Kaynak - İslami Bilgiler - Ruh Terbiyemiz - 1. Sayfa
Kaynak: Ruh Terbiyemiz - Said Havva, Çev.İbrahim Sarmış, Davet Yay., Konya-1980
- “Vahdet-i Vücudu kabul eden kafirlerdir.” (S.114-115)
Esrar gerekçesiyl her meselenin birtakım rumuzu meydana gelmiştir. Zâtı İlahinin sırlarını marifet bahanesiyle de bazıları Vahdeti vücut meselesini ortaya attılar, öyle ki vahdeti vücuda kail olanlara göre bunu kabul etmiyen müslüman Allah'ı hiç tanımamaktadır.
Bu konuda nabza göre şerbet verenlerin de olduğunu görüyoruz. Bir fakihle karşılaştığında vahdet vücudu onun nabzına göre, avamdan biri ile yüzyüze geldiğinde onun da mizacına göre başka şekillerde yorumlayanlar ortaya çıkmıştır.
İnsanları niyyetlerinden dolayı hesaba çekecek değiliz. Ancak sözlerinden sorumlu tutabiliyoruz. Mutasavvıflardan biri şöyle demektedir: «Vücut yapısında kainat kar tanesi gibidir. Sen de kaynayan suyusun. Yapımızda kar sudan ayrı bir şey değildir. Ama şeriatların hükmünde ikisi ayrıdır.»
Şimdi soralım, bu sözlerden anlaşılan nedir? Bu kainat zatı ilahinin kendisidir. Yoğunlaşarak kainat olmuştur. Suyun yoğunlaşarak kar haline gelmesi gibi. Şeriatlara göre kar sudan ayrıdır. Ama bu sözlerin sahibine göre kar suyun kendisidir. Yahut zatı ilahinin yoğunlaşan bir cüzüdür.
Bazıları da bu meseleyi şu sözlerle ifade etmeye çalışmışlardır: «Zatı ilahiye nisbetle bu kainat denizdeki dalga gibidir. Ne denizin kendisidir, ne denizden
ayrıdır.» Halbuki akılsızlar bile dalganın denizden bir parça olduğunu bilmektedir.
Böylelerine diyoruz ki, Cenabı Hakkın «Kullarından ona bir cüz saydılar. İnsan gerçekten açık nankördür.» (Zuhruf-15) sözünün manasını bize söyleyiniz. Bundan maksat nedir?
Bu ayet Cenabı Hakka bir cüz. kabul edenlere açık bir reddiye ve böyle yapanları apaçık kafir olduklarını bildiren bir sarahat, değil midir? Tasavvufta iddia edilen esrarın neticesi, geçmiş ümmetlerin dalalete saptığı gibi sapmak mıdır? Böyle bir şeyden Allah'a sığınırız.
- Sufilerin Şatahatı (S.485-487)
İslâm ve müslümanların tarihinde insanların müslümanlar arasına soktuğu en üzücü ve en çirkin sapmalardan biri, «sûfîlerin şatahatı» ismini taşıyan şeylerdir. Bu, büyük felaketlerden, korkunç bulanıklıklardan ve müthiş belâlardan biridir. Bu meseleden uzak durmayan kimseden Allah'a sığınırız.
Sahih hadiste varid olduğu gibi Hz. Aişe'den: Mu-hammed (S.A.V.) Rabbını gördü mü? diye sorulduğunda : «Subhanellah! Bu sorun karşısında tüylerim diken diken oldu» karşılığını vermişti.
Bu mesele ihtilaflı olmasına rağmen anamızın (Allah ondan razı olsun) sorulan soru karşısında tüyleri diken diken olmuştu. Şimdi Allah için siz söyleyin. Şayet Hz. Aişe'ye Muhammed (S.A.V.)'in Allah olduğunu söyleyen çıksaydı, takınacağı tavır ne olurdu? Allah'a yemin ederim ki, şayet sahabeden biri, bir kimsenin kendisi için: «Ben Allah'ım» dediğini duymuş olsaydı, onun takınacağı tavır, kılıcıyla o kimsenin kafasını uçurmaktan başka birşey olmazdı. Kendilerine hayırla şehadet olunan asırların hepsinde müslümanların bu konudaki tutumları da hep böyle olmuştur. Sahabe dönemi öyleydi. Tabiîn dönemi öyleydi. Etbai tabiîn öyleydi. Hatta onlardan sonra da Hallac'ın öldürülüşüne kadar durum böyle devam etti.
