Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Rûhânîler ve Râbıta - Rabita Ve Naksibendiyye - 60. Sayfa

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

Rûhânîler ve Râbıta          

 

Hiyerarşik zincir içindeki Nakşî rûhânîleri arasında kimler râbıtadan söz etmiştir.

Nakşibendîler, ta Hz. Peygamber (s)'den başlamak üzere sayıları otuzu ge­çen «azizler»'in -sözde- birbirlerine devretmesiyle bu tarîkatın günü­müze kadar geldi­ğine inanmakta ve bunları «sâdât» (yani pirlerimiz, efen­dileri­miz) diye anmakta­dırlar. Onların meydana getirdiği bu hiyerarşik zin­cire de «Silsile-i Sâdât» is­mini vermektedirler. Ayrıca Nakşîler arasında bu zincire, «silsile'tuz-zeheb» (yani altın gerdanlık) da denir.

Buna göre «Silsile-i Sâdât»: Nakşibendî Tarîkatı'nda en son şeyhi, sözde  -yuka­rıya doğru- Hz. Peygamber (s)'e kadar bağlayan rûhânîlerin sıra ile ad­la­rı­nın oluşturduğu isimler zinciridir.[1]

Nakşibendîler tarafından ileri sürüldüğüne göre bu zincirdeki isim­ler­den her biri, bir öncekinden mezun olmuş ve makamına geçerek, mürşid sıfatıyla onun yerini doldurmuştur. Buna bağlı olarak -yine onlara göre - her şeyh, kendi döneminde Hz. peygamber (s)'i temsil eden bir titre sa­hiptir. Biraz sonra biyografi­leri içinde görüleceği üzere kerâmet ve fazîlet diye onlara Nakşibendîler tara­fından mal edilen inanılmaz mitolojik hikâyeler ise son de­rece ilginçtir.

Menkabe[2] denen bu hikâyeler, mürîdleri son derece etkilemekte, on­ları coş­turup kendilerinden geçirmektedir. Bu nedenledir ki her Nakşi­bendî şeyhi, kendinden sonra yerine oturacak olan «seccâdenişîn»'i[3] mezun ettiği zaman ona, mahrem bir şekilde yaklaşık olarak şu öğütlerde bulun­maktadır:

«Bak molla efendi oğlum! Sen artık bu cemâatin mürşidi olacaksın. Ama unutma ki, mürîd topluluğunun çoğu, cahil olduğu için âyet ve hadis­ten (yani Allah'ın ve Elçisi'nin sözlerinden) bir şey anlamazlar. Bu sebeple de yanlış yorumlar yapabilir ve tarîkattan kopabilirler. Onun için mürîdlere âyet ve hadis açıklamaları ye­rine daima mürşidlerimizin menkabelerini, kerâmet ve fazî­letlerini anlatarak onları eğitmeye çalış. Bu sûretle ancak on­ların tarîkata karşı şevk ve coşkularını artırabilirsin...»

 Bu yollu öğütlerin, gerçekten iyi niyetlerle yapılıyor olabileceği ihtimali yok değildir. Sebebine gelince çöküntü içindeki Müslüman toplumların ta­banı büyük oranda eğitimsizdir. Gerçekleri, anlayamayacakları bir berraklık içinde açıklayıp, hidâyetten çok onları sonu dalâlet olan çeşitli kuşkular içine sürük­lemektense, (tarîkat şeyhlerinin hurâfelerinden değil) örnek İslâm âlimleri­nin, yüce Kur'ân'dan ilham alarak yaşadıkları üstün ahlâk ve fazîletlerden söz etmek suretiyle toplulukları eğitmeye çalışmanın faydaları elbette ki inkâr edi­lemez.

 

***


 

[1] Nakşibendîler tarafından «Silsile-i Sâdât» diye adlandırılan «tarîkat rûhânî­leri»'ne ait listenin ve bu listeye ilişkin rivâyet ve iddiaların bilimsel hiç bir değeri yoktur. Yakın geçmişin aydın Nakşibendî şeyhlerinden Kasım Kufralı (Küfrêvî), söz konusu listedeki şahıslar arasında kurulan bağlantı hakkında aynen şunları söylemektedir:

«Sûfîler arasında görülen en eski isnâd (silsile) Ca'far El-Huldî (Öl. 348)'nin isnâdıdır. (Al-Fihrist. S. 183)» Bk. Kasım Kufralı, Nakşibendîliğin Kuruluş ve Yayılışı S. 21 Dipnot: Türkiyât Enstitüsü No. 337.

[2] Bk. Dipnot: 83

[3] Seccâdenişîn: Yalın anlamı, seccâdeye oturan demektir. Tarîkatta, şeyhin mezun ettiği ve bulunmadığı zaman kendisini temsil etmekle yetkilendirdiği, halîfe mânâsında kullanılır. Bu terim, yalnızca Türk tasavvufunda vardır. Örneğin Nakşibendî Kürtler, «postnişîn» ve «seccâdenişîn» gibi terimleri ne bilir, ne de kulla­nırlar. Bu da tarîkatçıların bir başka çelişkisidir!