Muhtelif - 24. Sayfa - Rabita Ve Naksibendiyye
2. Raşahât Ayn'ul-Hayât
Râbıta konusu ile ilgili en önemli kaynak budur. Çünkü (büyük ihtimalle) Raşahât'dan önce, içinde Nakşibendî râbıtasının söz konusu edildiği başka bir kaynak yoktur.
Farsça yazılan bu kitaba ilişkin bilgilere gelince,
Yazarı, Ali b. Hüseyn el-Vâiz el-Kâşifî el-Beyhaqıy (H. 867/M. 1462-H. 939/M. 1533) dir.
Ünlü bilgin, Molla Câmî'nin bacanağı olan bu zat, Afganistan'ın, Hindikuş Dağları eteğindeki tarihi Herat Kenti'nde doğdu ve orada öldü.
Rûhânilerden, Nâsıruddîn Ubeydullah el-Ahrâr'ı, biri, H. 889 da, diğeri ise, H. 893 de olmak üzere iki kez, ziyaret ettiğini ve sohbetlerinde «Daima silsile-i Nakşibendîyye ulularının hasâis, şemâil, menâkıb ve fazâili» nin anlatıldığını yazmakta ve H. 909/M. 1500 yılında da Raşahât'ı tamamladığını söylemektedir.
Yazar, Khuwâce Ubeydullah'ın sohbetlerinde duyduklarını ve izlenimlerini bu kitapta toplamıştır. (Farsça’dan Türkçe’ye tercüme edilmiş olan) ifadesiyle bunu şöyle anlatmaktadır:
«...Ve hâtır, ol cem' ve tertibe müsta'cel ve âzim oldi; Ve bu silsile-i şerîfe ulularının, hulefâ ve ashâbının, tabaka ba'de tabaka ahvâlinden her nesne ki yine bu tâife-i aliyye'nin kütüb-i mu'teberelerinden müteferrik görmüş idi, veyahud Khuwâce Hazretlerinden vesâir bu silsile azizlerinden bilâ vasıta istimâ' itmişti; tertib-i layık ve terkib-i muvafık ile bu mecmuada derc eyledi; Ve ânı Khuwâce Hazretleri'nin, şemâil ve menâkıb-ı zikri ile (ki bu te'lifden maksûd-i aslî ve bu tasnifden illet-i gaiyy-i evvel idi) itmame eriştirdi.»[1]
Meşhur bibliyografya ansiklopedisi Keşf'uz-Zunûn, bu kitabın te'lif düzenini şöyle açıklamaktadır:
«Tertibi: Bir giriş, üç bölüm ve bir sonuç şeklinde yapılmıştır.»
«Giriş, rûhânîlerin kronolojik sıra ile hayatı ve Nakşî zinciri hakkındadır.»
«Birinci Bölüm, Ubeydullah-ı Ahrâr'ın menkıbelerine;»
«İkinci Bölüm, O'nun sohbetlerinde dinlenilen bazı gerçeklere ve bilgilere;»
«Üçüncü Bölüm, O'nun kerâmetlerine ilişkindir.»
«Sonuç ise O'nun ölümünü konu almaktadır.»
İzmir Kadısı, Trabzonlu Muhammed Ma'ruf b. Muhammed eş-Şerif el-Abbasî tarafından III. Sultan Murad zamanında (H. 993/M. 1585 yılında) Türkçe’ye çevrilmiş olan Raşahât'da, iki yerde râbıtaya ilişkin çok kısa anlatımlar vardır.
