Muhtelif - 23. Sayfa - Rabita Ve Naksibendiyye
B) Râbıtayı Bir Ayrıntı Olarak İşlemiş Bulunan Kitaplar, ya da Kitapçıklar;
1. Avârif'ul-Maarif:
Bu kitabı, yukarıda genel niteliklerinden söz edilen kitaplardan şu iki nedenle hariç tutmak doğru olur:
•Avârif'ul-Maarif, diğerleriyle karşılaştırılamayacak kadar düzeyli bir eserdir.
•Kitabın yalnızca bir yerinde (ve ne ilginçtir ki bir tesâdüf eseri olarak şeyh-mürîd ilişkisine ayrılan bölümde) kullanılmış olan râbıta sözcüğünden amaç, asla Nakşilik'deki râbıta değildir.
Eserin metni Arapça yazılmıştır ve elimizdeki nüsha, Abdulqâdir el-İyderûs'a ait Ta'rif'ul-İhya ile Gazalî'nin, karşıtlarına cevap verdiği, el-İmla adlarındaki iki kitapla birlikte bir cilt içinde Mısır'da basılmıştır. Üzerinde herhangi bir tarih yoktur.
Kitabın yazarı, Omar b. Muhammed b. Abdillah b. Muhammed - Şihâbuddîn Ebulhafs es-Suhrewerdî- dir. H. 539-632, M. 1145-1234 tarihleri arasında yaşamıştır. Abdulkâdir Geylânî'nin çağdaşı ve öğrencisidir. O'nu, adaşı olan (Gnostik tasavvufun temsilcisi) Şihâbuddîn Suhrewerdî (Yahya b. Habeş el-Maktûl) ile karıştırmamak gerekir.
Aşağıdaki ifadesinde görüleceği gibi bir rastlantı da olsa râbıtadan ilk kez söz eden bu zattır. Ancak bu, bir bakıma doğru bir tesbit sayılmaz. Çünkü bu gerçeği, yazarın aşağıdaki sözlerinden anlamak mümkündür.
Yazar, kitabının: «Âdâb'ul-Mürîd'i Maa'sh-Sheyh» (Yani: Mürîdin, şeyhe karşı uymak durumunda olduğu kurallar) adı altındaki 51'inci Bölümde şunları kaydetmektedir:
«Duydum ki -Allah rahmet eylesin- Şeyh Abdulqâdir'e fakir bir ziyaretçi geldiğinde kendisine haber verilir, O da çıkar, yoksulla tokalaşır, fakat onunla oturmaz; Sonra da hemen özel odasına dönermiş. Halbuki fakirlerden olmayan biri gelince çıkıp karşılar ve onunla otururmuş. Durum böyle olunca fukarâdan biri O'nun, yoksul kimselere yüz vermemesini, tersine başkalarıyla daha çok ilgilenmesini içinden yadırgamış. Şeyh, adamın bu düşündüklerini haber alınca şöyle demiş: »
«– Doğrusu bizim zavallı kimselerle olan râbıtamız (ilişkimiz) daha candandır. Çünkü o, bizden sayılır ve onda yabancı bir düşünce yoktur. Bu yüzden ona karşı gönüllerin sevgi alışverişiyle yetiniriz; Sadece dış görünüşle bir arada bulunmak yerine böylesini daha yeğleriz. Fukarâ topluluğundan olmayan birine gelince böyle bir kimse, hep geleneklere ve dış görünüşe bağlıdır. Dolayısıyla ona dış görünüş bakımından uygun bir muamelede bulunulmadığı zaman yabancılaşır. Öyle ise mürîdin şeyhe karşı görevi, gizli olsun aşikar olsun her zaman dört başı mamur olmaktır.»[1]
Bu sözlerin, Nakşî râbıtasıyla ne kadar alakalı olduğu ortadadır. Çünkü yukarıdaki anlatımlar içinde «bizim zavallı kimselerle olan râbıtamız» cümlesinde kullanılan râbıta sözcüğü, tamamen tesadüfidir. Üstelik sırf herhangi bir olasılıkla bu ifade, râbıtayı kanıtlamak üzere Nakşibendîler tarafından günün birinde ileri sürülebilir düşüncesiyle buraya tarafımızdan aktarılmıştır. Ne ilginçtir ki Nakşibendîlerin bundan hiç haberleri yoktur. Eğer haberleri olsaydı bu fırsatı hiç kaçırırlar mıydı?! Tevbe Sûresi'nin 119'uncu ve Mâide Sûresi'nin 35'inci âyet-i kerîmelerini râbıtaya kanıt göstermeye kadar işi vardıranlar, acaba Suhrewerdî'nin, Nakşi Tarîkatı'nın kurucusu Şah-ı Nakşibend'den 155 yıl önce; Râbıtayı ilk kez tanımlamış bulunan Halid Bağdâdî'den ise 592 yıl önce ölmüş olmasına hiç aldırış eder de O'nun, -yukarıdaki sözleri arasında- tesadüfen kullandığı râbıta kelimesine hemencecik sahiplenmezler miydi?
Haşa! «Allah-u Teâlâ'da eriyip gitmek tabir edilen devlet»'e[2] nail olduklarına inanan ve tabiatıyla gizli aşikar ne varsa her şeyi bilmeleri gereken (!) Nakşibendîlerin, Suhrewerdi'ye ait bu sözlere rastlamamış olmaları elbette ki şaşılacak bir şey değil, fakat onların içinde yüzdükleri çelişkilerden mutlaka biridir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi