Tarikatlar Gerçeği - 1. Sayfa
Tarikatlar Gerçeği
İslam
dünyasında
tarikatlar, düşünsel
kِkleri
daha eskilere dayanmakla birlikte ilk olarak 12. yüzyıldan
sonra gِrülmeye
başlamışlardır.
Bunun en ِnemli
nedeni yaşanılan
süreç ve bu süreçte ortaya çıkan
toplumsal ihtiyaçtır.
Öyle ki, mevcut İslami
kurallar toplumların
değişik
kesimlerinin sorunlarına
yeterince cevap veremediği
noktada, ِnce
mezhepler, ardından
da bir kaç asır
sonra tarikatlar toplumsal yaşamda
belirmeye başlamıştır.
Tarikat, Arapça'da "yol" anlamına
gelir. Bu "yol" ise tasavvufta Tanrı'nın
doğrudan
bilgisine gِtürdüğüne
inanılan
manevi yoldur. 9. ve 10. yüzyıllarda
tarikat adı,
tek tek her mutasavvıfın
izlediği
manevi yolu adlandırmak
için kullanılıyordu.
Mutasavvıfların
şeyh
adı
verilen rehberlerin çevresinde toplanmaya başladıı
12. yüzyıldan
başlayarak,
ِnce
şeyhlerin
müritleri için koyduğu
ibadet ve yaşam
kurallarını
belirten tarikat adı
zamanla bir şeyhin
ِnderliğinde
yaşamını
ve ibadetini belirli kurallara gِre
düzenleyen müritler topluluğuyla
ِzdeşleşti.
İlk
olarak 12. yüzyıldan
sonra kurulmaya başlayan
tarikatlar, süreç içinde birçok alt kollara ayrılmaktan
kurtulamamışlardır.
ضyle
ki, bu sayı
400'lere dayanmıştır.
En genelde İslam
dünyasında
400 civarında
olmakla birlikte aslında
bütün tarikatlar, bir tasnife gِre
12 ana tarikattan doğmuşlardır.
Büyük bir kısmı
var olmakla birlikte bütün bu tarikatların,
bugün yaşadıı
da sِylenemez.
Bir kısmı
süreç içinde yok olmuştur.
Yine süreç içinde aynı
kaynaklardan beslenen birçok yeni tarikat da ortaya çıkmıştır.
TARİKAT
NEDİR?
"Tarikat Nedir?" sorusuna
cevap bulmadan ِnce
tarikat olgusunun toplumsal yaşamdaki
yerini kısaca
da olsa ortaya koymakta yarar vardır.
Toplumsal gelişme
sürecinde hem egemen sınıflar
hem de halk açısından
mevcut dinsel kurum ve kurallar yaşamın
sorunlarına
cevap vermemeye başladıı
koşullarda
tarikat türü dinsel yapılar
gündeme gelmiştir.
ضncelikle,
mezhepler bِylesi
bir ihtiyaç sonucunda ortaya çıkarken,
onların
yeterli olmadıı
koşullarda
ise tarikatlar şekillenmeye
başlamıştır.
Ancak tarikatlar, mezheplerden daha sıkı
bir topluluk temelinde yaşamı
biçimlendirmeye çalışması
boyutuyla ِnemli
bir farklılık
gِsterir.
Bu temelde ِrgütlenme,
süreç içinde yaygınlaşmış
ve tarikatlar, geleneksel dini yapılar
haline gelmiştir.
11. yüzyıla
kadar İslam
ülkelerinde dini eğitim,
cami ve mescitlerde yapılmaktaydı.
Ancak bu durum egemen feodal sınıflar
açısından
ihtiyaçlara cevap vermemeye başlar.
Cami ve mescitlerdeki dini eğitim
bu kurumların
yaygınlıı
açısından
her şeyiyle
denetlenemiyordu. Bir de egemenlerce "sapkın"
olarak adlandırılan
dinsel akımlar
giderek güçleniyor ve halk arasında
daha fazla taraftar bulmaya başlıyordu.
Ve halk, bu dinsel akımların
da etkisiyle ayaklanmalara bile girişiyordu.
Egemen sınıflar
bir yandan bu tür dinsel akımların
ِnünü kesmek, diğer
yandan dini eğitimi
denetim altına
almak için 11. yüzyıldan
itibaren, medreseleri
ِrgütlemeye başlarlar.
Hem ekonomik hem de yِnetsel
açıdan
devlete bağlı
olan bu yeni kurumlar ilk olarak 11. yüzyılda
kurulmaya başlar.
Ve zaman içinde yaygınlaşır.
İslam
dünyasında
en yaygın
olduğu
bِlge
de Anadolu olacaktır.
Medreselerle mevcut feodal iktidarlar, kendilerine hizmette kusur etmeyecek din
ve devlet adamları
yetiştirmeye
başlarlar.
Bu din adamları
aracılııyla
halkın
dinsel inançları
kontrol edilecek ve denetim altında
tutulacaktır.
Bu arada "sapkın"
akımların
ِnüne
de barikat kurulmuş
olacaktır.
İşte,
egemen sınıfların
bu adımları
atmasına
karşılık
olarak da İslamiyette
yorumdan yani içtihaddan yana olan dolayısıyla
da resmi din anlayışlarının
dışına
çıkan
akımlar
da ِrgütlenmeye
girişirler.
İşte
tarikatlar, bu koşulların
ürünü olarak karşımıza
çıkarlar.
Bu arada tasavvufçu
İslamcıların
bu girişimleri
karşısında
egemen sınıfların
tavrı
ya bu tür yapıları
yok etmek ya da denetim altına
almak olacaktı.
Bunların
dışında
egemen sınıflar
da kendi tarikat
ِrgütlenmelerini yaratmaktan geri
durmayacaklardı.
Aslında
tarikatlar, mevcut resmi din ideolojisine karşı
belirli sınırlar
içinde bir tepki hareketi olarak çıkmıştır
demek pek yanlış
olmayacaktır.
Ancak bu durum tarikatların
her zaman halkçı
olduğu
anlamına
gelmez. Başlangıçta
bu yanları
olan birçok tarikat süreç içinde devletçi olmaktan kendisini kurtaramamıştır.
Halktan yana ısrar
edenler ise Osmanlı'da
olduğu
gibi devletin hışmından
kurtulamamış
ve zor yoluyla yok edilmişlerdir.
Bugün varolan bütün tarikatların
devletin karşısında
yer almamaya ِzen
gِstermesi
aslında
yaşanan
bِylesi
bir sürecin doğal
sonucu olarak karşımıza
çıkmaktadır.
Tarikat olgusunu tek başına
açıklayabilmek
pek olanaklı
değildir.
Dolayısıyla
mezhep kavramına
da açıklık
kazandırmak
gerekmektedir. Zaten mezhep ve tarikat kavramları,
birbirine yakın
anlamlarıyla
çoğu
zaman birbiriyle de karıştırılmaktadır.
İşte
bu yüzden bu iki kavramı
net bir biçimde ortaya koymak karşımıza
bir zorunluluk olarak çıkmaktadır.
En ِzlü
ifadesiyle mezhep, inanç ve ibadet yolu'dur. Arapça bir düşünce
ya da sanıya
uyma anlamındaki
"zehap" sِzcüğünden
türemiştir.
Din anlamını
dile getirir. Sonradan aynı
dinin birbirinden ayrılan
anlayışlarını
da ifade etmeye başlamıştır.
ضğreti,
dizge, okul anlamında
da kullanılabilmektedir.
Arapça "meslek" ve "tarikat" sِzcükleri
de düşünsel
olarak "tutulan yol"u dile getirmekle birlikte
İslam
felsefesinde "meslek" daha çok "felsefi yol"u; "tarikat" ise daha çok "gizemsel
yol"u ifade etmektedir. Dolayısıyla
bu iki kavram Sünni anlamda "dinsel yol"u dile getiren "mezhep" kavramından
ayrılmaktadır.
ضrnekleriyle
somutlamaya çalışırsak;
Hanbelilik, bir "mezhep";
İşrakilik,
bir "meslek"; Mevlevilik de bir "tarikat"tır.
Dinlerin hemen hepsinde yoruma açık
yanlar bulunur. Bu da onların
metafizik yapılarının
doğal
gereğidir.
Dinin yoruma elverişli
bir yanı,
aynı
konudaki karşıt
yorumla çatıştıı
zaman aynı
dinin farklı
dinsel anlayışlarının,
yani mezheplerinin ortaya çıkması
kaçınılmazdır.
Bu durum, mevcut dinsel kuralların
ihtiyaca karşılık
vermediği
koşullarda
somutluk kazanır.
Ve mezheplerin de ortaya çıkmasıyla
kendisini somutlayan bu
ِzel düşünce
ve yoruma İslam
dininde "içtihad" denir. Zaten meydana çıktıkları
çağın
sorunlarına
gِre
biçimlenen dinlerin, evrimsel bir süreçte yeni sorunlar karşısında
yorumdan kaçınamamaları
doğal
bir sonuçtur. Bir dinin birbirinden ayrılan
anlayışlarının
ifadesi olan mezhebin, inanç ve ibadet yolu olduğunu
daha ِnce
ifade etmiştik.
Bugüne kadar ortaya çıkan
bütün dinlerde süreç içinde mezhepler ortaya çıkmıştır.
ضrneğin
Ortodoksluk, Katoliklik ve Protestanlık
mezheplerinin Hıristiyanlık
dininin mezhepleri olması
gibi.
Birçok dinde mezhepler ve mezhepler arasındaki
ortaklıklar
daha anlaşılırdır.
Ancak bu durumun
İslam dininde de olduğunu
sِylemek
mümkün değildir.
İslamiyette
mezhepler meselesi oldukça karmaşık
bir durum arz eder. Her
şeyden
ِnce
İslamiyette
mezhepler, inançsal (itikaadi), hukuksal (fıkhi)
ve siyasal olmak üzere üç ana kategoriye ayrılır.
Bu üç ana kategori de kendi içinde çeşitli
alt mezheplere sahiptir. Ayrıca
her ana kategorinin alt mezhepleri, diğer
kategori içinde bulunan ana mezheplerle de ortak noktalara sahiptir.
Siyasal mezheplerin ortaya çıkışında,
adından
da anlaşılabileceği
gibi meselenin odağında
iktidar sorunu vardır.
Ve bu durum kendisini Ali'nin halife olması
meselesinde somutlar. Ali'nin halife olup -olmaması
temelinde yaşanan
tartışmalar
sonucunda ortaya üç tane siyasal temelde mezhep çıkmıştır.
Bunlar, Haricilik,
قiilik
ve Sünnilik'tir.
Hukuksal mezheplerin çıkışında
ise hukuksal meseleler belirleyici olur.
İslam
hukukunun sistemleştirilmesi
ihtiyacı
sonucunda ortaya çıkan
bu mezheplere en iyi
ِrnek, Sünnilik'in alt mezhepleri
olan Hanifilik, Hanbelilik,
قafiilik
ve Malikilik'tir. Bu hukuksal mezhepler siyasal çerçevede Sünni, inançsal
çerçevede ise ehl-i sünnet'tirler.
İnançsal
mezheplere gelindiğinde
ehl-i sünnet ve ehl-i bid'at olmak üzere iki ana grup karşımıza
çıkar.
Ehl-i sünnet mezhepler, Tanrı
ve peygamberin sِzlerini
temel alırken,
ehl-i bid'at mezhepler ise yeni yorumlarda bulunma yanlısıdırlar.
Başlıca
ehl-i sünnet mezhepler üç tanedir. Bunlar da Selefiyye, Matüridiyye ve Eş'ariyye'dir.
Ehl-i bid'at mezhepler ise, Batıni
ve Mütezile olmak üzere iki ana guruba ayrılırlar.
İnançsal,
hukuksal ve siyasal mezheplerin birbirleriyle de ilişkileri
vardır.
ضrneğin
قiilik,
ehl-i bid'at anlayışında
gelişmiştir.
Matüridilik ise Hanifidir. Bir inanç ve ibadet yolu olan mezhep olgusunu bu
şekilde
ortaya koyduktan sonra
şimdi
de "tarikat nedir?" sorusuna cevap bulmaya çalışalım.
Konunun uzmanlarından
Abdülbaki Gِlpınarlı,
meseleyi şyle
ortaya koymaktadır:
" 'Mezhep-tarikat' dedik; bunları
birbirinden ayırdetmek
her zaman kolay olmamaktadır
şyle
ki 'mezhep', 'tutulan yol' olup itikatta, yani inançta, amelde (ibadetlerde),
muamelatta (davranışlarda
-bn), din emirlerine uyulmadıı,
takdirde mükellefin uğrayacağı
cezalarda, başta
Kur'an, sünnet, yani hadis olmak üzere rey ve kıyası,
yahut aklı
da bunlara katarak tutulan yol oluyor. 'Tarikat' da 'yol' anlamına
gelir (Arapça tarik: yol). Bu, kulu Tanrı'ya
ulaştıran,
zevk, neşe,
irfan, aşk
ve cezbe yoludur. Bu yolu tutan kişi,
sufilere gِre,
varlıını
Tanrı'ya
verir, fani varlıını,
gerçek var olan Tanrı'da
yok eder. '... En kısa
bir anlatılışla
mezhep, ilim yoludur; tarikat irfan yolu' " (Aktaran, Burhan Oğuz,
Türk Halk Düşüncesi
ve Hareketlerinin
İdeolojik
Kِkenleri,
Cilt I, Sayfa:l3)
Tasavvuf literatüründe tarikat, Tanrıya
kavuşma
yolu olarak tanımlanır.
İslamın
Sünni yorumu açısından
Tanrı
ile ilgili bilgiyi elde etmenin tek yolu Kur'an ve hadislerdir. Eşdeyişle
bu, Tarikat-ı
Mahammediyye yani peygamber Muhammed'in yoludur. Ve bunun dışında
başkaca
herhangi bir yoruma gerek yoktur. Ancak tasavvufçular, bu bakış
açısını
kabul etmezler. Onlara gِre
dinin açık
(Arapça zahir) anlamları
bilgisizler içindir. Oysa dinin bilgili ya da bilgiye yetenekli kişiler
için gizli (Arapça batın)
anlamları
vardır.
Ki bu gizli anlam, ancak büyük çapta bilgililerin yorumlarıyla
açıa
çıkarılabilir.
Yorum kapıları
işte
bu gerekçeyle açılınca,
çeşitli
bilgilere gِre
çeşitli
yorumların
ortaya çıkması
ve bu yüzden de çeşitli
tarikatların
oluşması
artık
çok doğal
bir sonuç olur. Ve süreç ana tarikat kollarından
onlarca tarikatın
ortaya çıkmasına
doğru
evrilir. Yüzlerce yıllık
süreç içinde, doğal
olarak da yüzlerce yeni tarikat boy verecektir. Evet
İslam
dünyasında
yüzlerce tarikat ortaya çıkmıştır.
Sayılarının
400'e yaklaşmasına
rağmen
bu tarikatların
bir çok benzer yanı
vardır.
Her şeyden
ِnce bu tarikatların
ortak yanı
yorum kapısını
açık
tutmalarıdır.
Bunun dışında
her tarikatın
başında
Pir yada şeyh
adı
verilen ِnderleri
vardır.
Her tarikat, kendine
ِzgü kurallara ve kıyafete
sahiptir. Zikri olmayan tarikat, neredeyse yoktur. Yine her tarikatın
oluşturduğu
kendine ِzgü
bir ortak kültürü vardır;
bu ortak kültür, yaşamın
şekillenmesini
belirler. Her tarikatta, tasavvufi eğitimini
tamamlayan kişilere
"icazetname", "Hilafetmane" adı
verilen bir "diploma" verilmesi adet olmuştur.
Bu "diploma"ya sahip olanlar, o tarikatları
temsil etme hakkını
da kazanır.
Diğer
bir ortak yan ise hemen hemen her tarikatın
kol-şubelerinin
olmasıdır.
Ki bu kol-şubeler,
zaman içinde bazen mustakil bir tarikat halini de alırlar.
Bir cemaat yaşamı
şeklinde
kendisini somutlayan tarikatlarda bu ortak yanlarının
dışında
en ِnemli
ortak unsur bir gelir kaynağı
olarak vakıflara
sahip olmalarıdır.
Vakfiye ile diğer
ortak yan olan tekke-zaviyeler birlikte düşünüldüğünde
tarikatların
toplum içindeki yeri ve devlet karşısındaki
durumu daha anlaşılır
olacaktır.
Özellikle Osmanlı
toprak sistemi gِz
ِnüne alındıında
tarikatların
mülk edinmesinin hangi
şartlarda
sِz
konusu olduğu
daha iyi gِrülür.
Bütün toprakların
mülkiyetinin devletin başı
olan sultana ait olduğu
düşünülürse,
tarikatlara vakfiye adı
altında
bağışlanan
toprakların
ancak devlete sadık
kalma şartıyla
verilmesinin sِz
konusu olduğu
daha anlaşılır
olmaktadır.
Zaten bu durum, tarikatların
hemen hepsinin Osmanlı
iktidarına
boyun eğmesinin
de en başta
gelen nedenlerindendir. Bir de bunlara tekkelere zaman zaman tanınan
vergi muafiyeti eklenince tarikatlar, devlet otoritesine karşı
çıkmamaya
büyük bir ِzen
gِstereceklerdir.
Değişik
kültürlerden insanları
da çatısı
altına
alabilen tarikatlar, genelde belirli bir coğrafyada
sınırlı
kalmışlardır.
Örrneğin
Kübreviye, Suhreverdiye,
اeştiye
gibi tarikatlar Rusya,
İran,
Afganistan ve Hindistan'da en yaygın
tarikatlar olmalarına
rağmen,
Anadolu'da hiç tanınmamışlardır.
Aynı
şekilde
daha çok Osmanlı
topraklarında
tutunan ve yayılan
Bayramiye, Mevleviye, Celvetiye gibi tarikatlar da Güney Asya'nın
İslam
ülkelerinde pek bilinmezler. Kadirilik, Nakşibendilik
gibi tarikatlara
İslam dünyasının
her tarafında
rastlamak mümkün olurken, Bedevilik, Desukilik,
قazelilik
gibi tasavvufi yollar daha çok Kuzey Afrika'da yayılma
zemini bulabilmişlerdir.
Anadolu'da gِrülen
ilk tarikatlara geçmeden
ِnce "tarikat ile mezhep arasında
nasıl
bir bağ
vardır?"
sorusuna da cevap bulalım.
Bu konuda değişik
bakış
açılarına
rastlanmakla birlikte biz konunun uzmanlarından
İsmet
Zeki Eyüboğlu'na
başvuracağız:
"Bize gِre,
tarikat bir mezhepten doğan,
onun temel ilkelerine bağlanan
yan kuruluşlardır.
Mezhep ise, tarikatı
da içine alan daha geniş
kapsamlı
bir düşünce
çıırıdır.
Bu düşüncemizde
az da olsa, bir yanılma
kalıntısı
bulunabilir. (...) Yalnız
şuranın
açık
bir gerçek olduğu
da gِzden
kaçmıyor:
Bütün tarikatlar belli mezheplerden doğmuştur,
oysa tarikattan türemiş
bir mezhep bilmiyoruz..." (Günün Işıında
Tasavvuf, Tarikatlar, Mezhepler Tarihi;
İsmet
Zeki Eyüboğlu,
Sayfa. 281)
Tarikat ile mezhep arasındaki
bu bağlantıdan
hareketle, her tarikata damgasını
vuran bir mezhep muhakkak vardır.
İstisnalar
hariç bu durumda değişik
mezheplerden insanların,
aynı
tarikat çatısı
altında
toplanabilmesi pek olanaklı
değildir.
Ancak değişik
dinsel anlayışların
tarikatları
etkilemediğini
sِylemek
pek olanaklı
da değildir.
Gerek İslam
ِncesi dinsel inanışlar,
gerekse de İslam
dışı
anlayışlar
tarikatların
üzerinde şu
ya da bu düzeyde etkili olmuştur.
İşte
bu durumdan hareketle tarikatları
siyasal mezhepler temelinde üçe ayırabiliriz.
Sünni, Şii ve Harici olmak üzere.
Ve biz bu tarikatlardan Sünni kِkenli
olanlarını
ele alacağız.
Bunun en ِnemli
nedeni yaşadıımız
coğrafyada
şekillenen
devletlerde İslam'ın
Sünni yorumunun temel alınması
ve diğer
İslam
anlayışlarının
en genelde zor yoluyla yok edilmek istenmesidir. Dolayısıyla
İslamın
bu tür anlayışları
genellikle muhalif olmuşlardır.
Buna karşılık
Sünni tarikatların
büyük bir kısmının
devleti desteklemesi, hatta o devletler tarafından
kullanılması
vardır.
