Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Tarikatlar Gerçeği - 1. Sayfa

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.
Tarikatlar Gerçeği

Tarikatlar Gerçeği

İslam dünyasında tarikatlar, düşünsel kِkleri daha eskilere dayanmakla birlikte ilk olarak 12. yüzyıldan sonra gِrülmeye başlamışlardır. Bunun en ِnemli nedeni yaşanılan süreç ve bu süreçte ortaya çıkan toplumsal ihtiyaçtır. Öyle ki, mevcut İslami kurallar toplumların değişik kesimlerinin sorunlarına yeterince cevap veremediği noktada, ِnce mezhepler, ardından da bir kaç asır sonra tarikatlar toplumsal yaşamda belirmeye başlamıştır. Tarikat, Arapça'da "yol" anlamına gelir. Bu "yol" ise tasavvufta Tanrı'nın doğrudan bilgisine gِtürdüğüne inanılan manevi yoldur. 9. ve 10. yüzyıllarda tarikat adı, tek tek her mutasavvıfın izlediği manevi yolu adlandırmak için kullanılıyordu. Mutasavvıfların şeyh adı verilen rehberlerin çevresinde toplanmaya başladıı 12. yüzyıldan başlayarak, ِnce şeyhlerin müritleri için koyduğu ibadet ve yaşam kurallarını belirten tarikat adı zamanla bir şeyhin ِnderliğinde yaşamını ve ibadetini belirli kurallara gِre düzenleyen müritler topluluğuyla ِzdeşleşti.
İlk olarak 12. yüzyıldan sonra kurulmaya başlayan tarikatlar, süreç içinde birçok alt kollara ayrılmaktan kurtulamamışlardır. ضyle ki, bu sayı 400'lere dayanmıştır. En genelde İslam dünyasında 400 civarında olmakla birlikte aslında bütün tarikatlar, bir tasnife gِre 12 ana tarikattan doğmuşlardır. Büyük bir kısmı var olmakla birlikte bütün bu tarikatların, bugün yaşadıı da sِylenemez. Bir kısmı süreç içinde yok olmuştur. Yine süreç içinde aynı kaynaklardan beslenen birçok yeni tarikat da ortaya çıkmıştır.



TAR
İKAT NEDİR?


"Tarikat Nedir?" sorusuna cevap bulmadan ِnce tarikat olgusunun toplumsal yaşamdaki yerini kısaca da olsa ortaya koymakta yarar vardır.


Toplumsal geli
şme sürecinde hem egemen sınıflar hem de halk açısından mevcut dinsel kurum ve kurallar yaşamın sorunlarına cevap vermemeye başladıı koşullarda tarikat türü dinsel yapılar gündeme gelmiştir. ضncelikle, mezhepler bِylesi bir ihtiyaç sonucunda ortaya çıkarken, onların yeterli olmadıı koşullarda ise tarikatlar şekillenmeye başlamıştır. Ancak tarikatlar, mezheplerden daha sıkı bir topluluk temelinde yaşamı biçimlendirmeye çalışması boyutuyla ِnemli bir farklılık gِsterir. Bu temelde ِrgütlenme, süreç içinde yaygınlaşmış ve tarikatlar, geleneksel dini yapılar haline gelmiştir.


11. yüzy
ıla kadar İslam ülkelerinde dini eğitim, cami ve mescitlerde yapılmaktaydı. Ancak bu durum egemen feodal sınıflar açısından ihtiyaçlara cevap vermemeye başlar. Cami ve mescitlerdeki dini eğitim bu kurumların yaygınlıı açısından her şeyiyle denetlenemiyordu. Bir de egemenlerce "sapkın" olarak adlandırılan dinsel akımlar giderek güçleniyor ve halk arasında daha fazla taraftar bulmaya başlıyordu. Ve halk, bu dinsel akımların da etkisiyle ayaklanmalara bile girişiyordu. Egemen sınıflar bir yandan bu tür dinsel akımların ِnünü kesmek, diğer yandan dini eğitimi denetim altına almak için 11. yüzyıldan itibaren, medreseleri ِrgütlemeye başlarlar. Hem ekonomik hem de yِnetsel açıdan devlete bağlı olan bu yeni kurumlar ilk olarak 11. yüzyılda kurulmaya başlar. Ve zaman içinde yaygınlaşır. İslam dünyasında en yaygın olduğu bِlge de Anadolu olacaktır.
Medreselerle mevcut feodal iktidarlar, kendilerine hizmette kusur etmeyecek din ve devlet adamlar
ı yetiştirmeye başlarlar. Bu din adamları aracılııyla halkın dinsel inançları kontrol edilecek ve denetim altında tutulacaktır. Bu arada "sapkın" akımların ِnüne de barikat kurulmuş olacaktır. İşte, egemen sınıfların bu adımları atmasına karşılık olarak da İslamiyette yorumdan yani içtihaddan yana olan dolayısıyla da resmi din anlayışlarının dışına çıkan akımlar da ِrgütlenmeye girişirler. İşte tarikatlar, bu koşulların ürünü olarak karşımıza çıkarlar. Bu arada tasavvufçu İslamcıların bu girişimleri karşısında egemen sınıfların tavrı ya bu tür yapıları yok etmek ya da denetim altına almak olacaktı. Bunların dışında egemen sınıflar da kendi tarikat ِrgütlenmelerini yaratmaktan geri durmayacaklardı.


Asl
ında tarikatlar, mevcut resmi din ideolojisine karşı belirli sınırlar içinde bir tepki hareketi olarak çıkmıştır demek pek yanlış olmayacaktır. Ancak bu durum tarikatların her zaman halkçı olduğu anlamına gelmez. Başlangıçta bu yanları olan birçok tarikat süreç içinde devletçi olmaktan kendisini kurtaramamıştır. Halktan yana ısrar edenler ise Osmanlı'da olduğu gibi devletin hışmından kurtulamamış ve zor yoluyla yok edilmişlerdir. Bugün varolan bütün tarikatların devletin karşısında yer almamaya ِzen gِstermesi aslında yaşanan bِylesi bir sürecin doğal sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır.


Tarikat olgusunu tek ba
şına açıklayabilmek pek olanaklı değildir. Dolayısıyla mezhep kavramına da açıklık kazandırmak gerekmektedir. Zaten mezhep ve tarikat kavramları, birbirine yakın anlamlarıyla çoğu zaman birbiriyle de karıştırılmaktadır. İşte bu yüzden bu iki kavramı net bir biçimde ortaya koymak karşımıza bir zorunluluk olarak çıkmaktadır.


En
ِzlü ifadesiyle mezhep, inanç ve ibadet yolu'dur. Arapça bir düşünce ya da sanıya uyma anlamındaki "zehap" sِzcüğünden türemiştir. Din anlamını dile getirir. Sonradan aynı dinin birbirinden ayrılan anlayışlarını da ifade etmeye başlamıştır. ضğreti, dizge, okul anlamında da kullanılabilmektedir. Arapça "meslek" ve "tarikat" sِzcükleri de düşünsel olarak "tutulan yol"u dile getirmekle birlikte İslam felsefesinde "meslek" daha çok "felsefi yol"u; "tarikat" ise daha çok "gizemsel yol"u ifade etmektedir. Dolayısıyla bu iki kavram Sünni anlamda "dinsel yol"u dile getiren "mezhep" kavramından ayrılmaktadır. ضrnekleriyle somutlamaya çalışırsak; Hanbelilik, bir "mezhep"; İşrakilik, bir "meslek"; Mevlevilik de bir "tarikat"tır.


Dinlerin hemen hepsinde yoruma aç
ık yanlar bulunur. Bu da onların metafizik yapılarının doğal gereğidir. Dinin yoruma elverişli bir yanı, aynı konudaki karşıt yorumla çatıştıı zaman aynı dinin farklı dinsel anlayışlarının, yani mezheplerinin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bu durum, mevcut dinsel kuralların ihtiyaca karşılık vermediği koşullarda somutluk kazanır. Ve mezheplerin de ortaya çıkmasıyla kendisini somutlayan bu ِzel düşünce ve yoruma İslam dininde "içtihad" denir. Zaten meydana çıktıkları çağın sorunlarına gِre biçimlenen dinlerin, evrimsel bir süreçte yeni sorunlar karşısında yorumdan kaçınamamaları doğal bir sonuçtur. Bir dinin birbirinden ayrılan anlayışlarının ifadesi olan mezhebin, inanç ve ibadet yolu olduğunu daha ِnce ifade etmiştik. Bugüne kadar ortaya çıkan bütün dinlerde süreç içinde mezhepler ortaya çıkmıştır. ضrneğin Ortodoksluk, Katoliklik ve Protestanlık mezheplerinin Hıristiyanlık dininin mezhepleri olması gibi.
Birçok dinde mezhepler ve mezhepler aras
ındaki ortaklıklar daha anlaşılırdır. Ancak bu durumun İslam dininde de olduğunu sِylemek mümkün değildir. İslamiyette mezhepler meselesi oldukça karmaşık bir durum arz eder. Her şeyden ِnce İslamiyette mezhepler, inançsal (itikaadi), hukuksal (fıkhi) ve siyasal olmak üzere üç ana kategoriye ayrılır. Bu üç ana kategori de kendi içinde çeşitli alt mezheplere sahiptir. Ayrıca her ana kategorinin alt mezhepleri, diğer kategori içinde bulunan ana mezheplerle de ortak noktalara sahiptir.
Siyasal mezheplerin ortaya ç
ıkışında, adından da anlaşılabileceği gibi meselenin odağında iktidar sorunu vardır. Ve bu durum kendisini Ali'nin halife olması meselesinde somutlar. Ali'nin halife olup -olmaması temelinde yaşanan tartışmalar sonucunda ortaya üç tane siyasal temelde mezhep çıkmıştır. Bunlar, Haricilik, قiilik ve Sünnilik'tir.


Hukuksal mezheplerin ç
ıkışında ise hukuksal meseleler belirleyici olur. İslam hukukunun sistemleştirilmesi ihtiyacı sonucunda ortaya çıkan bu mezheplere en iyi ِrnek, Sünnilik'in alt mezhepleri olan Hanifilik, Hanbelilik, قafiilik ve Malikilik'tir. Bu hukuksal mezhepler siyasal çerçevede Sünni, inançsal çerçevede ise ehl-i sünnet'tirler.


İnançsal mezheplere gelindiğinde ehl-i sünnet ve ehl-i bid'at olmak üzere iki ana grup karşımıza çıkar. Ehl-i sünnet mezhepler, Tanrı ve peygamberin sِzlerini temel alırken, ehl-i bid'at mezhepler ise yeni yorumlarda bulunma yanlısıdırlar. Başlıca ehl-i sünnet mezhepler üç tanedir. Bunlar da Selefiyye, Matüridiyye ve Eş'ariyye'dir. Ehl-i bid'at mezhepler ise, Batıni ve Mütezile olmak üzere iki ana guruba ayrılırlar.
İnançsal, hukuksal ve siyasal mezheplerin birbirleriyle de ilişkileri vardır. ضrneğin قiilik, ehl-i bid'at anlayışında gelişmiştir. Matüridilik ise Hanifidir. Bir inanç ve ibadet yolu olan mezhep olgusunu bu şekilde ortaya koyduktan sonra şimdi de "tarikat nedir?" sorusuna cevap bulmaya çalışalım.

 
Konunun uzmanlar
ından Abdülbaki Gِlpınarlı, meseleyi şyle ortaya koymaktadır: " 'Mezhep-tarikat' dedik; bunları birbirinden ayırdetmek her zaman kolay olmamaktadır şyle ki 'mezhep', 'tutulan yol' olup itikatta, yani inançta, amelde (ibadetlerde), muamelatta (davranışlarda -bn), din emirlerine uyulmadıı, takdirde mükellefin uğrayacağı cezalarda, başta Kur'an, sünnet, yani hadis olmak üzere rey ve kıyası, yahut aklı da bunlara katarak tutulan yol oluyor. 'Tarikat' da 'yol' anlamına gelir (Arapça tarik: yol). Bu, kulu Tanrı'ya ulaştıran, zevk, neşe, irfan, aşk ve cezbe yoludur. Bu yolu tutan kişi, sufilere gِre, varlıını Tanrı'ya verir, fani varlıını, gerçek var olan Tanrı'da yok eder. '... En kısa bir anlatılışla mezhep, ilim yoludur; tarikat irfan yolu' " (Aktaran, Burhan Oğuz, Türk Halk Düşüncesi ve Hareketlerinin İdeolojik Kِkenleri, Cilt I, Sayfa:l3)


Tasavvuf literatüründe tarikat, Tanr
ıya kavuşma yolu olarak tanımlanır. İslamın Sünni yorumu açısından Tanrı ile ilgili bilgiyi elde etmenin tek yolu Kur'an ve hadislerdir. Eşdeyişle bu, Tarikat-ı Mahammediyye yani peygamber Muhammed'in yoludur. Ve bunun dışında başkaca herhangi bir yoruma gerek yoktur. Ancak tasavvufçular, bu bakış açısını kabul etmezler. Onlara gِre dinin açık (Arapça zahir) anlamları bilgisizler içindir. Oysa dinin bilgili ya da bilgiye yetenekli kişiler için gizli (Arapça batın) anlamları vardır. Ki bu gizli anlam, ancak büyük çapta bilgililerin yorumlarıyla açıa çıkarılabilir. Yorum kapıları işte bu gerekçeyle açılınca, çeşitli bilgilere gِre çeşitli yorumların ortaya çıkması ve bu yüzden de çeşitli tarikatların oluşması artık çok doğal bir sonuç olur. Ve süreç ana tarikat kollarından onlarca tarikatın ortaya çıkmasına doğru evrilir. Yüzlerce yıllık süreç içinde, doğal olarak da yüzlerce yeni tarikat boy verecektir. Evet İslam dünyasında yüzlerce tarikat ortaya çıkmıştır.


Say
ılarının 400'e yaklaşmasına rağmen bu tarikatların bir çok benzer yanı vardır. Her şeyden ِnce bu tarikatların ortak yanı yorum kapısını açık tutmalarıdır. Bunun dışında her tarikatın başında Pir yada şeyh adı verilen ِnderleri vardır. Her tarikat, kendine ِzgü kurallara ve kıyafete sahiptir. Zikri olmayan tarikat, neredeyse yoktur. Yine her tarikatın oluşturduğu kendine ِzgü bir ortak kültürü vardır; bu ortak kültür, yaşamın şekillenmesini belirler. Her tarikatta, tasavvufi eğitimini tamamlayan kişilere "icazetname", "Hilafetmane" adı verilen bir "diploma" verilmesi adet olmuştur. Bu "diploma"ya sahip olanlar, o tarikatları temsil etme hakkını da kazanır. Diğer bir ortak yan ise hemen hemen her tarikatın kol-şubelerinin olmasıdır. Ki bu kol-şubeler, zaman içinde bazen mustakil bir tarikat halini de alırlar. Bir cemaat yaşamı şeklinde kendisini somutlayan tarikatlarda bu ortak yanlarının dışında en ِnemli ortak unsur bir gelir kaynağı olarak vakıflara sahip olmalarıdır. Vakfiye ile diğer ortak yan olan tekke-zaviyeler birlikte düşünüldüğünde tarikatların toplum içindeki yeri ve devlet karşısındaki durumu daha anlaşılır olacaktır.


Özellikle Osmanl
ı toprak sistemi gِz ِnüne alındıında tarikatların mülk edinmesinin hangi şartlarda sِz konusu olduğu daha iyi gِrülür. Bütün toprakların mülkiyetinin devletin başı olan sultana ait olduğu düşünülürse, tarikatlara vakfiye adı altında bağışlanan toprakların ancak devlete sadık kalma şartıyla verilmesinin sِz konusu olduğu daha anlaşılır olmaktadır. Zaten bu durum, tarikatların hemen hepsinin Osmanlı iktidarına boyun eğmesinin de en başta gelen nedenlerindendir. Bir de bunlara tekkelere zaman zaman tanınan vergi muafiyeti eklenince tarikatlar, devlet otoritesine karşı çıkmamaya büyük bir ِzen gِstereceklerdir. Değişik kültürlerden insanları da çatısı altına alabilen tarikatlar, genelde belirli bir coğrafyada sınırlı kalmışlardır. Örrneğin Kübreviye, Suhreverdiye, اeştiye gibi tarikatlar Rusya, İran, Afganistan ve Hindistan'da en yaygın tarikatlar olmalarına rağmen, Anadolu'da hiç tanınmamışlardır. Aynı şekilde daha çok Osmanlı topraklarında tutunan ve yayılan Bayramiye, Mevleviye, Celvetiye gibi tarikatlar da Güney Asya'nın İslam ülkelerinde pek bilinmezler. Kadirilik, Nakşibendilik gibi tarikatlara İslam dünyasının her tarafında rastlamak mümkün olurken, Bedevilik, Desukilik, قazelilik gibi tasavvufi yollar daha çok Kuzey Afrika'da yayılma zemini bulabilmişlerdir. Anadolu'da gِrülen ilk tarikatlara geçmeden ِnce "tarikat ile mezhep arasında nasıl bir bağ vardır?" sorusuna da cevap bulalım.



Bu konuda de
ğişik bakış açılarına rastlanmakla birlikte biz konunun uzmanlarından İsmet Zeki Eyüboğlu'na başvuracağız: "Bize gِre, tarikat bir mezhepten doğan, onun temel ilkelerine bağlanan yan kuruluşlardır. Mezhep ise, tarikatı da içine alan daha geniş kapsamlı bir düşünce çıırıdır. Bu düşüncemizde az da olsa, bir yanılma kalıntısı bulunabilir. (...) Yalnız şuranın açık bir gerçek olduğu da gِzden kaçmıyor: Bütün tarikatlar belli mezheplerden doğmuştur, oysa tarikattan türemiş bir mezhep bilmiyoruz..." (Günün Işıında Tasavvuf, Tarikatlar, Mezhepler Tarihi; İsmet Zeki Eyüboğlu, Sayfa. 281)


Tarikat ile mezhep aras
ındaki bu bağlantıdan hareketle, her tarikata damgasını vuran bir mezhep muhakkak vardır. İstisnalar hariç bu durumda değişik mezheplerden insanların, aynı tarikat çatısı altında toplanabilmesi pek olanaklı değildir. Ancak değişik dinsel anlayışların tarikatları etkilemediğini sِylemek pek olanaklı da değildir. Gerek İslam ِncesi dinsel inanışlar, gerekse de İslam dışı anlayışlar tarikatların üzerinde şu ya da bu düzeyde etkili olmuştur. İşte bu durumdan hareketle tarikatları siyasal mezhepler temelinde üçe ayırabiliriz. Sünni, Şii ve Harici olmak üzere.



Ve biz bu tarikatlardan Sünni k
ِkenli olanlarını ele alacağız. Bunun en ِnemli nedeni yaşadıımız coğrafyada şekillenen devletlerde İslam'ın Sünni yorumunun temel alınması ve diğer İslam anlayışlarının en genelde zor yoluyla yok edilmek istenmesidir. Dolayısıyla İslamın bu tür anlayışları genellikle muhalif olmuşlardır. Buna karşılık Sünni tarikatların büyük bir kısmının devleti desteklemesi, hatta o devletler tarafından kullanılması vardır. İşte bu yazıda biz, devlet-tarikat ilişkisinde bu kullanılma meselesini ele alacağız. Bu arada devlet, tarikatları kullanırken, tarikatlar da halkı kullanmak istemişlerdir. Meselenin bu boyutunu da ele alacağız.

ANADOLU'DA TARİKATLARIN ORTAYA اIKIقI VE İLK TARİKATLAR

 
Anadolu'da ilk tarikatlar 13. yüzyıl içinde ortaya çıkmaya başlar. Ki bu dِnem en genelde İslam dünyasında, ِzelde ise Anadolu'da karmaşanın hakim olduğu bir süreçtir. Tarikatların ortaya çıkış nedenlerini ancak bu dِnemin koşulları içinde aramak bizi doğru sonuçlara gِtürebilir. ضyleyse şimdi bu dِneme ve koşullarına genel hatlarıyla bir gِz atalım.


10. yüzy
ıla doğru İslamiyet, resmi dinin Hıristiyan-Ortadoks olduğu Bizans hakimiyetindeki Anadolu'nun kapılarını zorlamaya başlamıştır. Anadolu halkları ise çürüyen Bizans düzeninin yoğun baskı, zulüm ve sِmürüsü altında ezilmektedir. Ve bu düzen altında her geçen gün halkın memnuniyetsizliği giderek derinleşmektedir. Anadolu'da bunlar yaşanırken Arap-İslam İmparatorluğu olan Abbasi hanedanlıı da çatırdamakta, Selçuklu egemenleri ise İslam dünyasında iktidara oynamaktadır. 11. yüzyıla gelindiğinde İslam dünyasında yaşanan siyasal bunalım yoğunluk kazanır ve siyasal bir boşluk ortaya çıkar. Zaten 10. yüzyılda Arap-İslam İmparatorluğu bir imparatorluk olmaktan çıkmış; ِzünde iktidar mücadelesi olan fikir ve mezhep kavgaları içinde, farklılıkların bir arada yaşanmasına yapısal olarak kapalı olan toplum bütün enerjisini bu koşullarda heba ederek tam bir kargaşa ortamına doğru sürüklenmişti. İşte bu tablo, 11. yüzyılda daha da vahim bir hal alınca Türk egemenlerinden Selçukluların iştahını kabartır. Bu dِnemde Sünnilik temelinde şekillenen Selçuklu İmparatorluğu, merkezi despot ve güçlü askeri yapısıyla ِn plana çıkar. Ve İslam dünyasının en ِnemli güç merkezlerinden biri olur.


Art
ık İslam dünyasında Arap egemenliği bitiyor, Türk egemenliği başlıyordu. Ancak Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun da ِmrü uzun olmayacaktır. Dِnem dِnem yaşanan gِçebe Türkmen ayaklanmalarından biri olan Büyük Oğuz Ayaklanmasıyla 12. yüzyıl ortalarında imparatorluk tarihe karışacaktır. Buna karşın Anadolu'da kurulmuş olan Anadolu Selçuklu Devleti bir süre daha ayakta kalacaktır. 11. yüzyılın sonlarına doğru başlayan ve iki yüzyıl boyunca yapılan 8 ana sefer ile süreklilik arz eden Haçlı Seferleri (1095-1270), Anadolu ve Ortadoğu'da tam bir yıkıma neden olur. Haçlılar, kelimenin gerçek anlamıyla Anadolu'dan tam bir çekirge sürüsü gibi geçerler. Ve arkalarında talan edilmiş, yıkılmış kan deryasında bir Anadolu bırakırlar. Bizans Devleti, Avrupalıların sِmürgesi haline gelir. Bِylece Anadolu halkları çifte sِmürü altına sokulmuş oluyorlardı. Bu dِnemde Anadolu ve Ortadoğu sadece haçlıların değil Moğolların da istilalarına uğrar. Onlar da çok farklı davranmaz. Kısacası bِlge halkları bir yandan Haçlılar, diğer yandan da Moğolların istilası altında inim inim inliyorlardı. Evet 12. ve 13. yüzyıllar Anadolu ve Ortadoğu Türk ve Moğol egemen sınıfları ile Avrupa'nın egemen sınıfları arasında paylaşılmaya çalışılan bir sِmürü ve talan alanı haline geliyordu.
Bu süreç birkaç as
ır sonra Osmanlı Devleti'nin kurulması ve genişlemesiyle Avrupalılar aleyhine değişim gِsterecekti. Anadolu da dahil olmak üzere Ortadoğu genelinde bِylesi bir istikrarsızlıın olduğu bir dِnemde Anadolu halkları açısından İslamiyet ve Türkler kurtarıcı olarak algılanırlar. Bir yandan eksik olmayan iktidar kavgaları ve savaşlar, diğer yandan bu savaşların daha da katmerli hale soktuğu yıkım ve yoksulluk koşullarında tarikatlar, halkın sıındıı bir liman olarak Anadolu'da ortaya çıkmaya başlar. Tarikatların yaygınlaşması da Anadolu'nun Müslümanlaştırılması sürecine paralel olarak gelişir.


Selçuklular
ın, Anadolu'da egemenlik sağlamaya başladıkları yıllarda, Anadolu'ya biri İran, diğeri de Suriye-Irak üzerinden iki karşıt inancın girdiği gِrülür. "Tarikat" kavramı altında toplanan bu iki inançtan birincisi; Ali'ye, İkincisi de Sünnilik'e bağlıdır. Ali'ye bağlı olan Anadolu Aleviliği daha sonra kendisini Bektaşilik, Kızılbaşlık gibi kollarla gِsterecektir. Bu kolların dışında yine Ali'ye bağlılıkları ileri sürülen, ancak birbiriyle de uzlaşma ve birleşme olanağı bulamayan, kendi başlarına bir yaşama biçimi benimseyen Abdallar, Kalenderiler, Babailer gibi adlarla anılan topluluklar da gِrülür.

 
Anadolu'da 11. yüzy
ıl ortalarından sonra beliren ve 18. yüzyıla gelindiğinde çok geniş bir alana yayılan bu dinsel yapılar Anadolu halkları içinde oldukça geniş bir tabana oturur. Gerek Selçuklular, gerekse de Osmanlılar'da şeriata dayalı yِnetim anlayışıyla bağdaşmayan bir gِrüşü benimseyen bu yapılarla birlikte toplum ikiye bِlünmüş gibidir. Denilebilir ki, bu "bِlünme" sonucunda büyük iller ve çevrelerinde Sünni kuruluşlar, kırsal kesimlerde ise, Alevi kuruluşlar daha etkindir. İnanç ve davranış ayrılıında kendisini gِsteren bu bِlünme, zaman zaman, mevcut düzeni sarsıcı ayaklanmalara da yol açacaktır. Ancak biz ne bu yapılara ne de bu yapıların yol açtıı ayaklanmalara girmeyeceğiz.


