta konulu kitapçıklar için «Muahhar devrin mahsulle­ri­dir.» deyimi yerine, örneğin: «Yakın tarihte kaleme alınmışlardır.» de­seydi, râbıtanın, daha dünün meselesi olduğu hakkında acaba bazı çevreleri huy­landırmış mı olacaktı, yoksa Müslümanlarla tarîkatçılar arasında olaylar çı­kacak diye yaza­rın bir­takım endişeleri mi vardı?! Bunu kestirmek kolay de­ğil, ama O'nun, arı bir Türkçe ile hazırladığı çalışmasının orta yerine âdetâ dikenli tel­ler gibi bu dolambaçlı an­latım biçimini beklenmedik şekilde yerleştirmesine te­sadüf demek de zordur.

«Kavram olarak râbıta», «Uygulama olarak râbıta» ve «Râbıtanın delil­leri» olmak üzere üç bölümden oluşan çalışmasında yazar, ideal model ola­rak kâmil insanın varlığını savunurken nihâyet sözlerinin sonlarına doğru ay­nen şu ifadeyi kullanmaktadır:

«“Her yiğidin gönlünde bir arslan yatar“ atasözünde bir realite olarak var­lığı ifade edilen bu idealizasyon, insân-ı kâmilleri hedef almakla bu ihti­yacı gidermeye matuf olsa gerektir.»[2]

Tabiatıyla bu sözler O'nun en azından tarafsız olmadığını açıkça kanıt­la­maktadır.

Yukarıda ayrıntılı olarak incelenen sekiz kitapçıktan başka dört adet Nakşi­bend­înin başbaşa vererek «Râbıta ve Tevessül» adı altında yazdıkları bir di­ğeri de 1994 yılında yayınlandı. Bunun belki de en ilginç yanı, hacmı ile içe­riği arasındaki tutarsızlıktır. Çünkü epeyce kalın gibi gözükmesine rağmen sadece baş taraflarında râbıtadan biraz söz edilmiştir. Geriye kalan kısmında ise şahıs bi­yografilerine ve daha çok, (yakın tarihte yaşamış olan ve ilim dünyası tarafın­dan tanınmayan) «Doğulu» birkaç mollanın mitolojik hayat hikayelerine yer ve­rilmiştir. Bu nedenle üzerinde durmaya değmez.

İşte Nakşibendîlik tarihinde sırf râbıta hakkında kaleme alınmış olan ya­zılı şeyler bu dokuz kitapçıktan ibarettir.

Görüldüğü üzere bunların en önce yazılmış olanı Halid Bağdâdî'ye ait «Risâle'tun Fi Tahqıyq'ır-Râbıta» başlıklı mektuptur ki bu, 1811 yılından önce yazılmış olamaz. Sebebine gelince Bağdâdî, ancak bu tarihte Nakşî şeyhi ola­bilmiş ve Hindistan'dan Irak'a dönerek tarîkatını yaymaya başlamıştır. Bu da demek oluyor ki: sırf râbıta hakkında ilk kez kaleme alınmış olan ka­yıtlı mal­zeme, günümüzden en çok 185 yıl önce yazılmıştır.[3] Bu ise çok ya­kın bir geç­miştir. Dolayısıyla denebilir ki: İlk kez 1550'lerde yalın bir kav­ram olarak söz konusu edilmiş olan râbıtanın, 1811 tarihine kadar çeşitli ta­savvurlarla ve daha çok Hind mistisizminin etkisi altında zaman zaman tarîkat meclisle­rinde rûhânîler tarafından işlenmek suretiyle piştiği anlaşıl­maktadır.

Gerek bunlar, gerekse râbıtayı sadece bir ayrıntı olarak işlemiş bulunan (aşağıda incelenecek) yazılı malzemelerin tümü, aynı özelliklere sahip, üs­lûp ve bilimsellikten yoksun, rasgele, bölük pöçük ve bir iki tanesi hariç, ilim er­babı tarafından ciddiye alınmaktan uzaktırlar. Çünkü:

* Hepsi de mistisizmin etkisi altında şartlanmış olan insanlar tarafın­dan yazılmışlardır.

* Bu şahısların tamamı, Uzakdoğu dinlerinden en çok etkilenmiş olan Müslümanımsı toplulukların içinde yetişmişlerdir.

* Bu kitapçıkları yazanlar arasında Hz. Peygamber (s)'i, gerçek kişili­ğiyle örnek almış bir tek adam bile yoktur. Bunu nasıl söyleyebiliyoruz?

Çünkü her şeyden önce şurası çok iyi bilinmektedir ki İslâm'a, tevhide, hakka, adalete, bilgiye, dü­rüstlüğe, çalışkanlığa ve yüce ahlâka karşı olan putperest, baskıcı, bağ­naz insanlara ve zâlim güçlere karşı Allah'ın Rasûl'ü, hayatının hemen tümünü savaşarak geçirmiştir. Namazını bu savaşın içinde kılmış, orucunu bu savaşın içinde tutmuş, haccını bu savaşın içinde yapmış, zekâtını bu sa­vaşın içinde vermiş, zikrini ve bütün ibâdetlerini bu savaşın içinde yapmış­tır... Nakşibendî “evliyâları“'nın tamamı ise O'nun tam tersine, hayatta belki üzerlerinde paslı bir çakı bile taşımamış, teslimi­yetçi, mistikçi, bedduacı ve meditasyoncu tipler olarak yaşamışlardır.

* Bu kitapçıkların hepsi de İslâm Ümmeti'nin çöktüğü; İslâm toprak­la­rının yabancılar tarafından işgâle uğradığı ve çiğnendiği; parçalanıp bölüşüldüğü; Cehaletin ve ona bağlı olarak sefaletin, her türlü gericiliğin ve geri kalmışlığın, hurâfelerle örülü batıl inanışların en yaygın olduğu bir dönemde yazılmışlardır.

* Bu yazılarda, insanları sırf Nakşibendîleştirmekten, mürîdi şeyhin mut­lak irâdesine körü körüne bağlamaktan ve bunun arka planındaki he­defleri gerçekleştirmekten başka hiç bir amaç yoktur.

Bu nedenle eğitimsiz zümrelerin zihnini kirletebileceği ihtimaline karşı İslâm'ın asîl değerlerini korumak amacıyla söz konusu kitapçıklar, ancak Müslüman araştırmacılar tarafından belki bir kritik konusu yapılabilirler. Nitekim burada da aynı amaçla söz konusu edilmişlerdir.

Sırf râbıta konulu bu sekiz kitapçıktan başka, râbıtayı sadece bir ayrıntı ola­rak işlemiş olan yazılı birtakım malzemeler daha vardır. Suhrewerdî'ye ait «Avârif'ul-Maarif» adlı kitap hariç diğerlerinin kayda değer bir yanı yok­tur. Aslında Avârif'ul-Maarif, Nakşibendî râbıtasından hiç söz etmemekte­dir. Râbıta sözcüğü bu kitapta tamamen tesadüfi olarak kullanılmıştır. Bununla birlikte araştırmacılar için bir fikir verebilir diye aşağıda bunlara ilişkin özet bilgiler sunulmuştur.


 

[1] Söz konusu basılmamış çalışma s. 4

[2] Age. S. 44

[3] Bu tarih, râbıta hakkındaki bu araştırmamızın, birinci baskısının gerçekleştirildiği 1996 yılı itibariyledir.