Muhtelif - 4. Sayfa - Seyhlik Agalik Ve Islam
Bid'at Nedir?
Bid'at; sonradan meydana gelen şey demektir. Bu da başlıca iki kısma ayrılır: Birincisi dünya işleriyle ilgili, ikincisi de din işine ait olan yenilikler. Dünya işinde yapılan yenilikler yine iki kısımdır. Bunların bir kısmı kötü işlerdir. Bu, evvelce olmayıp sonradan çıkarılan ve fakat insanların zararına olan işlerdir. Meyhaneler, kumarhaneler ve benzeri gibi. İkincisi ise insanların yararına olan yeniliklerdir: Motorlu vasıtalar, fabrikalar, elektrik, telgraf, telefon, şehirlerin tanzimi, caddelerin genişletilmesi, maden ve petrolleri çıkarmak, işletmek, millet ve memleketin işlerini görmek için muhtelif daire ve müesseseler kurmak gibi.. İnsanlık için faydalı olan böyle şeyler iyi ve lüzumludur. İnsanların bunlardan faydalanmaları gerektiği gibi, zaman ve mekânın şart ve icaplarına göre hayatına düzen vermeleri de lâzımdır. Bunun içindir ki Peygamberimiz, "Siz dünyanın işlerini daha iyi bilirsiniz" [1] diyerek zaman ve yerlerin icaplarına göre, hayatımızla ilgili olan dünya işlerimizi düzenlememiz için bize yolu açık bırakmıştır. Demek oluyor ki; "İyi bid'at, kötü bid'at" denildiği zaman dünya işlerine ait olan yenilikler kastediliyor.
Din ve ibadet işlerinde ise, hiç bir yenilik kabul edilmez, çünkü o zaman din değişmiş ve aslına aykırı düşmüş olur. Meselâ bize farz olan namazlar beş iken, biz bunlara iyi diye altıncı bir farz ilâve edebilir miyiz? Yahut Ramazan orucu bir ay iken, iyi diye bir buçuk aya çıkarabilir miyiz? Böyle bir şey yaptığımız takdirde bunu asıl çığırından çıkarıp başka bir şekle sokmuş olmuyor muyuz ve bu da dini değiştirmek değil midir? Dinin diğer emirleri de böyledir. Yani bize nasıl emredilmişse öyle yapmak zorundayız. Aksini yaptığımız taktirde dalâlete gitmiş oluruz. Bunun içindir ki, Peygamberimiz, yukarıda naklettiğimiz hadiste, dinde ihdas edilecek şeylerin reddedileceğini söylemiştir. Başka bir hadiste de "Her bid'at dalâlettir"[2] demekle, dine eklenen her yeniliğin istisnasız sapıklık olduğunu ve bunlardan hiç birinin iyi olamıyacağını açıkça tebarüz ettirmiştir.
Peygamberimiz bid'atları reddettiği gibi, onun vefatından sonra arkadaşları da bu yolda titiz davranarak dinden olmıyan işlerle mücadele etmişler. Bu konuda İslâm Tarihi, Hazreti Ebubekir hakkında şunları yazıyor:
"Hazreti Ebubekir'in en çok ehemmiyet verdiği meselelerden biri, müslümanlığı bütün kuvvet ve bütün canlılığıyla muhafaza idi. Onun için kendisi bid'atlarla mücadele eder, herkesin din-i sahih üzere hareket etmesini, herkesin dini ciddiyetle talim ve tetebbu' edenlerden öğrenmesini istihdaf ederdi." [3]
Diğer bütün sahabeler de öyle idiler. Meselâ Sahabe büyüklerinden Abdullah bin Mes'ud, bir mescitte akşam namazından sonra cemaattan birinin; şu kadar tesbih, şu kadar hamd, şu kadar tekbir getiriniz, dediğini ve cemaatın da öyle yaptığını haber almış, bunun üzerine oraya gitmiş, öyle dediklerini işitmiş ve kızarak şöyle demiştir: "Ben İbni Mes'udum. Sizler bu hareketlerinizle ya haksız yere bir bid'at getirdiniz, yahut Muhammed'in ashabına ilimce üstün geldiniz." [4]
Bu konuyu bir misâlle biraz daha aydınlatalım:
Demokrasi usuluyla idare edilen memleketlerde kanun yapma yetkisi, milletin oyu ile seçilip iş başına getirilmiş ve bu suretle halkın mümessilliğini kazanmış olan milletvekillerine aittir. Onlardan başka kimsenin kanun yapma salâhiyeti yoktur. Şu halde bir işin kanun olabilmesi ve "Kanun" diye icra ve tatbik edilebilmesi için, onlar tarafından "Kanun" diye kabul edilmiş olması şarttır. Buna göre bir kimse, onların kabul etmediği bir işi —Bir maslahat icabı da olsa— "Kanun" diye ilân ve tatbik edebilir mi? Şüphesiz hayır.
İşte din de böyledir. Dinin vâzıı da Allah olduğuna göre, bir şeyin din olması için onun tarafından vaz'edilmiş olması lâzımdır. Nasıl milletvekilleri tarafından vaz'edilmiyen bir tasarı kanun olamazsa, Allah tarafından vaz'edilmiyen bir görüş de din olamaz.
Her işin belirtilmiş bir sınırı vardır. Bu sınırı aşarsa meşruiyetini kaybetmiş olur. Dikkat edilirse hayatımızın cereyanı bile bir takım kayıt ve şartlara bağlanmış ve bunlarla sınırlanmış durumdadır. Meselâ bir insan istediği işde çalışabilir, fakat başkasının zararına olan hırsızlık gibi bir işi yapamaz. Gerçi bu da bir emeğin harcanmasına bağlı olduğu için bir çeşit çalışmaktır. Ama haddini aştığı için de gayri meşru ve dolayısiyle cezayı mucip olur. Bir tüccar da istediği malı alıp satabilir. Lâkin esrar gibi zararlı bir maddeyi alıp satamaz. Demek oluyor ki; her işin, yetkili mercii tarafından çizilmiş bir sınır içinde cereyan etmesi ve bunun dışına çıkmaması lâzımdır.
Din de yegâne mercii olan Allah tarafından nasıl bildirilmişse o şekilde olması gerekir. Şu halde dine yapılan ilâveler aslâ din olamaz ve dinin çerçevesini aştığı için insanı helâke götürür. Peygamberimiz bu konuda şöyle buyuruyor: "İfrattan sakınınız. Çünkü evvelkilerin helâk olmalarının sebebi, dinde ifratları idi." [5]
[1] Hüccetullahi'l-Baliğa, c.3, s.52
[2] İbni Mâce'den naklen Riyazüssalihîn, s.88
[3] İbni Sa'd'den naklen İslâm Tarihi, Sadrı İslâm, c.6, s.236
[4] Er-Rahsu ve'l-Vaks li-Müstehilli'r-Raks, s.54
[5] Nesaî'den naklen, İslâm Tarihi, Asrı Saadet, c.2, s.742
M. Emin Bozarslan, Şeyhler, Ağalar ve İslam.
İslami Okul Okulların En Önemlisi