Irak-Suriye üzerinden de Sünnilik temelinde inançlar giriyordu. Bu inançlar kendisini çe
şitli tarikat türü yapılarda da somutluyacaktır. Mevlevilik, Kadirilik, Nakşibendilik, Rıfailik gibi tarikatlar bunlardan bazılarıydı. Sünnilik temelinde bu yapılar, süreç içinde mevcut sِmürü düzenleriyle bütünleşeceklerdi. Zaten bu durum, tarikat olgusunun sınıflar mücadelesi içinde üslendiği misyona da aykırı değildi. Mezhepler ve tarikatların ilk çıkışında aslında belirleyici olan, onun, ezilen-sِmürülen yıınların mevcut resmi ideolojiye karşı tavrı olmasıdır. Dolayısıyla ezilen-sِmürülen yıınlar dolaylı da olsa mevcut sِmürü ve zulüm düzenlerine karşı çıkmış oluyorlardı. Mevcut düzende ezilen, sِmürülen halklar, ِzellikle de kargaşanın, kaosun yaşandıı dِnemlerde sıınacağı bir liman arayışındadır. İşte bu liman genellikle tarikatlardır. Ve halklar, genellikle resmi din anlayışının dışındaki dinsel yapıları tercih ediyorlardı. Zaten yokluk ve kıtlık içinde yüzen kitleler karşısında hala mevcut düzeni savunan bir dinsel yapının da kendisine taraftar bulması mümkün değildi.
Feodalizm ça
ğında ortaya çıkan tarikat olgusunu, iki ana gruba ayırarak ele almak da mümkündür. Bir tarafta ezilen-sِmürülen yıınların tepkisini ifade eden tarikatlar vardır. Anadolu'da en genelde bu Alevilik olmuştur. Diğer yandan ise Sünni kِkenli tarikatlar bulunmaktadır. Bu tür tarikatlar da, halk saflarına sızdırılan, sِmürü düzenlerinin meşrulaştırılmasının araçları olmuştur. Buraya kadar tarikatların hangi koşularda ortaya çıktıını ve sınıflar mücadelesindeki yerini ortaya koymaya çalıştık. قimdi Anadolu'da ortaya çıkan ilk Sünni tarikatları birer birer ele alalım.

 
Kazeruniye, Mevleviye, Bayramiye, Zeyniye, Rifaiye, Kad
ıriye, Halvetiye, Nakşibendiye ve Melametiye Anadolu'da gِrülen ilk tarikatlar olacaktır. Bu tarikatların bir kısmının ilk vatanı Anadolu değildir. Anadolu dışında ortaya çıkmışlar ve süreç içinde Anadolu'ya da yayılmışlardır. Gerek Anadolu dışında, gerekse de Anadolu'da doğan bu tarikatların bir kısmı ilerleyen süreç içinde yok olurken, geri kalanlar ise günümüze kadar ulaşabilmişlerdir. Ve bu tarikatlar, hala toplumsal yaşamda gِzardı edilemeyecek ِnemde bir yere de sahiptirler. Ayrıca bütün bu tarikatlardan yeni kollar, müstakil tarikatlar da ortaya çıkmıştır. Kazeruniye ve Zeyniye yok olan tarikatlara ِrnek teşkil ederken, Kadiriye ve Nakşibendiye gibi tarikatlar ise hala varlıını korumaya devam etmektedirler.



a- R
İFAİYE


(Rifailik)
Rifailik, 12. yüzy
ılda Irak'ta Ahmet Rifai tarafından kurulmuş olan Sünni bir tarikattır. Kısa zaman içinde İslam dünyasında yayılan bu tarikat, günümüzün de en yaygın tarikatlarından birisidir. Kur'an ve hadislere yorumlamaksızın uymayı savunurlar. Bu tarikat kuruluşundan birkaç asır sonra Anadolu'da da yayılmıştır. Bir çok İslamcı tarikatta olduğu gibi bu tarikatında kuruluş amaçları ve gِrüşleri açısından yazılanlarla pratikleri arasında uçurumlar vardır. Sِzde din adına hareket eden bu tarikatlar gِrünürde kendilerini dünya nimetlerinden soyutlayan ve Allah'a adayan bir sِylemleri olmakla birlikte, tersine halk üzerindeki baskının, sِmürünün araçları konumundadırlar. Halkın dini duyguları sِmürülerek din egemenliklerinin bir aracı haline getirilmiştir.
Kurucusunun tan
ımına gِre Rifailik, bid'at ve hurafelerden uzak bir din, riyakarlıktan uzak bir ibadet, Tanrı dışındaki varlıklara bağlanmayan bir yürek, bayağı zevklere tutsak düşmeyen bir nefis temeline dayanır. Ancak, yaşamda tersine bu sِylemlerle ilgileri olmamıştır. ضzellikle ilk kuruluşlarından sonra süreç içerisinde tamamen egemen sınıfların egemenliklerini sürdürmede kullandıkları araç haline gelmiş, egemen sınıflarla bütünleştikçe halktan daha da uzaklaşarak daha fazla yozlaşmış, gericileşmiş, geri bir inanış çerçevesinde de olsa varolan değerlerini tamamen yitirmişlerdir.


Rifailik, bütün
İslam dünyasına yayılırken, Anadolu ve Rumeli'de de kendisine taraftar bulmuştur. Ancak buralardaki Rıfailer zaman içinde fütüvet ve Bektaşiliğin etkisi altına girerek ِzgünlüklerini büyük ِlçüde kaybetmişlerdir. Rıfailik de diğer birçok tarikat gibi çok sayıda kollara ayrılmıştır. Başlıca kolları Sayyadiye, Kavyaliye, Niriye, İzziye, Fenariye, Burhaniye, Fazliye, Cündeliye, Cemiliye, Diriniye, Ataiye, Sebsebiye, İmadiye ve Kantaniyedir. Rıfaiye tarikatı da diğer bir çok tarikat gibi Osmanlı devletinin halka karşı zulmüne karşı olmamış, Osmanlı'nın bu politikalarının destekçisi olmuş ve Osmanlı'dan destek de gِrmüştür. Sultan ـçüncü Osman'ın da bu tarikatın müridi olması bu durumun daha açık bir gِstergesidir.
R
ıfailik, bugün gelinen noktada tamamen yozlaşmış ve gericileşmiş bir şekilde günümüz Anadolu'sunda hala yaşayan bir tarikattır. Ancak siyasal yaşamda herhangi bir etkinliği yoktur.

 

b- KAD
İRİYE


(Kadirilik)
Kadirilik, 12. yüzy
ılda Abdülkadir Geylani tarafından Irak'ta kurulan Sünni bir tarikattır. قeriat kurallarına uygun dinsel bir anlayış izlemişlerdir. Sünni İslam tarikatları içinde çok ِnemli bir yer tutan ve birçok bağlıları bulunan Kadirilik'ten yirmiye yakın kol türemiştir. Bunların içinde en tanınanları Esediyye, Halisiyye, Rumiyye, Hilaliyye, Yafiiyye, Garibiyye, İseviyye, Ekberiyye ve Eşrefiyye kollarıdır. İslam dünyasının en yaygın üç tarikatından biri olan Kadiriye tarikatını Anadolu'ya taşıyan 15. yüzyılda şair Sugi Eşrefoğlu Rumi'dir. İlk olarak bu tarikat İznik yِresinde kurulmuştur. 16. yüzyılda da Kadiriye, İsmail Rumi ile İstanbul'a ulaşmıştır. Dolayısıyla Eşrefiye ve Rumiye olmak üzere iki kol halinde varlıını sürdürmüştür. Günümüzde hala varlıını koruyan kolu sadece Eşrefiye'dir. Kadirilik ortaya çıkışından itibaren Sünniliği benimsemiş bir tarikattır. قeriat kurallarının dışına çıkılmasına kesinlikle karşıdırlar. Toplumsal gelişmeye karşı olmuşlardır. Hatta ilerici değişimler karşısında ortaya çıkan gerici ayaklanmalarda başı çekmişlerdir. ضzellikle Arap ülkelerindeki Kadiriler Osmanlı'nın dağılma sürecinde bazı tavizler karşılıında İngiliz emperyalizmiyle işbirliği yapmışlardır.



c- HALVET
İYE


(Halvetilik)
Halvetilik, 14. yüzy
ılda İran-Afganistan bِlgesinde doğmuştur. Gizli zikir yِntemini kullanan Sünni bir tarikattır. ضmer Halveti tarafından kurulan bu tarikat, ِzellikle Türkler arasında en yaygın olan tarikatların başında yer alır. Bu tarikatın bir başka ِzelliği de en çok kol ve şubeye sahip bir tarikat olmasıdır. Halvetiye kِkenli 40 civarında tarikat vardır. Tarikat ِnce Cemaliye, قemsiye, Rüşeniye ve Ahmediye olmak üzere dِrt ana kola ayrılmıştır. Daha sonra bu ana kollardan onlarca alt kollar çıkmıştır. Halvetiye, 15. yüzyılın ikinci yarısında Anadolu'ya Erzincanlı Muhammed Bahauddin tarafından getirilmiştir. ضmer Halvet, şeriat ilkelerine bağlı, dinle tasavvufun uzlaştırılması temelinde bir inanç sistemi kurmaya çalışmıştır. Ona gِre şeriatın bütün kurallarına uymak gerekir. Dinin ِzü ibadet ve zikirdir. Zikir, toplumdan uzakta, içe kapalı bir yaşam biçimiyle gerçekleştirilir. Bu tarikat İran, Suriye, Irak, Mısır, ve Anadolu başta olmak üzere geniş bir alana yayılır. Zaman içinde daha da etkinliği artar ve 40 kol'a ulaşır. Bِylesi bir gelişmeye karşı bu tarikat, kendi içinde ِnemli bir yenilik gِstermez.


Halvetiler, a
ğırlıkla Anadolu'da gelişir. Diğer bِlgelere de yayılmış olmasına rağmen Anadolu'daki gibi bir güce ulaşamaz. Halvetilik Anadolu'da en fazla yayılan bir tarikat olmuştur. Ve bu durumu Cumhuriyetin ilanına kadar sürmüştür. Halveti kِkenli tarikatlar, genelde Osmanlı iktidarının destekçisi konumunda olmuşlardır. Ve devletin ِnünü açmasıyla bu tarikat her yerde kendisine zemin bulmuştur. Osmanlı tahtına geçen 36 padişahtan yarısı Halvetiye tarikatının kollarından birine mensuptur. Diğer bir deyişle Halvetilik, mevcut tarikatlar içinde Osmanlı devletiyle en fazla bütünleşmiş bir tarikattır.



d- NAK
قİBENDİYE


(Nakşibendilik)
Mehmed Bahaeddin Nak
şbend tarafından 14. yüzyılın ikinci yarısında Buhara yِresinde kurulan, herşeyiyle şeriata bağlı Sünni tasavvuf anlayışının en ِnemli temsilcisi olan bir tarikattır. Anadolu'ya 15. yüzyılın ikinci yarısında Simavlı Molla İlahi tarafından getirilmiştir. Ve bu dِnemden sonra Nakşibendilik, hızla gelişmiş ve Osmanlı'yla bütünleşmiştir. Birinci Abdülhamit ile Dِrdüncü Mustafa'nın Nakşibendi olması bu açıdan tesadüf değildir. Osmanlı'ya bağlılıının ِdülü, kapatılan Yeniçeri Ocağı'nın Bektaşiliğe ait tekkelerinin devlet tarafından bu tarikata devredilmesi olmuştur. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte birçok tarikat giderek yok olurken, Nakşibendiler kendilerini korumayı başaracaklardı. ضzellikle de 1940'lı yılların ikinci yarısından sonra ِnü açılacaktı. Ve Nakşibendiler, günümüz Türkiyesi'nde en yaygın ve en güçlü tarikatlardan birisi olacaktı...
İran'ın Buhara yِresinde ortaya çıkan Nakşibendilik, başta Hindistan olmak üzere birçok bِlgeye yayılmıştır. Ancak en fazla tutulduğu yer Anadolu olmuştur. Bِylesi bir tablonun ortaya çıkmasında Osmanlı sultanlarının koruma ve güçlendirme politikalarının ِnemli bir yeri vardır. Zikir (Tanrı adını mırıldanma) temeline dayanan Sünni bir tarikattır. قeriat dışı ya da şeriata aykırı bir inanç ve gِrüşleri yoktur. Gerçekleştirilmek istenen sadece katı bir dindarlıktır. Bu bakımdan aslında tasavvuf dışı bir tarikattır. Tasavvufla sadece biçimsel temelde bir bağı vardır. Bu biçimsel bağ da, kendinden geçme yoluyla, yani zikir ile Tanrıyla ilişki kurma amacıyla sınırlıdır. Bu tarikatta zikir içten ve sessizce (mırıldanmayla) yapılır. Nakşibend, kumaşların nakışlarını ipek tellerle bağlayıp tezgaha hazırlayan kimse demektir. Ruhun da bir nakış gibi Tanrısallıa hazırlanması gerektiği mantıından hareketle bu tarikata, Nakşibendilik adı verilmiştir.


Her türlü yenili
ğin karşısında olan Nakşibendiye, ortaya çıkışından bugüne kadar hep egemen sınıflarca kullanılmıştır. Osmanlı sultanları bu tarikatı, halkın memnuniyetsizliğini frenlemede kullanmakla yetinmemişler; yeri geldiğinde ilerici hareketlere karşı vurucu güç olarak da kullanmışlardır. Ulusal Kurtuluş savaşı dِneminde yaşanan birçok gerici ayaklanmada başı Nakşibendi tarikatı çekmiştir. İran kِkenli bir tarikat olan Nakşibendiliğin 7 kolu vardır. Bunlar içinde günümüze değin gelebilen ve gücünü koruyabilen sadece Nurculuk ve Süleymancılıktır. Nurculuk ile Süleymancılık da birçok kollara ayrılacaktır.



e- KAZERUN
İYE


Anadolu'da gِrülen ilk tarikat ِrgütlenmelerinden birisi olan Kazeruniye, aslında 11. yüzyılda İran'da doğmuştur. Ve 13. yüzyılda da Anadolu'ya gelmiştir. Erzurum, Amasya, Konya, Edirne ve Bursa yِrelerinde kurduğu dergahlarda faaliyet yürüten bu tarikat, çok fazla yayılma olanağı bulamadan 16. yüzyıldan sonra tarihe karışmıştır. قiraz doğumlu Ebu İshak İbrahim bin قehriyar (Kazeruni) tarafından kurulan bu Sünni tarikat, İshakiye ya da Mürşidiye adlarıyla da tanınmıştır. İran'da Safeviler dِneminde Kazeruniye tarikatı Safevilerin قia'yı yaygınlaştırma politikaları sonucu devlet desteğinden yoksun kaldıkları için ve Safevilerin İran'daki merkezlerini dağıtmalarıyla gerilerler. İran'daki merkezin dağıtılmasıyla bu tarikatın Anadolu ve diğer bِlgelerdeki varlıı da giderek sِnmeye başlar. Ve denilebilir ki, 16. yüzyılın ikinci yarısından sonra Kazeruni'nin kurduğu bu tarikatın bağlısı kalmamıştır.

 

f- MEVLEV
İYE


(Mevlevilik)
Mevleviye, 13. yüzy
ılda Anadolu'da doğan ilk tarikatlardan birisidir. Kurucusu Mevlana Celaleddin Rumi'dir. Anadolu'da etkin olan Sünni tarikatlardan biri olan Mevleviliğin, gerçek anlamda tarikat olarak şekillenmesi aslında Mevlana'nın oğlu Sultan Velet tarafından gerçekleştirilmiştir. Konya merkezli doğan bu tarikatın ِzelliklerinden birisi, اelebi adı verilen ve Mevlana soyundan gelen şeyhlerce yِnetilmesidir. Tanrının ve peygamberinin açık sِzlerine uyan ve bunlardan gizlenmiş sayılan anlamlar çıkarmak için yorum yapan Mevlevilik, tasavvuf tarikatlarının ortak felsefesi olan "varlık birliği" (Vahdeti Vücud) inancına da sıkı sıkıya bağlıdır. Bu inanca gِre Tanrı yaratan değil beliren yani tezahür edendir. Sünnilikle bağdaşmayan bu anlayış insana verdiği değer boyutuyla Mevlevileri diğer sünni tarikatlardan ayıran ِnemli bir ِzelliktir. Bunun dışında Mevlevilik anlayışının daha birçok ayrıntıları da Sünnilikle bağdaşmaz. Dinsel tِrenlerinde müzik ve raksın olması, varlık birliği inancını savunması ve قii eğilimleri taşıyor olması gibi olgulardan dolayı Osmanlı'nın resmi din anlayışıyla da çelişen yanları vardır. Vahdet-i vücud anlayışından doğan Mevleviliğin başlıca ilkesi, insanı sevmenin Tanrıyı sevmek demek olduğunu savunmasıdır. Ancak bu ِzelliklerine karşın Osmanlı'nın halka yِnelik zulmüne karşı bir tavır içerisinde olmamıştır. Bugün ise ciddi bir gücü olmayan elit bir çevre konumundadır.

g- ZEYN
İYE


Zeynuddin Hafi'nin kurduğu bu tarikatı 15. yüzyılın ortalarına doğru Anadolu'ya getiren Sufi Abdullatif-i Kudsi'dir. Anadolu'daki merkezi Bursa olan bu tarikat, 15. ve 16. yüzyıllarda diğer büyük şehirlerde açtıı tekkelerle Anadolu genelinde yayılmaya çalışmıştır. Ancak Mevlevilik gibi bu tarikat da halka uzak durmuştur. Dolayısıyla da yaygınlık kazanamamıştır. اevresine daha çok devlet erkanından elit bir tabakayı toplamayı başarabilen bu tarikat, 17. yüzyıldan sonra varlıını koruyamayarak yok olur. Sultan Yıldırım Beyazıd ile Sultan Birinci Mehmed de Zeyniye mensubudurlar. Bu durum bu tarikatın Osmanlı katında yerini çok açık bir biçimde ortaya koymaktadır.



Belli ba
şlı bu Sünni tarikatlar dışında Bayramilik ve kolları (Bayramiyei, قemsiye, Melamiyei, Bayramiye, Celvetiye), Melamilik ve kolları (Melamiye-i Bayramiye, Melamiye-ı Nuriye, Melamiye-i Kassariye) gibi Sünni tarikatlar da vardır. Ancak bu tarikatların diğerlerinden farklı olarak halkçı ِzellikler taşımaları ve egemen sınıflarla işbirliği içinde olmamaları, egemen sınıfların (Osmanlı'nın) baskısına maruz kalmışlardır. ضrneğin, halkçı yanlarından dolayı da birçok Melamiye şeyhi darağacında can vermiştir. Bunlardan birisi de Melamilik'in bir başka kolu olarak ortaya çıkan Hamzavilik'in kurucusu olan قeyh Bali Hamza'dır. Bu Melamiye şeyhi, şeyhülİslam Ebusuud'un verdiği bir fetva ile asılarak ِldürülmüştür. ضzellikle Kِprülü Fazıl Ahmed Paşa dِneminde birçok Melami kovuşturmaya uğramaktan, ِldürülmekten kendisini kurtaramamıştır.
Yine Bayramiye tarikat
ının kurucusu Hacı Bayram Veli bu halkçı yanlarından dolayı Edirne'de sarayda sorguya çekilmiştir. Bu yanıyla bu tarikatlar yazı kapsamında anlatılan tarikatların dışındadırlar.
Buraya kadar Anadolu'da kendisini g
ِsteren ilk tarikatlardan en ِnemli sayılabilecek olanları ele aldık. Ele aldıımız bu tarikatların ortak yanı قeriat savunucusu olmalarıydı. Alevi tarikatları ise konumuz dışında tuttuk. اünkü bu tarikatlar istisnalar hariç resmi din anlayışının dışında ve ona muhalif olan tarikatlardı. Belli yanlarıyla anlatmaya çalıştıımız bu tarikatlar, daha sonra ortaya çıkacak olan قeriatçı tarikatların ya ِncelleri ya da onları besleyen tarikatlar olacaktı. Denilebilir ki bu coğrafyada ortaya çıkan onlarca irili ufaklı tarikat, adını andıımız bu tarikatlardan doğmuştur. Ya onların kolları, şubeleridir ya da onların içinden çıkan müstakil tarikatlardır. Evet ele aldıımız bu tarikatların ortak yanı Sünni kِkenli olmalarıydı. Bِyle olmakla birlikte bu tarikatlar ve devamcılarının, bütün kurallarının herşeyiyle Sünnilikten gelme olduğunu sِylemek pek mümkün değildir. Ortadoğu coğrafyasında daha ِnce ortaya çıkan bütün inanç sistemlerinin izlerini bu tarikatlarda gِrmek olasıdır. Zerdüştlükten tutun da Batı Anadolu halklarının eski inançlarına kadar birçok dinsel inançtan izler bu tarikatlarda yaşamaya devam eder.



Sünni tarikatlar
ın hemen hepsi şeriata bağlıdır. Daha baştan bu durumu kabul etmişlerdir. Ancak tarikatların kuralları, şeriat çerçevesinde sınırlı kalmamıştır. Dolayısıyla şeriat dışı kurallar, birçok Sünni tarikatta kendisine yer bulmuştur. ضzellikle bu durum şeriatın temel olduğu devletlerin egemenliği altındaki bِlgelerde ortaya çıkan Sünni tarikatlarla resmi din anlayışı arasında çelişki oluşturacaktır. İşte tam da bu noktada Sünni tarikatların devlete bakış açısı devletle ilişkileri ِnem kazanmaktadır. Belirleyici olmaktadır. Eğer sadece Sünni değil, herhangi bir tarikat, devleti destekliyorsa, onun Sünnilik dışı kuralları gِrmezden gelinir; bu tarikat, şeriat dışı ilan edilmez. Dolayısıyla da varlıını korur; hatta devletten destek bile alır. Ancak herhangi bir tarikat devlete karşı çıkarsa, yani halktan yana tavır alırsa, işte bu durumda o tarikatın şeriat dışı kuralları hatırlanır. Mahkemeler kurulur; fetvalar verilir; darağaçları hazırlanır. Tıpkı Osmanlı dِneminde Melamiler'in başına gelenler gibi...

OSMANLI DضNEMİNDE TARİKATLAR

 
Osmanlı Devleti'nin kuruluş sürecinde egemen sınıflarla halk arasındaki çelişkiler yumuşaktı. Ekonomik bِlüşümün, ِrf ve adetlere gِre yapılmasına ِzen gِsterilmektedir. Ve Anadolu'da İslam ِrtüsü altında hareket eden çok sayıda farklı politik akımlara tanık olunmaktadır. Buna rağmen iktidarı elinde tutanlar, bu çevrelerle anlaşarak onların desteğini alma yanlısıdırlar. Bunun en ِnemli nedeni henüz güçlü olmayan Osmanlı Devleti'nin kuruluş sürecinde olması ve bu çevrelerin desteğine duyduğu ihtiyaçtır.

 
İşte bu koşullarda halk saflarında düzeni hedef alan herhangi bir tepki henüz yoktur. Ne zamanki devlet, kendini sağlam temeller üzerine oturtarak güçlenmeye başlar, işte o zaman halk ile egemen sınıflar arasındaki çelişkiler giderek keskinleşecektir. Bu durumun ilk ِrneği 15. yüzyıldaki قeyh Bedreddin Hareketi olacaktır.


Egemen s
ınıfların devlet ِrgütlenmesini yeterince güçlendirdikten sonra, artık halkın desteğine ihtiyaçları kalmamıştı. İşte bu koşullarda iktidar sahipleri, tehlikeli gِrünen herşeyi zaman içinde budamaya başlarlar. Tekkelerin işlevi camilere devredilir, Baba ve قeyhlerin yerine imamlar ikame edilir. Vaktiyle devletin dayanağı olan eski gِçebe muhariplerin yerini "kul" askerler alır. Ve giderek başlangıçta belirli sınırlar içinde var olan adil işleyiş, yerini egemen sınıfların mutlak çıkarlarını gِzeten bir anlayışa bırakacaktı. Bu arada gِçebe Türkmen de, yerleşikliğe zorlanacaktı. Kuruluş sürecinde gِz yumulan tarikat ve tekkelere süreç içinde iyi gِzle bakılmamaya başlanır. Medreseler ve bu medreselerde Sünni İslam anlayışı giderek güçlendirilir. Ve bu anlayış devletin resmi anlayışı haline getirilir. Temellerini sağlam zeminler üzerine kurduğunu düşünen Osmanlı için artık, devlette istikrar sağlayıcı bir unsur olarak Sünni İslam temel alınacaktır. Bu durum Fatih dِneminde başlatılacaktır...


Kurulu
şunda bir devletçik olan Osmanlı, süreç içinde bir imparatorluk haline gelirken, egemen sınıflar onun artık değişmez ve ebedi olduğu inancında olacaklardı. Ancak bunun bِyle olmadıı da yaşananlarla somutlanacaktı. Osmanlı'nın kendisini en güçlü gِrdüğü dِnem olan 16. ve 17. yüzyılda imparatorluk, bir ayaklanma dalgasıyla sarsılacaktır. Evet "büyük ve dayanıklı" gemi okyanus ortasında fırtınaya tutulmaktan kurtulamayacaktı. Osmanlı, sınıfsal çıkarları gereği, Sünni anlayışa yِnelirken, Sünni anlayış dışında kalan her şeye düşman kesilir. اünkü bu tür unsurlar onun düzeni için tehlikelidir. Bu nedenle bu tür yapı ve unsurları denetim altına almaya, alamadıını da yok etmeye yِnelir. Tarikatlar işte bu süreçte, ِzellikle de 15. yüzyıldan itibaren devletin sıkı disiplini altına alınmaya çalışılır. Bir yandan baskı, diğer yandan "satın alma" yollarıyla mevcut düzene entegre edilmeye çalışılır. اünkü Osmanlı, bu yapıların bir muhalefet odağı olabileceğinin farkındadır.


