Peygamberin Söz Ve Hareketlerinin İkiye Taksimi - Seyhlik Agalik Ve Islam - 12. Sayfa
Peygamberin Söz Ve Hareketlerinin İkiye Taksimi
Peygamberin dahi dine müteallik olmıyan şahsî fikirleri din olamaz ve bunları taklit etmek zarureti yoktur. Bunu bizzat Peygamberimiz şöyle beyan etmiştir: "Ben ancak bir insanım. Size dininizden bir şey emrettiğim zaman onu tutunuz. Kendi re'yimden size bir şey emrettiğim zaman ancak ben bir beşerim." [1]
Demek oluyor ki; Peygamber dine ait emir ve hükümleri ancak Allah'tan alır tebliğ ederdi. Bu emirlere uymak zarurîdir. Dine ait olmıyan işlerde kendi şahsî fikir ve mütalâasını beyan etmiştir. Fakat bu hususta kendisine uymak mecburiyeti yoktur: Çünkü beyan ettiği fikir, bir beşer dimağından çıkmış şahsî bir düşünceden ibarettir.
Buna Peygamberin hayatından birçok örnekler vermek mümkündür. Ezcümle Peygamber Hudeybiyye muahedesini kabul ettiği zaman, bu muahede görünüşte müslümanların aleyhine ve düşmanların lehine sanılmış, bunun için Hazreti Ömer muhalefet ederek anlaşmanın feshini istemiş, fakat bilahare Peygamberin bu hususta Allah'tan emir aldığını öğrenince kabul etmiştir.
Bu da gösteriyor ki; Peygamberin, Allah'ın emrine dayanmıyan emirlerine hemen uymak mecburiyeti yoktur. Hazreti Ömer’e bu anlaşmanın Allah'ın emrine değil, Peygamberin şahsî fikrine müstenit olduğunu sanarak feshini istemiştir. Zira Peygamber de beşer olduğundan bu meselede yanılmış olabilir. O halde âmmenin zararına görünen bir işde Onun şahsî düşüncesine uymak neden mecburî olsun?
İşte Hazreti Ömer bu fikirde idi. Hattâ Peygamber ve Hazreti Ebubekir'e müracaat etmiştir. Sonra anlaşmanın Allah'ın emriyle yapıldığını anlayınca bir hikmete mebni olduğuna inanarak kabul etmiştir. Nitekim muahedenin neticesi müslümanların lehine tecelli etmiş ve Mekke'nin fethine kadar gitmiştir. [2]
Peygamber de, Allah'ın emrine dayanmıyan idarî işler hakkındaki şahsî fikrinden bazan vazgeçip çoğunluğun reyine uymuştur. Meselâ Hendek savaşında İslâmiyet'in bütün düşmanları işbirliği ederek Medine'yi muhasara etmişler ve bu muhasara uzun bir zaman sürmüştür. Müslümanlar ise şehrin etrafında hendek kazarak kendilerini ve memleketlerini savunmuşlar. Fakat düşman ordusu muhasaranın şiddetini hergün arttırmıştır. Bu yüzden müslümanlar büyük bir sıkıntıya düşmüşler. Peygamber de bu durumu gidermek için bir anlaşma yapılmasını istemiş, lâkin düşman bu sulhun yapılması için, kendisine Medine mahsulünün üçte birini vermelerini şart koşmuştur. Peygamber de buna razı olup anlaşma yapmayı düşünmüştü. Bunun için Medine ileri gelenlerinden Sa'd bin Muaz ile Sa'd bin Ubade'yi yanına çağırtarak kendilerine bu fikrini bildirmişti. Onların verdiği cevapla Peygamberin bu cevaba karşı tutumunu hep beraber İslâm tarihinden dinleyelim:
"Eğer bu bir vahy-i İlâhî ise, ona karşı hiç bir sözümüz yoktur. Yok eğer şahsî bir mütalâa ise şunu arzetmek isteriz ki, cahiliyet zamanında bile biz böyle haraçlar vermedik. Müslümanlık bizi yeni bir hayata kavuşturmuş iken biz bu zilleti kabul etmeyiz. Bu şehametkârane sözler Resul-i Ekrem'i memnun etmiş, o da: O halde düşmanlar ellerinden ne geliyorsa yapsınlar demiştir."[3]
Bu tarihî hakikatten daha açık bir delil olabilir mi? Görülüyor ki bu büyük zatlar, Peygamberin teklifini Allah emrine müstenit değilse kabul edemiyeceklerini açıkça ifade etmişler. Peygamber de bu cevaplarından memnun olarak fikirlerine uymuş ve nihayet muzaffer de olmuştur. Eğer Peygamberin şahsî mütalâasına uymak mecburiyeti olsaydı, şüphesiz ki Peygamber, onları bu fikrini kabul etmeye zorlar ve onlara kabul ettirirdi. Fakat hakikat aksinedir.