İşte
bu yazıda
biz, devlet-tarikat ilişkisinde
bu kullanılma
meselesini ele alacağız.
Bu arada devlet, tarikatları
kullanırken,
tarikatlar da halkı
kullanmak istemişlerdir.
Meselenin bu boyutunu da ele alacağız.
ANADOLU'DA TARİKATLARIN ORTAYA اIKIقI VE İLK TARİKATLAR
Anadolu'da ilk tarikatlar 13.
yüzyıl
içinde ortaya çıkmaya
başlar.
Ki bu dِnem
en genelde İslam
dünyasında,
ِzelde ise Anadolu'da karmaşanın
hakim olduğu
bir süreçtir. Tarikatların
ortaya çıkış
nedenlerini ancak bu dِnemin
koşulları
içinde aramak bizi doğru
sonuçlara gِtürebilir.
ضyleyse
şimdi
bu dِneme
ve koşullarına
genel hatlarıyla
bir gِz
atalım.
10. yüzyıla
doğru
İslamiyet,
resmi dinin Hıristiyan-Ortadoks
olduğu
Bizans hakimiyetindeki Anadolu'nun kapılarını
zorlamaya başlamıştır.
Anadolu halkları
ise çürüyen Bizans düzeninin yoğun
baskı,
zulüm ve sِmürüsü
altında
ezilmektedir. Ve bu düzen altında
her geçen gün halkın
memnuniyetsizliği
giderek derinleşmektedir.
Anadolu'da bunlar yaşanırken
Arap-İslam
İmparatorluğu
olan Abbasi hanedanlıı
da çatırdamakta,
Selçuklu egemenleri ise
İslam
dünyasında
iktidara oynamaktadır.
11. yüzyıla
gelindiğinde
İslam
dünyasında
yaşanan
siyasal bunalım
yoğunluk
kazanır
ve siyasal bir boşluk
ortaya çıkar.
Zaten 10. yüzyılda
Arap-İslam
İmparatorluğu
bir imparatorluk olmaktan çıkmış;
ِzünde iktidar mücadelesi olan
fikir ve mezhep kavgaları
içinde, farklılıkların
bir arada yaşanmasına
yapısal
olarak kapalı
olan toplum bütün enerjisini bu koşullarda
heba ederek tam bir kargaşa
ortamına
doğru
sürüklenmişti.
İşte
bu tablo, 11. yüzyılda
daha da vahim bir hal alınca
Türk egemenlerinden Selçukluların
iştahını
kabartır.
Bu dِnemde
Sünnilik temelinde
şekillenen
Selçuklu İmparatorluğu,
merkezi despot ve güçlü askeri yapısıyla
ِn plana çıkar.
Ve İslam
dünyasının
en ِnemli
güç merkezlerinden biri olur.
Artık
İslam
dünyasında
Arap egemenliği
bitiyor, Türk egemenliği
başlıyordu.
Ancak Büyük Selçuklu
İmparatorluğu'nun
da ِmrü
uzun olmayacaktır.
Dِnem
dِnem
yaşanan
gِçebe
Türkmen ayaklanmalarından
biri olan Büyük Oğuz
Ayaklanmasıyla
12. yüzyıl
ortalarında
imparatorluk tarihe karışacaktır.
Buna karşın
Anadolu'da kurulmuş
olan Anadolu Selçuklu Devleti bir süre daha ayakta kalacaktır.
11. yüzyılın
sonlarına
doğru
başlayan
ve iki yüzyıl
boyunca yapılan
8 ana sefer ile süreklilik arz eden Haçlı
Seferleri (1095-1270), Anadolu ve Ortadoğu'da
tam bir yıkıma
neden olur. Haçlılar,
kelimenin gerçek anlamıyla
Anadolu'dan tam bir çekirge sürüsü gibi geçerler. Ve arkalarında
talan edilmiş,
yıkılmış
kan deryasında
bir Anadolu bırakırlar.
Bizans Devleti, Avrupalıların
sِmürgesi
haline gelir. Bِylece
Anadolu halkları
çifte sِmürü
altına
sokulmuş
oluyorlardı.
Bu dِnemde
Anadolu ve Ortadoğu
sadece haçlıların
değil
Moğolların
da istilalarına
uğrar.
Onlar da çok farklı
davranmaz. Kısacası
bِlge
halkları
bir yandan Haçlılar,
diğer
yandan da Moğolların
istilası
altında
inim inim inliyorlardı.
Evet 12. ve 13. yüzyıllar
Anadolu ve Ortadoğu
Türk ve Moğol
egemen sınıfları
ile Avrupa'nın
egemen sınıfları
arasında
paylaşılmaya
çalışılan
bir sِmürü
ve talan alanı
haline geliyordu.
Bu süreç birkaç asır
sonra Osmanlı
Devleti'nin kurulması
ve genişlemesiyle
Avrupalılar
aleyhine değişim
gِsterecekti.
Anadolu da dahil olmak üzere Ortadoğu
genelinde bِylesi
bir istikrarsızlıın
olduğu
bir dِnemde
Anadolu halkları
açısından
İslamiyet
ve Türkler kurtarıcı
olarak algılanırlar.
Bir yandan eksik olmayan iktidar kavgaları
ve savaşlar,
diğer
yandan bu savaşların
daha da katmerli hale soktuğu
yıkım
ve yoksulluk koşullarında
tarikatlar, halkın
sıındıı
bir liman olarak Anadolu'da ortaya çıkmaya
başlar.
Tarikatların
yaygınlaşması
da Anadolu'nun Müslümanlaştırılması
sürecine paralel olarak gelişir.
Selçukluların,
Anadolu'da egemenlik sağlamaya
başladıkları
yıllarda,
Anadolu'ya biri İran,
diğeri
de Suriye-Irak üzerinden iki karşıt
inancın
girdiği
gِrülür.
"Tarikat" kavramı
altında
toplanan bu iki inançtan birincisi; Ali'ye,
İkincisi
de Sünnilik'e bağlıdır.
Ali'ye bağlı
olan Anadolu Aleviliği
daha sonra kendisini Bektaşilik,
Kızılbaşlık
gibi kollarla gِsterecektir.
Bu kolların
dışında
yine Ali'ye bağlılıkları
ileri sürülen, ancak birbiriyle de uzlaşma
ve birleşme
olanağı
bulamayan, kendi başlarına
bir yaşama
biçimi benimseyen Abdallar, Kalenderiler, Babailer gibi adlarla anılan
topluluklar da gِrülür.
Anadolu'da 11. yüzyıl
ortalarından
sonra beliren ve 18. yüzyıla
gelindiğinde
çok geniş
bir alana yayılan
bu dinsel yapılar
Anadolu halkları
içinde oldukça geniş
bir tabana oturur. Gerek Selçuklular, gerekse de Osmanlılar'da
şeriata
dayalı
yِnetim
anlayışıyla
bağdaşmayan
bir gِrüşü
benimseyen bu yapılarla
birlikte toplum ikiye bِlünmüş
gibidir. Denilebilir ki, bu "bِlünme"
sonucunda büyük iller ve çevrelerinde Sünni kuruluşlar,
kırsal
kesimlerde ise, Alevi kuruluşlar
daha etkindir. İnanç
ve davranış
ayrılıında
kendisini gِsteren
bu bِlünme,
zaman zaman, mevcut düzeni sarsıcı
ayaklanmalara da yol açacaktır.
Ancak biz ne bu yapılara
ne de bu yapıların
yol açtıı
ayaklanmalara girmeyeceğiz.
Irak-Suriye üzerinden de Sünnilik temelinde inançlar giriyordu. Bu inançlar
kendisini çeşitli
tarikat türü yapılarda
da somutluyacaktır.
Mevlevilik, Kadirilik, Nakşibendilik,
Rıfailik
gibi tarikatlar bunlardan bazılarıydı.
Sünnilik temelinde bu yapılar,
süreç içinde mevcut sِmürü
düzenleriyle bütünleşeceklerdi.
Zaten bu durum, tarikat olgusunun sınıflar
mücadelesi içinde üslendiği
misyona da aykırı
değildi.
Mezhepler ve tarikatların
ilk çıkışında
aslında
belirleyici olan, onun, ezilen-sِmürülen
yıınların
mevcut resmi ideolojiye karşı
tavrı
olmasıdır.
Dolayısıyla
ezilen-sِmürülen
yıınlar
dolaylı
da olsa mevcut sِmürü
ve zulüm düzenlerine karşı
çıkmış
oluyorlardı.
Mevcut düzende ezilen, sِmürülen
halklar, ِzellikle
de kargaşanın,
kaosun yaşandıı
dِnemlerde
sıınacağı
bir liman arayışındadır.
İşte
bu liman genellikle tarikatlardır.
Ve halklar, genellikle resmi din anlayışının
dışındaki
dinsel yapıları
tercih ediyorlardı.
Zaten yokluk ve kıtlık
içinde yüzen kitleler karşısında
hala mevcut düzeni savunan bir dinsel yapının
da kendisine taraftar bulması
mümkün değildi.
Feodalizm çağında
ortaya çıkan
tarikat olgusunu, iki ana gruba ayırarak
ele almak da mümkündür. Bir tarafta ezilen-sِmürülen
yıınların
tepkisini ifade eden tarikatlar vardır.
Anadolu'da en genelde bu Alevilik olmuştur.
Diğer
yandan ise Sünni kِkenli
tarikatlar bulunmaktadır.
Bu tür tarikatlar da, halk saflarına
sızdırılan,
sِmürü
düzenlerinin meşrulaştırılmasının
araçları
olmuştur.
Buraya kadar tarikatların
hangi koşularda
ortaya çıktıını
ve sınıflar
mücadelesindeki yerini ortaya koymaya çalıştık.
قimdi
Anadolu'da ortaya çıkan
ilk Sünni tarikatları
birer birer ele alalım.
Kazeruniye, Mevleviye, Bayramiye, Zeyniye, Rifaiye, Kadıriye,
Halvetiye, Nakşibendiye
ve Melametiye Anadolu'da gِrülen
ilk tarikatlar olacaktır.
Bu tarikatların
bir kısmının
ilk vatanı
Anadolu değildir.
Anadolu dışında
ortaya çıkmışlar
ve süreç içinde Anadolu'ya da yayılmışlardır.
Gerek Anadolu dışında,
gerekse de Anadolu'da doğan
bu tarikatların
bir kısmı
ilerleyen süreç içinde yok olurken, geri kalanlar ise günümüze kadar ulaşabilmişlerdir.
Ve bu tarikatlar, hala toplumsal yaşamda
gِzardı
edilemeyecek ِnemde
bir yere de sahiptirler. Ayrıca
bütün bu tarikatlardan yeni kollar, müstakil tarikatlar da ortaya çıkmıştır.
Kazeruniye ve Zeyniye yok olan tarikatlara
ِrnek teşkil
ederken, Kadiriye ve Nakşibendiye
gibi tarikatlar ise hala varlıını
korumaya devam etmektedirler.
a- RİFAİYE
(Rifailik)
Rifailik, 12. yüzyılda
Irak'ta Ahmet Rifai tarafından
kurulmuş
olan Sünni bir tarikattır.
Kısa
zaman içinde İslam
dünyasında
yayılan
bu tarikat, günümüzün de en yaygın
tarikatlarından
birisidir. Kur'an ve hadislere yorumlamaksızın
uymayı
savunurlar. Bu tarikat kuruluşundan
birkaç asır
sonra Anadolu'da da yayılmıştır.
Bir çok İslamcı
tarikatta olduğu
gibi bu tarikatında
kuruluş
amaçları
ve gِrüşleri
açısından
yazılanlarla
pratikleri arasında
uçurumlar vardır.
Sِzde
din adına
hareket eden bu tarikatlar gِrünürde
kendilerini dünya nimetlerinden soyutlayan ve Allah'a adayan bir sِylemleri
olmakla birlikte, tersine halk üzerindeki baskının,
sِmürünün
araçları
konumundadırlar.
Halkın
dini duyguları
sِmürülerek
din egemenliklerinin bir aracı
haline getirilmiştir.
Kurucusunun tanımına
gِre
Rifailik, bid'at ve hurafelerden uzak bir din, riyakarlıktan
uzak bir ibadet, Tanrı
dışındaki
varlıklara
bağlanmayan
bir yürek, bayağı
zevklere tutsak düşmeyen
bir nefis temeline dayanır.
Ancak, yaşamda
tersine bu sِylemlerle
ilgileri olmamıştır.
ضzellikle
ilk kuruluşlarından
sonra süreç içerisinde tamamen egemen sınıfların
egemenliklerini sürdürmede kullandıkları
araç haline gelmiş,
egemen sınıflarla
bütünleştikçe
halktan daha da uzaklaşarak
daha fazla yozlaşmış,
gericileşmiş,
geri bir inanış
çerçevesinde de olsa varolan değerlerini
tamamen yitirmişlerdir.
Rifailik, bütün İslam
dünyasına
yayılırken,
Anadolu ve Rumeli'de de kendisine taraftar bulmuştur.
Ancak buralardaki Rıfailer
zaman içinde fütüvet ve Bektaşiliğin
etkisi altına
girerek ِzgünlüklerini
büyük ِlçüde
kaybetmişlerdir.
Rıfailik
de diğer
birçok tarikat gibi çok sayıda
kollara ayrılmıştır.
Başlıca
kolları
Sayyadiye, Kavyaliye, Niriye,
İzziye,
Fenariye, Burhaniye, Fazliye, Cündeliye, Cemiliye, Diriniye, Ataiye, Sebsebiye,
İmadiye
ve Kantaniyedir. Rıfaiye
tarikatı
da diğer
bir çok tarikat gibi Osmanlı
devletinin halka karşı
zulmüne karşı
olmamış,
Osmanlı'nın
bu politikalarının
destekçisi olmuş
ve Osmanlı'dan
destek de gِrmüştür.
Sultan ـçüncü
Osman'ın
da bu tarikatın
müridi olması
bu durumun daha açık
bir gِstergesidir.
Rıfailik,
bugün gelinen noktada tamamen yozlaşmış
ve gericileşmiş
bir şekilde
günümüz Anadolu'sunda hala yaşayan
bir tarikattır.
Ancak siyasal yaşamda
herhangi bir etkinliği
yoktur.
b- KADİRİYE
(Kadirilik)
Kadirilik, 12. yüzyılda
Abdülkadir Geylani tarafından
Irak'ta kurulan Sünni bir tarikattır.
قeriat
kurallarına
uygun dinsel bir anlayış
izlemişlerdir.
Sünni İslam
tarikatları
içinde çok ِnemli
bir yer tutan ve birçok bağlıları
bulunan Kadirilik'ten yirmiye yakın
kol türemiştir.
Bunların
içinde en tanınanları
Esediyye, Halisiyye, Rumiyye, Hilaliyye, Yafiiyye, Garibiyye,
İseviyye,
Ekberiyye ve Eşrefiyye
kollarıdır.
İslam
dünyasının
en yaygın
üç tarikatından
biri olan Kadiriye tarikatını
Anadolu'ya taşıyan
15. yüzyılda
şair
Sugi Eşrefoğlu
Rumi'dir. İlk
olarak bu tarikat
İznik
yِresinde
kurulmuştur.
16. yüzyılda
da Kadiriye, İsmail
Rumi ile İstanbul'a
ulaşmıştır.
Dolayısıyla
Eşrefiye
ve Rumiye olmak üzere iki kol halinde varlıını
sürdürmüştür.
Günümüzde hala varlıını
koruyan kolu sadece Eşrefiye'dir.
Kadirilik ortaya çıkışından
itibaren Sünniliği
benimsemiş
bir tarikattır.
قeriat
kurallarının
dışına
çıkılmasına
kesinlikle karşıdırlar.
Toplumsal gelişmeye
karşı
olmuşlardır.
Hatta ilerici değişimler
karşısında
ortaya çıkan
gerici ayaklanmalarda başı
çekmişlerdir.
ضzellikle
Arap ülkelerindeki Kadiriler Osmanlı'nın
dağılma
sürecinde bazı
tavizler karşılıında
İngiliz
emperyalizmiyle işbirliği
yapmışlardır.
c- HALVETİYE
(Halvetilik)
Halvetilik, 14. yüzyılda
İran-Afganistan
bِlgesinde
doğmuştur.
Gizli zikir yِntemini
kullanan Sünni bir tarikattır.
ضmer
Halveti tarafından
kurulan bu tarikat,
ِzellikle Türkler arasında
en yaygın
olan tarikatların
başında
yer alır.
Bu tarikatın
bir başka
ِzelliği
de en çok kol ve
şubeye sahip bir tarikat olmasıdır.
Halvetiye kِkenli
40 civarında
tarikat vardır.
Tarikat ِnce
Cemaliye, قemsiye,
Rüşeniye
ve Ahmediye olmak üzere dِrt
ana kola ayrılmıştır.
Daha sonra bu ana kollardan onlarca alt kollar çıkmıştır.
Halvetiye, 15. yüzyılın
ikinci yarısında
Anadolu'ya Erzincanlı
Muhammed Bahauddin tarafından
getirilmiştir.
ضmer
Halvet, şeriat
ilkelerine bağlı,
dinle tasavvufun uzlaştırılması
temelinde bir inanç sistemi kurmaya çalışmıştır.
Ona gِre
şeriatın
bütün kurallarına
uymak gerekir. Dinin
ِzü ibadet ve zikirdir. Zikir,
toplumdan uzakta, içe kapalı
bir yaşam
biçimiyle gerçekleştirilir.
Bu tarikat İran,
Suriye, Irak, Mısır,
ve Anadolu başta
olmak üzere geniş
bir alana yayılır.
Zaman içinde daha da etkinliği
artar ve 40 kol'a ulaşır.
Bِylesi
bir gelişmeye
karşı
bu tarikat, kendi içinde
ِnemli bir yenilik gِstermez.
Halvetiler, ağırlıkla
Anadolu'da gelişir.
Diğer
bِlgelere
de yayılmış
olmasına
rağmen
Anadolu'daki gibi bir güce ulaşamaz.
Halvetilik Anadolu'da en fazla yayılan
bir tarikat olmuştur.
Ve bu durumu Cumhuriyetin ilanına
kadar sürmüştür.
Halveti kِkenli
tarikatlar, genelde Osmanlı
iktidarının
destekçisi konumunda olmuşlardır.
Ve devletin ِnünü
açmasıyla
bu tarikat her yerde kendisine zemin bulmuştur.
Osmanlı
tahtına
geçen 36 padişahtan
yarısı
Halvetiye tarikatının
kollarından
birine mensuptur. Diğer
bir deyişle
Halvetilik, mevcut tarikatlar içinde Osmanlı
devletiyle en fazla bütünleşmiş
bir tarikattır.
d- NAKقİBENDİYE
(Nakşibendilik)
Mehmed Bahaeddin Nakşbend
tarafından
14. yüzyılın
ikinci yarısında
Buhara yِresinde
kurulan, herşeyiyle
şeriata
bağlı
Sünni tasavvuf anlayışının
en ِnemli
temsilcisi olan bir tarikattır.
Anadolu'ya 15. yüzyılın
ikinci yarısında
Simavlı
Molla İlahi
tarafından
getirilmiştir.
Ve bu dِnemden
sonra Nakşibendilik,
hızla
gelişmiş
ve Osmanlı'yla
bütünleşmiştir.
Birinci Abdülhamit ile Dِrdüncü
Mustafa'nın
Nakşibendi
olması
bu açıdan
tesadüf değildir.
Osmanlı'ya
bağlılıının
ِdülü, kapatılan
Yeniçeri Ocağı'nın
Bektaşiliğe
ait tekkelerinin devlet tarafından
bu tarikata devredilmesi olmuştur.
Cumhuriyetin ilanıyla
birlikte birçok tarikat giderek yok olurken, Nakşibendiler
kendilerini korumayı
başaracaklardı.
ضzellikle
de 1940'lı
yılların
ikinci yarısından
sonra ِnü
açılacaktı.
Ve Nakşibendiler,
günümüz Türkiyesi'nde en yaygın
ve en güçlü tarikatlardan birisi olacaktı...
İran'ın
Buhara yِresinde
ortaya çıkan
Nakşibendilik,
başta
Hindistan olmak üzere birçok bِlgeye
yayılmıştır.
Ancak en fazla tutulduğu
yer Anadolu olmuştur.
Bِylesi
bir tablonun ortaya çıkmasında
Osmanlı
sultanlarının
koruma ve güçlendirme politikalarının
ِnemli bir yeri vardır.
Zikir (Tanrı
adını
mırıldanma)
temeline dayanan Sünni bir tarikattır.