Bu arada Sünni tarikatlar kollan
ır, geliştirilmeye çalışılır. Osmanlı düzeninde tarikatların ِnemli bir yeri vardı. ضzellikle Sünni tarikatlar devletin, kırsal alanlardaki eli durumundaydı. قehirlerde medreselerin üstlendiği misyonu, kırsal alanda tarikatlar yüklenmişti. Medreseler bir yandan devletin ihtiyaç duyduğu din ve devlet memurlarını yetiştirirken diğer yandan da dini denetim gِrevini yapıyordu. Kırsal alanlarda dini denetim gِrevini ise ehlileştirilmiş Sünni tarikatlar üstlenmişti. Bu tarikatlar bir yandan Sünniliğin yayılmasına hizmet ederken, diğer yandan Alevi halka karşı kullanılıyordu. Bu tarikatların kullanılması Osmanlı Devleti'nin son dِnemlerine doğru daha da boyutlanacaktı.



S
ـNNİLİK RESMİ DİN OLUYOR;


S
ـNNİ TARİKATLARA GـN DOذUYOR


Anadolu'da ilk tarikatların ortaya çıktıı dِnem, aynı zamanda Osmanlı Devleti'nin de ilk nüvelerinin atıldıı dِnemdi. Denilebilir ki tarikatların gelişimiyle Osmanlı Devleti'nin gelişmesi neredeyse atbaşı gidecektir. Bِyle olmakla birlikte tarikatların Anadolu'da boy verdiği dِnem aynı zamanda merkezi bir otorite boşluğunun yaşandıı bir dِnem olarak karşımıza çıkar. Dolayısıyla bu ortamda tarikatlar, daha rahat gelişme olanağı bulurlar. Bu durum Osmanlı'nın ilk dِnemlerinde de devam eder. Ta ki, Osmanlı'nın Sünniliği resmi din anlayışı olarak kabul etmesine kadar.


Fatih'e kadar Osmanl
ı Devleti hemen hemen bütün tarikatlarla herhangi bir çatışmaya girmemeye ِzen gِsterir. Aynı durum tarikatlar açısından da geçerlidir. Alevi ve Sünni tarikatların Anadolu'nun Müslümanlaştırılmasında ِnemli bir yeri vardı. Dolayısıyla Osmanlı Devleti, bütün tarikatlara çeşitli yardımlarda bulunmaktan da kaçınmıyordu. Ancak bu durum Fatih'in tahta geçmesinden sonra bozulmaya başlar. Merkezi devlet otoritesini güçlendiren Osmanlı sınıfsal çıkarları gereğince Sünniliği resmi din olarak seçer. Fatih'e kadar güçlendirilen devlet, artık daha geniş bir alana el atmak peşindedir. İslamiyet içinde en yaygın mezhep Sünniliktir. Ve Osmanlı, İslam dünyasının liderliğine oynamaktadır. Bِyle olunca Sünni tarikatlar kollanacak, Sünni olmayanlar ise devletin baskılarıyla karşılaşacaktır. Ağırlıını Sünniliğin oluşturduğu İslam dünyasında tek merkezi otorite olma yolunda ilerleyen Osmanlılar açısından Sünniliğin seçimi doğal bir sonuçtu. Fatih'le birlikte Osmanlılar, bir yandan medreselerle kentlerde dini eğitimi, dolayısıyla da buralarda yaşayan halkı denetim altında tutarken tarikatlara da ِzel bir politikayla yِnelmeye başlar. Ağırlıkla kırsalda yoğunlaşan tarikatlardan Sünni olanlarla daha sıkı ilişki geliştirmeye ِzen gِsteren Osmanlı, bu yolla kırsalda yaşayan halk üzerindeki otoritesini güçlendirmeye çalışır.


Bu arada ayaklanmalar
ı ateşleme potansiyeli taşıyan tarikatların, ِzellikle de Alevi kِkenli olanların ِnünü kesmeyi amaçlamaktadır. Bu nedenlerle Sünni tarikatlar güçlendirilir; ِnü açılır ve her türlü ekonomik destek sunulur. İşte bu noktadan sonra Sünni tarikatlarla Osmanlı iktidarı arasında bir çıkar birliği oluşmaya başlar. Sünni tarikatlar bu dِnemden itibaren giderek daha da ehlileşirler. Devletle sürdürülen yakın ilişki içinde başlangıçta sınırlı da olsa var olan halkçı yanlar tِrpülenir. İstisna da olsa bu gidişata direnen bazı Sünni tarikatlar ise baskı ve zor yoluyla ya yok edilir ya da boyun eğdirilir. Tıpkı 15. yüzyıl sonları ile 16. yüzyıl başlarında Günşenilik'in başına gelenler gibi. Baskı ve zor karşısında "hizaya" sokulan tarikatlar ise, halkçı yanları tِrpülendikten sonra kullanılma sürecine dahil edilir. Osmanlı, bir yandan baskı, diğer yandan "satın alma" politikalarıyla amacına ulaşmaya çalışır. Ve bِylece işbirlikçi tarikatlar, baskı ve zulüm düzeninin sürdürülmesinde kullanılmaya başlanır. Denilebilir ki, kullanılma geleneğinin kِkleri daha bu dِnemde atılıyordu. Ve bu olumsuz gelenek zaman içinde kِkleşerek günümüze değin taşınacaktı...



HAL
İFE SULTANLAR, KATLİAMLAR VE KULLAŞTIRILAN TÜRKMENLER


Fatih'ten sonra da Osmanlı genişlemeye devam eder. Küçük bir devletten büyük bir imparatorluk haline gelir. Bu genişleme Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman'la doruk noktasına çıkar. Yavuz Sultan Selim'le birlikte Halifelik Osmanlı'nın eline geçer. Osmanlı artık sadece İslam dünyasının en güçlü iktidar odağı değil, aynı zamanda dini lideridir de. Ancak bütün bunlar çok çeşitli halkların kul haline getirilmesiyle mümkün olmuştur. Ve Osmanlı'nın bu büyümesinin asıl yükünü Anadolu halkları çekmiştir.


Bu süreçte yukar
ıda ismini saydıımız tarikatların Osmanlı'nın güçlenmesinde ve Anadolu halklarının kul haline getirilmesindeki yeri gِzardı edilemez. Yapılan onlarca fetih savaşlarında ِlen ve ِldüren halktır. Osmanlı ordusunu besleyen yine halktır. İşte bu yükün omuzlanmasını telkin eden tarikatlardır.
Bu d
ِnemde sınıflararası çelişkiler daha da derinleşirken, bu durum kendisini Celali Ayaklanmalarında gِsteriyordu. Osmanlı egemen sınıfları "Allah'tan sıhhat, Devletten gelir" beklerken halka düşen ise üzerine giydiği bir metrelik çaput ile karnına giren bir tas çorbaydı. Halkın içinde bulunduğu durum her geçen gün daha da kِtüleşirken devletle bütünleşen قeriatçı tarikatlar halka boyun eğmeyi telkin etmeye devam ediyorlardı. Halk bir yandan devletin baskı ve zoruyla, diğer yandan tarikatların telkinleriyle kuşatma altına alınıyordu. Bu kuşatmada tarikatlar, halkın yanında gِzükerek üzerlerine düşenleri sinsice yapıyorlardı.
Dalgalar halinde Orta Asya'dan milyonlarca yar
ı-gِçebe Türkmen, yola çıkmış; Anadolu'ya kadar gelmiştir. Bunların bir kısmı eski geleneklerini Alevilik içinde yaşatmaya çalışmışlardır. Bir kısmı da Sünnileştirilmiştir. Sünnileştirilme politikasının bir ayağı devletin baskı mekanizması olurken, diğer ayağı da Sünni tarikatlardır. Bِylece ilkel komünal toplumun eşitlikçi değerlerinden bir kısmını hala koruyan; ِzgürce bir yaşam süren Türkmenler, feodal düzen içine sokulmuş; ِnce yerleşik hayata geçirilmiş, ardısıra da reaya yani toprak kِlesi haline getirilmiştir. Ve yüzyıllar boyunca baskı, sِmürü ve zulüm altında yaşamak zorunda bırakılmıştır.
K
ısacası tarikatlar, Osmanlı'nın feodal boyunduruğu için Türkmen'in boynunu bükmesini ve kul olmasını sağlamışlardır. Ve bu yaptıkları işin ِdülünü de sağlanan ekonomik çıkarlarla almışlardır. Onlar bunlarla da yetinmemişler; Anadolu halkları baskı, zulüm ve sِmürüye karşı yeter artık dediğinde yine devletin yanında saf tutmuşlardır. Başta Nakşibendilik olmak üzere Kadirilik, Rıfailik ve Halvetilik gibi tarikatlar, baskı, zulüm ve sِmürü çarkının bir parçası haline gelmişlerdir. Anadolu halklarını Osmanlı'nın kulu haline getirmekle de yetinmeyen bu tarikatlar, halklar üzerinde hem dinsel baskı aracı hem de fiili saldırı aracı olmuşlardır. Anadolu'da yaşanan bütün kıyımlarda onlar, Osmanlı sultanlarının yanında yer almışlar ve bu katliamları alkışlamışlardır. Bu tarikat şeyhlerinin verdiği fetvalar bunun en iyi kanıtlarıdır. Bu fetvalarla katliamlar, halk nezdinde meşrulaştırılmak istenmiştir.

 
Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman, 16. yüzy
ıl boyunca Anadolu'da yüzbinlerce Alevi halktan insanı katlederken bu tarikatlar yine devletin yanındaydılar. Yavuz Sultan Selim, İran seferi ِncesinde Anadolu'dan geçerken 40 bin Aleviyi de kırıma uğratıyordu. Hem de hiçbir kıpırdanmanın olmadıı bir süreçte arkasını sağlama alma adına bu katliamı gerçekleştiriyordu. Yine destekçileri arasında tarikatlar vardı.
Halifeli
ği zorla ele geçirdikten sonra Osmanlı'nın resmi ideolojisi olan Sünni İslam anlayışında gericileşme devam ediyordu. Devlet, kendi ideolojisinin dışındaki her türlü ideolojiye, düşünceye tahammülsüzleşmişti. Ve bunları baskı ve zulümle ezmeye ve yok etmeye çalışıyordu. Bunların dışında tarikatların da yeterli olmadıı noktada devreye, devletle resmen bağı olmayan ama, bizzat devletin ِrgütlediği sivil hareketler giriyordu. Kadızadeliler Hareketi, bunların tipik ِrneğiydi. Osmanlı'da kullanılacak araç çoktu. Yeri geldikçe bunlar gündeme getirilecekti.

BATILILA
قMA HAREKETLERİ VE "ANTİ-BATICI" SـNNİ TARİKATLAR


Osmanlı düzeninin güçlü olduğu dِnem boyunca devlet-tarikat ilişkilerinde herhangi bir sorun yaşanmaz. Ancak bu durum düzende çِküş başlamasıyla değişmeye başlar. ضzellikle çürüyen düzeni ayakta tutmayı amaçlayan Batılılaşma hareketlerinin gündeme gelmesiyle tarikatlarla Osmanlı iktidarı arasında bir takım çelişkiler açıa çıkar. Ancak bu çelişkiler hiçbir zaman uzlaşmaz boyutlara ulaşmayacaktır. Ve mevcut çıkar birliğinin doğal sonucu olarak sِzü edilen tarikatlar, devletin karşısında olmamaya ِzen gِstereceklerdir. Onların karşı olabilecekleri birey olarak ya sultandır, ya vezirlerdir. Onlar da etkisiz kılınırsa sorun bitecektir.
Daha
ِnce de belirttiğimiz gibi Osmanlı iktidarı ile bu tarikatlar arasında bir çıkar birliği vardır. Bu çıkarlar kimin aleyhine bozulursa o taraf harekete geçer. Daha çok bu durum tarikatlar açısından sِz konusudur. Mevcut düzen bu tarikatların olanaklarını sınırladıında, yapılan yardımlar kesildiğinde tepkiler "din elden gidiyor" gerekçesiyle başlar. Bِyle olmakla birlikte denilebilir ki, tarikatların büyük bir kısmı baskı ve sِmürü düzeniyle kolkola olmuş; devletin koruyucu kanatları da bu tarikatların üzerinden hiç eksik olmamıştır.

 
18. yüzy
ılın sonlarına gelindiğinde sadece Nakşibendilerin durumu ortaya konduğunda yaşanan çelişkilere rağmen devletin tarikatları hala nasıl koruduğu anlaşılacaktır. Bu dِnemde Nakşibendilerin başında Mevlana Halidi Bağdadi vardır. 300 bin nüfuslu İstanbul'da faaliyet yürüten Nakşi tekkesi sayısı 52'dir. Yine bu tarikatın Anadolu ve Arap coğrafyasında 12 bin kadar müridi de vardır. Bu arada tarikatlar bu dِnemde gerçekleşen her türlü teknik gelişmenin de karşısında olmuşlardır. Matbaa gibi birçok teknik gelişmeye en fazla direnen kesimlerin başında yine medreselerle bu tür tarikatlar olmuştur. Bunun en ِnemli nedeni yüzyıllardır uyuttukları halkın uyanmasından duydukları korkuydu.


Osmanl
ı sultanları sadece Sünni değil Sünni olmayan tarikatları da kullanmış; işleri bitince de onları ortadan kaldırmak için harekete geçmekten kaçınmamışlardır. 19. yüzyılın ikinci yarısında Bektaşilik'in başına gelenler bu durumun en tipik ِrneklerinden birisidir. İkinci Mahmut, Yeniçeri Ocağını 1826'da kaldırır. Ve bu Ocağın bağlı olduğu Bektaşi tarikatını da yasaklar. Mallarına el koyarak, tekke ve zaviyelerini Nakşibendilere devreder. Bu arada Bektaşiler de kıyıma uğratılır. Ancak bu tasfiye hareketinde قeriatçı tarikatların da büyük bir sorumluluğu vardı. Onlar da karara ortak olmuşlardı. Bu durumu "Tarih'i Cevdet"te Ahmet Cevdet Paşa şyle anlatıyordu: "... padişah sarayı içinde bulunan camide sadrazam, eski ve yeni şeyhülislamlar, sudur-u kiram nakşibendi tarikatı şeyhlerinden Beşiktaşlı Yahya Efendi, Mevlevi şeyhlerinden Galata قeyhi Kudrettin Dede, Beşiktaş şeyhi ile Zakirbaşı قikarizade قeyh Ahmet Efendi, Merkez Efendi şeyhi Ahmet Efendi, ـsküdar'da Nasuhizade şeyhi قemseddin Efendi, Halveti tarikatından Hüdai şeyhi قahap Efendizade Seyyid Efendi, Bandırmalızade Galip Efendi, Sa'diyeden kahveci قeyh Emin Efendi ve قura ileri gelenleri topluca bulundukları halde Meclis kuruldu. Padişah da kafes arkasında gِzetleyip dinledikleri halde gِrüşmelere başlandı. İlk ِnce şeyhülislam efendi sِz aldı. 'Sizler Osmanlı Devleti'nin yolunda şeyhlersiniz. Bu konuda duyduğunuz ve bildiğiniz nasıldır. Bu gibileri hakkında ne dersiniz?' deyince, kimileri: 'O tarikat adamları ile ilişkilerimiz olmadıı için durumlarını ve tutumlarını bilemeyiz...' dediler. Kimileri de: 'ـsküdar'da bu gibi dini inkar edenlerin olduğunu sınırı aşacak derecede duyulmaktadır' diye Bektaşilerin işledikleri kِtü davranışları sِylediler. (...) karar verildi. Bunun üzerine 4 Zilhice günü gemicilerin ünlüleri sayılan Kıncı İstanbul ağası zade ve Salih babalar idam edilirler. Rumelihisarı'nda şehitlik, ِküz limanı, Karaağaç, Yedikule, Sütlüce, Eyüp, ـsküdar, Merdivenkِyü, اamlıca adlı yerlerde bulunan Bektaşi tekkeleri yıkılıp içinde yatıp kalkanlar da gِtürülüp Darphane hapishanesine tıkıldı. Sonra birer birer şeyhülislam tarafından inançları soruldu. قii usulü üzere sakınarak şeriat yolundayız, dediler. Sünni olduklarını sِylemediler. (...) şehitlikte olan Mahmut Baba yedi adamı ile Kayseri'ye, ضküz limanındaki Ahmet Baba, Yedikula'deki Hüseyin Baba ikişer adamı ile Hadim'e, Karaağaç tekkesinde Hacı Bektaş Veli dedikleri kişi ise sekiz müridi ve başkaca babalar da birer yere sürgün edildi. ضtekiler Sünni kılıına girdi ve ortada Bektaşi adında ve kıyafetinde kimse kalmadı. (...)" (Alevilik ile ilgili Osmanlı Belgeleri. Baki ضz. Sayfa:298-300)



YARI-S
ضMـRGE OSMANLI VE TARİKATLAR

 
1838 İngiliz Ticaret Anlaşması'yla Osmanlı Devleti yarı-sِmürge haline gelir. Bu anlaşma tarihe, "Tarihimizdeki ilk satılık memleket vesikası" olarak geçer. Ve bu durum ulusal Kurtuluş Savaşı'na kadar sürecektir. Bu süreçte Batı karşıtı sِylemlerine devam ediyor olmalarına rağmen Sünni tarikatlar cephesinde sِmürgeciliğe yِnelik hiçbir tepki ortaya çıkmaz. Aslında sessiz kalarak Osmanlı Devleti'nin bu yeni statüsünü onlar da kabul ederler.


Bu d
ِnemde kapitalist ülkelerin açık işgaline karşı birçok yerde tarikat liderleri, bağımsızlık bayrağını kaldırıyorlardı. Yarı sِmürge Osmanlı'da ise bu tarikatların, sِmürgeleşmeye karşı herhangi bir tepkisi gِrülmüyordu. Osmanlı yarı sِmürgeleşmiş olsa da onların gِzünde devlet hala bir İslam devletiydi. Ve bu da onlara gِre yeterliydi. 19. yüzyıl boyunca açık işgalin yaşandıı bِlgelerde "gavura alerji" temelinde ortaya çıkan İslamcı direniş başta Cezayir, Sudan, Libya, اad, Fas, Afganistan, Hindistan ve Kafkasya olmak üzere birçok yerde gِrülür. Bir Nakşibendi tarikatı lideri olan قeyh قamil, Kafkasya'da 1830'lu yılardan itibaren 25 yıl boyunca اarlık Rusya'sı sِmürgeciliğine karşı koyarak işgali 25 yıl geciktirir. Bir Kadiri tarikatı lideri olan Emir Abdülkadir de yine aynı dِnemde 1832-47 yılları arasında 15 yıl boyunca kabilelerden topladıı 40 ile 100 bin kişi arasında değişen ordusuyla Cezayir'de Fransız sِmürgeciliğine karşı savaşır...

 
Bu tabloyu ayn
ı dِnemde yaşanan başka onlarca ِrnekle zenginleştirmek mümkündür. Ancak buna gerek yoktur. Bir Nakşibendi tarikatı, bir Kadiri tarikatı lideri sِmürgeciliğe karşı bِyle mücadele ederken, Anadolu'daki Nakşibendiler ve Kadiriler ise Osmanlı'nın yarı sِmürge olmasına hem ses çıkarmıyorlar, hem de İngiliz-Fransız-Alman-İtalyan işbirlikçisi son Halife-Sultanlarını desteklemeye devam ediyorlardı. Onlar bu tavırlarıyla işbirlikçiliğe ve kapitalist sِmürgeciliğe ortak oluyorlardı. Onursuzca olan gerçek budur. Zaten ülkemizdeki bu tarikatların gerçek yüzleri açık işgal ve devamında Ulusal Kurtuluş Savaşı dِneminde yaptıklarıyla daha açık ortaya çıkacaktı...


1838
İngiliz Ticaret Anlaşması sonrasında Batılı kapitalist ülkelerin de dayatmasıyla yeniden "batılılaşma" hareketi başlamıştı. 1839'da ilan edilen Tanzimat'ı 1856'daki Islahat Fermanı izlemişti. Ve süreç içinde ikili anlaşmalarla yarı sِmürgecilik ilişkileri daha da güçlendiriliyordu. Bu dِnemde Osmanlı aydınlarının gündeminde her geçen gün batılı kapitalist ülkeler karşısında daha fazla güç ve toprak yitiren Osmanlı'nın durumu vardı. Yaşanan çِküşü durdurmak için çeşitli akımlar çِzüm üretmeye çalışıyordu. Bu akımlar Batıcılık, Osmanlıcılık, Türkçülük ve İslamcılık akımlarıydı. İslamcılık henüz bir nüve halindeydi. Daha çok bir grup İslamcı aydın tarafından temsil ediliyordu.



ABD
ـLHAMİD'İN VURUCU GـCـ HAFİYE TARİKATLAR


Osmanlı düzeninde yaşanan bunalım 18. yüzyılda daha da belirginleşmişti. Düzene yِnelik tepkiler artık imparatorluğun başkenti İstanbul'da bile gِrülmeye başlamıştı. ضzellikle 1730'larda yaşanan Patrona Halil Ayaklanması Osmanlı egemen sınıflarını iyice tedirgin etmişti. Bu tedirginlik ve korku onları zaman içinde birçok ِnlem almaya itecekti...


Bu d
ِnem içinde ِzellikle dinsel yapılar daha da güçlendirilir. Baskı tedbirlerinin artırılmasının yanısıra ağırlıkla kırsalda faaliyet yürüten tarikatlara resmi bir çerçeve kazandırılarak kentlerde de kurumlaşmalarına izin verilir. Devlet bununla da yetinmeyecek resmi devlet tekkeleri bile kurduracaktı...


18. yüzy
ılın sonlarına doğru yeni bir adım daha atılır. 1789'da tahta geçen ـçüncü Selim tarafından, devlet içerisinde gayri-resmi bir çekirdek ِrgütlenmeye gidilir. Bu yapının her türlü ekonomik, siyasi ve askeri tedbirler alma yetkisi vardır. Paşalardan oluşturulan 24 kişilik bu komite, 1792'de kurulmuş, sadrazamların bütün yetkileriyle donatılmıştı. Düzenin bunalımının iyice derinleştiği, başta İstanbul olmak üzere birçok yerde halkın kıtlık içine düştüğü, açlıın baş gِsterdiği bu yıllarda, bir yandan devlet içinde diğer yandan da muhalefet saflarında yoğun bir tasfiye yapılır. Bu tasfiyeler, aslında zehirleme, boğma, çuvalla denize atma biçiminde sürdürülür. Bir korku dalgası adım adım bütün halkın üzerine çِker. III. Selim'le başlayan bu devlet geleneği daha sonra II. Mahmut ve Tanzimat dِneminde de sürdürülür. Ancak bu devlet geleneğini asıl doruğa taşıyacak olan İkinci Abdülhamid'dir.