Yine Uhud savaşına takaddüm eden günlerde, Mekke'lilerin Medine üzerine hücuma hazırlandıkları haberi duyulunca, Peygamber müslümanların Medine'de kalıp şehri müdafaa etmelerini istemiş, fakat ashap bu fikre muhalefet etmiş, bunun üzerine Peygamber de onların fikrini kabul ederek Medine haricinde düşmanı karşılamak üzere şehirden çıkmıştır.[4]
Peygamberin söz ve hareketlerinin iki kısım olduğunu, bir de Hindistan'ın ünlü âlimlerinden Süleyman Nedevî'den dinliyelim:
"Resûl-i Ekrem'den sâdır olan fiile sünnet denir. Bu da iki kısımdır; İbadî, âdî. İbadî ef'al, sırf sevap niyetiyle dinî tarzda vuku bulan işlerdir. Âdî ef'al ise, Resûl-i Ekrem bunları dinî bir haysiyetle yapmamış, dünyevî bir menfaat, yahut şahsî veya ânî bir zaruret sevkiyle yapmıştır. Âdî fiillere uymak ümmet için zarurî değildir. İbni Abbas ile Hazreti Ayşe, Peygamberin fiillerini taksim ediyorlardı. Rasûl-i Ekrem Hac esnasında Ebtah denilen yere iniyordu. İbni Abbas ile Hazreti Ayşe bunu sünnet saymazlardı. Sahihi Müslüm ile İmam Ahmed'in Müsned'inde şu rivayet vardır: Ebtah'a inmek sünnet değildir. Resûl-i Ekrem buradan hareket kolay olduğu için oraya inmiştir."[5]
İşte Peygamberimizin en yakınlarından biri olan amcası oğlu İbni Abbas ile, onun bütün hayatına ve emirlerine herkesten fazla vâkıf olan ve dolayısiyle din babında çok yüksek bir makam işgal eden muhterem refikaları Hazreti Ayşe de, Peygamberin dine müteallik olmıyan şahsî işlerinin dinden sayılmadığını açıkça ifade etmişlerdir. Bu da sahih hadis kitaplariyle sabittir. Artık bu konuda tereddüt etmeye mahal kalır mı?
Hem sadece onlar değil, diğer sahabeler de öyle yapmışlardır. Ezcümle İslâm tarihinde, hattâ cihan tarihinde adaleti ve dindarlığıyla müstesna bir yer alan Hazreti Ömer de aynı hattı hareketi takibetmiştir. Yine Hindistan'ın büyük âlimlerinden Mevlânâ Şiblî, Hazreti Ömer'in ictihad ve rehberliği bahsinde şöyle diyor:
"Halk umumiyetle zanneder ki; Peygamberin her sözü ve her hareketi bir vahiydir. Bazı cür'etkârlar, muaşerete ait harekâtın istisnasiyle Peygambere müteallik bütün harekâtın, bütün akval (sözler) ın vahyi ilâhî eseri olduğunu söylerler. Halbuki hakikat şu merkezdedir ki; Peygamberin ancak Peygamberlik sıfatiyle verdiği emirler vahyi ilâhî eseridir. Fakat zamanın ihtiyacını tatmin için verilen emirler, dinî emirler derecesinde mukaddes değildir. Hazreti Ömer'in bu noktayı tavzih için sebkeden himmeti, başka bir kimse tarafından gösterilmedi.
Tam bir istikra (araştırma) dan sonra anlaşıldığı üzere Hazreti Faruk, Resûl-i Ekrem'in müslümanlığı tebliğe ait ve beşeriyeti tekemmüle saik ehadis (sözler) ini sair mevzulara müteallik ehadisten ayırmaya ziyadesiyle çalışmıştır. Bundan dolayıdır ki Hazreti Faruk, Şemaili Muhammediyye (Peygambere mahsus işler), yahut Peygamberin tarzı telebbüsü (giyiniş şekli) ne vesair âdetlerine müteallik ehadisini nadiren rivayet ederdi. Bunun sebebi; bu gibi şemail ve âdât-ı Muhammediyyenin teklifi ve teşriî mahiyeti haiz bulunmamasıdır. Hazreti Faruk bu mahiyette olan ehadisi rivayette israr etmiş olsa, bunlar hedef-i Risaleti (Peygamberlik amacını) izah eden ehadis ile karışırdı.
Hazreti Ömer, bu birbirinden ayrı iki sıfatı takdir ettiği için, dine müteallik olmıyan meselelerde kendi fikrine göre harekette bir beis görmemiştir.
Resûl-i Ekrem'e ait akval ve ef'alin bu suretle tefriki, mesail-i fıkhıyye üzerinde büyük bir tesir icra etmiştir. Çünkü Resûl-i Ekrem'in mansıbı risaletine müteallik olmıyan akval, zaman ve mekânın ihtiyacına göre kanun ve hükümler vaz'ı için kapıyı açık bırakmıştır." [6]
İşte bu tarihî hakikatler bize şunu gösteriyor ki, din konusunda Allah'ın emri olmıyan şahsî fikir, düşünce ve arzular, her kimden sâdır olursa olsun asla muteber değildir. Bunlar, sahiplerinin indî mütalâası olmaktan katiyyen ileri gidemezler. Binaenaleyh bunlara hiç bir suretle uyulmaz. [7]
[1] Müslüm'den naklen, Meşarik, s.48
[2] Bu hâdise hakkında fazla bilgi için bak: Buharî Hudeybiyye muahedesi bahsi, İslâm Tarihi, Asrı Saadet ve Sadrı İslâm, c.1, s.427, c.6, s.34, c.7, s.63-66
[3] Taberî'den naklen, İslâm Tarihi, Asrı Saadet, c.1, s.404-405
[4] Bak: İslâm Tarihi, Sadrı İslâm, c.7, s.56
[5] İslâm Tarihi, Asrı Saadet, c.?, s.210-211
[6] İslâm Tarihi, Sadrı İslâm, c.7, s.436-437, 448-449, 465-466
[7] M. Emin Bozarslan, Şeyhler, Ağalar ve İslam.
İslami Okul Okulların En Önemlisi