قeriat
dışı
ya da şeriata
aykırı
bir inanç ve gِrüşleri
yoktur. Gerçekleştirilmek
istenen sadece katı
bir dindarlıktır.
Bu bakımdan
aslında
tasavvuf dışı
bir tarikattır.
Tasavvufla sadece biçimsel temelde bir bağı
vardır.
Bu biçimsel bağ
da, kendinden geçme yoluyla, yani zikir ile Tanrıyla
ilişki
kurma amacıyla
sınırlıdır.
Bu tarikatta zikir içten ve sessizce (mırıldanmayla)
yapılır.
Nakşibend,
kumaşların
nakışlarını
ipek tellerle bağlayıp
tezgaha hazırlayan
kimse demektir. Ruhun da bir nakış
gibi Tanrısallıa
hazırlanması
gerektiği
mantıından
hareketle bu tarikata, Nakşibendilik
adı
verilmiştir.
Her türlü yeniliğin
karşısında
olan Nakşibendiye,
ortaya çıkışından
bugüne kadar hep egemen sınıflarca
kullanılmıştır.
Osmanlı
sultanları
bu tarikatı,
halkın
memnuniyetsizliğini
frenlemede kullanmakla yetinmemişler;
yeri geldiğinde
ilerici hareketlere karşı
vurucu güç olarak da kullanmışlardır.
Ulusal Kurtuluş
savaşı
dِneminde
yaşanan
birçok gerici ayaklanmada başı
Nakşibendi
tarikatı
çekmiştir.
İran
kِkenli
bir tarikat olan Nakşibendiliğin
7 kolu vardır.
Bunlar içinde günümüze değin
gelebilen ve gücünü koruyabilen sadece Nurculuk ve Süleymancılıktır.
Nurculuk ile Süleymancılık
da birçok kollara ayrılacaktır.
e- KAZERUNİYE
Anadolu'da gِrülen
ilk tarikat ِrgütlenmelerinden
birisi olan Kazeruniye, aslında
11. yüzyılda
İran'da
doğmuştur.
Ve 13. yüzyılda
da Anadolu'ya gelmiştir.
Erzurum, Amasya, Konya, Edirne ve Bursa yِrelerinde
kurduğu
dergahlarda faaliyet yürüten bu tarikat, çok fazla yayılma
olanağı
bulamadan 16. yüzyıldan
sonra tarihe karışmıştır.
قiraz
doğumlu
Ebu İshak
İbrahim
bin قehriyar
(Kazeruni) tarafından
kurulan bu Sünni tarikat,
İshakiye
ya da Mürşidiye
adlarıyla
da tanınmıştır.
İran'da
Safeviler dِneminde
Kazeruniye tarikatı
Safevilerin قia'yı
yaygınlaştırma
politikaları
sonucu devlet desteğinden
yoksun kaldıkları
için ve Safevilerin
İran'daki
merkezlerini dağıtmalarıyla
gerilerler. İran'daki
merkezin dağıtılmasıyla
bu tarikatın
Anadolu ve diğer
bِlgelerdeki
varlıı
da giderek sِnmeye
başlar.
Ve denilebilir ki, 16. yüzyılın
ikinci yarısından
sonra Kazeruni'nin kurduğu
bu tarikatın
bağlısı
kalmamıştır.
f- MEVLEVİYE
(Mevlevilik)
Mevleviye, 13. yüzyılda
Anadolu'da doğan
ilk tarikatlardan birisidir. Kurucusu Mevlana Celaleddin Rumi'dir. Anadolu'da
etkin olan Sünni tarikatlardan biri olan Mevleviliğin,
gerçek anlamda tarikat olarak
şekillenmesi
aslında
Mevlana'nın
oğlu
Sultan Velet tarafından
gerçekleştirilmiştir.
Konya merkezli doğan
bu tarikatın
ِzelliklerinden birisi,
اelebi
adı
verilen ve Mevlana soyundan gelen
şeyhlerce
yِnetilmesidir.
Tanrının
ve peygamberinin açık
sِzlerine
uyan ve bunlardan gizlenmiş
sayılan
anlamlar çıkarmak
için yorum yapan Mevlevilik, tasavvuf tarikatlarının
ortak felsefesi olan "varlık
birliği"
(Vahdeti Vücud) inancına
da sıkı
sıkıya
bağlıdır.
Bu inanca gِre
Tanrı
yaratan değil
beliren yani tezahür edendir. Sünnilikle bağdaşmayan
bu anlayış
insana verdiği
değer
boyutuyla Mevlevileri diğer
sünni tarikatlardan ayıran
ِnemli bir
ِzelliktir.
Bunun dışında
Mevlevilik anlayışının
daha birçok ayrıntıları
da Sünnilikle bağdaşmaz.
Dinsel tِrenlerinde
müzik ve raksın
olması,
varlık
birliği
inancını
savunması
ve قii
eğilimleri
taşıyor
olması
gibi olgulardan dolayı
Osmanlı'nın
resmi din anlayışıyla
da çelişen
yanları
vardır.
Vahdet-i vücud anlayışından
doğan
Mevleviliğin
başlıca
ilkesi, insanı
sevmenin Tanrıyı
sevmek demek olduğunu
savunmasıdır.
Ancak bu ِzelliklerine
karşın
Osmanlı'nın
halka yِnelik
zulmüne karşı
bir tavır
içerisinde olmamıştır.
Bugün ise ciddi bir gücü olmayan elit bir çevre konumundadır.
g- ZEYNİYE
Zeynuddin Hafi'nin kurduğu
bu tarikatı
15. yüzyılın
ortalarına
doğru
Anadolu'ya getiren Sufi Abdullatif-i Kudsi'dir. Anadolu'daki merkezi Bursa olan
bu tarikat, 15. ve 16. yüzyıllarda
diğer
büyük şehirlerde
açtıı
tekkelerle Anadolu genelinde yayılmaya
çalışmıştır.
Ancak Mevlevilik gibi bu tarikat da halka uzak durmuştur.
Dolayısıyla
da yaygınlık
kazanamamıştır.
اevresine
daha çok devlet erkanından
elit bir tabakayı
toplamayı
başarabilen
bu tarikat, 17. yüzyıldan
sonra varlıını
koruyamayarak yok olur. Sultan Yıldırım
Beyazıd
ile Sultan Birinci Mehmed de Zeyniye mensubudurlar. Bu durum bu tarikatın
Osmanlı
katında
yerini çok açık
bir biçimde ortaya koymaktadır.
Belli başlı
bu Sünni tarikatlar dışında
Bayramilik ve kolları
(Bayramiyei, قemsiye,
Melamiyei, Bayramiye, Celvetiye), Melamilik ve kolları
(Melamiye-i Bayramiye, Melamiye-ı
Nuriye, Melamiye-i Kassariye) gibi Sünni tarikatlar da vardır.
Ancak bu tarikatların
diğerlerinden
farklı
olarak halkçı ِzellikler
taşımaları
ve egemen sınıflarla
işbirliği
içinde olmamaları,
egemen sınıfların
(Osmanlı'nın)
baskısına
maruz kalmışlardır.
ضrneğin,
halkçı
yanlarından
dolayı
da birçok Melamiye
şeyhi
darağacında
can vermiştir.
Bunlardan birisi de Melamilik'in bir başka
kolu olarak ortaya çıkan
Hamzavilik'in kurucusu olan
قeyh
Bali Hamza'dır.
Bu Melamiye şeyhi,
şeyhülİslam
Ebusuud'un verdiği
bir fetva ile asılarak
ِldürülmüştür.
ضzellikle
Kِprülü
Fazıl
Ahmed Paşa
dِneminde
birçok Melami kovuşturmaya
uğramaktan,
ِldürülmekten kendisini
kurtaramamıştır.
Yine Bayramiye tarikatının
kurucusu Hacı
Bayram Veli bu halkçı
yanlarından
dolayı
Edirne'de sarayda sorguya çekilmiştir.
Bu yanıyla
bu tarikatlar yazı
kapsamında
anlatılan
tarikatların
dışındadırlar.
Buraya kadar Anadolu'da kendisini gِsteren
ilk tarikatlardan en
ِnemli sayılabilecek
olanları
ele aldık.
Ele aldıımız
bu tarikatların
ortak yanı
قeriat
savunucusu olmalarıydı.
Alevi tarikatları
ise konumuz dışında
tuttuk. اünkü
bu tarikatlar istisnalar hariç resmi din anlayışının
dışında
ve ona muhalif olan tarikatlardı.
Belli yanlarıyla
anlatmaya çalıştıımız
bu tarikatlar, daha sonra ortaya çıkacak
olan قeriatçı
tarikatların
ya ِncelleri
ya da onları
besleyen tarikatlar olacaktı.
Denilebilir ki bu coğrafyada
ortaya çıkan
onlarca irili ufaklı
tarikat, adını
andıımız
bu tarikatlardan doğmuştur.
Ya onların
kolları,
şubeleridir
ya da onların
içinden çıkan
müstakil tarikatlardır.
Evet ele aldıımız
bu tarikatların
ortak yanı
Sünni kِkenli
olmalarıydı.
Bِyle
olmakla birlikte bu tarikatlar ve devamcılarının,
bütün kurallarının
herşeyiyle
Sünnilikten gelme olduğunu
sِylemek
pek mümkün değildir.
Ortadoğu
coğrafyasında
daha ِnce
ortaya çıkan
bütün inanç sistemlerinin izlerini bu tarikatlarda gِrmek
olasıdır.
Zerdüştlükten
tutun da Batı
Anadolu halklarının
eski inançlarına
kadar birçok dinsel inançtan izler bu tarikatlarda yaşamaya
devam eder.
Sünni tarikatların
hemen hepsi şeriata
bağlıdır.
Daha baştan
bu durumu kabul etmişlerdir.
Ancak tarikatların
kuralları,
şeriat
çerçevesinde sınırlı
kalmamıştır.
Dolayısıyla
şeriat
dışı
kurallar, birçok Sünni tarikatta kendisine yer bulmuştur.
ضzellikle
bu durum şeriatın
temel olduğu
devletlerin egemenliği
altındaki
bِlgelerde
ortaya çıkan
Sünni tarikatlarla resmi din anlayışı
arasında
çelişki
oluşturacaktır.
İşte
tam da bu noktada Sünni tarikatların
devlete bakış
açısı
devletle ilişkileri
ِnem kazanmaktadır.
Belirleyici olmaktadır.
Eğer
sadece Sünni değil,
herhangi bir tarikat, devleti destekliyorsa, onun Sünnilik dışı
kuralları
gِrmezden
gelinir; bu tarikat,
şeriat
dışı
ilan edilmez. Dolayısıyla
da varlıını
korur; hatta devletten destek bile alır.
Ancak herhangi bir tarikat devlete karşı
çıkarsa,
yani halktan yana tavır
alırsa,
işte
bu durumda o tarikatın
şeriat
dışı
kuralları
hatırlanır.
Mahkemeler kurulur; fetvalar verilir; darağaçları
hazırlanır.
Tıpkı
Osmanlı
dِneminde
Melamiler'in başına
gelenler gibi...
OSMANLI DضNEMİNDE TARİKATLAR
Osmanlı
Devleti'nin kuruluş
sürecinde egemen sınıflarla
halk arasındaki
çelişkiler
yumuşaktı.
Ekonomik bِlüşümün,
ِrf ve adetlere gِre
yapılmasına
ِzen gِsterilmektedir.
Ve Anadolu'da İslam
ِrtüsü altında
hareket eden çok sayıda
farklı
politik akımlara
tanık
olunmaktadır.
Buna rağmen
iktidarı
elinde tutanlar, bu çevrelerle anlaşarak
onların
desteğini
alma yanlısıdırlar.
Bunun en ِnemli
nedeni henüz güçlü olmayan Osmanlı
Devleti'nin kuruluş
sürecinde olması
ve bu çevrelerin desteğine
duyduğu
ihtiyaçtır.
İşte
bu koşullarda
halk saflarında
düzeni hedef alan herhangi bir tepki henüz yoktur. Ne zamanki devlet, kendini sağlam
temeller üzerine oturtarak güçlenmeye başlar,
işte
o zaman halk ile egemen sınıflar
arasındaki
çelişkiler
giderek keskinleşecektir.
Bu durumun ilk ِrneği
15. yüzyıldaki
قeyh
Bedreddin Hareketi olacaktır.
Egemen sınıfların
devlet ِrgütlenmesini
yeterince güçlendirdikten sonra, artık
halkın
desteğine
ihtiyaçları
kalmamıştı.
İşte
bu koşullarda
iktidar sahipleri, tehlikeli gِrünen
herşeyi
zaman içinde budamaya başlarlar.
Tekkelerin işlevi
camilere devredilir, Baba ve
قeyhlerin
yerine imamlar ikame edilir. Vaktiyle devletin dayanağı
olan eski gِçebe
muhariplerin yerini "kul" askerler alır.
Ve giderek başlangıçta
belirli sınırlar
içinde var olan adil işleyiş,
yerini egemen sınıfların
mutlak çıkarlarını
gِzeten
bir anlayışa
bırakacaktı.
Bu arada gِçebe
Türkmen de, yerleşikliğe
zorlanacaktı.
Kuruluş
sürecinde gِz
yumulan tarikat ve tekkelere süreç içinde iyi gِzle
bakılmamaya
başlanır.
Medreseler ve bu medreselerde Sünni
İslam
anlayışı
giderek güçlendirilir. Ve bu anlayış
devletin resmi anlayışı
haline getirilir. Temellerini sağlam
zeminler üzerine kurduğunu
düşünen
Osmanlı
için artık,
devlette istikrar sağlayıcı
bir unsur olarak Sünni
İslam
temel alınacaktır.
Bu durum Fatih dِneminde
başlatılacaktır...
Kuruluşunda
bir devletçik olan Osmanlı,
süreç içinde bir imparatorluk haline gelirken, egemen sınıflar
onun artık
değişmez
ve ebedi olduğu
inancında
olacaklardı.
Ancak bunun bِyle
olmadıı
da yaşananlarla
somutlanacaktı.
Osmanlı'nın
kendisini en güçlü gِrdüğü
dِnem
olan 16. ve 17. yüzyılda
imparatorluk, bir ayaklanma dalgasıyla
sarsılacaktır.
Evet "büyük ve dayanıklı"
gemi okyanus ortasında
fırtınaya
tutulmaktan kurtulamayacaktı.
Osmanlı,
sınıfsal
çıkarları
gereği,
Sünni anlayışa
yِnelirken,
Sünni anlayış
dışında
kalan her şeye
düşman
kesilir. اünkü
bu tür unsurlar onun düzeni için tehlikelidir. Bu nedenle bu tür yapı
ve unsurları
denetim altına
almaya, alamadıını
da yok etmeye yِnelir.
Tarikatlar işte
bu süreçte, ِzellikle
de 15. yüzyıldan
itibaren devletin sıkı
disiplini altına
alınmaya
çalışılır.
Bir yandan baskı,
diğer
yandan "satın
alma" yollarıyla
mevcut düzene entegre edilmeye çalışılır.
اünkü
Osmanlı,
bu yapıların
bir muhalefet odağı
olabileceğinin
farkındadır.
Bu arada Sünni tarikatlar kollanır,
geliştirilmeye
çalışılır.
Osmanlı
düzeninde tarikatların
ِnemli bir yeri vardı.
ضzellikle
Sünni tarikatlar devletin, kırsal
alanlardaki eli durumundaydı.
قehirlerde
medreselerin üstlendiği
misyonu, kırsal
alanda tarikatlar yüklenmişti.
Medreseler bir yandan devletin ihtiyaç duyduğu
din ve devlet memurlarını
yetiştirirken
diğer
yandan da dini denetim gِrevini
yapıyordu.
Kırsal
alanlarda dini denetim gِrevini
ise ehlileştirilmiş
Sünni tarikatlar üstlenmişti.
Bu tarikatlar bir yandan Sünniliğin
yayılmasına
hizmet ederken, diğer
yandan Alevi halka karşı
kullanılıyordu.
Bu tarikatların
kullanılması
Osmanlı
Devleti'nin son dِnemlerine
doğru
daha da boyutlanacaktı.
SـNNİLİK
RESMİ
DİN
OLUYOR;
SـNNİ
TARİKATLARA
GـN
DOذUYOR
Anadolu'da ilk tarikatların
ortaya çıktıı
dِnem,
aynı
zamanda Osmanlı
Devleti'nin de ilk nüvelerinin atıldıı
dِnemdi.
Denilebilir ki tarikatların
gelişimiyle
Osmanlı
Devleti'nin gelişmesi
neredeyse atbaşı
gidecektir. Bِyle
olmakla birlikte tarikatların
Anadolu'da boy verdiği
dِnem
aynı
zamanda merkezi bir otorite boşluğunun
yaşandıı
bir dِnem
olarak karşımıza
çıkar.
Dolayısıyla
bu ortamda tarikatlar, daha rahat gelişme
olanağı
bulurlar. Bu durum Osmanlı'nın
ilk dِnemlerinde
de devam eder. Ta ki, Osmanlı'nın
Sünniliği
resmi din anlayışı
olarak kabul etmesine kadar.
Fatih'e kadar Osmanlı
Devleti hemen hemen bütün tarikatlarla herhangi bir çatışmaya
girmemeye ِzen
gِsterir.
Aynı
durum tarikatlar açısından
da geçerlidir. Alevi ve Sünni tarikatların
Anadolu'nun Müslümanlaştırılmasında
ِnemli
bir yeri vardı.
Dolayısıyla
Osmanlı
Devleti, bütün tarikatlara çeşitli
yardımlarda
bulunmaktan da kaçınmıyordu.
Ancak bu durum Fatih'in tahta geçmesinden sonra bozulmaya başlar.
Merkezi devlet otoritesini güçlendiren Osmanlı
sınıfsal
çıkarları
gereğince
Sünniliği
resmi din olarak seçer. Fatih'e kadar güçlendirilen devlet, artık
daha geniş
bir alana el atmak peşindedir.
İslamiyet
içinde en yaygın
mezhep Sünniliktir. Ve Osmanlı,
İslam
dünyasının
liderliğine
oynamaktadır.
Bِyle
olunca Sünni tarikatlar kollanacak, Sünni olmayanlar ise devletin baskılarıyla
karşılaşacaktır.
Ağırlıını
Sünniliğin
oluşturduğu
İslam
dünyasında
tek merkezi otorite olma yolunda ilerleyen Osmanlılar
açısından
Sünniliğin
seçimi doğal
bir sonuçtu. Fatih'le birlikte Osmanlılar,
bir yandan medreselerle kentlerde dini eğitimi,
dolayısıyla
da buralarda yaşayan
halkı
denetim altında
tutarken tarikatlara da
ِzel bir politikayla yِnelmeye
başlar.
Ağırlıkla
kırsalda
yoğunlaşan
tarikatlardan Sünni olanlarla daha sıkı
ilişki
geliştirmeye
ِzen gِsteren
Osmanlı,
bu yolla kırsalda
yaşayan
halk üzerindeki otoritesini güçlendirmeye çalışır.
Bu arada ayaklanmaları
ateşleme
potansiyeli taşıyan
tarikatların,
ِzellikle de Alevi kِkenli
olanların
ِnünü kesmeyi amaçlamaktadır.
Bu nedenlerle Sünni tarikatlar güçlendirilir;
ِnü açılır
ve her türlü ekonomik destek sunulur.
İşte
bu noktadan sonra Sünni tarikatlarla Osmanlı
iktidarı
arasında
bir çıkar
birliği
oluşmaya
başlar.
Sünni tarikatlar bu dِnemden
itibaren giderek daha da ehlileşirler.
Devletle sürdürülen yakın
ilişki
içinde başlangıçta
sınırlı
da olsa var olan halkçı
yanlar tِrpülenir.
İstisna
da olsa bu gidişata
direnen bazı
Sünni tarikatlar ise baskı
ve zor yoluyla ya yok edilir ya da boyun eğdirilir.
Tıpkı
15. yüzyıl
sonları
ile 16. yüzyıl
başlarında
Günşenilik'in
başına
gelenler gibi. Baskı
ve zor karşısında
"hizaya" sokulan tarikatlar ise, halkçı
yanları
tِrpülendikten
sonra kullanılma
sürecine dahil edilir. Osmanlı,
bir yandan baskı,
diğer
yandan "satın
alma" politikalarıyla
amacına
ulaşmaya
çalışır.
Ve bِylece
işbirlikçi
tarikatlar, baskı
ve zulüm düzeninin sürdürülmesinde kullanılmaya
başlanır.
Denilebilir ki, kullanılma
geleneğinin
kِkleri
daha bu dِnemde
atılıyordu.
Ve bu olumsuz gelenek zaman içinde kِkleşerek
günümüze değin
taşınacaktı...