1876'da tahta ç
ıkan Abdülhamid, kısa sürede iktidarın bütün dizginlerini ele geçirir. Ve tarihe "Abdülhamid İstibdatı" olarak geçen 33 yıllık bu dِnemde, devlet herşeyiyle bir "polis devleti" haline getirilir. ضncelikle Abdülhamid, bir yandan yaygın bir hafiye teşkilatı ِrgütlerken, diğer yandan Sünni tarikatlara el atar. Ve bِylece Abdülhamid, halkı her yandan tam bir kuşatma altına almaya çalışır. öyleki, nüfusu 1 milyona yaklaşan İstanbul'da 4 bin kişilik bir hafiye ordusu bulundurur. Bu dِnemde hayatın her alanında ve her an gِzetlendiğini düşünen insanlar, gِlgelerinden bile korkar hale getirilir. Jurnalcilik, bu dِnemde adeta bir meslek olur. İstibdat dِneminin diğer ayağını işbirlikçi tarikatlara yüklenen misyon oluşturmaktadır. Bu dِnemde yِnetici sınıflar içinde ِnemli bir yeri olan ulema ve din adamları, günlük yaşam üzerinde büyük bir otorite sağlarlar. Tarikatların resmileştirilmesinin ardı sıra şehirlere taşınan tekkelerle halk her yِnden denetim altına alınmaya çalışılır. Kurulan resmi yani devlet tekkeleriyle bu denetim daha da güçlendirilir. Halkın bir jurnal ağıyla kuşatılması ve egemen sınıfların istemleri doğrultusunda kontrol altına alınmasında resmi devlet tekkelerinin ِnemli bir rolü vardır. Kent halkının denetlenmesinin yanı sıra, istihbarat işlevine de sahip tekkeler, egemen sınıfların ideolojik hegemonyalarını pekiştirmişlerdir.
Tekkelere verilen
ِnem ve tekke şeyhlerine kazandırılan büyük prestij, Osmanlı'da tekkeciliği adeta bir meslek haline getirmiştir. Bu dِnemde tekkecilik o kadar yayılmıştır ki, 1 milyona yakın nüfusa sahip İstanbul'da tekke sayısı 1882'de 260'a ulaşır. 1890'da ise İstanbul'da faaliyet yürüten 16 tarikat ve bu tarikatlara ait toplam 305 tekke vardır. Tekkelerin toplumsal yaşamda ibadet, eğitim, barınma, sağlık, beslenme ve spor hizmetleri de verdiği düşünülürse olayın ِnemi ve ulaştıı boyut daha net gِrülecektir. Halkta biriken toplumsal ve siyasal tepkinin saptırılmasında, nِtralize edilmesinde büyük bir işleve sahip olan tekkeler, bu dِnemde her mahalleye girmiş ve tekkecilik temelinde halkın gücü bِlünmüştür. Osmanlı, tekkelerle halkı bir yandan ideolojik olarak denetim altına alırken diğer yandan da halkı bِlüyordu. Bunun dışında tekkeler hafiye ِrgütlenmesinin bir parçası haline getiriliyordu. Osmanlı topraklarında yaygın ِrgütlenmesi ve sürekli halkın içinde yer almasıyla tekkeler, Abdülhamid'in en iyi istihbarat kaynağı oluyordu. ضyleki, bu dِnemde muhalif düşünceleri yüzünden idam edilen alimlerin tümünün tekke ajanlarının ihbarları sonucunda yargılanan kişiler olması oldukça dikkate değerdir. Yine bu ihbarlar sonucunda yıllarca ne için hapis yattıını bile bilmeyen binlerce insan, zindanlara atılmıştır.
Abdülhamid istibdad
ı bir yandan hafiyeleriyle diğer yandan tekkelerle toplumu ِyle bir havaya sokar ki, insanlar korku cenderesine hapsedilir. Bu durumu Abdülhamid istibdadını bizzat yaşayanlardan Hüseyin Cahit Yalçın, Siyasal Anılar adlı kitabında şyle anlatıyordu: "Orta yerde sanki kimliği bilinmez bir umacı hepimizi yutmaya hazır bir ifrit vardı. O kadar ِzlemle beklediğimiz ِzgürlüğümüzü kullanmaya başlarsak, sanki kıyamet kopacak gibi bir korku içinde kalıyorduk." (Gizli Devlet; Suat Parlar, Sayfa: 29)
İşte Abdülhamid istibdadının amacı buydu. Ve bu durumun yaratılmasında Sünni Tarikatlar, ِzellikle de Nakşiler, Kadiriler, Rıfailer ve Halvetiler kullanılmışlardı. Abdülhamid'in istibdat dِneminde, 19. yüzyıl boyunca gِrece zayıflayan devlet-tarikat ilişkileri yeniden canlandırılmıştı. Nakşibendilik başta olmak üzere bu dِnemde Halvetilik, Kadirilik, Rıfailik, Sünbülilik, Sadilik, Celvetilik ve قabanilik güçlendirilen tarikatlardı. 1882'de İstanbul'da 260 tarikat tekkesi vardı. Bunların 52'si Nakşi, 45'i Kadiri, 40'ı Rıfai, 32'si Halveti, 21'i Sünbüli, 15'i Sadi ve 14'ü قabani adlı Sünni tarikatlara aitti. Diğer Sünni tarikatlara ait tekke sayıları ise oldukça alt düzeydeydi. Bunlar, 7 Cerrahi, 5 Mevlevi, 4 Günşeni, 4 Bayrami, 4 Uşşaki, 4 Sinani, 3 Halidi, 8 Bedevi ve 2 قazeli tekkesiydi. 1880 yılına gelindiğinde İstanbul'daki tekke sayısı 305'e ulaşırken ِzellikle Nakşiler, Kadiriler, Celvetiler daha da güç kazanmıştı. Nakşilere ait tekke sayısı 65 olurken, Kadiriler 57'ye ulaşıyor; Celvetiler de 22 yeni tekke açıyorlardı. Koyu Sünni bir tarikat olan قazelilik'e bağlı olan Abdülhamid, savunduğu "İslam Birliği" demagojik düşüncesiyle de bu tarikatlarda takdir gِrmüştü. Ve Abdülhamid, tarikatlar gِzünde kazandıı bu prestijinden yararlanmakta gecikmemişti. Onları ِnce halkı denetim altına almada, ideolojik olarak halkı şekillendirmede kullanmıştı. Bِylece halktaki mevcut tepki potansiyelini de denetim altına almış oluyordu. Ayrıca Abdülhamid tarikatları istihbaratta kullanmıştı. Ancak Abdülhamid bunlarla da yetinmeyecek; bu işbirlikçi tarikatları halkların katledilmesinde vurucu güç olarak da kullanmak isteyecekti... Tarikatların ِnünü daha da açan, onları ekonomik olarak da doyuran Abdülhamid, istibdat rejimine karşı gelişen her türlü kitle hareketini bastırmakta bu tarikatları devreye sokacaktı. Kendilerini besleyen efendilerine hizmette kusur etmeyen bu tarikatlar da yeri geldiğinde mevcut rejime karşı gelişen her türlü hareketi bastırmakta, ezmekte yardımlarını esirgemeyecek; gerektiğinde vurucu yedek güç olarak da devreye gireceklerdi. Tıpkı başta İstanbul olmak üzere 1890'larda Anadolu genelinde gerçekleştirilen Ermeni halkına yِnelik katliamlarda olduğu gibi...
Bu d
ِnemde Ermeni halkı, yaşadıı sorunları duyurmak ve çِzülmesini istemek için çeşitli yerlerde gِsteriler düzenlemişti. Ve bu gِsteriler, çoğu zaman olduğu gibi yine katliamlarla bitirilmişti. Dِnem قazelilik tarikatına bağlı olan İkinci Abdülhamid'in istibdat dِnemidir. Gِsterileri hafiye teşkilatları aracılııyla ِnceden haber alan Abdülhamid, sadece askeri birlikleri teyakkuza geçirmekle yetinmez. Başta Nakşibendiler olmak üzere diğer Sünni tarikatlara da silah dağıttırır. Ancak gِsterilerin bastırılmasında bu "yedek" güçlere gerek kalmaz. Askeri birlikler gِsteriyi dağıtmasına rağmen, silahlandırılmış tarikatların müridleri, Ermeni halkın yaşadıı mahallelere karşı saldırıya geçirilirler. Ve 1895'te sadece İstanbul'da iki gün süren bu saldırılar sonucunda Ermeni halktan tam 5500 kişi katledilir. Benzer katliamlar Anadolu'nun değişik illerinde de gِrülecektir. Bu katliamlar sadece bir ِrnektir.


Bu d
ِnemde kurulan Hamidiye Alayları da işbirlikçi tarikatların kullanılması açısından ِnemli bir ِrnektir. 1890'larda kurulan bu alaylar Sünni Kürt aşiretlerinden oluşturulmuştu. Kürt aşiret yapısı dikkate alındıında her aşiretin aynı zamanda dinsel bir ِrgütleme boyutu olduğu da gِrülür. Diğer bir deyişle hemen her aşiretin aynı zamanda bir tarikata bağlı olduğunu sِylemek mümkündür. Hamidiye Alayları, Sünni aşiretlerden oluşturulurken, bu aşiretler, ağırlıkla Nakşi ve Kadiri tarikatlarına bağlıydılar. Abdülhamid hem etnik hem de dinsel kimliklerini kullanarak bu aşiretleri, başta Hıristiyan dinine bağlı Ermeniler olmak üzere, Alevi Kürtler ile Yezidi Kürtlere yِnelik katliamlarda ِne sürmüştü.

 
Ayn
ı şekilde Balkan Savaşlarında da Hamidiye Alayları kullanılmıştı. Ulusal bağımsızlıı için savaşan Hıristiyan kِkenli Balkan halklarının bu haklı mücadelesi yine din ve tarikatlar kullanılarak boğulmak istenmişti.
Bu d
ِnemde Balkanlarda sayısız katliam gerçekleştirilir. Ve tarikatlar da kullanılarak her şeyiyle bir Müslüman-Hıristiyan çatışması çıkarılmak istenir. Halklar arasında düşmanlık tohumları işte bِyle atılıyordu. Her yِnüyle "polis devleti"ni kurumlaştıran Abdülhamid, devletin idare, iktisat, askerlik, maliye, din ve dışişleri gibi ِnemli gِrevlerini üstlenecek daireler kurmuş, başlarına da kendine sadık olan kadroları getirmişti. Bunlar aracılııyla Abdülhamid, tarikatları da devreye sokarak dinsel ve etnik sorunları kendi iktidarının bekası için kullanıyordu. Devlet tarikatları, tarikatlar da halkı kullanmaya çalışıyordu. Evet bu dِnemde nerede bir halk hareketi varsa, nerede bir muhalefet girişimi varsa Abdülhamid, bunları Sünni tarikatların da üstün gayretleriyle bastırmaya çalışıyordu. Sünni tarikatlar aracılııyla katliamlar da yapmaktan kaçınmıyordu. Tıpkı 1950'lerin 6-7 Eylül olaylarında, 1960'ların Kanlı Pazarlarında olduğu gibi. Jurnalcilikte, katliamlarda ve bilinç bulanıklıı yaratmada kullanılma sürecekti. Değişen sadece efendilerdi. O dِnem Abdülhamid için çalışanlar, 1950-60'lı yıllarda da işbirlikçi tekelci burjuvazi ve emperyalizme hizmet edeceklerdi...


Bütün bunlar
ın dışında Abdülhamid'in Sünni tarikatları kullanması sadece Osmanlı ülkesiyle de sınırlı değildi. Abdülhamid, başta Nakşiler, Kadiriler olmak üzere birçok Sünni tarikatın merkezini denetim altına almıştı. Ki bütün bu tarikatlar, dünyadaki bütün İslam toplulukları arasında tekkeler aracılııyla yayılmışlardı. Bِylece Abdülhamid, merkezini denetim altına aldıı her tarikat aracılııyla o tarikatın değişik yerlerdeki kol ve şubeleri üzerinde de etkili oluyordu. Bunun anlamı ِzellikle açık işgal altındaki ülkelerin kaderiyle de oynamaktı. Ve emperyalizmin işbirlikçisi Abdülhamid, bu kaderle oynamaktan geri durmayacaktı...


Anadolu k
ِylüsünün aşırı yoksulluğundan doğan tepkilerini, yoğun bir Sünni İslam propagandasıyla Hıristiyan kِkenli Anadolu Ermenilerine yِnelterek nِtralize eden Abdülhamid, şimdi Müslüman sِmürge halkların tepkilerini etkisiz kılma peşindedir. Aslında bu bir gِrev olarak Abdülhamid'e emperyalist ülkelerce verilmişti. Ve her iyi bir uşak gibi Abdülhamid de bu gِrevleri layıkıyla yerine getirmek için elinden gelen herşeyi yapacaktı... Elinin altında tuttuğu tarikatlar aracılııyla Abdülhamid, halkların "gavura alerji" temelinde ortaya çıkan tepkilerini nِtralize etmek isterken, geleneksel dini yapıların ِnderliğinde gelişen anti-emperyalist hareketleri de emperyalistlerle uzlaştırmak için uğraşır. Aslında o iyi bir işbirlikçidir. Ve onun savunduğu "İslam Birliği" projesi de sahtedir. O iktidarda kaldıı 33 yıl boyunca, işgal altında yaşayan Müslüman halkların bütün yardım çağrılarını ustalıkla savuşturmuştur. Ayrıca Abdülhamid, Osmanlı toprakları dışına çıkan ya da daha ِnceden dışında kalan Müslüman ülkelerde yine Sünni tarikatlar aracılııyla istihbarat toplar. Operasyonlar düzenler. Doğal olarak bu faaliyetleri belirleyen emperyalist ülkeler arası çelişkiler ve yarı sِmürge Osmanlı Devleti üzerinden yapılan emperyalist hesaplardır. Dolayısıyla yarı sِmürge Osmanlı Devleti aracılııyla emperyalist ülkeler, Sünni tarikatların büyük bir kısmını kendi çıkarları doğrultusunda kullanırlar. Abdülhamid'in buradaki rolü gerçek anlamda taşeronluktur.


Patronlar de
ğişebilirdi, ama taşeron hep aynıydı. Hangi emperyalist ülkenin yarı sِmürge Osmanlı Devleti üzerinde ağırlıı varsa ona gِre geleneksel dini yapıların ِnderliğindeki bağımsızlık savaşı ya desteklenir ya da uzlaştırılırdı. Evet Osmanlı, bir çok tarikatı kullanıyordu. Ama bazen asıl kullanıcılar da değişmiyor değildi. Yarı-sِmürge Osmanlı'dan daha fazla maddi çıkar sunan, sandıklar dolusu altınlardan daha fazla veren İngilizlerden, Fransızlardan, İtalyanlardan, Almanlardan biri üste çıkıyor; bu kez de bu tarikatlardan bazıları Osmanlı'yı arkadan hançerliyordu. Hem de içinden çıktıkları halkları "gavura" satma pahasına bunu yapıyorlardı. Evet Abdülhamid, kurduğu etkin karşı-casusluk teşkilatıyla Cezayir'den Tunus'a, Hindistan'dan Afganistan ve Kafkasya'ya kadar Sünni tarikatların birçoğunun arkasındaydı. Kullanılmak istenen, dini duyguları ve "gavura" alerjisi istismar edilen ezilen Müslüman halklardı. Kullanılmaya aracılık eden ise Sünni tarikatlardı. Kullananlar ise her zaman olduğu gibi halkı sِmüren bütün egemen sınıflardı...


Tarikatlar, halklar
ı dinsel kِkenlerine gِre bِlmek istemişlerdir. bu temelde halkları birbirine karşı kışkırtmak için herşeyi yapmışlardır. Ve onlar bunlarla birlikte halkların katledilmesinden, halkların gerçek düşmanlarının kamufle edilmesinden de sorumludurlar. Hem de baskı ve sِmürü düzenleri kadar... Sonuç olarak yarı-sِmürge Osmanlı Devleti'nde 33 yıllık Abdülhamid'in istibdat dِneminde bu tarikatlar jurnalcilikten katliamlara kadar her şeyde halka karış kullanılmışlardır. Bu arada egemen sınıfların çıkarı için tarikatlar da halkı kullanmak istemişlerdir. Tıpkı günümüz Türkiye'sinin yakın tarihinde olduğu gibi. Değişen figüranlar değil sadece efendiler olacaktır...

ADIM ADIM EMPERYAL
İZMLE İقBİRLİذİNE GİDEN TARİKATLAR


20. yüzyıla gelindiğinde Sultan Abdülhamid'in istibdat rejimi artık son yıllarını yaşamaktadır. Ve 1908 II. Meşrutiyet Hareketi ile bu dِnem sona erer. 1908 Hareketi birçok İslamcı aydın tarafından desteklenirken, Saray'la içli-dışlı olan Sünni tarikatlar bu hareketi desteklemeyerek sessiz kalmayı tercih ederler. Ancak onlar da seslerini 1909'da 31 Mart olayında yükselteceklerdir.


İttihat ve Terakki İktidarının giderek baskıcı bir rejime yِnelmesine en ciddi tepki İslamcı cepheden gelir. 1909'un Nisan ayında ayaklanan İslamcı çevreler, İstanbul'da denetimi sağlarlar. Hükümet üyeleri ile İttihat ve Terakki yِneticileri İstanbul'u terk etmek zorunda kalırlar. Ancak bu İslamcı ayaklanma kısa bir süre sonra bastırılır. Sınırlı ِlçüde halktan da katılımın olduğu bu ayaklanmada Sünni tarikatların büyük bir bِlümü ile medrese çevreleri İslamcı aydınlarla birlikte tavır almışlardır. Ayaklanma sonrasında İttihat ve Terakki iktidarını daha da sağlamlaştırırken, ayaklanmaya katılan tarikat ve İslamcı aydınlar bir süre sonra kurulacak olan İngiliz yanlısı Hürriyet ve İtilaf Fırkasına katılacaklardı. Ve bu İslamcı aydın, çevre ve tarikatların büyük bir bِlümü açık işgal koşullarında da Osmanlı Sultanı gibi emperyalizmle işbirliği yapacaklardı. Bu işbirliğinin boyutları, Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı boğmak için emperyalizmin planladıı ve organize ettiği gerici ayaklanmalarda başı çekmeye kadar ulaşacaktı... İttihat ve Terakki iktidarı, bu dِnemde iktidarını daha da sağlamlaştıracak çeşitli ِrgütlenmelere gider. Bunlar içinde Teşkilat-ı Mahsusa'nın ِnemli bir yeri vardı. Ne zaman kurulduğu bilinmemekle birlikte Teşkilat-ı Mahsusa'nın 1916'daki personel sayısı 30 bine ulaşıyordu. Bu ِrgütlenmeyle İttihatçılar, gelişebilecek herhangi bir muhalefeti, "ayrılıkçı" hareketleri bastırmayı amaçlıyorlardı. Resmi kayıtlara geçmeyen, ِrtülü ِdeneklerden para aktarılan bu devlet bünyesindeki illegal yapı içinde subaylar ağırlıktaydı. Onların dışında doktorlar, mühendisler, gazeteciler, din adamları, tarikatçılar ve politikacılar vardı. Ki bunların büyük bir kısmı Balkanlar'da yaşanan çeşitli karşı-gerilla savaşlarında deneyim kazanmış kişilerdi. Bu yapıda İslamcılar da vardı, milliyetçiler de. Dolayısıyla onları biraraya getiren Teşkilat-ı Mahsusa'ya damgasını vuran pan-İslamizm ile pan-Türkizmdi.


Te
şkilatı Mahsusa aslında bir iç savaş ِrgütü olarak ِrgütlendirilmiş bir yapıydı. Ve bu yapının başında bulunanlar da bu niteliğe sahip İttihat ve Terakki'nin üst düzey kadrolarıydı. Pan-İslamizmi, yani İslam birliğini savunması Teşkilat-ı Mahsusa'ya birçok İslamcı çevreden katılımları getirmişti. İttihat ve Terakki'nin Alman emperyalizmi ile işbirliği yaptıı bir dِnemde kurulan bu yapı aracılııyla Nakşibendiler'den Mevleviler'e ve Melamiler'e kadar birçok tarikat sürece dahil edilir. ضyleki, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı dِneminde Mevleviler'den bir tabur bile oluşturulur. ضrgüt propagandacıları içinde Said-i Nursi de vardır.
Birinci Emperyalist Payla
şım Savaşı'nın ilk yıllarında kurulan Mücahidin-i Mevleviye taburu aslında propaganda amaçlı kurulmuştu. Bu taburun başına komutan olarak Mevlevi Tarikatı'nın lideri Veled اelebi, komutan vekilliğine de Yenikapı Mevlevihanesi قeyhi Mehmet Abdülbaki Efendi atanmıştı. Mücahidin-i Mevleviye, قam bِlgesinde konumlandırılacaktı... Benzer yapılar başka tarikatlardan da oluşturulacaktı...


Evet Alman emperyalizminin ç
ıkarları doğrultusunda Teşkilatı Mahsusa, Müslümanların yaşadıı hemen her yerde çeşitli psikolojik savaş yِntemlerini uygularken, bazı Sünni tarikatlarla çeşitli İslamcılar da kullanılıyordu. Sadece tehcir hareketinde yüzbinlerce Ermeni ve Rum ِlürken, bu tehcir hareketinin başında gayri-resmi olarak Teşkilat-ı Mahsusa vardı. Ve bu tehcir sürecinde yüzbinlerce insanın ِlümüne neden olunur. Aslında yaşanan, katliamlardan başka birşey değildir. Nurculuk tarikatının lideri Said-i Nursi, Mevleviler, Nakşibendiler ve Melamiler bu katliamların dolaylı da olsa ortaklarıdırlar. اünkü onlar günümüz kontrgerillasının ِnceli olan Teşkilat-ı Mahsusa'nın faaliyetlerine ortak olmuşlardır.


Tarikatlar
ı, kullanma sırası şimdi İttihat ve Terakki'deydi. Onlar da büyük bir ustalıkla zaten bu işi yapacaklardı...
Birinci Emperyalist Payla
şım Savaşı yaşanıyordu. Binlerce vatan evladı çeşitli cephelerde kırdırılıyordu. Sünni tarikatların bir kısmı zaten bu savaşın içindeydi. Diğerleri ise savaşa değil de sadece Osmanlı'nın Alman emperyalizminin yanında savaşa girmesine karşıydılar. اünkü onlar, "asılacaksan İngiliz sicimiyle asıl" diyenlerdendi. Nihayetinde bu dِnemde tarikatlar ya İngiliz ya da Alman emperyalizminin işbirlikçisi olmuşlardı.
Sonuç olarak Osmanl
ı dِneminde Sünni tarikatlar, devletin gayri-resmi bir organı gibi çalışmışlardır. Osmanlı düzeninin ayrılmaz bir parçası haline getirilen bu tarikatlar, devletin çıkarları neyi gerektiriyorsa o doğrultuda kullanılmışlardır. Bu kullanma geleneğini daha sonraki dِnemlerde feodal sınıflardan işbirlikçi tekelci burjuvazi ile emperyalizm devralırken, Sünni tarikatlar da kullanılma geleneklerini ِzellikle 1950'li yıllardan sonra günümüze değin sürdüreceklerdi...



ULUSAL KURTULUŞ SAVAŞI ve KEMAL
İST İKTİDAR DDÖNEMİNDE TARİKATLAR


Birinci emperyalist Paylaşım Savaşı'ndan Osmanlı devleti yenilgiyle çıkar. Başta İngiliz olmak üzere Fransız ve İtalyan emperyalistleri elde kalan son toprakları da paylaşmaya başlarlar. ضnce 30 Ekim 1918 tarihinde, Anadolu egemen sınıflar tarihinin en büyük utanç belgelerinden biri olan Mondros Mütarekesi imzalanır. Bu mütarekeyle Osmanlı devleti kayıtsız şartsız teslim oluyordu. Bu utanç belgesiyle yapılan aslında vatan topraklarının satılmasıydı. Mütarekenin ardından Anadolu'nun işgali başlar. İlk olarak 13 Kasım 1918'de emperyalist düşman gemileri İstanbul açıklarına demir atar. Kısa bir süre sonra da, 1 Ocak 1919'da İngilizler Antep'i; 29 Nisan'da İtalyanlar Antalya'yı, 11 Mayıs'ta da Fethiye, Bodrum ve Marmaris'i işgal ederler. 13 Mayıs'ta ise Manisa, Bayındır ve Selçuk'u, 26 Mayıs'ta da Aydın'ı işgal ederler.


Aç
ık işgal yayılırken, işgale karşı ilk direnişler de başlar. Ancak bunlar yerel ve kendiliğinden gelişen direnişlerdir. Bu arada emperyalist açık işgale karşı Mustafa Kemal ِnderliğinde Kuvva-i Milliye güçlerinin ِrgütlenmesi ve mücadelesi de başlamıştır. Ve bu mücadele, yeni bir saflaşmanın başlangıcı olur. Bir yanda son Osmanlı sultanı Vahdettin'in başını çektiği işbirlikçiler vardır. Diğer yanda ise Kemalistlerin başını çektiği ulusal kurtuluştan yana olanlar bulunmaktadır. اevresine topladıı işbirlikçileriyle Osmanlı'nın son haini Sultan Vahdettin, gelişen bağımsızlık mücadelesini boğmak için emperyalistlerin isteği doğrultusunda harekete geçmekte gecikmeyecektir. Sarayla çıkarbirliği yapan din adamlarından fetvalar alınacaktır. Halkın dini inançları kullanılarak, Anadolu'nun birçok yerinde gerici ayaklanmalar ِrgütlenecektir. Açıkça halk, bağımsızlık savaşı verenlere karşı kışkırtılmak istenecektir.


Bu çerçevede 1919 ve 1920 y
ıllarında irili ufaklı onlarca gerici ayaklanma vardır. İşbirlikçi Sultan Vahdettin, bunlarla da yetinmeyecektir. Daha sonra "Hilafet ordusu" adını alacak olan işbirlikçi bir ordu ِrgütlenmesi olan Kuvva-i İnzibatiye'yi kuracaktır. İngiliz emperyalizmi tarafından donatılan bu ordu da gerici ayaklanma girişimleri gibi başarılı olamayacaktır. ضzellikle اerkes Ethem'in komutasındaki Kuvva-i Seyyare tarafından bu ayaklanmalar ezilecektir. Evet Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın ilk adımlarının atılmasıyla başlayan saflaşmada bir yanda işbirlikçiler, diğer yanda ise bağımsızlıktan yana güçler vardı. Kemalistlerin başını çektiği cephede yer alan beş siyasi çevre ve grup dikkat çekiciydi. Bunlar başta Kemalistler olmak üzere İttihatçılar, Yeşil Ordu, TKP'de merkezileşen sosyalistler ve İslamcılardı.


Bu gruplar içinde
İslamcılar merkezi bir ِrgütlenmeye sahip olmayan bir çevre gِrünümündeydi. Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın yarattıı saflaşma aslında en genelde İslamcıları da ikiye bِlmüştü. Bir yanda Ulusal Kurtuluş Savaşından yana olanlar vardı. Diğer yanda ise emperyalizm ve sarayla işbirliği içinde olanlar yer alıyordu. İşbirlikçi İslamcılar, geleceklerini saray'ın geleceğinde gِren din adamları, medrese hocaları ve tarikat çevrelerinden oluşmaktaydı. Ve bu durum onların sınıfsal çıkarlarının bir sonucuydu. Tarikatlardan medrese hocalarına, قeyhülislam'dan sivil ve askeri bürokrasiye, Galata Bankerleri'nden Sultan'a kadar bütün işbirlikçiler, Anadolu halklarının dini inançlarını istismar ederek henüz çekirdek halindeki bağımsızlık savaşını boğmak istiyorlardı. Bu amaçla da İngiliz yanlısı Hürriyet ve İtilaf Partisi, İngiliz Muhibler Cemiyeti, Askeri Nigehban Cemiyeti, İslam'ın Dirilişi Derneği ile Vatanı ve İslam'ı Kurtarma Derneği'nden yüzlerce işbirlikçi Anadolu'ya gِnderiliyordu. Aynı amaçla gidenler sadece bu ِrgüt ve kuruluş mensupları da değildi. Onların yanısıra çeşitli tarikatlardan da yüzlerce işbirlikçi mürit Anadolu'ya dağılıyordu. Bunlar ayaklanmalar ِrgütlemeye, halkı kışkırtmaya çalışıyorlardı. İşbirlikçi sultan ve din adamlarının ferman ve fetvalarıyla halkın karşısına çıkıyorlardı. Emperyalist açık işgalin Anadolu halklarında yarattıı tepkiyi nِtralize etmeye ve bu tepkinin Ulusal Kurtuluş Savaşı'na akmasını engellemeye çalışıyorlardı.