Suyûtî, »Tarihu'l-Hulefâ» isimli eserinde zikreder ki: Hüseyin el-Hallac Hicri 301 yılında bir deve üzerinde teşhir edilerek Bağdad'a getirildi. Elleriyle ayaklarından asılarak yanıbaşında şöyle ilânat yapıldı : «Şu gördüğünüz adam, Karamitanın propagandistlerindendir. Onu tanıyınız.» Daha sonra hapsedildi ve nihayet 309 yılında idam- edildi.»
Suyuti, ayni kitabında yine şöyle der- «Hallaç, 309 yılında Kadı Ebu Amr ile fukahâ ve ulemânın, kanının helâl olduğuna dair fetva vermeleri üzerine idam edildi.»
Burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır ki, o da, Hallac'ın hapsedilmesi ile öldürülmesi arasında aşağı yukarı dokuz yıl geçmiş olmasıdır. Bu da gösteriyor ki, öldürülüşünde acele edilmemiş, uzun müddet beklenilmiştir.
Hallac'ın öldürülüşüne kadar ilahlık iddiasında bulunanlar öldürüldüğüne göre, ki ümmet, Hallac'ın öldürülmesinin, vacib olduğuna dair icma etmiştir. Bu, İslâm ümmetinin ilk dönemlerinde bu şekilde Allah'a karşı cürette bulunanların ümmet tarafından icma ile lanetlendiklerine dair delil değil midir?
Ama ne yazık ki, söylediği bu sözlerden dolayı öldürülmesi için ümetin icma ettiği bu zatın sarfet-tiği sözler daha sonra kabul gören bir felsefe ve okutulan bir ilim haline gelmiştir. Öyle ki bazıları, insanın ne zaman «ben Allahım» demesinin caiz olduğu ve ne zaman caiz olmayacağı meselesini söz konusu eder oldular. Bu gibi sözleri söyleyenlerden uzak kalmayanlardan uzak durmayanlara Allah lanet etsin!
Bir kimsenin, herşeyin Allah tarafından meydana getirildiğini ve bu arada insanın kendi fiillerinin de Allah'ın fiilinden olduğunu söylemesi ile kendi hakkında: «Ben Allah'ım» demesi, biribirinden fa'rklı şeylerdir.
Teviller ve temize çıkarmalar ne olursa olsun bu gibi musibetlerin ümmet arasında devam etmesi, kalblerin ve gözlerle basiretin körelmesindendir.
Bu gibi sözleri söyleyenler Allah'tan, Allah'ın kullarından utanmıyorlar mı? Oysa Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: «Allah, Meryem oğlu İsa, Mesih'tir, diyenler küfre gitmişlerdir.» (37)
Bunlar da, «ben Allah'ım» diyen bir kimsenin bu sözünü kabul edip geçmemizi istiyorlar.
Bu ne biçim cehalettir! Bu ne biçim küfürdür.! Bu ne biçim bulanıklıktır! Bu ne biçim çelişkidir! Bu çirkin söz karşısında insan nasıl gönül huzuruyla dinleyebiliyor ve onu bir ilim olarak kabul edebiliyor? Allah'a yemin ederim ki bu, şeytanın aldatma ve vesvesesinden başka birşey değildir.
Ben şahsen Allah'a olan seyrimde, Allah kendi fazlından Samed isminin manalarından bana tattırdığı halde -ki bu makam o kimselerin ayaklarının kaydığı makamdır- Allah'a yemin ederim ki, bu tür iddialarda israr ettikleri takdirde onlar için ölümden başka bir yol göremiyorum.
İslami Okul Okulların En Önemlisi