HALİFE
SULTANLAR, KATLİAMLAR
VE KULLAŞTIRILAN TÜRKMENLER
Fatih'ten sonra da Osmanlı
genişlemeye
devam eder. Küçük bir devletten büyük bir imparatorluk haline gelir. Bu genişleme
Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman'la doruk noktasına
çıkar.
Yavuz Sultan Selim'le birlikte Halifelik Osmanlı'nın
eline geçer. Osmanlı
artık
sadece İslam
dünyasının
en güçlü iktidar odağı
değil,
aynı
zamanda dini lideridir de. Ancak bütün bunlar çok çeşitli
halkların
kul haline getirilmesiyle mümkün olmuştur.
Ve Osmanlı'nın
bu büyümesinin asıl
yükünü Anadolu halkları
çekmiştir.
Bu süreçte yukarıda
ismini saydıımız
tarikatların
Osmanlı'nın
güçlenmesinde ve Anadolu halklarının
kul haline getirilmesindeki yeri gِzardı
edilemez. Yapılan
onlarca fetih savaşlarında
ِlen ve
ِldüren halktır.
Osmanlı
ordusunu besleyen yine halktır.
İşte
bu yükün omuzlanmasını
telkin eden tarikatlardır.
Bu dِnemde
sınıflararası
çelişkiler
daha da derinleşirken,
bu durum kendisini Celali Ayaklanmalarında
gِsteriyordu.
Osmanlı
egemen sınıfları
"Allah'tan sıhhat,
Devletten gelir" beklerken halka düşen
ise üzerine giydiği
bir metrelik çaput ile karnına
giren bir tas çorbaydı.
Halkın
içinde bulunduğu
durum her geçen gün daha da kِtüleşirken
devletle bütünleşen
قeriatçı
tarikatlar halka boyun eğmeyi
telkin etmeye devam ediyorlardı.
Halk bir yandan devletin baskı
ve zoruyla, diğer
yandan tarikatların
telkinleriyle kuşatma
altına
alınıyordu.
Bu kuşatmada
tarikatlar, halkın
yanında
gِzükerek
üzerlerine düşenleri
sinsice yapıyorlardı.
Dalgalar halinde Orta Asya'dan milyonlarca yarı-gِçebe
Türkmen, yola çıkmış;
Anadolu'ya kadar gelmiştir.
Bunların
bir kısmı
eski geleneklerini Alevilik içinde yaşatmaya
çalışmışlardır.
Bir kısmı
da Sünnileştirilmiştir.
Sünnileştirilme
politikasının
bir ayağı
devletin baskı
mekanizması
olurken, diğer
ayağı
da Sünni tarikatlardır.
Bِylece
ilkel komünal toplumun eşitlikçi
değerlerinden
bir kısmını
hala koruyan; ِzgürce
bir yaşam
süren Türkmenler, feodal düzen içine sokulmuş;
ِnce yerleşik
hayata geçirilmiş,
ardısıra
da reaya yani toprak kِlesi
haline getirilmiştir.
Ve yüzyıllar
boyunca baskı,
sِmürü
ve zulüm altında
yaşamak
zorunda bırakılmıştır.
Kısacası
tarikatlar, Osmanlı'nın
feodal boyunduruğu
için Türkmen'in boynunu bükmesini ve kul olmasını
sağlamışlardır.
Ve bu yaptıkları
işin
ِdülünü de sağlanan
ekonomik çıkarlarla
almışlardır.
Onlar bunlarla da yetinmemişler;
Anadolu halkları
baskı,
zulüm ve sِmürüye
karşı
yeter artık
dediğinde
yine devletin yanında
saf tutmuşlardır.
Başta
Nakşibendilik
olmak üzere Kadirilik, Rıfailik
ve Halvetilik gibi tarikatlar, baskı,
zulüm ve sِmürü
çarkının
bir parçası
haline gelmişlerdir.
Anadolu halklarını
Osmanlı'nın
kulu haline getirmekle de yetinmeyen bu tarikatlar, halklar üzerinde hem dinsel
baskı
aracı
hem de fiili saldırı
aracı
olmuşlardır.
Anadolu'da yaşanan
bütün kıyımlarda
onlar, Osmanlı
sultanlarının
yanında
yer almışlar
ve bu katliamları
alkışlamışlardır.
Bu tarikat şeyhlerinin
verdiği
fetvalar bunun en iyi kanıtlarıdır.
Bu fetvalarla katliamlar, halk nezdinde meşrulaştırılmak
istenmiştir.
Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman, 16. yüzyıl
boyunca Anadolu'da yüzbinlerce Alevi halktan insanı
katlederken bu tarikatlar yine devletin yanındaydılar.
Yavuz Sultan Selim,
İran
seferi ِncesinde
Anadolu'dan geçerken 40 bin Aleviyi de kırıma
uğratıyordu.
Hem de hiçbir kıpırdanmanın
olmadıı
bir süreçte arkasını
sağlama
alma adına
bu katliamı
gerçekleştiriyordu.
Yine destekçileri arasında
tarikatlar vardı.
Halifeliği
zorla ele geçirdikten sonra Osmanlı'nın
resmi ideolojisi olan Sünni
İslam
anlayışında
gericileşme
devam ediyordu. Devlet, kendi ideolojisinin dışındaki
her türlü ideolojiye, düşünceye
tahammülsüzleşmişti.
Ve bunları
baskı
ve zulümle ezmeye ve yok etmeye çalışıyordu.
Bunların
dışında
tarikatların
da yeterli olmadıı
noktada devreye, devletle resmen bağı
olmayan ama, bizzat devletin
ِrgütlediği
sivil hareketler giriyordu. Kadızadeliler
Hareketi, bunların
tipik ِrneğiydi.
Osmanlı'da
kullanılacak
araç çoktu. Yeri geldikçe bunlar gündeme getirilecekti.
BATILILAقMA
HAREKETLERİ
VE "ANTİ-BATICI"
SـNNİ
TARİKATLAR
Osmanlı
düzeninin güçlü olduğu
dِnem
boyunca devlet-tarikat ilişkilerinde
herhangi bir sorun yaşanmaz.
Ancak bu durum düzende çِküş
başlamasıyla
değişmeye
başlar.
ضzellikle
çürüyen düzeni ayakta tutmayı
amaçlayan Batılılaşma
hareketlerinin gündeme gelmesiyle tarikatlarla Osmanlı
iktidarı
arasında
bir takım
çelişkiler
açıa
çıkar.
Ancak bu çelişkiler
hiçbir zaman uzlaşmaz
boyutlara ulaşmayacaktır.
Ve mevcut çıkar
birliğinin
doğal
sonucu olarak sِzü
edilen tarikatlar, devletin karşısında
olmamaya ِzen
gِstereceklerdir.
Onların
karşı
olabilecekleri birey olarak ya sultandır,
ya vezirlerdir. Onlar da etkisiz kılınırsa
sorun bitecektir.
Daha ِnce
de belirttiğimiz
gibi Osmanlı
iktidarı
ile bu tarikatlar arasında
bir çıkar
birliği
vardır.
Bu çıkarlar
kimin aleyhine bozulursa o taraf harekete geçer. Daha çok bu durum tarikatlar açısından
sِz
konusudur. Mevcut düzen bu tarikatların
olanaklarını
sınırladıında,
yapılan
yardımlar
kesildiğinde
tepkiler "din elden gidiyor" gerekçesiyle başlar.
Bِyle
olmakla birlikte denilebilir ki, tarikatların
büyük bir kısmı
baskı
ve sِmürü
düzeniyle kolkola olmuş;
devletin koruyucu kanatları
da bu tarikatların
üzerinden hiç eksik olmamıştır.
18. yüzyılın
sonlarına
gelindiğinde
sadece Nakşibendilerin
durumu ortaya konduğunda
yaşanan
çelişkilere
rağmen
devletin tarikatları
hala nasıl
koruduğu
anlaşılacaktır.
Bu dِnemde
Nakşibendilerin
başında
Mevlana Halidi Bağdadi
vardır.
300 bin nüfuslu İstanbul'da
faaliyet yürüten Nakşi
tekkesi sayısı
52'dir. Yine bu tarikatın
Anadolu ve Arap coğrafyasında
12 bin kadar müridi de vardır.
Bu arada tarikatlar bu dِnemde
gerçekleşen
her türlü teknik gelişmenin
de karşısında
olmuşlardır.
Matbaa gibi birçok teknik gelişmeye
en fazla direnen kesimlerin başında
yine medreselerle bu tür tarikatlar olmuştur.
Bunun en ِnemli
nedeni yüzyıllardır
uyuttukları
halkın
uyanmasından
duydukları
korkuydu.
Osmanlı
sultanları
sadece Sünni değil
Sünni olmayan tarikatları
da kullanmış;
işleri
bitince de onları
ortadan kaldırmak
için harekete geçmekten kaçınmamışlardır.
19. yüzyılın
ikinci yarısında
Bektaşilik'in
başına
gelenler bu durumun en tipik
ِrneklerinden birisidir.
İkinci
Mahmut, Yeniçeri Ocağını
1826'da kaldırır.
Ve bu Ocağın
bağlı
olduğu
Bektaşi
tarikatını
da yasaklar. Mallarına
el koyarak, tekke ve zaviyelerini Nakşibendilere
devreder. Bu arada Bektaşiler
de kıyıma
uğratılır.
Ancak bu tasfiye hareketinde
قeriatçı
tarikatların
da büyük bir sorumluluğu
vardı.
Onlar da karara ortak olmuşlardı.
Bu durumu "Tarih'i Cevdet"te Ahmet Cevdet Paşa
şyle
anlatıyordu:
"... padişah
sarayı
içinde bulunan camide sadrazam, eski ve yeni
şeyhülislamlar,
sudur-u kiram nakşibendi
tarikatı
şeyhlerinden
Beşiktaşlı
Yahya Efendi, Mevlevi
şeyhlerinden
Galata قeyhi
Kudrettin Dede, Beşiktaş
şeyhi ile Zakirbaşı
قikarizade
قeyh
Ahmet Efendi, Merkez Efendi
şeyhi
Ahmet Efendi, ـsküdar'da
Nasuhizade şeyhi
قemseddin
Efendi, Halveti tarikatından
Hüdai şeyhi
قahap
Efendizade Seyyid Efendi, Bandırmalızade
Galip Efendi, Sa'diyeden kahveci
قeyh
Emin Efendi ve قura
ileri gelenleri topluca bulundukları
halde Meclis kuruldu. Padişah
da kafes arkasında
gِzetleyip
dinledikleri halde gِrüşmelere
başlandı.
İlk
ِnce
şeyhülislam
efendi sِz
aldı.
'Sizler Osmanlı
Devleti'nin yolunda
şeyhlersiniz.
Bu konuda duyduğunuz
ve bildiğiniz
nasıldır.
Bu gibileri hakkında
ne dersiniz?' deyince, kimileri: 'O tarikat adamları
ile ilişkilerimiz
olmadıı
için durumlarını
ve tutumlarını
bilemeyiz...' dediler. Kimileri de: 'ـsküdar'da
bu gibi dini inkar edenlerin olduğunu
sınırı
aşacak
derecede duyulmaktadır'
diye Bektaşilerin
işledikleri
kِtü
davranışları
sِylediler.
(...) karar verildi. Bunun üzerine 4 Zilhice günü gemicilerin ünlüleri sayılan
Kıncı
İstanbul
ağası
zade ve Salih babalar idam edilirler. Rumelihisarı'nda
şehitlik,
ِküz limanı,
Karaağaç,
Yedikule, Sütlüce, Eyüp,
ـsküdar,
Merdivenkِyü,
اamlıca
adlı
yerlerde bulunan Bektaşi
tekkeleri yıkılıp
içinde yatıp
kalkanlar da gِtürülüp
Darphane hapishanesine tıkıldı.
Sonra birer birer
şeyhülislam
tarafından
inançları
soruldu. قii
usulü üzere sakınarak
şeriat
yolundayız,
dediler. Sünni olduklarını
sِylemediler.
(...) şehitlikte
olan Mahmut Baba yedi adamı
ile Kayseri'ye, ضküz
limanındaki
Ahmet Baba, Yedikula'deki Hüseyin Baba ikişer
adamı
ile Hadim'e, Karaağaç
tekkesinde Hacı
Bektaş
Veli dedikleri kişi
ise sekiz müridi ve başkaca
babalar da birer yere sürgün edildi.
ضtekiler
Sünni kılıına
girdi ve ortada Bektaşi
adında
ve kıyafetinde
kimse kalmadı.
(...)" (Alevilik ile ilgili Osmanlı
Belgeleri. Baki ضz.
Sayfa:298-300)
YARI-SضMـRGE
OSMANLI VE TARİKATLAR
1838
İngiliz
Ticaret Anlaşması'yla
Osmanlı
Devleti yarı-sِmürge
haline gelir. Bu anlaşma
tarihe, "Tarihimizdeki ilk satılık
memleket vesikası"
olarak geçer. Ve bu durum ulusal Kurtuluş
Savaşı'na
kadar sürecektir. Bu süreçte Batı
karşıtı
sِylemlerine
devam ediyor olmalarına
rağmen
Sünni tarikatlar cephesinde sِmürgeciliğe
yِnelik
hiçbir tepki ortaya çıkmaz.
Aslında
sessiz kalarak Osmanlı
Devleti'nin bu yeni statüsünü onlar da kabul ederler.
Bu dِnemde
kapitalist ülkelerin açık
işgaline
karşı
birçok yerde tarikat liderleri, bağımsızlık
bayrağını
kaldırıyorlardı.
Yarı
sِmürge
Osmanlı'da
ise bu tarikatların,
sِmürgeleşmeye
karşı
herhangi bir tepkisi gِrülmüyordu.
Osmanlı
yarı
sِmürgeleşmiş
olsa da onların
gِzünde
devlet hala bir İslam
devletiydi. Ve bu da onlara gِre
yeterliydi. 19. yüzyıl
boyunca açık
işgalin
yaşandıı
bِlgelerde
"gavura alerji" temelinde ortaya çıkan
İslamcı
direniş
başta
Cezayir, Sudan, Libya,
اad,
Fas, Afganistan, Hindistan ve Kafkasya olmak üzere birçok yerde gِrülür.
Bir Nakşibendi
tarikatı
lideri olan قeyh
قamil,
Kafkasya'da 1830'lu yılardan
itibaren 25 yıl
boyunca اarlık
Rusya'sı
sِmürgeciliğine
karşı
koyarak işgali
25 yıl
geciktirir. Bir Kadiri tarikatı
lideri olan Emir Abdülkadir de yine aynı
dِnemde
1832-47 yılları
arasında
15 yıl
boyunca kabilelerden topladıı
40 ile 100 bin kişi
arasında
değişen
ordusuyla Cezayir'de Fransız
sِmürgeciliğine
karşı
savaşır...
Bu tabloyu aynı
dِnemde
yaşanan
başka
onlarca ِrnekle
zenginleştirmek
mümkündür. Ancak buna gerek yoktur. Bir Nakşibendi
tarikatı,
bir Kadiri tarikatı
lideri sِmürgeciliğe
karşı
bِyle
mücadele ederken, Anadolu'daki Nakşibendiler
ve Kadiriler ise Osmanlı'nın
yarı
sِmürge
olmasına
hem ses çıkarmıyorlar,
hem de İngiliz-Fransız-Alman-İtalyan
işbirlikçisi
son Halife-Sultanlarını
desteklemeye devam ediyorlardı.
Onlar bu tavırlarıyla
işbirlikçiliğe
ve kapitalist sِmürgeciliğe
ortak oluyorlardı.
Onursuzca olan gerçek budur. Zaten ülkemizdeki bu tarikatların
gerçek yüzleri açık
işgal
ve devamında
Ulusal Kurtuluş
Savaşı
dِneminde
yaptıklarıyla
daha açık
ortaya çıkacaktı...
1838 İngiliz
Ticaret Anlaşması
sonrasında
Batılı
kapitalist ülkelerin de dayatmasıyla
yeniden "batılılaşma"
hareketi başlamıştı.
1839'da ilan edilen Tanzimat'ı
1856'daki Islahat Fermanı
izlemişti.
Ve süreç içinde ikili anlaşmalarla
yarı
sِmürgecilik
ilişkileri
daha da güçlendiriliyordu. Bu dِnemde
Osmanlı
aydınlarının
gündeminde her geçen gün batılı
kapitalist ülkeler karşısında
daha fazla güç ve toprak yitiren Osmanlı'nın
durumu vardı.
Yaşanan
çِküşü
durdurmak için çeşitli
akımlar
çِzüm
üretmeye çalışıyordu.
Bu akımlar
Batıcılık,
Osmanlıcılık,
Türkçülük ve İslamcılık
akımlarıydı.
İslamcılık
henüz bir nüve halindeydi. Daha çok bir grup
İslamcı
aydın
tarafından
temsil ediliyordu.
ABDـLHAMİD'İN
VURUCU GـCـ
HAFİYE
TARİKATLAR
Osmanlı
düzeninde yaşanan
bunalım
18. yüzyılda
daha da belirginleşmişti.
Düzene yِnelik
tepkiler artık
imparatorluğun
başkenti
İstanbul'da
bile gِrülmeye
başlamıştı.
ضzellikle
1730'larda yaşanan
Patrona Halil Ayaklanması
Osmanlı
egemen sınıflarını
iyice tedirgin etmişti.
Bu tedirginlik ve korku onları
zaman içinde birçok
ِnlem almaya itecekti...
Bu dِnem
içinde ِzellikle
dinsel yapılar
daha da güçlendirilir. Baskı
tedbirlerinin artırılmasının
yanısıra
ağırlıkla
kırsalda
faaliyet yürüten tarikatlara resmi bir çerçeve kazandırılarak
kentlerde de kurumlaşmalarına
izin verilir. Devlet bununla da yetinmeyecek resmi devlet tekkeleri bile
kurduracaktı...
18. yüzyılın
sonlarına
doğru
yeni bir adım
daha atılır.
1789'da tahta geçen
ـçüncü
Selim tarafından,
devlet içerisinde gayri-resmi bir çekirdek
ِrgütlenmeye gidilir. Bu yapının
her türlü ekonomik, siyasi ve askeri tedbirler alma yetkisi vardır.
Paşalardan
oluşturulan
24 kişilik
bu komite, 1792'de kurulmuş,
sadrazamların
bütün yetkileriyle donatılmıştı.
Düzenin bunalımının
iyice derinleştiği,
başta
İstanbul
olmak üzere birçok yerde halkın
kıtlık
içine düştüğü,
açlıın
baş
gِsterdiği
bu yıllarda,
bir yandan devlet içinde diğer
yandan da muhalefet saflarında
yoğun
bir tasfiye yapılır.
Bu tasfiyeler, aslında
zehirleme, boğma,
çuvalla denize atma biçiminde sürdürülür. Bir korku dalgası
adım
adım
bütün halkın
üzerine çِker.
III. Selim'le başlayan
bu devlet geleneği
daha sonra II. Mahmut ve Tanzimat dِneminde
de sürdürülür. Ancak bu devlet geleneğini
asıl
doruğa
taşıyacak
olan İkinci
Abdülhamid'dir.
1876'da tahta çıkan
Abdülhamid, kısa
sürede iktidarın
bütün dizginlerini ele geçirir. Ve tarihe "Abdülhamid
İstibdatı"
olarak geçen 33 yıllık
bu dِnemde,
devlet herşeyiyle
bir "polis devleti" haline getirilir.
ضncelikle
Abdülhamid, bir yandan yaygın
bir hafiye teşkilatı
ِrgütlerken, diğer
yandan Sünni tarikatlara el atar. Ve bِylece
Abdülhamid, halkı
her yandan tam bir kuşatma
altına
almaya çalışır.
öyleki, nüfusu 1 milyona yaklaşan
İstanbul'da
4 bin kişilik
bir hafiye ordusu bulundurur. Bu dِnemde
hayatın
her alanında
ve her an gِzetlendiğini
düşünen
insanlar, gِlgelerinden
bile korkar hale getirilir. Jurnalcilik, bu dِnemde
adeta bir meslek olur.
İstibdat
dِneminin
diğer
ayağını
işbirlikçi
tarikatlara yüklenen misyon oluşturmaktadır.
Bu dِnemde
yِnetici
sınıflar
içinde ِnemli
bir yeri olan ulema ve din adamları,
günlük yaşam
üzerinde büyük bir otorite sağlarlar.
Tarikatların
resmileştirilmesinin
ardı
sıra
şehirlere
taşınan
tekkelerle halk her yِnden
denetim altına
alınmaya
çalışılır.