Fetvalar, fermanlar yay
ınlarlar. Bu fetvalar içinde en dikkat çekici olanı Hilafet Ordusu'nun kurulması dِneminde çıkarılan 11 Nisan 1920 tarihli قeyhülislam Dürrizade Abdullah'a ait olandı. Tarihe "Dürrizade Fetvası" olarak geçen bu ihanet ve utanç belgesinde bağımsızlık savaşına katılan herkes "halifeye isyan"la suçlanıyordu. Ve halifenin düşmanı, İslam dinine karşı suçlu ilan ediliyordu. Fetvada tüm inanmış Müslümanlara, Allah adına, bağımsızlıktan yana olanları acımasızca yok etmeleri emrediliyordu. Nihayetinde Fetva şu soru ve cevapla bitiriliyordu: "Asilerin katli caiz midir? El cevap vaciptir"... Bu fetvanın ülkenin dِrt bir yanında dağıtılması için İngiliz uçakları kullanılır. "Dürrizade Fetvası", işbirlikçi sultana bağlı çevrelerde etki yaratsa da, halk vatan hainlerinin bu çağrılarına cevap vermeyecekti...


Bu d
ِnemde işbirlikçiler Anadolu'da birbiri ardısıra onlarca irili ufaklı gerici ayaklanma başlatırlar. Bunların belli başlıları قeyh Eşref, Birinci Bozkır, İkinci Bozkır, Konya, Birinci Anzavur, İkinci Anzavur, Ali Batı, Birinci Düzce, İkinci Düzce, Birinci Yozgat, İkinci Yozgat ve Zile Ayaklanmalarıdır. Bütün bu ayaklanmalar içinde birçok Sünni tarikat ya destek vererek ya da bizzat başını çekerek yer alıyorlardı. ضzellikle de Nakşibendilik tarikatı, bu ayaklanmalarda ِn plana çıkıyordu.


Gerici ayaklanmalar ilk olarak 1919 Eylül'ünde ba
şlar. Bu tarih aslında tesadüf değildir. Erzurum ve Sivas Kongreleri toplanmış; TBMM'nin Ankara'da açılması gündemdedir. İşte bu koşullarda emperyalistlerle onların işbirlikçileri düğmeye basarlar. Daha ِnceden hazırlıkları yapılan gerici ayaklanmalar bir biri ardı sıra ortaya çıkmaya başlar. Konya ve Düzce yِrelerinde yaşanan ve "Bozkır Ayaklanmaları" olarak bilinen ayaklanmalar Nakşibendilerce yِnetilir. Ayaklanmanın kitle tabanında da Nakşiler ağırlıktadır. Ve ayaklanmayı Osmanlı Sultanı yِnlendirmektedir. "Din elden gidiyor" diyerek bayrak açan Nakşibendilere, hem Sultan hem de İngilizler silah başta olmak üzere her türlü desteği sunarlar. Ayaklanmaların amacı, padişahı ve halifeyi korumak, Anadolu'da başlayan Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın ِnünü kesmektir.


Nak
şibendiler, Doğu Anadolu ile Batı ve Orta Anadolu'da yaygınlık gِsteren bir tarikattı. Ve buralarda onlar, Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı boğmak için ellerinden gelen herşeyi yapmaktan kaçınmadılar. Bu dِnemde istisnalar hariç sünni tarikatların hemen hepsi, bağımsızlık mücadelesini dinsizlik, padişaha, halifeye karşı ayaklanma olarak algılamışlardı. Ve bu nedenle de bağımsızlık mücadelesinin karşısında yer almışlardır.
Yine bu d
ِnemde gayrı-müslim halkların dinsel ِrgütlenmelerinden işbirlikçi kiliselerle cami-medrese-Sünni tarikatlarda odaklanan işbirlikçi İslamcılar aynı cephede buluşmuşlardır. Nihayetinde bu ayaklanmalar ağırlıkla اerkes Ethem komutasındaki Yeşil Ordu birliklerince bastırılmıştır.


Bütün bu ya
şananlardan sonra İslamcılar açısından ortaya çıkan bir sonuç vardı. O da KULLANILMA'ydı.
Evet yüzy
ıllar boyunca Osmanlı sultanlarınca kullanılan tarikatlar ve medreseler, Osmanlı Devleti'nin son anlarında da kullanılmaya devam ediyordu. Ancak miadını dolduran Osmanlı Devleti'ni hiçbir gücün ayakta tutması mümkün değildi. اünkü o, feodal çağın ürünüydü. Tarikat ve medreseler açık işgalin yaşandıı bu dِnemde emperyalizmle yani "gavurla" işbirliği de yapıyorlardı. Kullanılma olayında artık emperyalizm belirleyici oluyordu.

 

Dini ve dinsel kurumları kullanma geleneğini emperyalizm çağında artık emperyalist tekellerle işbirlikçi burjuvazi sürdürecekti. İstisnalar hariç İslamcılar da bu durumu kabullenmekten kaçmıyorlardı. Bu arada İslamcıları kullanmaya çalışanlar sadece bunlar da değildi. Dِnem dِnem küçük-burjuva hareket ve iktidarlar da İslamcıları kendilerine yedeklemek ve kullanmak isteyeceklerdi. Tıpkı Kemalistlerin yaptıı gibi. Tıpkı 1950'lerin Mısır'ında Nasır'ın yaptıı gibi...


Kemalizm, 1920'lere gelindi
ğinde, işbirliği yaptıı, birlikte hareket ettiği güçleri tasfiye etme operasyonuna başlarlar.

 

İlkk tasfiye operasyonu 1920 sonbaharında başlatılır. Ve ِncelikle Yeşil Ordu ve ona bağlı اerkes Ethem komutasındaki Kuvva-i Seyyare dağıtılır. Ardından 1920 sonbaharında TKP çatısı altında merkezileşen sosyalistlere sıra gelir. Ve 1921 yılının 28 Ocak'ı 29 Ocak'a bağlayan gece Mustafa Suphi ve 14 yoldaşı bir takayla Trabzon'dan denize açıldılar. Ancak arkalarından yetişen kayıkçılar kahyası Yahya Kaptan'ın adamlarınca katledildiler. Bu olaydan bir süre sonra da Yahya Kaptan, Mustafa Kemal'in korumalarından Topal Osman Ağa tarafından Ankara'da ِldürülecekti. 27 Mart 1923'te muhalif milletvekillerden Trabzon mebusu Ali قükrü Bey'i de ِldüren Topal Osman da, aynı günlerde ortadan kaldırılacaktı... Bu arada bunlar yaşanırken Kemalistler, Meclisteki İslamcıların da desteğini almışlardır. Ancak sıra İslamcılara da gelecektir. Birinci TBMM'de İslamcıların da içinde olduğu güçlü bir muhalefet vardı. Buna rağmen Kemalistler adım adım programlarını uygulamaya devam ederler. Ordunun da denetimleri altında olmasının avantajlarını iyi kullanan Kemalistler, 1 Kasım 1922'de ِnce saltanatı kaldırırlar. Bu dِnemde kimi zaman "aba altından sopa gِstererek" yollarına devam eden Kemalistler, muhalefeti sindirmek için her yolu denemekten kaçınmazlar.
Muhaliflerin  yo
ğun olduğu 1. meclis kemalistler tarafından dağıtılır. Ve 21 Mayıs 1923'te yapılan seçimlerle yeni meclis oluşur. Bu mecliste artık Kemalistlerin hakimiyeti sِzkonusudur. Seçimlerden daha da güçlenmiş olarak çıkan Kemalistler, 29 Ekim 1923'te Cumhuriyeti ilan ederler. Cumhuriyet'in ilanı, bir yandan Kemalistlerin iktidardaki güçlerinin gِstergesi olurken, diğer yandan ise "İslami Devlet" için yola çıkan İslamcılar açısından bu amacın artık hayal olması anlamına geliyordu. Ancak İslamcılar henüz herşeyiyle pes etmiş değillerdi. Kemalistler, Cumhuriyet'in ilanından sonra kendileri açısından en ِnemli adımlardan birini daha atarlar. Ve 3 Mart 1924'te Hilafeti kaldırırlar. Aynı gün Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılır. Bu kanuna gِre bütün okullar Milli Eğitim Bakanlıına bağlanırken, medreseler ve mahalle mektepleri kapatılıyor; dinsel ِğretim yasaklanıyordu. 3 Mart 1924'te çıkan bir diğer kanunla da, قer-iye, Evkaf ve Genelkurmay Vekaletleri kaldırılıyor; قer-iye Vekaleti (Bakanlıı) yerine Diyanet İşleri Genel Müdürlüğü; Evkaf Vekaleti yerine Vakıflar (Evkaf) Genel Müdürlüğü kuruluyor, Genelkurmay da Savunma Bakanlıı'na bağlanıyordu.


3 Mart 1924'te ç
ıkarılan bu kanunlarla İslamcılar tam bir şok yaşıyorlardı. ضzellikle Halifeliğin kaldırılması ve dini eğitimim yasaklanması İslamcılar açısından tam bir yıkımım başlangıcıydı. اünkü Kemalistler, bu adımı attıktan sonra İslamcılara artık gِz açtırmayacaklardı. Hilafetin kaldırılmasına yِnelik ufak çaplı İslamcı tepkiler yaşanır. Ancak bunları Kemalistler baskı yoluyla ezerler. Yine bazı İslamcı ِnderler bu dِnemde ayaklanma girişiminde bulundukları gerekçesiyle idam edilir.


Kemalistlerin iktidar koltu
ğuna tek başına oturması ve adım adım programlarını devreye sokması karşısında muhalefet, 17 Kasım 1924'te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TPCF) adlı bir parti kurar. Bu partinin içinde İslamcılar da vardır. Ancak bu partinin de ِmrü çok uzun olmayacaktır. 1925 başlarında başlayan قeyh Said İsyanını bahane eden Kemalistler, 4 Mart 1925'te Takrir-i Sükun Kanunu'nu çıkarırlar. Bu kanunla ülke çapında bir baskı kampanyası başlatılır. Tüm muhalefet susturulurken, TPCF de 3 Haziran'da kapatılır. Ve baskılar devam eder. 25 Kasım 1925'te قapka Kanunu çıkarılır. Bu kanuna İslamcılar güçlü olmamakla birlikte yaygın bir tepki gِsterirler. ضzellikle Nakşibendilerin başını çektiği gِsteriler yapılır. Rize, Trabzon Erzurum, Giresun, Maraş, Sivas, Kayseri ve اankırı'da ufak çaplı gِsteriler yaşanır. Bu gِsteriler büyümeden bastırılır.
İstiklal Mahkemeleri kurulur. Onlarca tarikat şeyhi ile hoca asılır. Kemalistlerin bu sert cevabıyla karşılaşan İslamcılar daha da gerilemek zorunda kalırlar. Kemalistler bu kez yeni bir adım daha atarak tekke ve zaviyeleri kapatırlar. Ancak İslamcıların bu yeni saldırıya cevap verebilecek durumları artık yoktur. Bu yeni saldırıyı sineye çekmek zorunda kalacaklardır...


Bu son sald
ırı dalgasıyla bütün muhalefet odaklarının direnci kırılır; İslamcılar da artık pes ederler.
Evet bu ülkede sosyalistler katledilirken, Ye
şil Ordu tasfiye edilirken ses çıkarmayan, hatta Kemalistleri destekleyenler de şimdi susturulmuş oluyordu. İslamcılar, bir kez daha kullanılmışlardı. Hem de kendileri Kemalistleri kullanmak isterken bunu yaşamışlardı. Zaten bu durum çok doğaldı. اünkü başkalarını kullanma üzerine politika yapanlar kullanılmaktan da kurtulamazlardı.


Cumhuriyet'in ilan
ıyla birlikte yaklaşık 30 yıl İslamcılar, kendi kabuklarına çekilerek varolma mücadelesi vereceklerdi. Zaman zaman çıkarları zedelenen toprak ağalarının da kışkırtmasıyla ayaklanma girişiminde bulunsalar da bunlar etkili olmayacak; Kemalist küçük-burjuva diktatِrlüğünce baskı ve zor yoluyla ezilecektir.
Bunlar tarihe Menemen, Bursa ve Siirt olaylar
ı olarak geçen isyan girişimleriydi. Her üç olayda da başı çeken Nakşilerdir. 1930'da Menemen, 1933'te Bursa ve 1935'te de Siirt'te Nakşibendiler, "قeriat İstiyoruz", "din elden gidiyor" diyerek halkın dini duygularını istismar etmek isterler. Ve bir kısım insanı da yanına alarak ayaklanma girişiminde bulunurlar. Menemen'de bir subayı ِldüren Nakşibendilerin isyanı, askeri birliklerin müdahalesiyle kanla bastırılır. Yapılan yargılamalar sonucunda 28 Nakşi idam edilir. 1933 yılında ise yine Nakşiler Arapça ezan okunması talebiyle gِsteri yaparlar. Bu gِsteriler de dağıtılır. Ve onlarca Nakşi çeşitli hapis cezalarına çarptırılır. 1935'te Siirt'te yine Nakşi isyanları gündeme gelir. قeriat talebiyle girilen bu isyanlar zorla bastırılır. Ve bir daha uzun süre bu tür isyanlar gِrülmez.



ÇOK PART
İLİ DÖNEMDE TARİKATLAR VE DP-TARİKAT İLİŞKİSİ


1950'ye kadar ki bu süreç, aslında İslamcıların yeni dِneme kendilerini hazırlama süreciydi. Kemalistlerin iktidarda olduğu dِnemde yoğun baskılara rağmen gizlice de olsa sınırlı olarak tarikatlar faaliyetlerini sürdürüyorlardı. Bu arada bu dِnemde ikisi Nakşi kِkenli olmak üzere üç yeni tarikat şekillenir. Bunlar Nurculuk, Süleymancılık ve Ticanilik'tir. Said-i Nursi tarafından kurulan Nakşibendilik'in kollarından olan Nurculuk'un ne zaman ve nerede kurulduğu bilinmemektedir. Ancak Said-i Nursi'nin (1873-1960) Nurculuk'un temel ilkelerini ortaya koyduğu Risale-i Nur adlı yapıtını 1926 yılında yazmaya başladıı düşünülürse bu tarikatın en azından düşünsel kِklerinin bu yıllarda netleştiği anlaşılacaktır.


Nurculuk, Kemalistlerin küçük-burjuva diktat
ِrlüğü sürecinde çok fazla gelişme fırsatı bulamaz. Nurculuk'un asıl gelişmesi, işbirlikçi tekelci burjuvazinin ve emperyalizmin desteğiyle 1950'li yıllardan itibaren olacaktır.
Süleyman Hilmi Tunahan (1888-1959) taraf
ından kurulan Nakşi kِkenli tarikatlardan Süleymancılık da Nurculuk gibi aynı süreci yaşar.


Kemal Pilavo
ğlu tarafından bu dِnemde kurulan bir diğer tarikat da Ticanilik'tir. Halvetilik kِkenli olan Ticanilik, Nurculuk ve Süleymancılık'ın yaşadıı sürecin benzerini geçirir. Onun da asıl gelişim gِsterdiği dِnem, Türkiye'nin yeni-sِmürgeleşme sürecinin başladıı dِnem olacaktır. Ancak oligarşi ve emperyalizm daha çok Nakşiler, Süleymancılar ve Nurcuları güçlendirmeye çalışınca, Ticanilerin de diğer tarikatlar gibi çok fazla büyüme şansı olmayacaktır...


1946 y
ılında başlayan çok partili dِnemde tarikatların gelişimi daha da hızlanır. Artık tarikatlar üzerinde hesapları olan işbirlikçi tekelci burjuvazi ve onun siyasal alandaki temsilcisi olan DP'dir. Ancak sadece hesapları olan DP de değildir. CHP'nin de hesapları vardır. 1947 Kurultayı'nda programında yaptıı değişiklikler ve bazı tasfiyelerle oligarşinin partisi haline gelen CHP, iktidarını kaybetmemek ve kitle tabanını genişletmek için dinsel gericiliğe ciddi boyutlarda tavizler vermeye başlar. İktidarının son yıllarında CHP, adeta DP ile gericilik yarışına girişir. İşte bu dِnemde CHP iktidarı, din istismarcılıı için okullara yeniden din dersinin konması, tekke ve türbelerin yeniden açılması, yeni ilahiyat Fakültelerinin kurulması, Kur'an kursları ve İmam Hatiplerin yaygınlaştırılması için yasal düzenlemeler yapar.


Yine bu y
ıllarda sosyalistlerin ِrgütlenmesine olanak tanınmazken, İslamcıların ِrgütlenmesinin ِnü açılır. Dernekler açılır, dergiler çıkarılır ve İslamcı partiler kurulur. Ancak İslamcı partiler bu dِnemde bir varlık gِsteremezler. Bir süre sonra da bu partiler ya kapatılır ya kendi kendilerini kapatırlar ya da başka partilere (MSP) katılırlar. Bu İslamcı parti deneyimleri ancak 1970'de MNP ile tutacaktır...


Bu d
ِnemde DP'liler de hiç boş durmazlar. İktidara giden yolda tarikatların da desteğini almaya çalışırlar. İşbirlikçi Menderesler, oy uğruna kapı kapı dolaşarak tarikat şeyhlerinin ellerini ِperler. Vaatlerde bulunarak bir yandan onların oylarını yedeklemeye çalışırken, diğer yandan İslamiyet çatısı altında gerici bir taban yaratarak halkı düzen içinde tutmanın yollarını ararlar.


Evet bir yandan DP, di
ğer yandan CHP oy uğruna adeta taviz vermede yarış halindedirler. Dinsel gericiliğe verilen tavizlerde artık sınır yoktur. Kendi çocuklarından bir tekini bile dini eğitim kurumlarına gِndermeyerek Frenk okullarını tercih edenler şimdi onbinlerce halk çocuğunu din simsarlarının, istismarcılarının eline vermekte hiçbir tereddüt gِstermiyorlardı.


CHP ile DP gelecekteki seçimlerde iktidar olabilmek için gerekli oya ula
şmak amacıyla ellerinden gelen her şeyi yapmaktadırlar. İkisi de emperyalizmle işbirliğine hazırdır. Ancak işbirlikçilerinden birini seçecek olan ABD emperyalizmidir. Ve onun tercihi de çok istekli olmasına rağmen CHP değil de, DP olacaktır...


Türkiye'nin yeni-s
ِmürgeleşmesinde Sünni tarikatların yeri gِzardı edilemez. Oligarşiden kopardıkları tavizler karşılıında onlar, bu ülkenin emperyalizme yeniden satılmasına hem onay hem de destek vermişlerdir. 1910'lu yıların açık işgal koşullarında emperyalizmle işbirliği yapan bu tarikatlar, şimdi yeniden aynı rotaya girmekten kaçınmıyorlardı.

 
As
ıl sorumluluk Sabancıların, Koçların, C. Bayarların, Mendereslerin olmakla birlikte Nakşibendilerin, Nurcuların, Süleymancıların üstlendiği misyon ve sorumluluk payı gِrmezden gelinemez. Denilebilir ki bu ülkede işbirlikçilerden Bayarlar, Menderesler, Demireller o kadar rahat ve pervasızca davranabilmişlerse bu bir yanıyla da tarikatların verdiği destekle olmuştur. Ancak bu desteğin 1950'li yıllarda ayrı bir tarihsel ِnemi vardı.
1950 seçimlerinde DP'nin kazanmas
ında tarikatların verdiği destek, belirleyici olmuş; sürecin gidişatını değiştirmiş; Türkiye'nin yeni-sِmürgeleşme sürecini hızlandırmıştır. İşte bu yüzden onlar, tarihe bir kez daha kara bir leke olarak geçmişlerdir.


Halklar
ın anti-emperyalist tepkilerini değişik politikalarla kendileri için zararsız hale getirmeye çalışan emperyalistler, yeni-sِmürgeleşme sürecinde etnik ya da dinsel kِkenli hareketler yaratarak varolanları kendi denetimine alıp büyüterek anti-komünizm temelinde hareket ettirmiş, bu kitleyi devrimcilere karşı kullanmıştır. Milliyetçilik maskesi altında ِrgütlenen faşist hareketlerle, Suudi tipi Amerikancı İslamın şekillendirilmesi bu durumun klasik ِrnekleriydi.


Yo
ğun anti-komünist propaganda altında yoğrulan "milliyetçi" ve İslamcı hareketlerin ortak yanı ise, işbirlikçilikti. Emperyalizmin bu politikasında iki ِnemli amaç vardı.

 
Birincisi bu tür hareketlerin emperyalizme y
ِnelmesinin ِnünü almak; hedefini saptırmaktı.


Di
ğer amaç ise, bu hareketleri yeni-sِmürgelerde faşist düzenin kitle tabanı haline getirmek; yükselecek devrimci halk muhalefeti karşısında da vurucu bir güç olarak kullanmaktı. Bu arada milyonlarca emekçi, yaratılan bilinç çarpıklıı içinde gerek dinsel gericilik, gerekse de sivil-faşist hareketler aracılııyla düzene entegre edilecekti...


B
ِylece emperyalizm, "bِl-parçala-yِnet" çerçevesinde etnik ve dinsel kِkenli sorunları kullanırken, 3. Bunalım Dِnemine girdiğinde işbirlikçileştirdiği etnik ve dinsel kِkenli hareketlere de yeni bir misyon biçmiş oluyordu. Artık milliyet ve dinin kullanım alanı, emperyalizmin elinde genişliyor ve daha kapsamlı bir hale geliyordu. En genelde bütün yeni-sِmürgelerde uygulamaya sokulan bu politikada, bazen milliyetçilik, bazen de din ِn plana çıkarılacak; gerekli durumlarda ise her ikisi kullanılacaktı. Hangisinin kullanılacağı da o yeni-sِmürge ülkenin kendi koşulları içinde belirlenecekti...


Emperyalizmin bu politikalar
ı çerçevesinde harekete geçen oligarşi, 1940'lı yılların ikinci yarısında somut adımlar atmaya başlamıştı. اok partili dِneme geçilmesiyle birlikte 1946 ve sonrasında Türkiye'de birçok siyasi parti kurulmuştu. Bunlar içinde İslamcı ve faşist partiler de vardı. Ancak oligarşi bu partilerin büyümesine o dِnem çıkarları gereğince izin vermemişti. Bütün güçlerini tek bir merkezde toplamak isteyen oligarşinin iktidara gelmek gibi çok ِnemli bir amacı vardı. Bu nedenle de programını bozacak hiçbir şeye izin vermedi.
Emperyalizmin
ِnüne koyduğu program doğrultusunda harekete geçen işbirlikçi tekelci burjuvazi, bütün İslamcı ve milliyetçi-ırkçı çevrelerle bağlarını güçlendirmeye başladı. Onların ِnünü açacak yasal düzenlemeler noktasında CHP üzerinde baskı uyguladı. Ve 25 yıllık CHP iktidarına duyulan tepkileri de kendisine yedekleyerek 1950 genel seçimlerinde iktidarı ele geçirdi. Bu kansız da olsa bir karşı-devrimdi. Ardından oligarşi, yeni-sِmürgeciliğin kurumlarını yaratmaya yِnelecekti. Asker ve sivil bürokraside Kemalistlerin tasfiyesine başlanacak; TSKB kurulacak; Kore'ye asker gِnderilecek; NATO'ya girilecek; Yabancı Sermayeyi Teşvik Yasası çıkarılacak; onlarca ekonomik, askeri ikili anlaşmalar imzalanacak ve bu anlaşmalarla birlikte Türkiye emperyalizme gِbeğinden bağlanacaktı. 1960'lı yıllarda başlayan bu süreç günümüze değin sürecekti...


Tüm bu süreç boyunca halk muhalefeti ezilmek istenirken dinsel gericilik de güçlendirilecekti...
CHP taraf
ından başlatılan okullara din dersinin konması, ilahiyat fakültelerine izin verilmesi, tekke ve türbelerin yeniden açılması adımlarının ardından işbirlikçi DP iktidarı da, yeni yeni adımlar atmaya başlar. Arapça ezan serbest bırakılır; dini yayın yasağı kaldırılır; yeni ilahiyat fakülteleri açılır; ilkokullarda din dersi müfredat programına dahil edilir; İmam-hatip okulları açılarak yaygınlaştırılır; ortaokullarda da din dersi okutulmaya başlanır.


Bu d
ِnemde İslamcı çevreler, hem ekonomik yardımlarla hem de sağlanan ِrgütlenme kolaylıklarıyla güçlendirilir. 1950 yılında Türkiye çapında 142'si cami yaptırma olmak üzere toplam 154 dernek varken bu rakamlar 1960'da 4821'i cami yaptırma olmak üzere 5104'e yükselir. Ve bu yükseliş 1960'lı yıllarda da davam edecek, 1968'de 10 bini aşacaktı... 1946 yılında 11 dini derneğin var olduğu düşünülürse 14 yıl içinde ulaşılan yaygınlık daha net gِrülür. Dini derneklerde bِyle bir yaygınlaşma yaşanırken İmam-Hatip okullarında da tablo farklı değildir. 17 Ekim 1951 de, başta Adana, Ankara, İstanbul, Kayseri, Konya ve Maraş illerinde olmak üzere İmam-Hatipler yeniden açılır. 6 İmam-Hatip'te 88 ِğrenciyle başlayan dini eğitim giderek yaygınlaşır; 1958'de 16'ya ulaşan İmam Hatip sayısı 1969'da 71'e, 1997'de 600'e yaklaşırken ِğrenci sayısı da 600 bine yaklaşacaktı. Benzer gelişmeler Kur'an Kursları'nda da yaşanır...


Emperyalizm ülkemizdeki Sünni tarikatlar
ı, ARAMCO aracılııyla beslemektedir. 1953'te Arap Amerikan petrol şirketi olarak kurulan ARAMCO, aslında işbirlikçi Suudi Tipi Amerikancı İslamcılıın finans merkezidir. Bütün işbirlikçi İslamcı yapılara buradan ekonomik kaynak aktarımı yapılmaktadır.