Birincisi şöyledir:
«...Ve yine Khuwâce Hazretleri buyurdular ki: Çün Mevlânâ Ya'kûb (Aleyhirrehme) Hazretleri'nden icâzet istedim, Huwâcegân (Kaddesellah'u ervâhahum)[2] tariklerini bittemâm beyân eylediler. Çün râbıta tarikini beyana başladılar, buyurdular ki: “Bu tarikayı ta'limde dehşet etmeyesün ve tâlib ve müstaidlere eriştiresün.“»[3]
İkincisi ise Hz. Peygamber (s)'in, Hz. Ebubekr hakkında buyurduğu bir hadis ilgisiyle yazarın kullandığı şu ifadedir:
«...Ol Rasulullah (s) bu hadis-i şerifte ol ma'nâya işaret buyurmuşlardır ki: Cümle tarikler ve nisbetler muhabbet nisbeti yanında mesduddur ve maksûda mûsıl olan, nisbet-i hubbiyedir, gayrı değildir. Hak Sübhânehu ve Teâlâ ile bende mâbeyninde vâsıta olmağa layık olan bir sâhib-i devlete râbıta, bu nisbet-i hubbiyeden ibârettir.»[4]
İşte Raşahât'ın râbıta hakkında kaydettiği bilgiler bunlardır. Bundan da anlaşılmaktadır ki, râbıta, Nakşibendîlerin en eski ve en önemli kaynaklarından olan bu kitabın yazıldığı yıllarda ilk kez konuşulmaya başlanmıştır. Özellikle XIX. yüzyılın başlarında Halid Bağdâdî tarafından kurumlaştırılan râbıtanın, o günlerde çok sade bir düşünceden öteye gitmediği tahmin edilmektedir. Nitekim -daha önce de ifade edildiği gibi- bu sebepledir ki râbıtayı epeyce araştırmış olan bir ilahiyatçı, bu konuda hazırladığı bir çalışmasında:
«Râbıta hakkında bilgi veren kaynaklar, oldukça muahhar devrin mahsulleridir.» ifadesini kullanmıştır.»
Öyle ise Halid Bağdâdî'ye mal edilen râbıta konulu kitapçıklar ve mektuplar eğer gerçekten O'na aitse, râbıtayı ilk kez bir tarîkat kuralı olarak belli bir formüle oturtan kişinin, bu zat olması gerekir ki O da M. 1778-1826 yılları arasında yaşamış olan Irak Kürtlerinden bir şeyhtir.
Dolayısıyla özet olarak diyebiliriz ki: Râbıta, ancak Halid Bağdâdî'nin yaşadığı XIX. yüzyılın başlarından beri günümüzdeki tanımıyla, ya da bu tanıma en yakın bir yorumla benimsenmeye başlamıştır.
[1] Ali b. Hüseyn el-Vâiz el-Kâşifî el-Beyhaqıy, Raşahât, s.11, 12
[2] Tarîkatçılar arasında «Kaddesellah'u Rûhahu», ya da «Kaddesellah'u Sirrehu» şeklinde yapılan dualar, hiç bir İslâmî ve Kur'ânî kaynağa dayanmamaktadır. Ne Hz. Peygamber (s), ne de ashâbı, bu şekilde dua etmişlerdir. Onlar, birbirlerine ve mü'minlere Allah'dan rahmet dilemiş ve Allah'ın rızâsına nâil olmak için dua etmişlerdir.
«Kaddesellah'u Rûhahu»: Allah rûhunu kutsasın» demektir; «Kaddesellah'u Sirrehu» ise, Allah sırrını kutsasın, Mübârek kılsın, anlamına gelmektedir. Bu adamların, Müslümanlardan gizleyip Allah tarafından Mübârek kılınmasını diledikleri sırları acaba ne olabilir? insan bunu ister istemez merak ederken, onların bu tür hilelerle, kendilerine nasıl da her bakımdan Müslümanlar üstü bir statü belirlemiş olduklarını sezmemek elde değildir!
[3] Ali b. Hüseyn el-Vâiz el-Kâşifî el-Beyhaqıy, Raşahât, s. 354
[4] Age. S. 360; Bk. Keşf'uz-Zunûn: 1/903;
İslami Okul Okulların En Önemlisi