Kurulan resmi yani devlet tekkeleriyle bu denetim daha da güçlendirilir. Halkın
bir jurnal ağıyla
kuşatılması
ve egemen sınıfların
istemleri doğrultusunda
kontrol altına
alınmasında
resmi devlet tekkelerinin
ِnemli bir rolü vardır.
Kent halkının
denetlenmesinin yanı
sıra,
istihbarat işlevine
de sahip tekkeler, egemen sınıfların
ideolojik hegemonyalarını
pekiştirmişlerdir.
Tekkelere verilen
ِnem
ve tekke şeyhlerine
kazandırılan
büyük prestij, Osmanlı'da
tekkeciliği
adeta bir meslek haline getirmiştir.
Bu dِnemde
tekkecilik o kadar yayılmıştır
ki, 1 milyona yakın
nüfusa sahip İstanbul'da
tekke sayısı
1882'de 260'a ulaşır.
1890'da ise İstanbul'da
faaliyet yürüten 16 tarikat ve bu tarikatlara ait toplam 305 tekke vardır.
Tekkelerin toplumsal yaşamda
ibadet, eğitim,
barınma,
sağlık,
beslenme ve spor hizmetleri de verdiği
düşünülürse
olayın
ِnemi ve ulaştıı
boyut daha net gِrülecektir.
Halkta biriken toplumsal ve siyasal tepkinin saptırılmasında,
nِtralize
edilmesinde büyük bir işleve
sahip olan tekkeler, bu dِnemde
her mahalleye girmiş
ve tekkecilik temelinde halkın
gücü bِlünmüştür.
Osmanlı,
tekkelerle halkı
bir yandan ideolojik olarak denetim altına
alırken
diğer
yandan da halkı
bِlüyordu.
Bunun dışında
tekkeler hafiye ِrgütlenmesinin
bir parçası
haline getiriliyordu. Osmanlı
topraklarında
yaygın
ِrgütlenmesi ve sürekli halkın
içinde yer almasıyla
tekkeler, Abdülhamid'in en iyi istihbarat kaynağı
oluyordu. ضyleki,
bu dِnemde
muhalif düşünceleri
yüzünden idam edilen alimlerin tümünün tekke ajanlarının
ihbarları
sonucunda yargılanan
kişiler
olması
oldukça dikkate değerdir.
Yine bu ihbarlar sonucunda yıllarca
ne için hapis yattıını
bile bilmeyen binlerce insan, zindanlara atılmıştır.
Abdülhamid istibdadı
bir yandan hafiyeleriyle diğer
yandan tekkelerle toplumu
ِyle bir havaya sokar ki,
insanlar korku cenderesine hapsedilir. Bu durumu Abdülhamid istibdadını
bizzat yaşayanlardan
Hüseyin Cahit Yalçın,
Siyasal Anılar
adlı
kitabında
şyle
anlatıyordu:
"Orta yerde sanki kimliği
bilinmez bir umacı
hepimizi yutmaya hazır
bir ifrit vardı.
O kadar ِzlemle
beklediğimiz
ِzgürlüğümüzü
kullanmaya başlarsak,
sanki kıyamet
kopacak gibi bir korku içinde kalıyorduk."
(Gizli Devlet; Suat Parlar, Sayfa: 29)
İşte
Abdülhamid istibdadının
amacı
buydu. Ve bu durumun yaratılmasında
Sünni Tarikatlar,
ِzellikle
de Nakşiler,
Kadiriler, Rıfailer
ve Halvetiler kullanılmışlardı.
Abdülhamid'in istibdat dِneminde,
19. yüzyıl
boyunca gِrece
zayıflayan
devlet-tarikat ilişkileri
yeniden canlandırılmıştı.
Nakşibendilik
başta
olmak üzere bu dِnemde
Halvetilik, Kadirilik, Rıfailik,
Sünbülilik, Sadilik, Celvetilik ve
قabanilik
güçlendirilen tarikatlardı.
1882'de İstanbul'da
260 tarikat tekkesi vardı.
Bunların
52'si Nakşi,
45'i Kadiri, 40'ı
Rıfai,
32'si Halveti, 21'i Sünbüli, 15'i Sadi ve 14'ü
قabani
adlı
Sünni tarikatlara aitti. Diğer
Sünni tarikatlara ait tekke sayıları
ise oldukça alt düzeydeydi. Bunlar, 7 Cerrahi, 5 Mevlevi, 4 Günşeni,
4 Bayrami, 4 Uşşaki,
4 Sinani, 3 Halidi, 8 Bedevi ve 2
قazeli
tekkesiydi. 1880 yılına
gelindiğinde
İstanbul'daki
tekke sayısı
305'e ulaşırken
ِzellikle Nakşiler,
Kadiriler, Celvetiler daha da güç kazanmıştı.
Nakşilere
ait tekke sayısı
65 olurken, Kadiriler 57'ye ulaşıyor;
Celvetiler de 22 yeni tekke açıyorlardı.
Koyu Sünni bir tarikat olan
قazelilik'e
bağlı
olan Abdülhamid, savunduğu
"İslam
Birliği"
demagojik düşüncesiyle
de bu tarikatlarda takdir gِrmüştü.
Ve Abdülhamid, tarikatlar gِzünde
kazandıı
bu prestijinden yararlanmakta gecikmemişti.
Onları ِnce
halkı
denetim altına
almada, ideolojik olarak halkı
şekillendirmede
kullanmıştı.
Bِylece
halktaki mevcut tepki potansiyelini de denetim altına
almış
oluyordu. Ayrıca
Abdülhamid tarikatları
istihbaratta kullanmıştı.
Ancak Abdülhamid bunlarla da yetinmeyecek; bu işbirlikçi
tarikatları
halkların
katledilmesinde vurucu güç olarak da kullanmak isteyecekti... Tarikatların
ِnünü daha da açan, onları
ekonomik olarak da doyuran Abdülhamid, istibdat rejimine karşı
gelişen
her türlü kitle hareketini bastırmakta
bu tarikatları
devreye sokacaktı.
Kendilerini besleyen efendilerine hizmette kusur etmeyen bu tarikatlar da yeri
geldiğinde
mevcut rejime karşı
gelişen
her türlü hareketi bastırmakta,
ezmekte yardımlarını
esirgemeyecek; gerektiğinde
vurucu yedek güç olarak da devreye gireceklerdi. Tıpkı
başta
İstanbul
olmak üzere 1890'larda Anadolu genelinde gerçekleştirilen
Ermeni halkına
yِnelik
katliamlarda olduğu
gibi...
Bu dِnemde
Ermeni halkı,
yaşadıı
sorunları
duyurmak ve çِzülmesini
istemek için çeşitli
yerlerde gِsteriler
düzenlemişti.
Ve bu gِsteriler,
çoğu
zaman olduğu
gibi yine katliamlarla bitirilmişti.
Dِnem
قazelilik
tarikatına
bağlı
olan İkinci
Abdülhamid'in istibdat dِnemidir.
Gِsterileri
hafiye teşkilatları
aracılııyla
ِnceden
haber alan Abdülhamid, sadece askeri birlikleri teyakkuza geçirmekle yetinmez.
Başta
Nakşibendiler
olmak üzere diğer
Sünni tarikatlara da silah dağıttırır.
Ancak gِsterilerin
bastırılmasında
bu "yedek" güçlere gerek kalmaz. Askeri birlikler gِsteriyi
dağıtmasına
rağmen,
silahlandırılmış
tarikatların
müridleri, Ermeni halkın
yaşadıı
mahallelere karşı
saldırıya
geçirilirler. Ve 1895'te sadece
İstanbul'da
iki gün süren bu saldırılar
sonucunda Ermeni halktan tam 5500 kişi
katledilir. Benzer katliamlar Anadolu'nun değişik
illerinde de gِrülecektir.
Bu katliamlar sadece bir
ِrnektir.
Bu dِnemde
kurulan Hamidiye Alayları
da işbirlikçi
tarikatların
kullanılması
açısından
ِnemli bir
ِrnektir. 1890'larda kurulan bu
alaylar Sünni Kürt aşiretlerinden
oluşturulmuştu.
Kürt aşiret
yapısı
dikkate alındıında
her aşiretin
aynı
zamanda dinsel bir
ِrgütleme boyutu olduğu
da gِrülür.
Diğer
bir deyişle
hemen her aşiretin
aynı
zamanda bir tarikata bağlı
olduğunu
sِylemek
mümkündür. Hamidiye Alayları,
Sünni aşiretlerden
oluşturulurken,
bu aşiretler,
ağırlıkla
Nakşi
ve Kadiri tarikatlarına
bağlıydılar.
Abdülhamid hem etnik hem de dinsel kimliklerini kullanarak bu aşiretleri,
başta
Hıristiyan
dinine bağlı
Ermeniler olmak üzere, Alevi Kürtler ile Yezidi Kürtlere yِnelik
katliamlarda ِne
sürmüştü.
Aynı
şekilde
Balkan Savaşlarında
da Hamidiye Alayları
kullanılmıştı.
Ulusal bağımsızlıı
için savaşan
Hıristiyan
kِkenli
Balkan halklarının
bu haklı
mücadelesi yine din ve tarikatlar kullanılarak
boğulmak
istenmişti.
Bu dِnemde
Balkanlarda sayısız
katliam gerçekleştirilir.
Ve tarikatlar da kullanılarak
her şeyiyle
bir Müslüman-Hıristiyan
çatışması
çıkarılmak
istenir. Halklar arasında
düşmanlık
tohumları
işte
bِyle
atılıyordu.
Her yِnüyle
"polis devleti"ni kurumlaştıran
Abdülhamid, devletin idare, iktisat, askerlik, maliye, din ve dışişleri
gibi ِnemli
gِrevlerini
üstlenecek daireler kurmuş,
başlarına
da kendine sadık
olan kadroları
getirmişti.
Bunlar aracılııyla
Abdülhamid, tarikatları
da devreye sokarak dinsel ve etnik sorunları
kendi iktidarının
bekası
için kullanıyordu.
Devlet tarikatları,
tarikatlar da halkı
kullanmaya çalışıyordu.
Evet bu dِnemde
nerede bir halk hareketi varsa, nerede bir muhalefet girişimi
varsa Abdülhamid, bunları
Sünni tarikatların
da üstün gayretleriyle bastırmaya
çalışıyordu.
Sünni tarikatlar aracılııyla
katliamlar da yapmaktan kaçınmıyordu.
Tıpkı
1950'lerin 6-7 Eylül olaylarında,
1960'ların
Kanlı
Pazarlarında
olduğu
gibi. Jurnalcilikte, katliamlarda ve bilinç bulanıklıı
yaratmada kullanılma
sürecekti. Değişen
sadece efendilerdi. O dِnem
Abdülhamid için çalışanlar,
1950-60'lı
yıllarda
da işbirlikçi
tekelci burjuvazi ve emperyalizme hizmet edeceklerdi...
Bütün bunların
dışında
Abdülhamid'in Sünni tarikatları
kullanması
sadece Osmanlı
ülkesiyle de sınırlı
değildi.
Abdülhamid, başta
Nakşiler,
Kadiriler olmak üzere birçok Sünni tarikatın
merkezini denetim altına
almıştı.
Ki bütün bu tarikatlar, dünyadaki bütün
İslam
toplulukları
arasında
tekkeler aracılııyla
yayılmışlardı.
Bِylece
Abdülhamid, merkezini denetim altına
aldıı
her tarikat aracılııyla
o tarikatın
değişik
yerlerdeki kol ve
şubeleri
üzerinde de etkili oluyordu. Bunun anlamı
ِzellikle açık
işgal
altındaki
ülkelerin kaderiyle de oynamaktı.
Ve emperyalizmin işbirlikçisi
Abdülhamid, bu kaderle oynamaktan geri durmayacaktı...
Anadolu kِylüsünün
aşırı
yoksulluğundan
doğan
tepkilerini, yoğun
bir Sünni İslam
propagandasıyla
Hıristiyan
kِkenli
Anadolu Ermenilerine yِnelterek
nِtralize
eden Abdülhamid,
şimdi Müslüman sِmürge
halkların
tepkilerini etkisiz kılma
peşindedir.
Aslında
bu bir gِrev
olarak Abdülhamid'e emperyalist ülkelerce verilmişti.
Ve her iyi bir uşak
gibi Abdülhamid de bu gِrevleri
layıkıyla
yerine getirmek için elinden gelen herşeyi
yapacaktı...
Elinin altında
tuttuğu
tarikatlar aracılııyla
Abdülhamid, halkların
"gavura alerji" temelinde ortaya çıkan
tepkilerini nِtralize
etmek isterken, geleneksel dini yapıların
ِnderliğinde
gelişen
anti-emperyalist hareketleri de emperyalistlerle uzlaştırmak
için uğraşır.
Aslında
o iyi bir işbirlikçidir.
Ve onun savunduğu
"İslam
Birliği"
projesi de sahtedir. O iktidarda kaldıı
33 yıl
boyunca, işgal
altında
yaşayan
Müslüman halkların
bütün yardım
çağrılarını
ustalıkla
savuşturmuştur.
Ayrıca
Abdülhamid, Osmanlı
toprakları
dışına
çıkan
ya da daha ِnceden
dışında
kalan Müslüman ülkelerde yine Sünni tarikatlar aracılııyla
istihbarat toplar. Operasyonlar düzenler. Doğal
olarak bu faaliyetleri belirleyen emperyalist ülkeler arası
çelişkiler
ve yarı
sِmürge
Osmanlı
Devleti üzerinden yapılan
emperyalist hesaplardır.
Dolayısıyla
yarı
sِmürge
Osmanlı
Devleti aracılııyla
emperyalist ülkeler, Sünni tarikatların
büyük bir kısmını
kendi çıkarları
doğrultusunda
kullanırlar.
Abdülhamid'in buradaki rolü gerçek anlamda taşeronluktur.
Patronlar değişebilirdi,
ama taşeron
hep aynıydı.
Hangi emperyalist ülkenin yarı
sِmürge
Osmanlı
Devleti üzerinde ağırlıı
varsa ona gِre
geleneksel dini yapıların
ِnderliğindeki
bağımsızlık
savaşı
ya desteklenir ya da uzlaştırılırdı.
Evet Osmanlı,
bir çok tarikatı
kullanıyordu.
Ama bazen asıl
kullanıcılar
da değişmiyor
değildi.
Yarı-sِmürge
Osmanlı'dan
daha fazla maddi çıkar
sunan, sandıklar
dolusu altınlardan
daha fazla veren
İngilizlerden, Fransızlardan,
İtalyanlardan,
Almanlardan biri üste çıkıyor;
bu kez de bu tarikatlardan bazıları
Osmanlı'yı
arkadan hançerliyordu. Hem de içinden çıktıkları
halkları
"gavura" satma pahasına
bunu yapıyorlardı.
Evet Abdülhamid, kurduğu
etkin karşı-casusluk
teşkilatıyla
Cezayir'den Tunus'a, Hindistan'dan Afganistan ve Kafkasya'ya kadar Sünni
tarikatların
birçoğunun
arkasındaydı.
Kullanılmak
istenen, dini duyguları
ve "gavura" alerjisi istismar edilen ezilen Müslüman halklardı.
Kullanılmaya
aracılık
eden ise Sünni tarikatlardı.
Kullananlar ise her zaman olduğu
gibi halkı
sِmüren
bütün egemen sınıflardı...
Tarikatlar, halkları
dinsel kِkenlerine
gِre
bِlmek
istemişlerdir.
bu temelde halkları
birbirine karşı
kışkırtmak
için herşeyi
yapmışlardır.
Ve onlar bunlarla birlikte halkların
katledilmesinden, halkların
gerçek düşmanlarının
kamufle edilmesinden de sorumludurlar. Hem de baskı
ve sِmürü
düzenleri kadar... Sonuç olarak yarı-sِmürge
Osmanlı
Devleti'nde 33 yıllık
Abdülhamid'in istibdat dِneminde
bu tarikatlar jurnalcilikten katliamlara kadar her
şeyde
halka karış
kullanılmışlardır.
Bu arada egemen sınıfların
çıkarı
için tarikatlar da halkı
kullanmak istemişlerdir.
Tıpkı
günümüz Türkiye'sinin yakın
tarihinde olduğu
gibi. Değişen
figüranlar değil
sadece efendiler olacaktır...
ADIM ADIM EMPERYALİZMLE
İقBİRLİذİNE
GİDEN
TARİKATLAR
20. yüzyıla
gelindiğinde
Sultan Abdülhamid'in istibdat rejimi artık
son yıllarını
yaşamaktadır.
Ve 1908 II. Meşrutiyet
Hareketi ile bu dِnem
sona erer. 1908 Hareketi birçok
İslamcı
aydın
tarafından
desteklenirken, Saray'la içli-dışlı
olan Sünni tarikatlar bu hareketi desteklemeyerek sessiz kalmayı
tercih ederler. Ancak onlar da seslerini 1909'da 31 Mart olayında
yükselteceklerdir.
İttihat
ve Terakki İktidarının
giderek baskıcı
bir rejime yِnelmesine
en ciddi tepki İslamcı
cepheden gelir. 1909'un Nisan ayında
ayaklanan İslamcı
çevreler, İstanbul'da
denetimi sağlarlar.
Hükümet üyeleri ile
İttihat
ve Terakki yِneticileri
İstanbul'u
terk etmek zorunda kalırlar.
Ancak bu İslamcı
ayaklanma kısa
bir süre sonra bastırılır.
Sınırlı
ِlçüde halktan da katılımın
olduğu
bu ayaklanmada Sünni tarikatların
büyük bir bِlümü
ile medrese çevreleri
İslamcı
aydınlarla
birlikte tavır
almışlardır.
Ayaklanma sonrasında
İttihat
ve Terakki iktidarını
daha da sağlamlaştırırken,
ayaklanmaya katılan
tarikat ve İslamcı
aydınlar
bir süre sonra kurulacak olan
İngiliz
yanlısı
Hürriyet ve İtilaf
Fırkasına
katılacaklardı.
Ve bu İslamcı
aydın,
çevre ve tarikatların
büyük bir bِlümü
açık
işgal
koşullarında
da Osmanlı
Sultanı
gibi emperyalizmle işbirliği
yapacaklardı.
Bu işbirliğinin
boyutları,
Ulusal Kurtuluş
Savaşı'nı
boğmak
için emperyalizmin planladıı
ve organize ettiği
gerici ayaklanmalarda başı
çekmeye kadar ulaşacaktı...
İttihat
ve Terakki iktidarı,
bu dِnemde
iktidarını
daha da sağlamlaştıracak
çeşitli
ِrgütlenmelere gider. Bunlar
içinde Teşkilat-ı
Mahsusa'nın
ِnemli bir yeri vardı.
Ne zaman kurulduğu
bilinmemekle birlikte Teşkilat-ı
Mahsusa'nın
1916'daki personel sayısı
30 bine ulaşıyordu.
Bu ِrgütlenmeyle
İttihatçılar,
gelişebilecek
herhangi bir muhalefeti, "ayrılıkçı"
hareketleri bastırmayı
amaçlıyorlardı.
Resmi kayıtlara
geçmeyen, ِrtülü
ِdeneklerden para aktarılan
bu devlet bünyesindeki illegal yapı
içinde subaylar ağırlıktaydı.
Onların
dışında
doktorlar, mühendisler, gazeteciler, din adamları,
tarikatçılar
ve politikacılar
vardı.
Ki bunların
büyük bir kısmı
Balkanlar'da yaşanan
çeşitli
karşı-gerilla
savaşlarında
deneyim kazanmış
kişilerdi.
Bu yapıda
İslamcılar
da vardı,
milliyetçiler de. Dolayısıyla
onları
biraraya getiren Teşkilat-ı
Mahsusa'ya damgasını
vuran pan-İslamizm
ile pan-Türkizmdi.
Teşkilatı
Mahsusa aslında
bir iç savaş ِrgütü
olarak ِrgütlendirilmiş
bir yapıydı.
Ve bu yapının
başında
bulunanlar da bu niteliğe
sahip İttihat
ve Terakki'nin üst düzey kadrolarıydı.
Pan-İslamizmi,
yani İslam
birliğini
savunması
Teşkilat-ı
Mahsusa'ya birçok
İslamcı
çevreden katılımları
getirmişti.
İttihat
ve Terakki'nin Alman emperyalizmi ile işbirliği
yaptıı
bir dِnemde
kurulan bu yapı
aracılııyla
Nakşibendiler'den
Mevleviler'e ve Melamiler'e kadar birçok tarikat sürece dahil edilir.
ضyleki,
Birinci Emperyalist Paylaşım
Savaşı
dِneminde
Mevleviler'den bir tabur bile oluşturulur.
ضrgüt
propagandacıları
içinde Said-i Nursi de vardır.