1960'lar
ın başında ARAMCO, geri çekilecek onun finanse ettiği RABITA devreye sokulacaktır. Suudi Arabistan'dan yollanan petro-dolarlarla beslenen tarikatlar, DP iktidarı dِneminde ayağa kalkar. Ve giderek yaygınlaşmaya başlar. Emperyalizm ve oligarşinin tercihi Nakşiler, Nakşi kِkenli Nurcular ve Süleymancılardır. Bu dِnemde başta Nakşibendilik olmak üzere Süleymancılık ve Nurculuk dışındaki tarikatların çok fazla gelişme şansı olmayacaktır. 1950'li yıllar boyunca tarikatlar, Kemalist küçük-burjuva diktatِrlüğünün yarattıı daralmadan kurtulmaya; kendi kabuklarından çıkmaya çalışırlar. Yapılan bütün seçimlerde ağırlıkla DP'yi desteklerler. Adeta DP'nin en ِrgütlü "militan" gücüdürler.


Bu d
ِnemde çeşitli dernekler aracılııyla daha da büyümeye çalışan tarikatlar, gerekli olduğunda kontrgerilla operasyonlarına da dahil edilirler. Binlerce İslamcının katıldıı 6-7 Eylül olayları da durumun en tipik ِrneğidir.
Oligar
şinin gayrı-müslim burjuvaziyi tasfiye operasyonu olan 6-7 Eylül olayları sonucunda 20'ye yakın insan katledilir. Yüzlerce kadının ırzına geçilir. Binlerce ev, işyeri ve kilise yıkılır, talan edilir. Ve ِzelikle onbinlerce Rum, gِç etmek zorunda kalır. ضyleki, 100 bin Rum kِkenli insanın yaşadıı İstanbul'da kalan Rum kِkenli insan sayısı 35 bine düşer.


Evet
İslam adaletinden bahsedenler bu adaletin ne olduğunu işte bِyle somutlarken, oligarşinin pis işlerinden birinde daha kullanılmaktan kurtulamıyorlardı.


ARAMCO'nun besledi
ği bu tarikatlar, bu dِnemde bazen İslamcı kimliklerini ifade eden eylemlere de girişirler. Ancak bunlar çok ciddi eylemler değildi. 1950'lerin ikinci yarısında düzenin krizi derinleşmeye başlar; DP, bu süreci "Vatan Cephesi" ile aşmaya çalışır. Vatan Cephesi Ocakları, birbiri ardısıra açılır. Ve giderek yaygınlaştırılır. Burada DP'nin amacı, biriken tepkilere gِzdağı vermek; muhalefeti ezmektir. Ancak "Vatan Cephesi", DP'yi kurtaramayacak; 27 Mayıs Hareketi ile DP iktidarına son verilecektir. Ancak bu durum geçici olacak; 1965 seçimlerinde oligarşi AP ile yeniden iktidar olacaktır...



TAR
İKATLARIN YENİ ADRESİ AP


27 Mayıs Politik devrimiyle DP kapatılır, yerine AP kurulur. Hem faşistlerin hem de İslamcıların yeni adresi bu kez de AP'dir. Zamanı geldiğinde emperyalizm ve oligarşi adına bu kez tarikatları AP kullanacaktır. Zaten AP'liler de hazırlıklara başlamışlardı. AP milletvekillerinden İlhan Darendelioğlu, Abdurrahman قeref Laç ve Mevlüt Yılmaz, İslamcılarla sivil-faşistleri Komünizmle Mücadele Derneklerinde ِrgütlemeye girişirler. ضzellikle Nurcularla Süleymancılar, bu derneklerin içinde yer alırlar. 1963'lere kadar 10 civarında olan dernek sayısı 15 kat artarak 1968'de 141'e ulaşacaktı...


Komünizmle Mücadele Dernekleri h
ızla yayılırken İlim Yayma Cemiyetleri de kurulur. Bu cemiyetleri finanse edenlerden birisi de Sakıp Sabancı'dır. Bu arada Vehbi Koç da geri kalmamış; cami yaptırma derneklerinden birinde kurucu olmuştu. 1960'ların ikinci yarısında yaşanan katliamlarla birlikte KOاLARIN, SABANCILARIN neden bu cemiyet ve derneklerle ilgili oldukları daha iyi anlaşılacaktı.


Bu arada 1962 y
ılında ARAMCO'nun finanse ettiği RABITA da kurulmuştu. Suudi tipi işbirlikçi İslam'ı yaymak, var olanları da ekonomik açıdan desteklemek için kurulan RABITA'nın 41 kişilik kurucuları arasında Türkiye'den AP'li milletvekili Ahmet Gürken ile Sebilül Reşat dergisi sahibi Salih ضzcan da vardı. Bu dِnemde tarikatların düzene entegre edilmesinde ِnemli adımlar atılır. RABITA ile kurulan organik ilişki kanallarından akan petro-dolarla tarikatlar, artık iş hayatına atılıyordu. Ve bu süreç, 1990'lı yıllarda RP'nin "iktidar" olmasıyla işbirlikçi tekelci burjuvaziyi ciddi boyutlarda rahatsız eden bir noktaya ulaşacaktı...


İmam-Hatip okulları, Kur'an Kursları, cemiyetler, vakıflar ve cami yaptırma dernekleri çevresinde halk içinde genişlemeye çalışan tarikatlara yِnelik anti-komünist bombardıman sürüyordu. Onlar da bu emperyalist propagandayı tabanlarına ve çevrelerine taşıyorlardı. Ve bu ortamda geleceğin İslamcı kadroları şekilleniyordu. Erzurum'daki Komünizmle Mücadele Derneği'nin ileri gelenlerinden biri Fethullah Gülen olurken, Fidan Güngِr de MTTB yِneticilerindendi... Ayrıca tarikatlar, çeşitli dergilerle de kendi propagandalarını yapmaktan geri durmuyorlardı. DP dِneminde Sebilürreşad, Serdengeçti, Büyük Cihad, İslamiyet, Fetih, Büyük Doğu gibi dergiler çıkaran tarikatlar, 1960'lı yıllarda yayın faaliyetine hız verirler. Bu dِnemde ِzellikle Nakşiler, Nurcular ve Süleymancılar gelişirken, yayın faaliyetlerinde de dikkat çekerler. İttihat, Bugün, Babıali'de Sabah, Bizim Anadolu, Hakikat ve Yeni Asya dِnemin ِn plana çıkan tarikat yayınlarıdır.

 

ŞERİATÇILAR KONTRGERİLLA SALDIRILARINDA KULLANILIYOR


1960'ların ikinci yarısına gelindiğinde artık emperyalizm ve oligarşi diyetin ِdenmesini ister. Yıllardır besledikleri tarikatlara, yükselen halk muhalefetinin sindirilmesi için harekete geçmeleri emredilir. Ve bütün işbirlikçiler gibi onlar da bu talimatı ikiletmezler. Birbiri ardısıra devrimc-demokratların yaptıı mitingler, toplantılar, yürüyüşler basılır; bununla da yetinilmez katliamlara yِnelinir. TİP mitinglerinden kongrelerine, işçi sınıfından gençliğe kadar bütün halk, onların düşmanıdır. Ve saldırılar sonucunda bu dِnemde 5 devrimci-demokrat insan İslamcılar tarafından ِldürülür. 1969 Aralık'ında Mehmet Büyüksevinç ile Battal Mehmetoğlu ve 1970 Aralık'ında da Hüseyin Aslantaş, İslamcıların namlularından çıkan kurşunlarla katledilir. Bu dِnemin belki de en ِnemli katliamı ise KANLI PAZAR'dır. Kanıl Pazar'ın anti-emperyalist bir gِsteride yaşanması, tarikatlarla emperyalizmin ilişkisinin de bir kanıtı durumundadır.


Tarikat müridlerinin gerici-fa
şist katliamlarda kullanıldıı bu dِnemde dikkat çekici bir başka olay da, Yargıtay başkanı İmran ضktem'in cenazesine saldırıydı. 3 Mayıs 1969'da gerçekleşen bu saldırıda birçok insan yaralanırken, gerici-faşistler de cevaplarını alıyordu. ضlen kim olursa olsun ِlümün İslamiyette ayrı bir yeri vardır. Ancak gِzü dِnmüş CIA-ARAMCO beslemeleri bunu bile dinlemezler. Kapısına kapılandıkları efendileri onlardan şimdi diyet istiyordu; onlar da İslam inançlarını bile ayaklar altına alarak bu diyeti cenazeye saldırarak ِdüyorlardı.


Bütün bunlar,
İslamcılık adına işbirlikçiliğin emperyalizme uşaklıın gِstergeleriydi. İmran Öktem'in cenazesine saldırıdan sonra da dinsel gericiliğin saldırıları 1969'da durmadı.

 
Temmuz ay
ında toplanan Türkiye ضğretmenler Sendikası (TضS) Kongresi de gericilerin saldırılarına maruz kaldı. 7 Temmuz'da başlayan saldırılar sırasında Kayseri adeta savaş alanına dِnüyordu. ضnce kontrgerilla camileri bombalıyor; galeyana getirilen kitleye TضS'lüler hedef gِsteriliyordu. TضS'lüler yakılmak isteniyor; gِzü dِnmüş tarikat mensuplarının taşlı, sopalı, bıçaklı saldırılarına gِğüs germek zorunda kalıyorlardı. Ve yüzlercesi yaralanıyordu. Saldırılar sonucunda TİP başta olmak üzere TضS lokali ile bir kitabevi tahrip ediliyordu...


Kontrgerilla ile birlikte tarikatlar, e
ğitim emekçilerine saldırıyor; onların ِrgütlenmesini ve haklarını aramasını engellemek istiyorlardı. Onlar, aydınlıa düşman ve kontrgerillanın hizmetkarı olduklarını bir kez daha gِstermiş oluyorlardı.


Evet onlar, ba
ğımsızlıa karşıydılar; faşizmi onaylıyordular; emperyalizme ve faşizme karşı savaşanların da düşmanıydılar. Onlar, gençliğin, kamu emekçisinin, kِylünün ve işçinin karşısındaydılar. Ve onlar Sabancıların, Koçların yanındaydılar. Tıpkı 1970 sonbaharında direnişe geçen BOSSA işçilerinin direnişine yapılan saldırıda olduğu gibi.


Direni
şe bir yandan faşist düzenin kolluk kuvvetleri saldırırken, onların yanında da gericiler vardı. "Komünistlere ِlüm!" nidalarıyla saldıran gericileri Sabancıların, Koçların neden beslediği daha iyi anlaşılıyordu.


Bu sald
ırı ve katliamların sürdüğü süreçte emperyalizmin derinleşen krizine paralel olarak Türkiye'de milli kriz daha da keskinleşiyordu. Ve bunun sonucunda AP, işbirlikçi tekelci burjuvazinin çıkarlarını temel alan bir programı izlemeye başlıyordu. Ve doğal olarak AP'ye destek veren, işbirlikçi tekelci burjuvazi dışındakiler AP'den kopuyordu. Bunlar arasında İslamcılar da vardı. Ve Milli Nizam Partisi (MNP)'nin, 1970'de kurulmasıyla yeni bir dِneme girilmiş olunuyordu.


O güne de
ğin geleneksel tarikat ِrgütlenmesiyle yetinen İslamcılar, artık arenaya yasal da olsa bir siyasal partiyle çıkıyorlardı. O güne değin tarikatlarla halkın dinsel inançlarını sِmürenler şimdi de "İslamcı" bir partiyle bunu yapacaklardı. Hem de emperyalizmden icazet alarak.


Nak
şibendi قeyhi Mehmet Zahit Kotku'nun müridi Necmettin Erbakan, tarafından kurulan MNP, 12 Mart açık faşizmi dِneminde kapatılacaktı. Ancak yine 12 Mart'ın cuntacıları tarafından ikna edilerek Türkiye'ye dِnmesi de sağlanacaktı... Bundan sonraki süreçte de İslamcı tarikatlar ve yeni partileri MSP, Oligarşinin halka yِnelik katliamlarında kullandıkları bir güç olmaya devam edeceklerdi. 12 Mart açık faşizmine tavır almayan tarikatlar, 1974 başlarında kurulan CHP-MSP hükümetiyle birlikte aslında azımsanmayacak bir avantaj da yakalamış oluyorlardı.


Nak
şi kِkenli "Milli Gِrüş"çü Erbakan ve arkadaşlarının damgasını vurduğu MSP'nin hükümet ortağı olmasıyla tarikatlar açısından daha avantajlı bir dِnem de başlamış oluyordu. Ve tarikatlar devletin nimetlerinden artık daha fazla yararlanacaklardı.


1970'li y
ıllar boyunca Nurcular ve Süleymancılar DP-AP çizgisini desteklemeyi sürdürürler. Yapılan seçimlerde kopardıkları taviz karşılıında oylarını AP'ye verirler. Aslında yapılan oy pazarlamacılııydı. Birkaç taviz karşılıında oylar, AP'ye satılıyordu. Bu süreçteki Maraş, اorum, Malatya, Sivas, Elazı gibi İslam maskesiyle Alevi halk ve devrimcilere yِnelik katliamlarda yine İslamcılar MHP ile birlikte başrolü oynuyorlardı.
Nurcular, Süleymanc
ılar, Nakşibendiler bu dِnemde ya hükümetteydiler, ya da hükümet ortağı partilere destek vermişlerdi. Onlar faşist düzenin payandası olmuş; bu düzenin destekçisi olmuşlardı.
Onlar, fa
şist katliamlarda tetiği çekendiler, tetiği çektirenlerle kol kolaydılar. Ve katliamlara destek, onay vererek tarikatlar hizmetlerine devam ediyorlardı.


12 EYL
ـL CUNTASININDESTEKاİSİ TARİKATLAR


1970'lerin ikinci yarısında daha da güçlenen tarikatlar, 12 Eylül açık faşizmini de büyük oranda desteklediler. 12 Eylül, tarikatlar açısından aslında tam bir dِnüm noktasıydı. Faşist cunta birkaç yıl gibi kısa bir süre içinde devrimci muhalefeti ezince artık sıra açık faşizmin kurumlaştırılması çerçevesinde halkın teslim alınmasına geliyordu. Ve bunun için de geniş kapsamlı bir program devreye sokuluyordu. Bu programın hayata geçirilmesinde kullanılacak ayaklardan birisinin odağında ise tarikatlar vardı.


Milyonlar
ın harekete geçtiği 12 Eylül ِncesi dِnemde korku dolu günler geçiren oligarşi, bir daha bِyle bir süreç yaşamamak için ِncelikle mevcut sol potansiyeli yok etmeyi ِnüne koymuştu.


Devrimci yap
ıların dağıtıldıı koşullarda mevcut sol potansiyel, baskı ve terِrle sindirilmişti. Ancak bu yeterli değildi. Halk bütün hücrelerine kadar teslim alınmalı; teslim alınan bu potansiyel de yeniden düzene kazanılmalıydı. İşte bu gِrevin büyük bir bِlümü tarikatlara düşüyordu. Bu çerçevede ِncelikle tarikatlar yeniden yapılandırılmalıydı. Kollar sıvandı; gِrüşmeler yapıldı. İstisna da olsa karşı çıkanlar vardı. Ve onlara da hadleri bildirildi. Tıpkı Nurcuların Yeni Nesil grubunun başına gelenlerde olduğu gibi... "Yıl 1981 Bir zat ziyaretime... gِnderildi. Detayına inmeyeceğim, şunları sِyledi: 'Gelin sizinle çalışalım... قunu şunu yapacaksınız... Buna karşılık size her türlü imkanı sağlayacağız...' Teklifini reddettim. Aradan 5-6 ay geçti. İçimizdeki en büyük bِlünme başladı. Darbenin lehinde olanlar ve karşısında olanlar"...


İşte yaşadıklarını Yeni Asya gazetesi sahibi Mehmet Kutlular bِyle ortaya koyuyordu. Evet istisna da olsa cuntanın tekliflerini reddedenlerin başına bِyle şeyler gelirken, kabul edenlerin ِnü daha da açıldı, her türlü ekonomik olanak sunuldu. Rabıta aracılııyla ARAMCO'dan milyonlarca petro-dolar su gibi, tarikatların kasalarına akıtıldı.


Askeri fa
şist cuntanın devreye soktuğu bu plan aslında ABD patentliydi. CIA'nın merkezinde hazırlanmıştı. 1979 İran İslam Devrimi sonrasında Ortadoğu'da çıkarları sarsılan ABD emperyalizmi, İran İslam Devrimi'nde kendisini somutlayan İslam radikalizminin ِnünü kesmek için harekete geçmişti. Bu çerçevede işbirlikçi Suudi tipi Amerikancı İslam'ın yaygınlaştırılması için herşey yapılacaktı. Bِylece devrimci düşüncelerin ِnüne kurulan bir barikat da İslamcılar olacaktı. Bu plan Türkiye'de tarikatlar aracılııyla uygulandı.


Onlar
ı finanse edecek kurumlar çerçevesinde, Suudi sermayeli Faisal Finans ve Albaraka Türk ِzel Finans Kurumları, Cumhurbaşkanı Kenan Evren ile Başbakan Turgut ضzal'ın onayıyla, 1984 yılında da resmen kuruldu. Artık tarikatların "şirketleşmesi" için gerekli ekonomik kaynak da hazırdır.


Düzenle bütünle
şme artık sadece İslamcı partileri aracılııyla değil, burjuva partilerinin hemen tümüne destekleri vardır. Bir çok tarikat üyesi ANAP, DYP başta olmak üzere düzen partilerine verdikleri destek karşılıında milletvekili olarak meclise girmişlerdir.


ضzel okullar, yurtlar, dershaneler, Kur'an Kursları, İmam-hatipler, üniversiteler açtılar. Bu süreçte hem ekonomik açıdan büyüdüler, hem de daha da kitleselleştiler.


Bu d
ِnemde en genelde İslamcılar cephesinde İslamcı hareketler de gündeme gelir. Bunların hiçbirisinin düzene karşı bir mücadelesi olmamış, Hizbullah ِrneğinde olduğu gibi devletin vurucu gücü olma fonksiyonu gِrenler de vardır. Hizbullah gibi yapılar da tarikatlardan beslenen yapılardır.

 
Geçmi
şten bu yana devleti takiyye ile içten ele geçirme düşüncesiyle hareket eden tarikatlar, oligarşinin bu politikasını kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak istemişler; ِrgütlenmelerini yaygınlaştırıp, devlet bürokrasisinde kadrolaşmışlardı. Onlar ağırlıkla kırsalda ve gecekondu semtlerinde ِrgütlenirken, ekonomik olarak da büyümüşlerdi. Nihayetinde devlet, tarikatları; tarikatlar da oligarşinin politikalarına tabi olarak devleti kullanmak istemişlerdi. Ancak inisiyatif her zaman devletin elinde olduğu için kullanan devlet, kullanılan da tarikatlar olmuştu.


B
ِylece Osmanlı'dan bugüne kadar kullanılma geleneği bu dِnemde de sürmüştür. Kullanmak için yola çıkanlar kullanılmaktan bir kez daha kurtulamamışlardı. İşte 1980'li yılların tablosunun ِzeti bu idi.

 
Bu durumu tarikatlar içinde istisna da olsa g
ِrenler de vardı. "اünkü o adamlar sana inandıı için değil, seni kendi maksadına gِre kullanmak için geliyor. Kullandıktan sonra da seni bir kenara bırakacaktır, kırıp dِkecektir. Bu 'derin devlet' dediğimiz büyük ِlçüde bütün İslami guruplarla anlaşmalar içine girdi. Bu arada herhalde Fettullah Hoca ile anlaşacaklardı. Hoca bana şyle konuşuyordu: 'Yurtdışında okulları kurmamda devlet, istihbarat bana yardımcı oldu. Devletin yِneticileri ilgili devletlere referans verdi.' devletin yardımı olmazsa bu okulları kurmak mümkün değil.' Burada menfaatler karşılıklıdır. Her iki tarafın da maksadı ayrıdır. Tıpkı çetelerde olduğu gibi. Devlet ِnce bunları tetikçi olarak kullanmış. Fakat çeteler de sonra 'Biraz da ben devletten yararlanayım' demiş Devlet de İslami gruplara, 'devlete, Atatürk'e saygılı olun, biz de size yardımcı oluruz' demiştir. Bakın bazı İslami gruplara, 12 Eylül'den sonra birden palazlandılar. Acaba kendi güçleriyle mi palazlandılar? Hayır. Ama devlet zamanla bakıyor ki, bu gruplar büyüyor, o zaman paniğe kapılıyor ve engellemeye çalışıyor." (Mehmet Kutlular, 26 Haziran 1999, Milliyet)

 
Nurcu Yeni Asya Cemaati'nin lideri Mehmet Kutlular, asl
ında yaşananları açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Ancak bir eksikle, o da işbirlikçi islamcılardan istenenlerin içinde Devrimci Mücadelenin gelişmesinin ِnünün kesilmesi isteminin de olduğudur. Bunun dışında Mehmet Kutlular, 28 قubat'a evrilen sürece ilişkin ipuçlarını da ortaya koymaktadır.


O da, tarikatlarla birlikte en genelde
İslamcıların ulaştıı kitlesellik ve ellerinde tuttukları ekonomik güç, yani yaşanan büyümenin ulaştıı düzeydir. Tarikatlar 1990'lı yılların ilk yarısında da büyümeye devam etmişlerdi. Ve onların birçoğunun da desteğiyle Refah Partisi, 1995 genel seçimlerinde sandıktan birinci parti olarak çıkmıştı. Bir süre sonra da DYP ile koalisyon kurmuştu. Bِylece orta burjuvazinin ekonomik sınırlarını zorlayan İslamcı sermaye için gün doğmuş oluyordu. Bir yıllık RP-DYP hükümeti boyunca devletin olanaklarını daha fazla kullanma şansını yakalayan İslamcı sermayenin sevinç çılıkları çok fazla sürmeyecek; işbirlikçi tekelci burjuvazi, ordu ile sürece müdahale edecek; RP-DYP hükümetinin düşmesini sağlayacaktı...


Farkl
ı boyutları da olmakla birlikte 28 قubat, tekelleşmek isteyen, dolayısıyla da sِmürü pastasından daha fazla pay isteyen İslamcı sermayenin de ِnünü kesme operasyonuydu. RP-DYP hükümetinin düşürülmesi; ardından yaşanan süreç içinde RP'nin gelişmesinin ِnünün kesilmesiyle sorunu şimdilik oligarşi kendi lehine çِzmüş oluyordu.
Rafah Partisi, hükümet oldu
ğu bir yıllık süreçte oligarşinin rahatlamasını sağlamıştı. Hapishanelerden Susurluk'a kadar izlediği politikalarda oligarşiye soluk alma şansı yaratan RP, kullanılmış; işi bitince de bir kenara atılmıştı. Burada kullanılan sadece RP değildi. RP'yi iktidara taşıyan tarikatlar da kullanılmıştı. Onlar da tutsakların hapishanelerde katledilmesinden, Susurluğun üzerinin ِrtülmek istenmesinden en az RP kadar sorumluydular.


Tarikatlar
ın kullanılması sadece bunlarla da sınırlı değildi. Onlar sahip oldukları gazete, dergi ve TV gibi kitle iletişim araçlarından ِzellikle 1990'lı yıllarda yaptıkları yayınlarda devrimciler, devrimci ِrgütler hakkında kontrgerilla ağzıyla haberler ve yayınlar yaptılar. Devrimci kişileri, kurumları hedef gِsterdiler. Ve bazıları bunları yapmaya hala devam ediyor.

 
Evet tarikatlar oligar
şinin elinde her zaman kullanılmaya hazır bir araç gibidir. "Rutin" misyonlarının dışında da yeri ve zamanı geldikçe devlet onları devreye sokmaktadır. Ve onlar, bu durumdan hala rahatsızlık duymamaktadırlar. Kullanmak adına kullanılmaya devam ediyorlar. Bu durum onlarda neredeyse içselleşmiş; bir kültür haline gelmiştir.


Bu durum, ciddi bir hesapla
şma yapılmadıı sürece bِyle gitmeye devam edecektir.

============================================================

İSLAM DİNİNDE

MEZHEPLER, TARİKATLAR

 

 

 

GİRİŞ

 

İnsanlık tarihi iki otoritenin, siyasi ve dini otoritenin birbiriyle mücadele tarihidir. Bu mücadelede kimi zaman siyasi otorite dini otoriteye, kimi zamanda dini otorite siyasi otoriteye egemen olmuştur. Siyasi otorite, dini otoriteye egemen olduğunda dini otoritenin yaptırımını da kullanarak egemenliğini pekiştirmiş, dini otorite siyasi otoriteye egemen olduğunda, aynı yöntemi bu sefer dini otorite kullanmıştır.

 

Ortaçağın Hristiyan ve İslam dünyasında halk bu otoritelerin çıkarlarına hizmet için var olan bir teba olarak görülmüştür. Günümüzün çağdaş değerlerinden yoksun olan halk, ne siyasi, otoriteyi ne de dini otoriteyi sorgulayabilmiştir. Siyasi ve dini otoritenin mutlak doğru olarak gösterdiklerine koşulsuz olarak itaat etmişlerdir.

 

Koşulsuz itaat eden halk kitlesini yönetme mücadelesi, ne siyasetin siyaset gibi ne de dinin din gibi yaşanamaması sonucunu doğurmuştur.

 

Özellikle insanlığın en hassas yönü olan, dini inançlar her dönemde, her koşulda, her yöntemle bir takım kişilerin çıkarlarına hizmet etmek amacıyla alabildiğine kullanılmıştır. Dini inançların, siyaset adamı veya din adamı, kisvesi altındaki bir takım kişilerin çıkarları uğrunda kullanılması, kullanılmaya çalışılması ve bu uğurda yapılan mücadeleler, dinlerin birtakım mezheplere ve tarikatlara ayrılması sonucunu da beraberinde getirmiştir.