Birinci Emperyalist Paylaşım
Savaşı'nın
ilk yıllarında
kurulan Mücahidin-i Mevleviye taburu aslında
propaganda amaçlı
kurulmuştu.
Bu taburun başına
komutan olarak Mevlevi Tarikatı'nın
lideri Veled اelebi,
komutan vekilliğine
de Yenikapı
Mevlevihanesi قeyhi
Mehmet Abdülbaki Efendi atanmıştı.
Mücahidin-i Mevleviye,
قam
bِlgesinde
konumlandırılacaktı...
Benzer yapılar
başka
tarikatlardan da oluşturulacaktı...
Evet Alman emperyalizminin çıkarları
doğrultusunda
Teşkilatı
Mahsusa, Müslümanların
yaşadıı
hemen her yerde çeşitli
psikolojik savaş
yِntemlerini
uygularken, bazı
Sünni tarikatlarla çeşitli
İslamcılar
da kullanılıyordu.
Sadece tehcir hareketinde yüzbinlerce Ermeni ve Rum
ِlürken, bu tehcir hareketinin başında
gayri-resmi olarak Teşkilat-ı
Mahsusa vardı.
Ve bu tehcir sürecinde yüzbinlerce insanın
ِlümüne neden olunur. Aslında
yaşanan,
katliamlardan başka
birşey
değildir.
Nurculuk tarikatının
lideri Said-i Nursi, Mevleviler, Nakşibendiler
ve Melamiler bu katliamların
dolaylı
da olsa ortaklarıdırlar.
اünkü
onlar günümüz kontrgerillasının
ِnceli olan Teşkilat-ı
Mahsusa'nın
faaliyetlerine ortak olmuşlardır.
Tarikatları,
kullanma sırası
şimdi
İttihat
ve Terakki'deydi. Onlar da büyük bir ustalıkla
zaten bu işi
yapacaklardı...
Birinci Emperyalist Paylaşım
Savaşı
yaşanıyordu.
Binlerce vatan evladı
çeşitli
cephelerde kırdırılıyordu.
Sünni tarikatların
bir kısmı
zaten bu savaşın
içindeydi. Diğerleri
ise savaşa
değil
de sadece Osmanlı'nın
Alman emperyalizminin yanında
savaşa
girmesine karşıydılar.
اünkü
onlar, "asılacaksan
İngiliz
sicimiyle asıl"
diyenlerdendi. Nihayetinde bu dِnemde
tarikatlar ya İngiliz
ya da Alman emperyalizminin işbirlikçisi
olmuşlardı.
Sonuç olarak Osmanlı
dِneminde
Sünni tarikatlar, devletin gayri-resmi bir organı
gibi çalışmışlardır.
Osmanlı
düzeninin ayrılmaz
bir parçası
haline getirilen bu tarikatlar, devletin çıkarları
neyi gerektiriyorsa o doğrultuda
kullanılmışlardır.
Bu kullanma geleneğini
daha sonraki dِnemlerde
feodal sınıflardan
işbirlikçi
tekelci burjuvazi ile emperyalizm devralırken,
Sünni tarikatlar da kullanılma
geleneklerini ِzellikle
1950'li yıllardan
sonra günümüze değin
sürdüreceklerdi...
ULUSAL KURTULUŞ SAVAŞI ve KEMALİST
İKTİDAR
DDÖNEMİNDE TARİKATLAR
Birinci emperyalist Paylaşım
Savaşı'ndan
Osmanlı
devleti yenilgiyle çıkar.
Başta
İngiliz
olmak üzere Fransız
ve İtalyan
emperyalistleri elde kalan son toprakları
da paylaşmaya
başlarlar.
ضnce
30 Ekim 1918 tarihinde, Anadolu egemen sınıflar
tarihinin en büyük utanç belgelerinden biri olan Mondros Mütarekesi imzalanır.
Bu mütarekeyle Osmanlı
devleti kayıtsız
şartsız
teslim oluyordu. Bu utanç belgesiyle yapılan
aslında
vatan topraklarının
satılmasıydı.
Mütarekenin ardından
Anadolu'nun işgali
başlar.
İlk
olarak 13 Kasım
1918'de emperyalist düşman
gemileri İstanbul
açıklarına
demir atar. Kısa
bir süre sonra da, 1 Ocak 1919'da
İngilizler
Antep'i; 29 Nisan'da
İtalyanlar
Antalya'yı,
11 Mayıs'ta
da Fethiye, Bodrum ve Marmaris'i işgal
ederler. 13 Mayıs'ta
ise Manisa, Bayındır
ve Selçuk'u, 26 Mayıs'ta
da Aydın'ı
işgal
ederler.
Açık
işgal
yayılırken,
işgale
karşı
ilk direnişler
de başlar.
Ancak bunlar yerel ve kendiliğinden
gelişen
direnişlerdir.
Bu arada emperyalist açık
işgale
karşı
Mustafa Kemal ِnderliğinde
Kuvva-i Milliye güçlerinin
ِrgütlenmesi ve mücadelesi de başlamıştır.
Ve bu mücadele, yeni bir saflaşmanın
başlangıcı
olur. Bir yanda son Osmanlı
sultanı
Vahdettin'in başını
çektiği
işbirlikçiler
vardır.
Diğer
yanda ise Kemalistlerin başını
çektiği
ulusal kurtuluştan
yana olanlar bulunmaktadır.
اevresine
topladıı
işbirlikçileriyle
Osmanlı'nın
son haini Sultan Vahdettin, gelişen
bağımsızlık
mücadelesini boğmak
için emperyalistlerin isteği
doğrultusunda
harekete geçmekte gecikmeyecektir. Sarayla çıkarbirliği
yapan din adamlarından
fetvalar alınacaktır.
Halkın
dini inançları
kullanılarak,
Anadolu'nun birçok yerinde gerici ayaklanmalar
ِrgütlenecektir. Açıkça
halk, bağımsızlık
savaşı
verenlere karşı
kışkırtılmak
istenecektir.
Bu çerçevede 1919 ve 1920 yıllarında
irili ufaklı
onlarca gerici ayaklanma vardır.
İşbirlikçi
Sultan Vahdettin, bunlarla da yetinmeyecektir. Daha sonra "Hilafet ordusu" adını
alacak olan işbirlikçi
bir ordu ِrgütlenmesi
olan Kuvva-i İnzibatiye'yi
kuracaktır.
İngiliz
emperyalizmi tarafından
donatılan
bu ordu da gerici ayaklanma girişimleri
gibi başarılı
olamayacaktır.
ضzellikle
اerkes
Ethem'in komutasındaki
Kuvva-i Seyyare tarafından
bu ayaklanmalar ezilecektir. Evet Ulusal Kurtuluş
Savaşı'nın
ilk adımlarının
atılmasıyla
başlayan
saflaşmada
bir yanda işbirlikçiler,
diğer
yanda ise bağımsızlıktan
yana güçler vardı.
Kemalistlerin başını
çektiği
cephede yer alan beş
siyasi çevre ve grup dikkat çekiciydi. Bunlar başta
Kemalistler olmak üzere
İttihatçılar,
Yeşil
Ordu, TKP'de merkezileşen
sosyalistler ve İslamcılardı.
Bu gruplar içinde
İslamcılar
merkezi bir ِrgütlenmeye
sahip olmayan bir çevre gِrünümündeydi.
Ulusal Kurtuluş
Savaşı'nın
yarattıı
saflaşma
aslında
en genelde İslamcıları
da ikiye bِlmüştü.
Bir yanda Ulusal Kurtuluş
Savaşından
yana olanlar vardı.
Diğer
yanda ise emperyalizm ve sarayla işbirliği
içinde olanlar yer alıyordu.
İşbirlikçi
İslamcılar,
geleceklerini saray'ın
geleceğinde
gِren
din adamları,
medrese hocaları
ve tarikat çevrelerinden oluşmaktaydı.
Ve bu durum onların
sınıfsal
çıkarlarının
bir sonucuydu. Tarikatlardan medrese hocalarına,
قeyhülislam'dan
sivil ve askeri bürokrasiye, Galata Bankerleri'nden Sultan'a kadar bütün işbirlikçiler,
Anadolu halklarının
dini inançlarını
istismar ederek henüz çekirdek halindeki bağımsızlık
savaşını
boğmak
istiyorlardı.
Bu amaçla da İngiliz
yanlısı
Hürriyet ve İtilaf
Partisi, İngiliz
Muhibler Cemiyeti, Askeri Nigehban Cemiyeti,
İslam'ın
Dirilişi
Derneği
ile Vatanı
ve İslam'ı
Kurtarma Derneği'nden
yüzlerce işbirlikçi
Anadolu'ya gِnderiliyordu.
Aynı
amaçla gidenler sadece bu
ِrgüt ve kuruluş
mensupları
da değildi.
Onların
yanısıra
çeşitli
tarikatlardan da yüzlerce işbirlikçi
mürit Anadolu'ya dağılıyordu.
Bunlar ayaklanmalar
ِrgütlemeye, halkı
kışkırtmaya
çalışıyorlardı.
İşbirlikçi
sultan ve din adamlarının
ferman ve fetvalarıyla
halkın
karşısına
çıkıyorlardı.
Emperyalist açık
işgalin
Anadolu halklarında
yarattıı
tepkiyi nِtralize
etmeye ve bu tepkinin Ulusal Kurtuluş
Savaşı'na
akmasını
engellemeye çalışıyorlardı.
Fetvalar, fermanlar yayınlarlar.
Bu fetvalar içinde en dikkat çekici olanı
Hilafet Ordusu'nun kurulması
dِneminde
çıkarılan
11 Nisan 1920 tarihli
قeyhülislam
Dürrizade Abdullah'a ait olandı.
Tarihe "Dürrizade Fetvası"
olarak geçen bu ihanet ve utanç belgesinde bağımsızlık
savaşına
katılan
herkes "halifeye isyan"la suçlanıyordu.
Ve halifenin düşmanı,
İslam
dinine karşı
suçlu ilan ediliyordu. Fetvada tüm inanmış
Müslümanlara, Allah adına,
bağımsızlıktan
yana olanları
acımasızca
yok etmeleri emrediliyordu. Nihayetinde Fetva
şu
soru ve cevapla bitiriliyordu: "Asilerin katli caiz midir? El cevap vaciptir"...
Bu fetvanın
ülkenin dِrt
bir yanında
dağıtılması
için İngiliz
uçakları
kullanılır.
"Dürrizade Fetvası",
işbirlikçi
sultana bağlı
çevrelerde etki yaratsa da, halk vatan hainlerinin bu çağrılarına
cevap vermeyecekti...
Bu dِnemde
işbirlikçiler
Anadolu'da birbiri ardısıra
onlarca irili ufaklı
gerici ayaklanma başlatırlar.
Bunların
belli başlıları
قeyh
Eşref,
Birinci Bozkır,
İkinci
Bozkır,
Konya, Birinci Anzavur,
İkinci
Anzavur, Ali Batı,
Birinci Düzce, İkinci
Düzce, Birinci Yozgat,
İkinci
Yozgat ve Zile Ayaklanmalarıdır.
Bütün bu ayaklanmalar içinde birçok Sünni tarikat ya destek vererek ya da bizzat
başını
çekerek yer alıyorlardı.
ضzellikle
de Nakşibendilik
tarikatı,
bu ayaklanmalarda
ِn plana çıkıyordu.
Gerici ayaklanmalar ilk olarak 1919 Eylül'ünde başlar.
Bu tarih aslında
tesadüf değildir.
Erzurum ve Sivas Kongreleri toplanmış;
TBMM'nin Ankara'da açılması
gündemdedir. İşte
bu koşullarda
emperyalistlerle onların
işbirlikçileri
düğmeye
basarlar. Daha ِnceden
hazırlıkları
yapılan
gerici ayaklanmalar bir biri ardı
sıra
ortaya çıkmaya
başlar.
Konya ve Düzce yِrelerinde
yaşanan
ve "Bozkır
Ayaklanmaları"
olarak bilinen ayaklanmalar Nakşibendilerce
yِnetilir.
Ayaklanmanın
kitle tabanında
da Nakşiler
ağırlıktadır.
Ve ayaklanmayı
Osmanlı
Sultanı
yِnlendirmektedir.
"Din elden gidiyor" diyerek bayrak açan Nakşibendilere,
hem Sultan hem de
İngilizler
silah başta
olmak üzere her türlü desteği
sunarlar. Ayaklanmaların
amacı,
padişahı
ve halifeyi korumak, Anadolu'da başlayan
Ulusal Kurtuluş
Savaşı'nın
ِnünü kesmektir.
Nakşibendiler,
Doğu
Anadolu ile Batı
ve Orta Anadolu'da yaygınlık
gِsteren
bir tarikattı.
Ve buralarda onlar, Ulusal Kurtuluş
Savaşı'nı
boğmak
için ellerinden gelen herşeyi
yapmaktan kaçınmadılar.
Bu dِnemde
istisnalar hariç sünni tarikatların
hemen hepsi, bağımsızlık
mücadelesini dinsizlik, padişaha,
halifeye karşı
ayaklanma olarak algılamışlardı.
Ve bu nedenle de bağımsızlık
mücadelesinin karşısında
yer almışlardır.
Yine bu dِnemde
gayrı-müslim
halkların
dinsel ِrgütlenmelerinden
işbirlikçi
kiliselerle cami-medrese-Sünni tarikatlarda odaklanan işbirlikçi
İslamcılar
aynı
cephede buluşmuşlardır.
Nihayetinde bu ayaklanmalar ağırlıkla
اerkes
Ethem komutasındaki
Yeşil
Ordu birliklerince bastırılmıştır.
Bütün bu yaşananlardan
sonra İslamcılar
açısından
ortaya çıkan
bir sonuç vardı.
O da KULLANILMA'ydı.
Evet yüzyıllar
boyunca Osmanlı
sultanlarınca
kullanılan
tarikatlar ve medreseler, Osmanlı
Devleti'nin son anlarında
da kullanılmaya
devam ediyordu. Ancak miadını
dolduran Osmanlı
Devleti'ni hiçbir gücün ayakta tutması
mümkün değildi.
اünkü
o, feodal çağın
ürünüydü. Tarikat ve medreseler açık
işgalin
yaşandıı
bu dِnemde
emperyalizmle yani "gavurla" işbirliği
de yapıyorlardı.
Kullanılma
olayında
artık
emperyalizm belirleyici oluyordu.
Dini ve dinsel kurumları kullanma geleneğini emperyalizm çağında artık emperyalist tekellerle işbirlikçi burjuvazi sürdürecekti. İstisnalar hariç İslamcılar da bu durumu kabullenmekten kaçmıyorlardı. Bu arada İslamcıları kullanmaya çalışanlar sadece bunlar da değildi. Dِnem dِnem küçük-burjuva hareket ve iktidarlar da İslamcıları kendilerine yedeklemek ve kullanmak isteyeceklerdi. Tıpkı Kemalistlerin yaptıı gibi. Tıpkı 1950'lerin Mısır'ında Nasır'ın yaptıı gibi...
Kemalizm, 1920'lere gelindiğinde,
işbirliği
yaptıı,
birlikte hareket ettiği
güçleri tasfiye etme operasyonuna başlarlar.
İlkk
tasfiye operasyonu 1920 sonbaharında
başlatılır.
Ve ِncelikle
Yeşil
Ordu ve ona bağlı
اerkes
Ethem komutasındaki
Kuvva-i Seyyare dağıtılır.
Ardından
1920 sonbaharında
TKP çatısı
altında
merkezileşen
sosyalistlere sıra
gelir. Ve 1921 yılının
28 Ocak'ı
29 Ocak'a bağlayan
gece Mustafa Suphi ve 14 yoldaşı
bir takayla Trabzon'dan denize açıldılar.
Ancak arkalarından
yetişen
kayıkçılar
kahyası
Yahya Kaptan'ın
adamlarınca
katledildiler. Bu olaydan bir süre sonra da Yahya Kaptan, Mustafa Kemal'in
korumalarından
Topal Osman Ağa
tarafından
Ankara'da ِldürülecekti.
27 Mart 1923'te muhalif milletvekillerden Trabzon mebusu Ali
قükrü
Bey'i de ِldüren
Topal Osman da, aynı
günlerde ortadan kaldırılacaktı...
Bu arada bunlar yaşanırken
Kemalistler, Meclisteki
İslamcıların
da desteğini
almışlardır.
Ancak sıra
İslamcılara
da gelecektir. Birinci TBMM'de
İslamcıların
da içinde olduğu
güçlü bir muhalefet vardı.
Buna rağmen
Kemalistler adım
adım
programlarını
uygulamaya devam ederler. Ordunun da denetimleri altında
olmasının
avantajlarını
iyi kullanan Kemalistler, 1 Kasım
1922'de ِnce
saltanatı
kaldırırlar.
Bu dِnemde
kimi zaman "aba altından
sopa gِstererek"
yollarına
devam eden Kemalistler, muhalefeti sindirmek için her yolu denemekten kaçınmazlar.
Muhaliflerin yoğun
olduğu
1. meclis kemalistler tarafından
dağıtılır.
Ve 21 Mayıs
1923'te yapılan
seçimlerle yeni meclis oluşur.
Bu mecliste artık
Kemalistlerin hakimiyeti sِzkonusudur.
Seçimlerden daha da güçlenmiş
olarak çıkan
Kemalistler, 29 Ekim 1923'te Cumhuriyeti ilan ederler. Cumhuriyet'in ilanı,
bir yandan Kemalistlerin iktidardaki güçlerinin gِstergesi
olurken, diğer
yandan ise "İslami
Devlet" için yola çıkan
İslamcılar
açısından
bu amacın
artık
hayal olması
anlamına
geliyordu. Ancak
İslamcılar
henüz herşeyiyle
pes etmiş
değillerdi.
Kemalistler, Cumhuriyet'in ilanından
sonra kendileri açısından
en ِnemli
adımlardan
birini daha atarlar. Ve 3 Mart 1924'te Hilafeti kaldırırlar.
Aynı
gün Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılır.
Bu kanuna gِre
bütün okullar Milli Eğitim
Bakanlıına
bağlanırken,
medreseler ve mahalle mektepleri kapatılıyor;
dinsel ِğretim
yasaklanıyordu.
3 Mart 1924'te çıkan
bir diğer
kanunla da, قer-iye,
Evkaf ve Genelkurmay Vekaletleri kaldırılıyor;
قer-iye
Vekaleti (Bakanlıı)
yerine Diyanet İşleri
Genel Müdürlüğü;
Evkaf Vekaleti yerine Vakıflar
(Evkaf) Genel Müdürlüğü
kuruluyor, Genelkurmay da Savunma Bakanlıı'na
bağlanıyordu.
3 Mart 1924'te çıkarılan
bu kanunlarla İslamcılar
tam bir şok
yaşıyorlardı.
ضzellikle
Halifeliğin
kaldırılması
ve dini eğitimim
yasaklanması
İslamcılar
açısından
tam bir yıkımım
başlangıcıydı.
اünkü
Kemalistler, bu adımı
attıktan
sonra İslamcılara
artık
gِz
açtırmayacaklardı.
Hilafetin kaldırılmasına
yِnelik
ufak çaplı
İslamcı
tepkiler yaşanır.
Ancak bunları
Kemalistler baskı
yoluyla ezerler. Yine bazı
İslamcı
ِnderler bu dِnemde
ayaklanma girişiminde
bulundukları
gerekçesiyle idam edilir.
Kemalistlerin iktidar koltuğuna
tek başına
oturması
ve adım
adım
programlarını
devreye sokması
karşısında
muhalefet, 17 Kasım
1924'te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası
(TPCF) adlı
bir parti kurar. Bu partinin içinde
İslamcılar
da vardır.
Ancak bu partinin de
ِmrü çok uzun olmayacaktır.
1925 başlarında
başlayan
قeyh
Said İsyanını
bahane eden Kemalistler, 4 Mart 1925'te Takrir-i Sükun Kanunu'nu çıkarırlar.
Bu kanunla ülke çapında
bir baskı
kampanyası
başlatılır.
Tüm muhalefet susturulurken, TPCF de 3 Haziran'da kapatılır.
Ve baskılar
devam eder. 25 Kasım
1925'te قapka
Kanunu çıkarılır.
Bu kanuna İslamcılar
güçlü olmamakla birlikte yaygın
bir tepki gِsterirler.
ضzellikle
Nakşibendilerin
başını
çektiği
gِsteriler
yapılır.
Rize, Trabzon Erzurum, Giresun, Maraş,
Sivas, Kayseri ve
اankırı'da
ufak çaplı
gِsteriler
yaşanır.
Bu gِsteriler
büyümeden bastırılır.
İstiklal
Mahkemeleri kurulur. Onlarca tarikat
şeyhi
ile hoca asılır.