 

HRİSTİYANLIKTAKİ OTORİTE MÜCADELESİ VE MEZHEPLERİN ORTAYA ÇIKIŞI

 

Hristiyanlığın Kudüs’te ortaya çıkması ve hızla yayılmasına karşı Roma İmparatorluğu önce bu dini yasaklamış ve Hristiyanları sıkı takip altına almışken daha sonra bu dine engel olamayacağını anlayan imparator Konstantin, 313 yılında yayınladığı Milano Fermanı ile Hristiyanlığı resmen tanımıştır. Bundan amaç Roma İmparatorluğu’nu parçalayabilecek bir sürecin önüne geçmek ve onu kontrol altına almaktır.

 

Hristiyanlığın üç yüz yıllık uygulanmasında ortaya çıkan bazı teolojik anlaşmazlıkların önüne geçebilmek ve temel bazı teolojik kurallar koyabilmek, kiliseleri başıbozukluktan kurtarıp ciddi bir organizasyona tâbi tutabilmek için İmparator Konstantin tarafından 325 yılında Hristiyan aleminin ilk ökümenik (evrensel) “Konsil”i (uyulması zorunlu dinsel kurallar koymak amacıyla din adamlarınca yapılan toplantı) İznik’te toplandı. Bu konsilde;  Hristiyanlığın günümüzde de pek çoğu uygulanmaya devam eden temel kuralları konuldu. Çok değişik İncil metinleri arasından dördü (Matta, Luka, Markos, Yuhanna) incil olarak tespit edildi. Ayrıca kilise organizasyonu açısından Roma İmparatorluğu üç bölgeye ayrılarak bu bölgelerdeki kiliseleri yönetmek amacıyla Apostolik kökenli (havariler tarafından kurulmuş) Roma, İskenderiye ve Antakya kiliseleri Ökümenik Patriklik Statüsüne yükseltildi.

 

Kiliseler üzerinde egemenlik kurarak dini otoriteyi siyasi otoriteye katkı sağlamak amacıyla kullanmak isteyen İmparator Theodosius, o dönemde İmparatorluk merkezi olan İstanbul’da bulunan Fener Episkoposluğu’nu, 381 yılında İstanbul’da toplanan Konsile, baskı yaparak Ökümenik Patriklik statüsüne kavuşturdu. Ancak bu karar Roma, İskenderiye ve Antakya kiliselerince kabul edilmedi. Bunun üzerine imparatorlukta büyük karışıklıklar çıktı.

 

Theodosius’un izinden giden imparator Marcian, 451 yılındaki Kadıköy Konsilinde kendisinin hazırladığı 28 maddelik karar tasarısını zorla kabul ettirerek, Fener Patrikhanesini Hristiyanlık dünyasının tek merkezi haline getirdi. Bu kararı Roma, İskenderiye ve Antakya kiliseleri tanımadı. Bunun üzerine İskenderiye ve Antakya Kilisesi yerle bir edildi ve binlerce insan öldürüldü.

 

Bu dönemde Roma İmparatorluğu batı ve doğu olarak ikiye bölündüğü için Doğu Roma (Bizans) İmparatorları Roma Kilisesine bir şey yapamadılar. Roma kilisesi, daha sonra bağımsızlığını ilan ederek 325 yılında oluşturulan Hristiyan birliğinden ayrıldı. Roma İmparatorlarının, dini otoriteyi egemenlik altına almaya çalışmaları, Hristiyanlığın, Katolik ve Ortodoks olmak üzere iki mezhebe bölünmesine sebep oldu.

 

Ortaçağda Batı Roma İmparatorluğunun parçalanması, Feodalitenin yani siyasi otoritenin çok zayıf olduğu bir sistemin ortaya çıkması sonucunu doğurdu. Bu ortamda Avrupa’daki tek dinsel otorite olan Roma Kilisesi yani Vatikan, Siyasi otoriteye tam olarak hakim oldu. Dinsel dogmalar veya din kuralı gibi uygulanan kurallar kilisenin, devlet ve toplum yaşantısına tam olarak egemen olmasını sağladı. Hristiyanlık ve Avrupa Karanlık Çağı yaşamaya başladı. Bu dönemde Kilisenin pek çok derebeyinin topraklarına el koyması siyasi otoriteyi iyice zayıflattı.

 

 15. Yüzyılda Almanya’da ortaya çıkan Martin Luther topraksız kalmış Alman prenslerinin, yani siyasi otoritenin de desteğini arkasına alarak Kilise egemenliğine bayrak açtı. Onun başlattığı hareket Avrupa’da kısa sürede yayılarak ayrı bir mezhebin yani Protestanlığın ortaya çıkışını sağladı. Dini ve siyasi otoritenin kavgası böylelikle Hristiyan dünyasının Katolik, Ortodoks ve Protestan olmak üzere üç mezhebe bölünmesine yol açtı.

 

İSLAMİYETTEKİ OTORİTE MÜCADELESİ, MEZHEPLER VE TARİKATLARIN ORTAYA ÇIKIŞI

 

İslamiyette Hz.Muhammet’in ölümünden sonra “Dört Halife Dönemi” adı verilen bir dönem yaşanmıştır. Hz. Muhammet, Peygamber olması nedeniyle dini bir liderdir. Ancak ortada bir devlet vardır ve bu devletin yönetilmesi söz konusudur. Bu açıdan bakıldığında Hz.Muhammet aynı zamanda bir devlet başkanıdır yani siyasi bir liderdir.

 

 Onun ölümünden sonra devleti yönetecek bir lider gereklidir. Bu lideri sahabe, yani peygamberin yakın arkadaşları seçecektir. Bu lidere de Halife ünvanı verilecektir. Halifeler Hz. Muhammet gibi hem dini hem de siyasi lider değildir. Tanımlama yapılacak olursa dini otoriteyi de kullanan siyasi lider denebilir.       

 

Hz.Muhammet’ten sonra Hz.Ebubekir ve Hz.Ömer döneminde liderlikle ilgili bir sorun yaşanmamıştır. Her iki halife de peygamberle aynı aileden, Haşimi ailesinden gelmektedir. Haşimi ve Ümeyye, ailesi İslamiyetten önce Mekke’ye hakim olan Kureys Kabilesinin, Mekkeyi yönetmek için birbiriyle sürekli mücadele halinde olan iki ailesidir. Hz.Ömer’in ölümüyle yerine Ümmeyye ailesine mensup Hz.Osman’ın geçmesi ve kendi ailesini kayıran uygulamalar yapması, İslamiyetten önceki siyasi çekişmeleri yeniden su yüzüne çıkarmıştır.

 

 Bu huzursuzlukların bir sonucu olarak Hz.Osman’ın bir suikast sonucu öldürülmesi ve yerine geçen Hz.Ali-nin bu cinayeti aydınlatmada gerekli çabukluğu gösterememesi, Ümeyye ailesine mensup olan Şam Valisi Muaviye tarafından gerekçe olarak gösterilecek ve Muaviye kendisini halife ilan edecektir. Böylelikle İslam Devletinde iki halife ortaya çıkacaktır.

 

Hz.Ali ve Muaviye’nin dini liderlik değil, siyasi liderlik (Halifelik) mücadelesi iki tarafın ordularını Sıffin Savaşında karşı karşıya getirmiştir. Yapılan savaşta kesin bir sonuç alınamayınca sorunun Hakemler tarafından çözülmesine karar verilmiştir. Hakem olayında Muaviye’nin hakemi Amr İbnül As’ın, Ali’nin hakemi Ebu Musa El Eşariyi kandırması iki tarafı tekrar savaş durumuna getirmiştir. Hz.Ali-nin daha fazla kan dökülmemesi için kuvvetlerini geri çekmesi üzerine iktidar mücadelesi bir çözüme kavuşturulamamıştır. Ali, Basra’da Halifelik yaparken Muaviye, Şam’da Halifeliğini sürdürecektir.

 

 Bir süre sonra iki lidere de yapılan suikastten Muaviyenin sağ çıkması ve Ali’nin ölmesi üzerine tek bir halife kalacaktır. Muaviye’nin Ali’nin oğulları olan Hasan ve Hüseyin’e kendi ölümünden sonra Halifeliğin kendilerine geçeceğine dair verdiği sözü tutmayıp oğlu Yezit’i Velihat ilan etmesi anlaşmazlıkları tekrar su yüzüne çıkaracaktır.

 

 Yezit’in Halife olduktan sonra Hz.Hüseyin’i Kerbelada öldürttürmesi İslam’daki bölünmeyi net bir şekilde ortaya çıkaracaktır. Muaviye taraftarları ve onun soyundan gelenlerin egemen oldukları bölgelerdeki insanlar, kendilerini Ehl-i Sünnet veya Sünni, Hz.Ali’nin soyundan gelenlerin ve Basra, İran ve Horasanda yaşayan insanların ise Ehl-i Şia yada Şii olarak adlandırmasıyla, islam dini ikiye bölünecektir. Kısacası Hz.Muhammet’in ölümüyle ortaya çıkan siyasi liderlik mücadelesine din kisvesi büründürülmesi, İslam dininin bölünmesine, Sünnilik ve Şiilik adı verilen iki mezhebin ortaya çıkmasına sebep olacaktır.

 

Daha sonraki yüzyıllarda değişik din adamlarının İslam dinini şekil ve esas açısından farklı niteliklerde yorumlamaları sonucu Sünnilikte, Hanefilik, Hambelilik, Malikilik  ve Şafiilik,

 

Şiilikte ise Caferilik, İsmailiye Zeydilik ve İmamilik gibi alt mezhepler ortaya çıkacaktır.

 

Sünni mezheplerle Şii mezhepler arasındaki en belirgin fark, İmanın altı şartı (Meleklere İman, Kitaplara İman, Peygamberlere İman, Ahiret Gününe İman, Kadere İman, Hayır ve Şer'in’Allahtan geldiğine İman) dışında Şiilerin on iki imam’a iman etmeleridir. Şiilere göre on bir imam gelmiş ve Şiiliğin temel öğretisini oluşturmuştur. On ikinci imam ise (İmam-ı Gaib) henüz gelmemiştir. On ikinci imam , Mehdi (Kurtarıcı) olarak beklemektedirler. Aradaki fark şekilde değil, özde olduğu için yani teolojik bir fark olduğu için Sünniler tarafından Şiilik reddedilmektedir.

 

Mezheplerin  öğretilerinin yayılması için zamanla çok değişik bölgelerde açılan Tekkelerde yetişen binlerce din adamı kendi mezhepleri içinde kendi yorumlarını ortaya koymuş ve böylelikle “Tarikat” adını verdiğimiz din örgütlenmeleri ortaya çıkmıştır. Bunların başlıcaları şunlardır. :

 

                        SÜNNİ TARİKATLAR                             Şİİ TARİKATLAR

                        Eş’arilik                                                           Batınilik

                        Maturidilik                                                        Haşhaşilik

                        Halvetilik                                                         Bektaşilik

                        Ahilik                                                               Dürzilik

                        Bayramilik                                                       Hurufilik

                        Celvetilik                                                         Hüsnilik

                        Cemalilik                                                         Karmatilik

                        Cerrahilik                                                         Kazerunilik

                        Kadirilik                                                           Mudarilik

                        Kalenderilik                                                     Nusayrilik

                        Melamilik                                                         Vasililik

                        Nakşibendilik

                        Ticanilik

                        Şazelilik

 

            Başlıca sayılan bu tarikatların her biri, onlarca alt tarikata bölünmüştür. Örneğin Şazelilik kendi içinde Arifilik, Bekrilik, Cezulilik, Fuadililik, Gazilik, Madavilik, Mustailik, Mürsilik, Nasırilik, Raşidilik, Şerefilik, Vefailik ve Zekurilik gibi on üç alt tarikata bölünmüştür. 

 

              Tarikat ve tekke örgütlenmesi, şeyh ile tarikat mensubu mürit arasında, şeyh’e koşulsuz itaat esasına dayanan bir yapılanmadır.

 

               Şeyh mutlak doğruları söyleyen, mutlak doğruları yapan, mutlak itaat edilmesi gereken muhterem bir kişidir. Şeyh asla hata yapmaz. Müritin görevi olgunluk düzeyine yükselene kadar bir takım eziyetlere, çilelere katlanmaktır.

 

                Örneğin tarikatlardan birine girecek olan kişi tarikatın bir üyesi olana kadar üç yıl dokuz gün şu görevleri yapmak zorundadır. 40 gün dört ayaklı hayvanların bakımı 40 gün süpürge işi, 40 gün su çekme, 40 gün yatak serme ve kaldırma, 40 gün odun kesmek, 40 gün yemek pişirmek, 40 gün alış veriş yapmak, 40 gün dervişler meclişine hizmet etmek. Bu görevlerin bitiminden sonra üç yıl dokuz gün tamamlanana kadar bu işler baştan başlayarak tekrar edilir.

 

                 Buradan da görüleceği gibi tarikat örgütlenmesi bünyesine alacağı bir kişinin öncelikle kişilik özelliklerini yok edecek, düşünmeden, araştırmadan koşulsuz itaat eden müritler yaratmayı amaçlamaktadır. Bu süreçten geçen bir kişi, Şeyhinin ve tarikatın ileri gelenlerinin söylediklerini mutlak doğru olarak kabul edip verdikleri görevleri düşünmeden, tartışmadan, görüş öne sürmeden yapmaktadır.

 

                 Buna en belirgin örnek olarak Hasan Sabbah’ın Haşhaşilik tarikatı verilebilir. Hasan Sabbah’ın Alamut kalesinde yetiştirilen müritler, daha sonra kendilerine verilen görev doğrultusunda, öldürüleceklerini bile bile pek çok kişiye suikast yapmışlar ve Büyük Selçuklu İmparatorluğu döneminde dehşet saçmışlardır.

                  İsrail’de vücutlarına bağladıkları bombalarla insanların kalabalık olduğu yerleri havaya uçuran ve yüzlerce insanın ölümüne sebep olan Haimas miltanlarının

 

                  ve Almanya’da örgütlenmiş İslami Cemiyet ve Cemaatler Birliğinin başında bulunan Metin KAPLAN’ın verdiği direktif doğrultusunda kiraladıkları bomba dolu uçakla 29 Ekim 1998’de Anıtkabire intihar dalışı yapmayı planlayan militanların, organizasyon, amaç, yöntem ve uygulama açısından Hasan Sabbah’ın Müritlerinden hiçbir farkı yoktur.

 

                  Kısacası, Tarikat örgütlenmeleri, bir şeyhin mutlak güdümünde düşünme ve aklını kullanma becerisinden yoksun bırakılmış, şeyhinin her söylediğini mutlak doğru olarak kabul eden yaratıklar sürüsü yetiştirmeyi amaç edinmiş, İslam ve İnsanlık düşmanı oluşumlardır.

 

TÜRKLERİN İSLAMİYETE GİRİŞİ, AYRILIKLAR VE ANADOLU İSLAM ANLAYIŞI

 

Türkler, Sekizinci yüzyılın sonlarından itibaren İslam dinine girmeye başlamışlardır. Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun kurulmasından kısa bir süre sonra da Tuğrul Bey döneminde Abbasi Halifesi Türklerin koruması altına girmiştir. Bundan sonra Türkler İslam dininin hem bayraktarlığını hem de korumalığını yapmışlardır.

 

Anadolu’ya göç eden Türkler göç yolları üzerindeki İslam mezheplerinden etkilenmişler ve bu mezheplere girmişlerdir. Genel bir değerlendirme yaparsak Anadoluda yerleşik hayata geçen Türkler daha çok sünni mezhepleri tercih etmişler, göçebe yaşayanlar ise islam dininin kurallarıyla, Türk gelenek ve göreneklerini kaynaştırarak Alevi İslam anlayışını ortaya çıkarmışlardır.

 

 Türkler hangi mezhepten olurlarsa olsunlar İslam dinini geniş bir hoşgörü çerçevesi içinde ele almışlar ve bu çerçevede yaşamışlardır. Bu hoşgörüyü hem kendi dinlerinden olanlara hem de başka dinden olanlara alabildiğine göstermişlerdir. Gerek Sünniliği gerekse Aleviliği benimsemiş olan Türkler asla biribirleriyle çatışmaya girmemişlerdir. Anadolu’daki Sünni ve Alevi anlayışının iki somut oluşumu olan Mevlevilik ve Bektaşiliğin temel felsefesi, insan sevgisi ve hoş görüdür. Araplar daha dört halife döneminde İslamı siyasallaştırmışken Türkler toplum dokusunun güçlenmesinde önemli bir katkı olarak değerlendirmişlerdir.

 

YAVUZ SULTAN SELİM-ŞAH İSMAİL ÇATIŞMASI, HALİFELİĞİN OSMANLILARA GEÇMESİ VE İSLAMIN SİYASALLAŞMASI

 

16.yüzyılın başlarında İran’daki Safavi Devleti’nin başına geçen Şah İsmail, devletinin sınırlarını genişletmek ve Anadolu’ya hakim olmak için yoğun bir çalışma içine girecektir. Bu amacına ulaşmak için Şii İslam inancını bir kılıç gibi kullanacak ve Anadolu'da giriştiği propoganda faaliyetleriyle taraftar toplamaya çalışacaktır. Kısacası siyasi amaçlarına ulaşmak için halkın inancını siyasete alet edecektir. Osmanlı Devleti’nin geleceği açısından bu durumu çok tehlikeli gören Yavuz Sultan Selim, Şehzadeliği döneminde başlattığı mücadeleyi Padişah olduktan sonra da yoğun olarak sürdürecektir. Özellikle Alevi gruplar arasında faaliyette bulunan propogandacılar yakalanacak ve idam edilecektir.  Çaldıran Seferi sırasında bu öldürmeler doruk noktasına çıkacaktır. Çaldıran Seferi ile Osmanlı Devleti’nin birliği pekiştirilecek ancak inançların siyasallaştırılması Sünni ve Alevi inancına sahip olan insanlarımızın zaman içinde biribirlerini hasım gibi görmelerini sağlayacak süreç te başlamış olacaktır.

 

Özellikle Yavuz’un Mısır Seferiyle Halifeliğin Osmalılara geçmesiyle birlikte zaman içinde köklü Türk Devlet Gelenekleri yerine Abbasi devletinin din merkezli devlet yönetim sistemi Osmanlı devlet yönetimine hakim olmaya başlayacaktır.

 

 Alınan kararların ve yapılan uygulamaların din kurallarına uygun olup olmadığı konusunda fetva verme yetkisine sahip olan Şeyhülislamların devlet yönetimindeki etkinlikleri zaman içinde artacaktır. Bu dönemde Osmanlı devleti yönetimine Türkler yerine devşirmelerin getirilmesi köklü Türk Devlet Geleneğinin etkinliğini her geçen gün daha da azaltacaktır. Bu durum en belirgin olarak bilim ve eğitim, öğretim kurumlarındaki çöküşle kendini gösterecektir. Celali isyanlarının toplumsal sebeplerini araştırmak yerine buna medreselerde yeterince din eğitimi verilemediği tespiti yapılarak pozitif bilimlerin medreselerdeki öğretimi bir Şeyhülislam fetvasıyla yasaklanacaktır. Siyasi otorite, dini otoriteden yararlanılarak güçlendirilmeye çalışılırken dini otorite ve dini dogmalar her geçen gün siyasi otoriteyi kendi denetimi altına almıştır. Niteliksiz padişahların iş başına geçmesi, rüşvet ve iltimasla devlet yöneticilerinin gene niteliksiz kişilerce ele geçirilmesi çöküşü geri dönülemez noktaya getirmiştir.

 

Taasubun ve bağnazlığın hangi boyutlara ulaştığını aşağıdaki örnekler açıkça göstermektedir;

Savaş alanlarında ardarda yenilgiler alınması üzerine Padişah III.Mustafa Prusya Kralı Fredericht’ten uygun savaş zamanını yıldızlara bakarak tespit edecek olan müneccimler isteyecektir.

 

Ünlü astronom Takıyüddin’in Üsküdar’da kurmuş olduğu rasathane, devrin Şeyhülislamı tarafından “meleklerin bacaklarını seyrediyorlar” gerekçesiyle yıktırılacaktır.

Tanzimat’tan sonra açılan ortaokullarda,coğrafya derslerinde harita kullanılması “Allahın yarattıklarının tasvirini yapmak ve kullanmak günahtır” gerekçesiyle yasaklanacaktır.

Tanzimat döneminde Mustafa Behçet Efendi tarafından kaleme alınan sözde tıp kitabında “Suçlu bir kimseye bıldırcın dili yedirilirse, sorgu sırasında bütün suçlarını itiraf eder”

 

 veya “Karnabahar tohumu dört sene sonra dikilse bu tohumdan şalgam ve şalgam tohumu dört sene sonra dikilse karnabahar çıkar” şeklinde saçma sapan ifadeler yer alacaktır.

Bu zihniyetle yönetilen Osmanlı Devleti’nin çöküsü sürpriz olmamıştır.

 

ATATÜRK REFORMLARI, DEVLET VE TOPLUM YAŞAMINA AKIL VE BİLİMİN EGEMEN OLMASI

 

Atatürk, Çağdışı bir devletin çağdışı toplum yapısını yaşayarak yetişmiştir. Böyle bir devlet ve toplum yapısıyla hiçbir şey yapılamayacağını daha okul sıralarındayken anlamıştır. Başarılı meslek yaşamı, milletine önderlik etme fırsatını kendisine tanıyınca, özellikle siyasi bağımsızlığı sağlayıcı mücadeleyi, yani  Türk Kurtuluş Savaşını başarıyla sonuçlandırmış, ardından çok daha zor olan toplumsal dönüşüm hareketini başlatmıştır.

 

Öncelikle, toplumsal dönüşümü sağlamanın ön koşulu olan çağdışı saltanat rejimi kaldırılmış, Cumhuriyet ilan edilmiş ve halifeliğin kaldırılmasıyla siyasi altyapı hazırlanmıştır.

 

Ardından 3 Mart 1924 tarihinde, fetvalar aracılığıyla devlet ve toplum yapısını dinsel dogmalara uygun hale getiren, Şeriye ve Evkaf Vekaleti kaldırılarak devlet ve toplum yapısını laikleştirmenin temeli atılmıştır. Çağdışı eğitim kurumları kaldırılarak, Eğitim ve Kültür alanında ard arda büyük atılımlar yapılmıştır. Türk toplumunu çağdışı kılan uygulamalar birer birer kaldırılarak çağdaş topluma giden yolun önü açılmıştır. Hukuk sistemi baştan sona pozitif hukukun gerekleriyle donatılmıştır. “Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir.” Felsefesiyle, devlet ve toplum yaşamına egemen olan kuralların akla ve bilime dayandırılması demek olan Laiklik, bir yaşam tarzı olarak benimsenmiştir.

 

 “Ben size hiçbir dogma, hiçbir nassı katı, hiçbir donnuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım akıl ve bilimdir. Aklın ve bilimin rehberliğini kabul edenler, manevi mirasçılarım olurlar” sözüyle akıl ve bilim temeliyle kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” gençlere emanet etmiştir.

 

KARŞI DÖNÜŞÜM HAREKETİ VE TÜRK MİLLETİNİ ÇAĞ DIŞINA SÜRÜKLEME ÇABALARI

 

Cumhuriyet Dönemiyle beraber Atatürk, dini otoriteyi, siyasi otoritenin egemenliği altına almaya çalışmamış, dini, otorite olmaktan çıkararak insanların vicdanına bırakmıştır. Yasal ve Anayasal düzenlemelerle halkın dini duygularının istismar edilmesinin önüne geçilmiştir.           

 

Türkiye’de çok partili döneme geçişle birlikte çok farklı siyasi düşünceler, belli bir program çerçevesinde siyasi parti örgütlenmeleri  içinde temsil edilmeye başlanmıştır. Parti programlarıyla halkın karşısına çıkıp iktidar için oy isteyen siyasi partiler, zaman içinde kendi parti programlarında ve söylemlerinde dini motiflerden yararlanmaya başlamışlardır. Halkın dini duygu ve düşüncelerini istismar ederek siyasi çıkar sağlamaya çalışan politikacılar bu uğurda Atatürk döneminde alınan önlemleri, yasalara aykırı bir biçimde yaptıkları uygulamalarla etkisiz hale getirmeye çalışmışlardır. Siyasi çıkar uğrunda, Cumhuriyetin ilk döneminde kapatılan ve yer altına inen tarikatlar, bu konudaki yasalar hiçe sayılarak meşru hale getirilmeye çalışılmış , hatta bu tarikat şeyhleriyle oy pazarlığına girişilmiştir. Bu uğurda tarikat ileri gelenleri Meclise seçilmiş, hatta siyasetin üst kademelerine kadar yükselebilmiştir. Din, siyasete alet edilirken, gerek devlet ve gerekse toplum yaşantısında dinsel motifler ön plana çıkarılmıştır. Din istismarına çanak tutan, hatta bunu bizzat yapan siyasi partiler iktidara geldikleri dönemlerde, devlet kadrolarına kendi yandaşlarını yerleştirmek için ellerinden gelen bütün gayreti göstermişlerdir.

 

Aydın din adamı yetiştirmek amacıyla açılan imam Hatip Okullarının niteliği değiştirilerek sayıları arttırılmış ve adeta belli bir siyasi düsüncenin yeşerdiği alanlar haline getirilmiştir. Buradan yetişen gençlerin, Eğitim Fakülteleri ile Siyasal Bilimler Fakültelerinin Kamu Yönetimi bölümü ve Hukuk Fakültelerine girmeleri özendirilmiş ve geleceğin öğretmen, Kaymakam, Vali, Hakim ve Savcıların kendi düşüncelerinden olmaları için gerekli altyapı hazırlanmıştır.

 

  Tarikat örgütlenmesine büyük önem verilmiş, bizzat bazı devlet görevlilerinin koruma ve gözetimi altında tüm ülke çapına yayılmıştır. Camilerde, resmi ve denetim dışı Kuran Kurslarında İmam Hatip Okullarında, dini vakıf ve derneklerde, özel pansiyon ve yurtlarda, medrese adı verilen yasadışı, gizli eğitim kurumlarında, yurtiçi ve yurt dışında açılmış özel okullarda belli tarikatların söylem ve öğretileri gencecik beyinlerimize belletilerek adeta militan yetiştirilmiş ve bu faaliyetler tabana yayılarak, devletin siyasetin ve toplumun dinselleştirilmesi çalışmalarında önemli mesafeler alınmıştır.

 

Kendi nesillerini yetiştirme doğrultusunda, “amaca giden her yol mübahtır prensibinden hareketle, Cumhuriyet’e, laik toplum yapısına, laik ve demokratik sitemin kurucusu olan Atatürk ve onun mücadele arkadaşlarına, her türlü yalan ve iftira ile saldırmaktan kaçınmamış hatta bunu, mücadelelerinin en başta gelen gereği saymışlardır.

Türk toplumunu milletten ümmete, çağdaşlıktan çağ dışılığa, aydınlıktan karanlığa sürüklemek için büyük gayret sarfetmişler, insanların kafasına “din” adına, dinle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir yığın safsatayı sokmaya çalışmışlar ve bunda önemli başarılar elde etmişlerdir.

 

Örneğin Nakşibendilere göre kadın saptırıcıdır, erkeğe göre eksiktir, duygularının geçici isteklerinin esiridir,kadın eli sıkılmaz, kadınla konuşulmaz, kaçınılmaz bir durum sonucu konuşulursa onun yüzüne bakmakla doğru değildir, kötü eğilimlere yol açar. Kadınla karşılaşınca öne, yere bakmak gerekir. Yolda kadının önde erkeğin arkada yürümesi şeytana uymaktır. Kadın kesinlikle örtünmelidir. Gerekmedikçe dışarı çıkmamalıdır. Kadını kocası dövebilir, Kadın yalnızca Kur’an dinlemeyi ve okumayı öğrenmelidir. Kadının evinin dışında bir görevi ve işi olamaz.

 

 Bir kızda, kadınlık belirtileri görülmeye başlayınca evlendirilmelidir. Evlendirilmezse bir takım sapmalara ana babaya karşı dik başlılık etmeye yol açar. Nakşi olmayana kız verilmez ve Nakşi olmayandan kız alınmaz. Zekat, sadaka ve kurban ancak Nakşibendiler için hizmet veren kişi ve kurumlara verilmelidir. Nakşibendiliğe aykırı davrananlar suçludur. Suçlular şeyhin emriyle başı kesilerek öldürülmelidir. Kan akmalıdır ki toprak suça tanıklık  etsin. Radyo, telefon, televizyon ve sinemadan uzak durulmalıdır. Giyim kuşam şeklini şeyh belirler. Erkeklerin alta şalvar ,üstte cübbe giymeleri ve sarık sarmaları zorunludur. Gömlek giyildiğinde yakasız gömlek tercih edilir ve beden hatlarını ortaya çıkarıp kadınlarda şehvet uyandırmamak için gömlek şalvarın içine sokulmaz. Kadını kendisiyle evlenmesi yasak olmayan bir kimse ile el sıkışırsa el zinası yapmış sayılır. Herhangi bir mekanda bir erkekle göz göze gelmek göz zinasıdır. Bir erkekle bir kadının konuşması dil zinasıdır. Erkek elinin değdiği iç çamaşırlarını giyen bir kadın zina yapmış sayılır. Bu nedenle giysilerin kadın elinden çıkması gereklidir.

 

Nakşibendiliğin bir kolu olup, daha sonra kendi mecrasında gelişen bir diğer tarikat da Nur tarikatı veya Nurculardır. Tarikat ismini Said-i Nursiden alır. Said-i Nursi tarafından kaleme alınan 130 civarında risale, Nur öğretisinin temelini oluşturur. Yukarıda belirttiğimiz. Nakşibendilerin benimsedikleri esasları aynen benimserler. Gizli olarak açtıkları medreselerde, Said-i Nursinin hemen tamamı dinle ilgisi olmayan, saçma sapan bilgileri öğrencilerine öğretirler.

 

Nurculara göre Said-i Nursi yüceltilmesi gereken adeta peygamberlerle eşdeğer bir kişiliktir. Said-i Nursi için kullanılan “Muhterem Üstadım efendim hazretleri, bülbül-ü bağıstan-ı Kur’an, eyyülhel üstad-ül muhterem, üstad-ı ekremin efendim hazretleri” hitabı sanırım bunun örneğidir.

 

 Said-i Nursi risalelerin bir güç tarafından kendisine yazdırıldığını yani bir bakıma peygamber olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmektedir. “Artık senelerce ilim tahsili için koşup yorulmaya ve vilayet yollarında kırk sene seyahat etmeye ihtiyaç kalmadı. Aziz arkadaşımız gözünü aç,gerçeği bu yakın zamanda risale-i Nur’da bulacaksın, evet aziz üstadımız (bir sene risaleleri ve bu dersleri kabul ederek okuyan, bu zamanın mühim, hakikatli bir alimi olabilir) müjdesini ve tesellisini insanlığa vermek ancak size nasip olmuştur” gibi özlü sözlerle Nur risalelerini yüceltmektedir.

 

Nur risalelerinde pek çok konunun yanında “Din kitapları asırlardır haber verdiği halde ilim adamlarının çözemedikleri bir gerçek vardır ki o da, 7 kat arştır. 7 kat arştan maksat, Dünya, Merih, Erendiz, Sekendiz, Uranus, Neptün, Piliton gezegenleridir. Erendiz arş-ı âzamdır, dördüncü kat sema olan Sekendiz, cennettir, Piliton’un uyduları olan sitreyi münteha, güneşin kürsi, arzı tilek ve çulpan ise cehennemdir”

 

 veya “3000 sene sonra, Türkiye’de yazlar soğuk kışlar ise sıcak olacaktır” gibi önemli (!), derin (!) bilimsel tespitlerde bulunulmaktadır.

 

Said-i Nursi-ye göre “Nur risalelerini okuyan kişi, okuduğundan hiçbir şey anlamasa da bu risalelerin şahs-ı manevisi sayesinde alim olmuş sayılır.”

21 nci yüzyılın eşiğinde insanlarımız böyle saçma sapan öğretilerle akıl ve bilim ekseninden uzaklaştırılmaya ve ortaçağ Avrupasındaki karanlığa mahkum edilmeye çalışılmaktadır.

 

SONUÇ

 

Atatürk’ün açmış olduğu Aydınlanma Çağında Türk milleti önemli mesafeler katetmiştir. Akıl ve bilimi temel alan bir nesil yetiştirilmiştir. Bu nesil, 21 nci yüzyıl Türkiye’sinin mimarı olacak bir nesildir.

 

Ancak, Türkiye’de bunun yanında bilerek yada bilmeyerek çok büyük bir hata yapılmıştır. Bu hata çağdaş, bir neslin karşısında değişik kurum ve kuruluşlarda yetiştirilen bağnaz bir nesil çıkarmak olmuştur. Bu iki nesil, birbirinin tez ve antitezidir.

 

 Bu iki neslin uzlaşması imkansızdır. Cumhuriyet Türkiye’sinde demokrasinin ve çağdaş devletin imkanlarından ve ortamından yararlanarak yetiştirilen, kul ve mürit özelliklerine sahip nesil, mutlaka ve mutlaka gün gelecek kendi inandırıldıkları rejimi oluşturmak için çağdaş kadrolarla açık bir çatışma içine girecektir. Bu çatışmayı inançlarının bir gereği saymaktadırlar. Devlet, kendini yıkabilecek potansiyel tehlikeyi kendi eliyle oluşturmuştur. Bu kesimin en büyük ve en etkili silahı din istismarıdır. Din istismarı ile büyük kitlelerin harekete geçirilebilmesi, yaşanan örneklerden de görüldüğü üzere mümkündür. Bu tehlikenin görülememesi veya savsaklanmasının  en önemli sebebi, olayın bir inanç meselesi olarak değerlendirilmesidir. Hatta bu doğrultuda demokratik ve çağdaş bazı aydın ve devlet adamları bu kesimle uzlaşma arayışı içine girmişlerdir.

 

Ancak unutulmaması gereken bir şey vardır. Demokratik ve çağdaş nitelikli insan tartışabilir, görüşlerinde düzeltme yapabilir, uzlaşma uğrunda bazı tavizlerde bulunabilir. Dogmatik nitelikli insan ise asla uzlaşamaz. Uzlaşmaması inandığı dogmaların kaçınılmaz sonucudur. Uzlaşma bir takım tavizleri gerektirir. Oysa bu tipte bir kişi taviz verdiği anda, inançlarının gereklerine aykırı hareket ettiğine inanır. Günahkar hatta kafir olduğuna inanır. Bu nedenle uzlaşmaya çalışan çağdaş aydın sadece karşı tarafa taviz verir ve kendi kendini aldatır.

 

Türk insanını ve Türk toplumunu bu inanç cellatlarının elinden kurtarmanın en etkili yolu gerekli toplumsal ve siyasal iradeyi gösterip onların yöntem ve teknikleriyle en iyi mücadele yöntemini, yani hukuku kullanmak ve insanlarımızın inançlarına konan ipoteği kaldırmaktır. Onları çağdışı eğitim ve öğretim olanaklarından yoksun bırakmak, çağdaş eğitim kurumlarında düşünen, sorgulayan, aklını kullanma becerisiyle azami donatılmış nesiller yetiştirmektir.

 

Türk insanının kendi geleceğine yönelik önünde iki terchi vardır.Çağ dışı dogmalara mahkum,ümmetçilik esasına dayalı,şeyhinin söylediklerine koşulsuz itaat eden,kul ve mürit olmayı erdem sayan,bir kişinin veya grubun güdümünde yönetilen çağ dışı bir toplum mu olacaktır?

 

Yoksa, Atatürkçü Düşünce Sistemi’ni,çağdaş ve evrensel değerleri benimsemiş,Atatürk Milliyetçiliği’ne bağlı,aklı ve bilimi temel hareket noktası alan,laik ve demokratik bir toplum mu olacaktır?... Türk insanının engin sağ duyusuyla gerçek yolu yani Atatürk’ün gösterdiği akıl ve bilim yolunu seçeceğine inancımız tamdır.

============================================================

 

23 kasimtool        milliyet logosu

akyol.gif

Ramazanda ruhumuz

Taha Akyol

KAVRAM kargasasi... "Tarikat"le "cemaat"in farkini bilmeden, dogru habercilik yapilamaz, hele de "sosyolojik" analiz hic yapilamaz!
Nurculuk, Isikcilik gibi akimlar tarikat degildir, "cemaat"tir. Naksilik, Kadirilik, Cerrahilik, Bektasilik gibi akimlar ise "tarikat"tir.
Hanefilik, Safiilik, Alevilik, Caferilik ise "mezhep"tir.
"Mezhepler", bir dinin genel semsiyesi altindaki inanis ve yorum sistemleridir. Bunlara "cemaat" de denilebilir. Fakat asil "cemaat"in anlami, bir din aliminin yorumuna bagli dayanisma grubu demektir. "Cemaat" liderine "seyh" denilmez. "Cemaat" liderine ustad, hocaefendi, hazret veya sadece "falanca kisi" denilir. "Cemaat" liderinin otoritesi sadece bilgisinden ve olgunlugundan gelir.

TARiKAT cok farkli ve son derece karmasik bir dunyayi ifade eder. "Tarikat"in basina "seyh" denilir. Otoritesi "mistik" cazibesinden kaynaklanir.
"Tarikat"te mistik hiyerarsi (silsile) ve ayri ibadet bicimleri (ayin) vardir. Mistisizm ucsuz bucaksiz, olcusuz, kuralsiz bir psikoloji oldugu icin, "olculer"e ve "gelenege" baglanmayan tarikatlar, sapkinliga cok yatkindir!
TV'lerde goruyoruz... Sarasi tutmus gibi cirpinanlar, yahut Aczmendiler gibi "hah! huh!" diye bagirip sallanarak kendilerinden geciyorlar, "cezbe"ye kapiliyorlar.
Bunun dindarlikla ilgisi yoktur. Afrikali bir putperest de totem etrafinda dans yaparken ayni "cezbe"ye kapilir, bilimde bu psikolojik duruma "ecstasy" denilir.
Kimse bu "cezbe"yi, "ecstasy"yi marifet sanmasin; bu, bir yari - delilik halidir. Ve bilinc disi bir "psikolojik bosalma"dir! Bunalimli, gergin insanlari cekmesi bundandir!
Sapik tarikatlarla ve teror orgutleriyle ortaya cikan sosyal psikolojik kargasa... Reformlari geciktirmemizin, carpik kentlesmenin, kultur soklarinin eseridir bunlar.

PSiKOLOJiK bakimdan boyle bir durumdaki birine "dogru"yu anlatmanin pek faydasi olmaz! Onlarinki bilgi sorunu degil, ruhsal sorundur!
TV'de bir Aczmendi `avukat'i "belediye nikahi Allah'a sirk kosmaktir" dedi! Yani dinden cikmak!
Halbuki, gunumuzdeki en yetkili fikih bilgini Prof. Hayreddin Karaman'in belirttigi gibi, Katolik ve Ortodoks Hiristiyanliktan farkli olarak, islam'da nikah, bir "dini islem" degil, "medeni bir akit"tir: Evlenmeye engel halleri bulunmayan kadin ve erkek, yuva kuracaklarini topluma ilan ederlerse, nikah akdi gerceklesir. "Topluma ilan"nin asgari sarti, iki sahidin bulunmasidir. Nikahi din adaminin kiymasi sarti yoktur. Medeni nikah, dinen de, hukuken de gecerlidir. (Bkz. H.Karaman, Mukayeseli islam Hukuku, I, sf. 331.)
Peygamber efendimiz, iki sahit ayarlayip uyduruk nikahlar kiyilmasini onlemek icin, evlenmelerin dugunle, muzikle, eglenceyle kutlanip ilan edilmesini istemistir.
O cagda evlilik sicili olmadigi gibi, tapu sicili de yoktu!
Evlilige hukuki mesruluk saglayan bu "bildirim", bugun belediye nikahi ve nufus kaydidir!
Peki o avukat neden resmi nikahi dinden cikma ilan ediyor? Bilgisizlikten degil.... insanlari dinden cikartmakta, nevrotik "psikoloji"sini, ofkesini yansitiyor.
Martin Lipset'in "Siyasi insan" adli kitabinda yazdigi gibi, 1930 krizi vurdugunda ABD'de de bunalimli insanlar "Allah'in rahmeti"ni anlatan vaazlari reddetmisler, "cehennem vaazlari" istemislerdi!
Bunalimli Almanlar Nazi, Ruslar Bolsevik olmamis miydi?!
Su mubarek Ramazan vesilesiyle, "rahman ve rahim olan Allah", ruh sagligimizi korusun.

=============================================================

L-O-K-O-M-O-T-i-F         pad           

pad‘Dervis’in elleri

Geçtiğimiz hafta vizyona giren ‘Derviş’, Mevleviliğin hakkıyla yansıtılmadıı gerekçesiyle farklı eleştiriler aldı. Tepkiler, daha çok filmin danışmanı Mehmet Fatih اıtlak’a yِnelikti. Eleştirileri haksız ve abartılı bulan اıtlak, “Tasavvuf geleneğine yabancı değilim; titiz çalıştık. Mesela Derviş’in el hareketlerini çekmek için iki gün uğraştık.” diyor.

Spagetti, mafya, Napoli ve pizza memleketinden bir y
ِnetmen çıkıp geldi ve aslında bu coğrafyadan bir yِnetmenin yapması gerekeni yaptı: Mehmet Selimoviç’in “Derviş ve ضlüm” romanını yarısı Türklerden oluşan oyuncu kadrosuyla sinemaya uyarladı. Derviş, yِnünü Allah’ın bilgi ve ışıına yِneltmiş; ancak iktidarda olanlarca zulüm gِrmüş bir tarikat şeyhinin inanç ve doğruluk konusunda verdiği mücadelenin ِyküsü. Locarno Film Festivali’nde Jüri ضzel Mansiyonu, Gallio Film Festivali’nde ise En İyi Film ضdülü’nü alan Derviş’in, akıcı olmayan; fakat kostümünden ışıına, mekân tasarımından müziklerine kadar beğeni alan titiz bir çalışma olduğu konusunda neredeyse bir mutabakat var. Ancak ‘neredeyse’; çünkü aksi gِrüşte olanlar da yok değil. Aksi gِrüşün sahiplerinin eleştirileri, bir Mevlevi şeyhinin dramını anlatan bِylesi bir filmde, Mevleviliğin hakkıyla temsil edilmediği ve hatta yanlış temsil edildiği noktasında yoğunlaşıyor. Bu gِrüşü, filmin Mevlevilik ve Bektaşilikle ilgili ritüelleri karıştırdıı noktasına kadar genişletenler oldu. Eleştirilerin Mevlânâ’nın ruh ikliminden, Mesnevi’den hiçbir alıntı ve mânâ içermemesi ile ilgili kısmını kendi adıma isabetsiz bulduğumu sِylemeliyim. Bu Mehmet Selimoviç’in romanı ve romanın da filmin de problemi, tasavvuf geleneğiyle neşvünema bulan gِnüller değil. ضykü, dünya işlerinin, dünyevi aşkın ve iktidar silahının her dem Allah aşkı ile tazelenen bir maneviyatı bile bozabileceğini işaret ederek, nihilizm kıvamında finale bağlanıyor. Tema bِyleyken ‘neden Mevlevi metaforları daha canla başla ve iştiyakla temsil edilmemiş’ denmesi biraz abes oluyor. Fakat aksaklık ya da bِyle algılanabilecek şeyler de yok değil. Filmle ilgili tartışmaları, eleştirilerin odak noktasındaki isim olan filmin sanat danışmanı Mehmet Fatih اıtlak ile konuştuk.

Tasavvuf kültürü ile olan ili
şkinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Derviş’e sanat danışmanlıı yapmış olmanın bir ِncesi olsa gerek?

اocuk yaştan beri bu kültürün içerisinde bulunmaktayım. Diyebilirim ki, Latin harfleri ile okumadan evvel Osmanlıca okuyabiliyordum. Hat sanatıyla ve tasavvuf musıkisiyle ilgilenmem beni tabii bir şekilde tasavvufla da meşguliyete sevk etti. Esas şansım bu konuda ehil olan insanlara yetişmiş olmam, belki onlardan zerre kadar da olsa istifade edebilmemdir. Diyebilirim ki fakültedeki Türkoloji eğitimim dahi bunların çok ardında kalmıştır. Halen sesli yayıncılıkta müzik yِnetmeni ve yِnetmen olarak çalışıyorum. Ayrıca Kültür Bakanlıı’nda kadrosuz olarak sanatçıyım.

Dervi
ş, sanat danışmanlıında ilk deneyiminiz miydi? Başka hangi çalışmalarda danışmanlık yaptınız?

Sinema filmi olarak ilk deneyimim. Fakat yurtiçi ve yurtd
ışı sanat etkinliklerinde danışmanlık yaptıım gibi, bazı dizi ve eserlerin yapım aşamasında katkıda bulunmam istenmiştir.

Dan
ışmanlıınızın kapsamı neleri ihtiva ediyordu?

Sanat dan
ışmanlıı sizlerin de bildiği gibi sahanıza gِre sanat yِnetmenliği ve kostüm tasarım alanlarıyla bire bir ilişki halindedir. Bu, yapılacak işin formatına gِre çok kapsamlı bir danışmanlık da olabilir, sadece belli mevzularla sınırlı da kalabilir. Bu film için konuşursak, bizim kültürümüzle direkt alakalı olduğundan senaryo aşamasından final mixing aşamasına kadar ilgilenmemiz icap eden bir yapım oldu. Sadece başrol oyuncusunun el hareketlerinin nasıl olması gerektiğini iki tam gün çalışmış olmamız belki bu konu hakkında bir fikir verebilir.

Dervi
şliğin başka, şeyhliğin başka olduğu, deyim yerindeyse tasavvuftaki kavramların bile doğru dürüst karşılanmadıı noktasında eleştiri aldı film. Yِnetmenden çok ‘danışman’ eleştirildi. Ne diyorsunuz bu eleştirilere?

Zaten ‘Dervi
ş’ ismiyle anlatılmak istenen de buydu. اünkü tasavvufta da dervişliğin şeyhlikten zor olduğu vurgulanarak “bir kişi şeyh olsa da derviş olamayabilir” denilmiştir. Tasavvuf ِğretisinde şeyhlik, irşad sistemi içersinde bir vazife taksimi gibidir. Yoksa şeyh olan kişi dervişlik halini terk edebilir demek değildir, bilakis dervişliği yaşayarak gِsterme durumunda ve konumundadır. Derviş ismi dervişlik ruhunu anlatması bakımından değil, yitirilen dervişlik duygusuna bir atıf gibi alınmalıdır.

Sadece Mevlevilik gibi k
ِklü bir gelenek açısından değil, yemeklerin metal kaşıklarla yenmesi, çayın ince belli bardaktan içilmesi de eleştiri konusu oldu. Bu tip materyallerin tarihleri konusunda ne ِlçüde isabet kaydedildi sizce? Derviş’te yer alan ve bu detaylar için ne diyeceksiniz?

Biz Mevlevi gelene
ğini menşeinden, Konya’dan, hem de bazı farklılıklar gِsteren diğer zaviyelerden aldıımız bilgiler ışıında filme katkıda bulunduk. Sِylemeden geçemeyeceğim, Konya’da asitanede (yani Hazreti Pir’in tekkesinde) tahta kaşıkla yemek yenildiği gibi, Balkanlar’da metal kaşık çatalın kullanılabildiğini tespit ettik. اatal kaşık zannedildiği gibi 80–90 senelik bir icat değildir. Sure–i Yusuf’a bakılırsa, ta eski asırlarda meyveleri yerken dahi bıçak kullanıldıı gِrülür. Bu farklılıklar evvelce sِylediğimiz gibi tarikatın adabıyla alakalı farklılıklar değil, yِresel bazı değişikliklerdir. Ama bu film Anadolu’da geçen bir tekke hayatını canlandırmış olsaydı bu itirazların bir değeri olabilirdi. Oysa hikâye ـsküp civarında geçiyor. Elimizdeki materyallere gelince, bizim titiz çalışmamız bir yana onların kendi ellerinde bulunan dokümanlar hiç de yabana atılacak ِlçüde değildi. Osmanlı kıyafetleri hakkında 600 sayfadan fazla resim, bir o kadar da materyal vardı. Biz bazen bunları tashih ederek bazen de yeniden tasarlayarak en iyisini yapmaya çalıştık.

Filmin Bekta
şilik ile Mevleviliği birbirine karıştırmış olduğu sِylendi. Tasavvuf geleneğindeki bu iki damarın bazı tarihi dِnemler itibarıyla birbirine yakınlaştıı olmuş gerçekten de. Sizin bِyle bir yanlış anlaşılmaya engel olmak için getirdiğiniz bir ِneri var mıydı? Sِz konusu eleştiriyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bilhassa 1800’lerden sonra birçok adab ve erkan
ı ile maalesef dejenerasyona uğrayan Bektaşiliğin, bu haliyle bazı diğer tekkeleri etkilediği tarihi bir gerçektir. Ama bir kere biz Selimoviç’in Derviş ve ضlüm isimli eserini esas aldık. Daha ِnceleri Selimoviç’in bir ateist olduğunu duyduğumdan bu proje bize geldiğinde kabul etmeden evvel senaryoyu okuyacağımı, kabul ettikten sonra da filmin en son halini gِrmeden gerekli anlaşmayı da imzalamayacağımı şart koştum. اünkü, bir büyük tarihi vebale girmekten korktum. Filmin senaryosunu inceledim hatta değişiklikler yaptım, bunları severek kabul ettiler. Ve diğer yaptıım bütün müdahaleleri, imkan dahilinde tatbik ettiler. En son olarak filmin iki saatlik bitmiş halini beni Roma’ya davet ederek seyrettirdiler. Hatasız değil; fakat asgari hatayla tamamlanmış olan filmi gِrdükten sonra anlaşmayı imzaladım. Bektaşilikle Mevleviliği birbirine karıştırdıımız meselesine gelince, filmde derviş hırkası (haydariye) gِrenler, Aaa bu Bektaşi’de de var’ diye bu iki tarikin birbirine karıştırıldıını zannettiler. Halbuki biraz bu işlerden anlayanlar bilirler ki, haydariye bütün tariklerde vardır ve kullanılmaktadır.

Filmin sema gibi Mesnevi gibi bir Mevlevi tekkesinde olmas
ı gereken gِstergelere hiç yer vermemesini nasıl açıklıyorsunuz? Bu yِnetmenin bir tercihi mi, yoksa düşünce rengi teslimiyetten çok şüpheye yakın duran bir kitabın içeriğini uyarlamaktan kaynaklanan bir neden mi sِz konusu?

Mevlevi çizgilerini eserde yer verildi
ği kadarıyla işleyebildik. Bir açıdan iyi de oldu. اünkü burada tasavvuf terbiyesine girdiği halde dünyevi hırs ve intikam duygularının insanı nasıl bir çatışmaya ve felakete sürüklediğinin anlatımı var. Sizin roman hakkındaki tespitiniz de çok doğru. Zaten Selimoviç, gerçek hayatta rejimin haksız muamelelerine maruz kalmış ve romandaki gibi kardeşi ِlüme mahkûm edilmiştir. Bu içsel ve sosyal çatışmayı başka bir fikir dünyasından sorgulamak ister bir tavır sergilemiştir. Dolayısıyla bu eserde teslimiyetten ziyade çatışmaların ve başkaldırmanın bir başka boyutunu gِrmüş oluyoruz.

Nihal Bengisu Karaca - Zaman gazetesi



Foto: "Dervi
ş" filminden

(21.12.2002)


 

 

============================================================