Kemalistlerin bu sert cevabıyla
karşılaşan
İslamcılar
daha da gerilemek zorunda kalırlar.
Kemalistler bu kez yeni bir adım
daha atarak tekke ve zaviyeleri kapatırlar.
Ancak İslamcıların
bu yeni saldırıya
cevap verebilecek durumları
artık
yoktur. Bu yeni saldırıyı
sineye çekmek zorunda kalacaklardır...
Bu son saldırı
dalgasıyla
bütün muhalefet odaklarının
direnci kırılır;
İslamcılar
da artık
pes ederler.
Evet bu ülkede sosyalistler katledilirken, Yeşil
Ordu tasfiye edilirken ses çıkarmayan,
hatta Kemalistleri destekleyenler de
şimdi
susturulmuş
oluyordu. İslamcılar,
bir kez daha kullanılmışlardı.
Hem de kendileri Kemalistleri kullanmak isterken bunu yaşamışlardı.
Zaten bu durum çok doğaldı.
اünkü
başkalarını
kullanma üzerine politika yapanlar kullanılmaktan
da kurtulamazlardı.
Cumhuriyet'in ilanıyla
birlikte yaklaşık
30 yıl
İslamcılar,
kendi kabuklarına
çekilerek varolma mücadelesi vereceklerdi. Zaman zaman çıkarları
zedelenen toprak ağalarının
da kışkırtmasıyla
ayaklanma girişiminde
bulunsalar da bunlar etkili olmayacak; Kemalist küçük-burjuva diktatِrlüğünce
baskı
ve zor yoluyla ezilecektir.
Bunlar tarihe Menemen, Bursa ve Siirt olayları
olarak geçen isyan girişimleriydi.
Her üç olayda da başı
çeken Nakşilerdir.
1930'da Menemen, 1933'te Bursa ve 1935'te de Siirt'te Nakşibendiler,
"قeriat
İstiyoruz",
"din elden gidiyor" diyerek halkın
dini duygularını
istismar etmek isterler. Ve bir kısım
insanı
da yanına
alarak ayaklanma girişiminde
bulunurlar. Menemen'de bir subayı
ِldüren Nakşibendilerin
isyanı,
askeri birliklerin müdahalesiyle kanla bastırılır.
Yapılan
yargılamalar
sonucunda 28 Nakşi
idam edilir. 1933 yılında
ise yine Nakşiler
Arapça ezan okunması
talebiyle gِsteri
yaparlar. Bu gِsteriler
de dağıtılır.
Ve onlarca Nakşi
çeşitli
hapis cezalarına
çarptırılır.
1935'te Siirt'te yine Nakşi
isyanları
gündeme gelir. قeriat
talebiyle girilen bu isyanlar zorla bastırılır.
Ve bir daha uzun süre bu tür isyanlar gِrülmez.
ÇOK PARTİLİ
DÖNEMDE TARİKATLAR
VE DP-TARİKAT
İLİŞKİSİ
1950'ye kadar ki bu süreç,
aslında
İslamcıların
yeni dِneme
kendilerini hazırlama
süreciydi. Kemalistlerin iktidarda olduğu
dِnemde
yoğun
baskılara
rağmen
gizlice de olsa sınırlı
olarak tarikatlar faaliyetlerini sürdürüyorlardı.
Bu arada bu dِnemde
ikisi Nakşi
kِkenli
olmak üzere üç yeni tarikat
şekillenir.
Bunlar Nurculuk, Süleymancılık
ve Ticanilik'tir. Said-i Nursi tarafından
kurulan Nakşibendilik'in
kollarından
olan Nurculuk'un ne zaman ve nerede kurulduğu
bilinmemektedir. Ancak Said-i Nursi'nin (1873-1960) Nurculuk'un temel ilkelerini
ortaya koyduğu
Risale-i Nur adlı
yapıtını
1926 yılında
yazmaya başladıı
düşünülürse
bu tarikatın
en azından
düşünsel
kِklerinin
bu yıllarda
netleştiği
anlaşılacaktır.
Nurculuk, Kemalistlerin küçük-burjuva diktatِrlüğü
sürecinde çok fazla gelişme
fırsatı
bulamaz. Nurculuk'un asıl
gelişmesi,
işbirlikçi
tekelci burjuvazinin ve emperyalizmin desteğiyle
1950'li yıllardan
itibaren olacaktır.
Süleyman Hilmi Tunahan (1888-1959) tarafından
kurulan Nakşi
kِkenli
tarikatlardan Süleymancılık
da Nurculuk gibi aynı
süreci yaşar.
Kemal Pilavoğlu
tarafından
bu dِnemde
kurulan bir diğer
tarikat da Ticanilik'tir. Halvetilik kِkenli
olan Ticanilik, Nurculuk ve Süleymancılık'ın
yaşadıı
sürecin benzerini geçirir. Onun da asıl
gelişim
gِsterdiği
dِnem,
Türkiye'nin yeni-sِmürgeleşme
sürecinin başladıı
dِnem
olacaktır.
Ancak oligarşi
ve emperyalizm daha çok Nakşiler,
Süleymancılar
ve Nurcuları
güçlendirmeye çalışınca,
Ticanilerin de diğer
tarikatlar gibi çok fazla büyüme
şansı
olmayacaktır...
1946 yılında
başlayan
çok partili dِnemde
tarikatların
gelişimi
daha da hızlanır.
Artık
tarikatlar üzerinde hesapları
olan işbirlikçi
tekelci burjuvazi ve onun siyasal alandaki temsilcisi olan DP'dir. Ancak sadece
hesapları
olan DP de değildir.
CHP'nin de hesapları
vardır.
1947 Kurultayı'nda
programında
yaptıı
değişiklikler
ve bazı
tasfiyelerle oligarşinin
partisi haline gelen CHP, iktidarını
kaybetmemek ve kitle tabanını
genişletmek
için dinsel gericiliğe
ciddi boyutlarda tavizler vermeye başlar.
İktidarının
son yıllarında
CHP, adeta DP ile gericilik yarışına
girişir.
İşte
bu dِnemde
CHP iktidarı,
din istismarcılıı
için okullara yeniden din dersinin konması,
tekke ve türbelerin yeniden açılması,
yeni ilahiyat Fakültelerinin kurulması,
Kur'an kursları
ve İmam
Hatiplerin yaygınlaştırılması
için yasal düzenlemeler yapar.
Yine bu yıllarda
sosyalistlerin ِrgütlenmesine
olanak tanınmazken,
İslamcıların
ِrgütlenmesinin
ِnü açılır.
Dernekler açılır,
dergiler çıkarılır
ve İslamcı
partiler kurulur. Ancak
İslamcı
partiler bu dِnemde
bir varlık
gِsteremezler.
Bir süre sonra da bu partiler ya kapatılır
ya kendi kendilerini kapatırlar
ya da başka
partilere (MSP) katılırlar.
Bu İslamcı
parti deneyimleri ancak 1970'de MNP ile tutacaktır...
Bu dِnemde
DP'liler de hiç boş
durmazlar. İktidara
giden yolda tarikatların
da desteğini
almaya çalışırlar.
İşbirlikçi
Menderesler, oy uğruna
kapı
kapı
dolaşarak
tarikat şeyhlerinin
ellerini ِperler.
Vaatlerde bulunarak bir yandan onların
oylarını
yedeklemeye çalışırken,
diğer
yandan İslamiyet
çatısı
altında
gerici bir taban yaratarak halkı
düzen içinde tutmanın
yollarını
ararlar.
Evet bir yandan DP, diğer
yandan CHP oy uğruna
adeta taviz vermede yarış
halindedirler. Dinsel gericiliğe
verilen tavizlerde artık
sınır
yoktur. Kendi çocuklarından
bir tekini bile dini eğitim
kurumlarına
gِndermeyerek
Frenk okullarını
tercih edenler şimdi
onbinlerce halk çocuğunu
din simsarlarının,
istismarcılarının
eline vermekte hiçbir tereddüt gِstermiyorlardı.
CHP ile DP gelecekteki seçimlerde iktidar olabilmek için gerekli oya ulaşmak
amacıyla
ellerinden gelen her
şeyi
yapmaktadırlar.
İkisi
de emperyalizmle işbirliğine
hazırdır.
Ancak işbirlikçilerinden
birini seçecek olan ABD emperyalizmidir. Ve onun tercihi de çok istekli olmasına
rağmen
CHP değil
de, DP olacaktır...
Türkiye'nin yeni-sِmürgeleşmesinde
Sünni tarikatların
yeri gِzardı
edilemez. Oligarşiden
kopardıkları
tavizler karşılıında
onlar, bu ülkenin emperyalizme yeniden satılmasına
hem onay hem de destek vermişlerdir.
1910'lu yıların
açık
işgal
koşullarında
emperyalizmle işbirliği
yapan bu tarikatlar,
şimdi
yeniden aynı
rotaya girmekten kaçınmıyorlardı.
Asıl
sorumluluk Sabancıların,
Koçların,
C. Bayarların,
Mendereslerin olmakla birlikte Nakşibendilerin,
Nurcuların,
Süleymancıların
üstlendiği
misyon ve sorumluluk payı
gِrmezden
gelinemez. Denilebilir ki bu ülkede işbirlikçilerden
Bayarlar, Menderesler, Demireller o kadar rahat ve pervasızca
davranabilmişlerse
bu bir yanıyla
da tarikatların
verdiği
destekle olmuştur.
Ancak bu desteğin
1950'li yıllarda
ayrı
bir tarihsel ِnemi
vardı.
1950 seçimlerinde DP'nin kazanmasında
tarikatların
verdiği
destek, belirleyici olmuş;
sürecin gidişatını
değiştirmiş;
Türkiye'nin yeni-sِmürgeleşme
sürecini hızlandırmıştır.
İşte
bu yüzden onlar, tarihe bir kez daha kara bir leke olarak geçmişlerdir.
Halkların
anti-emperyalist tepkilerini değişik
politikalarla kendileri için zararsız
hale getirmeye çalışan
emperyalistler, yeni-sِmürgeleşme
sürecinde etnik ya da dinsel kِkenli
hareketler yaratarak varolanları
kendi denetimine alıp
büyüterek anti-komünizm temelinde hareket ettirmiş,
bu kitleyi devrimcilere karşı
kullanmıştır.
Milliyetçilik maskesi altında
ِrgütlenen faşist
hareketlerle, Suudi tipi Amerikancı
İslamın
şekillendirilmesi
bu durumun klasik
ِrnekleriydi.
Yoğun
anti-komünist propaganda altında
yoğrulan
"milliyetçi" ve İslamcı
hareketlerin ortak yanı
ise, işbirlikçilikti.
Emperyalizmin bu politikasında
iki ِnemli
amaç vardı.
Birincisi bu tür hareketlerin emperyalizme yِnelmesinin
ِnünü almak; hedefini saptırmaktı.
Diğer
amaç ise, bu hareketleri yeni-sِmürgelerde
faşist
düzenin kitle tabanı
haline getirmek; yükselecek devrimci halk muhalefeti karşısında
da vurucu bir güç olarak kullanmaktı.
Bu arada milyonlarca emekçi, yaratılan
bilinç çarpıklıı
içinde gerek dinsel gericilik, gerekse de sivil-faşist
hareketler aracılııyla
düzene entegre edilecekti...
Bِylece
emperyalizm, "bِl-parçala-yِnet"
çerçevesinde etnik ve dinsel kِkenli
sorunları
kullanırken,
3. Bunalım
Dِnemine
girdiğinde
işbirlikçileştirdiği
etnik ve dinsel kِkenli
hareketlere de yeni bir misyon biçmiş
oluyordu. Artık
milliyet ve dinin kullanım
alanı,
emperyalizmin elinde genişliyor
ve daha kapsamlı
bir hale geliyordu. En genelde bütün yeni-sِmürgelerde
uygulamaya sokulan bu politikada, bazen milliyetçilik, bazen de din
ِn plana çıkarılacak;
gerekli durumlarda ise her ikisi kullanılacaktı.
Hangisinin kullanılacağı
da o yeni-sِmürge
ülkenin kendi koşulları
içinde belirlenecekti...
Emperyalizmin bu politikaları
çerçevesinde harekete geçen oligarşi,
1940'lı
yılların
ikinci yarısında
somut adımlar
atmaya başlamıştı.
اok
partili dِneme
geçilmesiyle birlikte 1946 ve sonrasında
Türkiye'de birçok siyasi parti kurulmuştu.
Bunlar içinde İslamcı
ve faşist
partiler de vardı.
Ancak oligarşi
bu partilerin büyümesine o dِnem
çıkarları
gereğince
izin vermemişti.
Bütün güçlerini tek bir merkezde toplamak isteyen oligarşinin
iktidara gelmek gibi çok
ِnemli bir amacı
vardı.
Bu nedenle de programını
bozacak hiçbir şeye
izin vermedi.
Emperyalizmin ِnüne
koyduğu
program doğrultusunda
harekete geçen işbirlikçi
tekelci burjuvazi, bütün
İslamcı
ve milliyetçi-ırkçı
çevrelerle bağlarını
güçlendirmeye başladı.
Onların
ِnünü açacak yasal düzenlemeler
noktasında
CHP üzerinde baskı
uyguladı.
Ve 25 yıllık
CHP iktidarına
duyulan tepkileri de kendisine yedekleyerek 1950 genel seçimlerinde iktidarı
ele geçirdi. Bu kansız
da olsa bir karşı-devrimdi.
Ardından
oligarşi,
yeni-sِmürgeciliğin
kurumlarını
yaratmaya yِnelecekti.
Asker ve sivil bürokraside Kemalistlerin tasfiyesine başlanacak;
TSKB kurulacak; Kore'ye asker gِnderilecek;
NATO'ya girilecek; Yabancı
Sermayeyi Teşvik
Yasası
çıkarılacak;
onlarca ekonomik, askeri ikili anlaşmalar
imzalanacak ve bu anlaşmalarla
birlikte Türkiye emperyalizme gِbeğinden
bağlanacaktı.
1960'lı
yıllarda
başlayan
bu süreç günümüze değin
sürecekti...
Tüm bu süreç boyunca halk muhalefeti ezilmek istenirken dinsel gericilik de
güçlendirilecekti...
CHP tarafından
başlatılan
okullara din dersinin konması,
ilahiyat fakültelerine izin verilmesi, tekke ve türbelerin yeniden açılması
adımlarının
ardından
işbirlikçi
DP iktidarı
da, yeni yeni adımlar
atmaya başlar.
Arapça ezan serbest bırakılır;
dini yayın
yasağı
kaldırılır;
yeni ilahiyat fakülteleri açılır;
ilkokullarda din dersi müfredat programına
dahil edilir; İmam-hatip
okulları
açılarak
yaygınlaştırılır;
ortaokullarda da din dersi okutulmaya başlanır.
Bu dِnemde
İslamcı
çevreler, hem ekonomik yardımlarla
hem de sağlanan
ِrgütlenme kolaylıklarıyla
güçlendirilir. 1950 yılında
Türkiye çapında
142'si cami yaptırma
olmak üzere toplam 154 dernek varken bu rakamlar 1960'da 4821'i cami yaptırma
olmak üzere 5104'e yükselir. Ve bu yükseliş
1960'lı
yıllarda
da davam edecek, 1968'de 10 bini aşacaktı...
1946 yılında
11 dini derneğin
var olduğu
düşünülürse
14 yıl
içinde ulaşılan
yaygınlık
daha net gِrülür.
Dini derneklerde bِyle
bir yaygınlaşma
yaşanırken
İmam-Hatip
okullarında
da tablo farklı
değildir.
17 Ekim 1951 de, başta
Adana, Ankara, İstanbul,
Kayseri, Konya ve Maraş
illerinde olmak üzere
İmam-Hatipler
yeniden açılır.
6 İmam-Hatip'te
88 ِğrenciyle
başlayan
dini eğitim
giderek yaygınlaşır;
1958'de 16'ya ulaşan
İmam
Hatip sayısı
1969'da 71'e, 1997'de 600'e yaklaşırken
ِğrenci
sayısı
da 600 bine yaklaşacaktı.
Benzer gelişmeler
Kur'an Kursları'nda
da yaşanır...
Emperyalizm ülkemizdeki Sünni tarikatları,
ARAMCO aracılııyla
beslemektedir. 1953'te Arap Amerikan petrol
şirketi
olarak kurulan ARAMCO, aslında
işbirlikçi
Suudi Tipi Amerikancı
İslamcılıın
finans merkezidir. Bütün işbirlikçi
İslamcı
yapılara
buradan ekonomik kaynak aktarımı
yapılmaktadır.
1960'ların
başında
ARAMCO, geri çekilecek onun finanse ettiği
RABITA devreye sokulacaktır.
Suudi Arabistan'dan yollanan petro-dolarlarla beslenen tarikatlar, DP iktidarı
dِneminde
ayağa
kalkar. Ve giderek yaygınlaşmaya
başlar.
Emperyalizm ve oligarşinin
tercihi Nakşiler,
Nakşi
kِkenli
Nurcular ve Süleymancılardır.
Bu dِnemde
başta
Nakşibendilik
olmak üzere Süleymancılık
ve Nurculuk dışındaki
tarikatların
çok fazla gelişme
şansı
olmayacaktır.
1950'li yıllar
boyunca tarikatlar, Kemalist küçük-burjuva diktatِrlüğünün
yarattıı
daralmadan kurtulmaya; kendi kabuklarından
çıkmaya
çalışırlar.
Yapılan
bütün seçimlerde ağırlıkla
DP'yi desteklerler. Adeta DP'nin en
ِrgütlü "militan" gücüdürler.
Bu dِnemde
çeşitli
dernekler aracılııyla
daha da büyümeye çalışan
tarikatlar, gerekli olduğunda
kontrgerilla operasyonlarına
da dahil edilirler. Binlerce
İslamcının
katıldıı
6-7 Eylül olayları
da durumun en tipik
ِrneğidir.
Oligarşinin
gayrı-müslim
burjuvaziyi tasfiye operasyonu olan 6-7 Eylül olayları
sonucunda 20'ye yakın
insan katledilir. Yüzlerce kadının
ırzına
geçilir. Binlerce ev, işyeri
ve kilise yıkılır,
talan edilir. Ve
ِzelikle onbinlerce Rum, gِç
etmek zorunda kalır.
ضyleki,
100 bin Rum kِkenli
insanın
yaşadıı
İstanbul'da
kalan Rum kِkenli
insan sayısı
35 bine düşer.
Evet İslam
adaletinden bahsedenler bu adaletin ne olduğunu
işte
bِyle
somutlarken, oligarşinin
pis işlerinden
birinde daha kullanılmaktan
kurtulamıyorlardı.
ARAMCO'nun beslediği
bu tarikatlar, bu dِnemde
bazen İslamcı
kimliklerini ifade eden eylemlere de girişirler.
Ancak bunlar çok ciddi eylemler değildi.
1950'lerin ikinci yarısında
düzenin krizi derinleşmeye
başlar;
DP, bu süreci "Vatan Cephesi" ile aşmaya
çalışır.
Vatan Cephesi Ocakları,
birbiri ardısıra
açılır.
Ve giderek yaygınlaştırılır.
Burada DP'nin amacı,
biriken tepkilere gِzdağı
vermek; muhalefeti ezmektir. Ancak "Vatan Cephesi", DP'yi kurtaramayacak; 27 Mayıs
Hareketi ile DP iktidarına
son verilecektir. Ancak bu durum geçici olacak; 1965 seçimlerinde oligarşi
AP ile yeniden iktidar olacaktır...
TARİKATLARIN
YENİ
ADRESİ
AP
27 Mayıs
Politik devrimiyle DP kapatılır,
yerine AP kurulur. Hem faşistlerin
hem de İslamcıların
yeni adresi bu kez de AP'dir. Zamanı
geldiğinde
emperyalizm ve oligarşi
adına
bu kez tarikatları
AP kullanacaktır.
Zaten AP'liler de hazırlıklara
başlamışlardı.
AP milletvekillerinden
İlhan
Darendelioğlu,
Abdurrahman قeref
Laç ve Mevlüt Yılmaz,
İslamcılarla
sivil-faşistleri
Komünizmle Mücadele Derneklerinde
ِrgütlemeye
girişirler.
ضzellikle
Nurcularla Süleymancılar,
bu derneklerin içinde yer alırlar.
1963'lere kadar 10 civarında
olan dernek sayısı
15 kat artarak 1968'de 141'e ulaşacaktı...
Komünizmle Mücadele Dernekleri hızla
yayılırken
İlim
Yayma Cemiyetleri de kurulur. Bu cemiyetleri finanse edenlerden birisi de Sakıp
Sabancı'dır.
Bu arada Vehbi Koç da geri kalmamış;
cami yaptırma
derneklerinden birinde kurucu olmuştu.
1960'ların
ikinci yarısında
yaşanan
katliamlarla birlikte KOاLARIN,
SABANCILARIN neden bu cemiyet ve derneklerle ilgili oldukları
daha iyi anlaşılacaktı.
Bu arada 1962 yılında
ARAMCO'nun finanse ettiği
RABITA da kurulmuştu.
Suudi tipi işbirlikçi
İslam'ı
yaymak, var olanları
da ekonomik açıdan
desteklemek için kurulan RABITA'nın
41 kişilik
kurucuları
arasında
Türkiye'den AP'li milletvekili Ahmet Gürken ile Sebilül Reşat
dergisi sahibi Salih
ضzcan
da vardı.
Bu dِnemde
tarikatların
düzene entegre edilmesinde
ِnemli adımlar
atılır.
RABITA ile kurulan organik ilişki
kanallarından
akan petro-dolarla tarikatlar, artık
iş
hayatına
atılıyordu.
Ve bu süreç, 1990'lı
yıllarda
RP'nin "iktidar" olmasıyla
işbirlikçi
tekelci burjuvaziyi ciddi boyutlarda rahatsız
eden bir noktaya ulaşacaktı...
İmam-Hatip
okulları,
Kur'an Kursları,
cemiyetler, vakıflar
ve cami yaptırma
dernekleri çevresinde halk içinde genişlemeye
çalışan
tarikatlara yِnelik
anti-komünist bombardıman
sürüyordu. Onlar da bu emperyalist propagandayı
tabanlarına
ve çevrelerine taşıyorlardı.
Ve bu ortamda geleceğin
İslamcı
kadroları
şekilleniyordu.
Erzurum'daki Komünizmle Mücadele Derneği'nin
ileri gelenlerinden biri Fethullah Gülen olurken, Fidan Güngِr
de MTTB yِneticilerindendi...
Ayrıca
tarikatlar, çeşitli
dergilerle de kendi propagandalarını
yapmaktan geri durmuyorlardı.
DP dِneminde
Sebilürreşad,
Serdengeçti, Büyük Cihad,
İslamiyet,
Fetih, Büyük Doğu
gibi dergiler çıkaran
tarikatlar, 1960'lı
yıllarda
yayın
faaliyetine hız
verirler. Bu dِnemde
ِzellikle
Nakşiler,
Nurcular ve Süleymancılar
gelişirken,
yayın
faaliyetlerinde de dikkat çekerler.
İttihat,
Bugün, Babıali'de
Sabah, Bizim Anadolu, Hakikat ve Yeni Asya dِnemin
ِn plana çıkan
tarikat yayınlarıdır.
ŞERİATÇILAR KONTRGERİLLA SALDIRILARINDA KULLANILIYOR
1960'ların
ikinci yarısına
gelindiğinde
artık
emperyalizm ve oligarşi
diyetin ِdenmesini
ister. Yıllardır
besledikleri tarikatlara, yükselen halk muhalefetinin sindirilmesi için harekete
geçmeleri emredilir. Ve bütün işbirlikçiler
gibi onlar da bu talimatı
ikiletmezler. Birbiri ardısıra
devrimc-demokratların
yaptıı
mitingler, toplantılar,
yürüyüşler
basılır;
bununla da yetinilmez katliamlara yِnelinir.
TİP
mitinglerinden kongrelerine, işçi
sınıfından
gençliğe
kadar bütün halk, onların
düşmanıdır.
Ve saldırılar
sonucunda bu dِnemde
5 devrimci-demokrat insan
İslamcılar
tarafından
ِldürülür. 1969 Aralık'ında
Mehmet Büyüksevinç ile Battal Mehmetoğlu
ve 1970 Aralık'ında
da Hüseyin Aslantaş,
İslamcıların
namlularından
çıkan
kurşunlarla
katledilir. Bu dِnemin
belki de en
ِnemli katliamı
ise KANLI PAZAR'dır.
Kanıl
Pazar'ın
anti-emperyalist bir gِsteride
yaşanması,
tarikatlarla emperyalizmin ilişkisinin
de bir kanıtı
durumundadır.
Tarikat müridlerinin gerici-faşist
katliamlarda kullanıldıı
bu dِnemde
dikkat çekici bir başka
olay da, Yargıtay
başkanı
İmran
ضktem'in
cenazesine saldırıydı.
3 Mayıs
1969'da gerçekleşen
bu saldırıda
birçok insan yaralanırken,
gerici-faşistler
de cevaplarını
alıyordu.
ضlen
kim olursa olsun
ِlümün
İslamiyette
ayrı
bir yeri vardır.
Ancak gِzü
dِnmüş
CIA-ARAMCO beslemeleri bunu bile
dinlemezler. Kapısına
kapılandıkları
efendileri onlardan
şimdi
diyet istiyordu; onlar da
İslam
inançlarını
bile ayaklar altına
alarak bu diyeti cenazeye saldırarak
ِdüyorlardı.
Bütün bunlar, İslamcılık
adına
işbirlikçiliğin
emperyalizme uşaklıın
gِstergeleriydi.
İmran
Öktem'in cenazesine saldırıdan
sonra da dinsel gericiliğin
saldırıları
1969'da durmadı.
Temmuz ayında
toplanan Türkiye
ضğretmenler Sendikası
(TضS)
Kongresi de gericilerin saldırılarına
maruz kaldı.
7 Temmuz'da başlayan
saldırılar
sırasında
Kayseri adeta savaş
alanına
dِnüyordu.
ضnce
kontrgerilla camileri bombalıyor;
galeyana getirilen kitleye TضS'lüler
hedef gِsteriliyordu.
TضS'lüler
yakılmak
isteniyor; gِzü
dِnmüş
tarikat mensuplarının
taşlı,
sopalı,
bıçaklı
saldırılarına
gِğüs
germek zorunda kalıyorlardı.
Ve yüzlercesi yaralanıyordu.
Saldırılar
sonucunda TİP
başta
olmak üzere TضS
lokali ile bir kitabevi tahrip ediliyordu...
Kontrgerilla ile birlikte tarikatlar, eğitim
emekçilerine saldırıyor;
onların
ِrgütlenmesini ve haklarını
aramasını
engellemek istiyorlardı.
Onlar, aydınlıa
düşman
ve kontrgerillanın
hizmetkarı
olduklarını
bir kez daha gِstermiş
oluyorlardı.
Evet onlar, bağımsızlıa
karşıydılar;
faşizmi
onaylıyordular;
emperyalizme ve faşizme
karşı
savaşanların
da düşmanıydılar.
Onlar, gençliğin,
kamu emekçisinin, kِylünün
ve işçinin
karşısındaydılar.
Ve onlar Sabancıların,
Koçların
yanındaydılar.
Tıpkı
1970 sonbaharında
direnişe
geçen BOSSA işçilerinin
direnişine
yapılan
saldırıda
olduğu
gibi.
Direnişe
bir yandan faşist
düzenin kolluk kuvvetleri saldırırken,
onların
yanında
da gericiler vardı.
"Komünistlere ِlüm!"
nidalarıyla
saldıran
gericileri Sabancıların,
Koçların
neden beslediği
daha iyi anlaşılıyordu.
Bu saldırı
ve katliamların
sürdüğü
süreçte emperyalizmin derinleşen
krizine paralel olarak Türkiye'de milli kriz daha da keskinleşiyordu.
Ve bunun sonucunda AP, işbirlikçi
tekelci burjuvazinin çıkarlarını
temel alan bir programı
izlemeye başlıyordu.
Ve doğal
olarak AP'ye destek veren, işbirlikçi
tekelci burjuvazi dışındakiler
AP'den kopuyordu. Bunlar arasında
İslamcılar
da vardı.
Ve Milli Nizam Partisi (MNP)'nin, 1970'de kurulmasıyla
yeni bir dِneme
girilmiş
olunuyordu.
O güne değin
geleneksel tarikat
ِrgütlenmesiyle yetinen
İslamcılar,
artık
arenaya yasal da olsa bir siyasal partiyle çıkıyorlardı.
O güne değin
tarikatlarla halkın
dinsel inançlarını
sِmürenler
şimdi
de "İslamcı"
bir partiyle bunu yapacaklardı.
Hem de emperyalizmden icazet alarak.
Nakşibendi
قeyhi
Mehmet Zahit Kotku'nun müridi Necmettin Erbakan, tarafından
kurulan MNP, 12 Mart açık
faşizmi
dِneminde
kapatılacaktı.
Ancak yine 12 Mart'ın
cuntacıları
tarafından
ikna edilerek Türkiye'ye dِnmesi
de sağlanacaktı...
Bundan sonraki süreçte de
İslamcı
tarikatlar ve yeni partileri MSP, Oligarşinin
halka yِnelik
katliamlarında
kullandıkları
bir güç olmaya devam edeceklerdi. 12 Mart açık
faşizmine
tavır
almayan tarikatlar, 1974 başlarında
kurulan CHP-MSP hükümetiyle birlikte aslında
azımsanmayacak
bir avantaj da yakalamış
oluyorlardı.
Nakşi
kِkenli
"Milli Gِrüş"çü
Erbakan ve arkadaşlarının
damgasını
vurduğu
MSP'nin hükümet ortağı
olmasıyla
tarikatlar açısından
daha avantajlı
bir dِnem
de başlamış
oluyordu. Ve tarikatlar devletin nimetlerinden artık
daha fazla yararlanacaklardı.
1970'li yıllar
boyunca Nurcular ve Süleymancılar
DP-AP çizgisini desteklemeyi sürdürürler. Yapılan
seçimlerde kopardıkları
taviz karşılıında
oylarını
AP'ye verirler. Aslında
yapılan
oy pazarlamacılııydı.
Birkaç taviz karşılıında
oylar, AP'ye satılıyordu.
Bu süreçteki Maraş,
اorum, Malatya, Sivas, Elazı
gibi İslam
maskesiyle Alevi halk ve devrimcilere yِnelik
katliamlarda yine
İslamcılar
MHP ile birlikte başrolü
oynuyorlardı.
Nurcular, Süleymancılar,
Nakşibendiler
bu dِnemde
ya hükümetteydiler, ya da hükümet ortağı
partilere destek vermişlerdi.
Onlar faşist
düzenin payandası
olmuş;
bu düzenin destekçisi olmuşlardı.
Onlar, faşist
katliamlarda tetiği
çekendiler, tetiği
çektirenlerle kol kolaydılar.
Ve katliamlara destek, onay vererek tarikatlar hizmetlerine devam ediyorlardı.
12 EYLـL
CUNTASININDESTEKاİSİ
TARİKATLAR
1970'lerin ikinci yarısında
daha da güçlenen tarikatlar, 12 Eylül açık
faşizmini
de büyük oranda desteklediler. 12 Eylül, tarikatlar açısından
aslında
tam bir dِnüm
noktasıydı.
Faşist
cunta birkaç yıl
gibi kısa
bir süre içinde devrimci muhalefeti ezince artık
sıra
açık
faşizmin
kurumlaştırılması
çerçevesinde halkın
teslim alınmasına
geliyordu. Ve bunun için de geniş
kapsamlı
bir program devreye sokuluyordu. Bu programın
hayata geçirilmesinde kullanılacak
ayaklardan birisinin odağında
ise tarikatlar vardı.
Milyonların
harekete geçtiği
12 Eylül ِncesi
dِnemde
korku dolu günler geçiren oligarşi,
bir daha bِyle
bir süreç yaşamamak
için ِncelikle
mevcut sol potansiyeli yok etmeyi
ِnüne koymuştu.
Devrimci yapıların
dağıtıldıı
koşullarda
mevcut sol potansiyel, baskı
ve terِrle
sindirilmişti.
Ancak bu yeterli değildi.
Halk bütün hücrelerine kadar teslim alınmalı;
teslim alınan
bu potansiyel de yeniden düzene kazanılmalıydı.
İşte
bu gِrevin
büyük bir bِlümü
tarikatlara düşüyordu.
Bu çerçevede ِncelikle
tarikatlar yeniden yapılandırılmalıydı.
Kollar sıvandı;
gِrüşmeler
yapıldı.
İstisna
da olsa karşı
çıkanlar
vardı.
Ve onlara da hadleri bildirildi. Tıpkı
Nurcuların
Yeni Nesil grubunun başına
gelenlerde olduğu
gibi... "Yıl
1981 Bir zat ziyaretime... gِnderildi.
Detayına
inmeyeceğim,
şunları
sِyledi:
'Gelin sizinle çalışalım...
قunu
şunu
yapacaksınız...
Buna karşılık
size her türlü imkanı
sağlayacağız...'
Teklifini reddettim. Aradan 5-6 ay geçti.
İçimizdeki
en büyük bِlünme
başladı.
Darbenin lehinde olanlar ve karşısında
olanlar"...
İşte
yaşadıklarını
Yeni Asya gazetesi sahibi Mehmet Kutlular bِyle
ortaya koyuyordu. Evet istisna da olsa cuntanın
tekliflerini reddedenlerin başına
bِyle
şeyler
gelirken, kabul edenlerin
ِnü daha da açıldı,
her türlü ekonomik olanak sunuldu. Rabıta
aracılııyla
ARAMCO'dan milyonlarca petro-dolar su gibi, tarikatların
kasalarına
akıtıldı.
Askeri faşist
cuntanın
devreye soktuğu
bu plan aslında
ABD patentliydi. CIA'nın
merkezinde hazırlanmıştı.
1979 İran
İslam
Devrimi sonrasında
Ortadoğu'da
çıkarları
sarsılan
ABD emperyalizmi,
İran
İslam
Devrimi'nde kendisini somutlayan
İslam
radikalizminin ِnünü
kesmek için harekete geçmişti.
Bu çerçevede işbirlikçi
Suudi tipi Amerikancı
İslam'ın
yaygınlaştırılması
için herşey
yapılacaktı.
Bِylece
devrimci düşüncelerin
ِnüne kurulan bir barikat da
İslamcılar
olacaktı.
Bu plan Türkiye'de tarikatlar aracılııyla
uygulandı.
Onları
finanse edecek kurumlar çerçevesinde, Suudi sermayeli Faisal Finans ve Albaraka
Türk ِzel
Finans Kurumları,
Cumhurbaşkanı
Kenan Evren ile Başbakan
Turgut ضzal'ın
onayıyla,
1984 yılında
da resmen kuruldu. Artık
tarikatların
"şirketleşmesi"
için gerekli ekonomik kaynak da hazırdır.
Düzenle bütünleşme
artık
sadece İslamcı
partileri aracılııyla
değil,
burjuva partilerinin hemen tümüne destekleri vardır.
Bir çok tarikat üyesi ANAP, DYP başta
olmak üzere düzen partilerine verdikleri destek karşılıında
milletvekili olarak meclise girmişlerdir.
ضzel
okullar, yurtlar, dershaneler, Kur'an Kursları,
İmam-hatipler,
üniversiteler açtılar.
Bu süreçte hem ekonomik açıdan
büyüdüler, hem de daha da kitleselleştiler.
Bu dِnemde
en genelde İslamcılar
cephesinde İslamcı
hareketler de gündeme gelir. Bunların
hiçbirisinin düzene karşı
bir mücadelesi olmamış,
Hizbullah ِrneğinde
olduğu
gibi devletin vurucu gücü olma fonksiyonu gِrenler
de vardır.
Hizbullah gibi yapılar
da tarikatlardan beslenen yapılardır.
Geçmişten
bu yana devleti takiyye ile içten ele geçirme düşüncesiyle
hareket eden tarikatlar, oligarşinin
bu politikasını
kendi çıkarları
doğrultusunda
kullanmak istemişler;
ِrgütlenmelerini
yaygınlaştırıp,
devlet bürokrasisinde kadrolaşmışlardı.
Onlar ağırlıkla
kırsalda
ve gecekondu semtlerinde
ِrgütlenirken, ekonomik olarak da
büyümüşlerdi.
Nihayetinde devlet, tarikatları;
tarikatlar da oligarşinin
politikalarına
tabi olarak devleti kullanmak istemişlerdi.
Ancak inisiyatif her zaman devletin elinde olduğu
için kullanan devlet, kullanılan
da tarikatlar olmuştu.
Bِylece
Osmanlı'dan
bugüne kadar kullanılma
geleneği
bu dِnemde
de sürmüştür.
Kullanmak için yola çıkanlar
kullanılmaktan
bir kez daha kurtulamamışlardı.
İşte
1980'li yılların
tablosunun ِzeti
bu idi.
Bu durumu tarikatlar içinde istisna da olsa gِrenler
de vardı.
"اünkü
o adamlar sana inandıı
için değil,
seni kendi maksadına
gِre
kullanmak için geliyor. Kullandıktan
sonra da seni bir kenara bırakacaktır,
kırıp
dِkecektir.
Bu 'derin devlet' dediğimiz
büyük ِlçüde
bütün İslami
guruplarla anlaşmalar
içine girdi. Bu arada herhalde Fettullah Hoca ile anlaşacaklardı.
Hoca bana şyle
konuşuyordu:
'Yurtdışında
okulları
kurmamda devlet, istihbarat bana yardımcı
oldu. Devletin yِneticileri
ilgili devletlere referans verdi.' devletin yardımı
olmazsa bu okulları
kurmak mümkün değil.'
Burada menfaatler karşılıklıdır.
Her iki tarafın
da maksadı
ayrıdır.
Tıpkı
çetelerde olduğu
gibi. Devlet ِnce
bunları
tetikçi olarak kullanmış.
Fakat çeteler de sonra 'Biraz da ben devletten yararlanayım'
demiş
Devlet de İslami
gruplara, 'devlete, Atatürk'e saygılı
olun, biz de size yardımcı
oluruz' demiştir.
Bakın
bazı
İslami
gruplara, 12 Eylül'den sonra birden palazlandılar.
Acaba kendi güçleriyle mi palazlandılar?
Hayır.
Ama devlet zamanla bakıyor
ki, bu gruplar büyüyor, o zaman paniğe
kapılıyor
ve engellemeye çalışıyor."
(Mehmet Kutlular, 26 Haziran 1999, Milliyet)
Nurcu Yeni Asya Cemaati'nin lideri Mehmet Kutlular, aslında
yaşananları
açık
bir biçimde ortaya koymaktadır.
Ancak bir eksikle, o da işbirlikçi
islamcılardan
istenenlerin içinde Devrimci Mücadelenin gelişmesinin
ِnünün kesilmesi isteminin de
olduğudur.
Bunun dışında
Mehmet Kutlular, 28
قubat'a
evrilen sürece ilişkin
ipuçlarını
da ortaya koymaktadır.
O da, tarikatlarla birlikte en genelde
İslamcıların
ulaştıı
kitlesellik ve ellerinde tuttukları
ekonomik güç, yani yaşanan
büyümenin ulaştıı
düzeydir. Tarikatlar 1990'lı
yılların
ilk yarısında
da büyümeye devam etmişlerdi.
Ve onların
birçoğunun
da desteğiyle
Refah Partisi, 1995 genel seçimlerinde sandıktan
birinci parti olarak çıkmıştı.
Bir süre sonra da DYP ile koalisyon kurmuştu.
Bِylece
orta burjuvazinin ekonomik sınırlarını
zorlayan İslamcı
sermaye için gün doğmuş
oluyordu. Bir yıllık
RP-DYP hükümeti boyunca devletin olanaklarını
daha fazla kullanma
şansını
yakalayan İslamcı
sermayenin sevinç çılıkları
çok fazla sürmeyecek; işbirlikçi
tekelci burjuvazi, ordu ile sürece müdahale edecek; RP-DYP hükümetinin düşmesini
sağlayacaktı...
Farklı
boyutları
da olmakla birlikte 28
قubat,
tekelleşmek
isteyen, dolayısıyla
da sِmürü
pastasından
daha fazla pay isteyen
İslamcı
sermayenin de ِnünü
kesme operasyonuydu. RP-DYP hükümetinin düşürülmesi;
ardından
yaşanan
süreç içinde RP'nin gelişmesinin
ِnünün kesilmesiyle sorunu
şimdilik
oligarşi
kendi lehine çِzmüş
oluyordu.
Rafah Partisi, hükümet olduğu
bir yıllık
süreçte oligarşinin
rahatlamasını
sağlamıştı.
Hapishanelerden Susurluk'a kadar izlediği
politikalarda oligarşiye
soluk alma şansı
yaratan RP, kullanılmış;
işi
bitince de bir kenara atılmıştı.
Burada kullanılan
sadece RP değildi.
RP'yi iktidara taşıyan
tarikatlar da kullanılmıştı.
Onlar da tutsakların
hapishanelerde katledilmesinden, Susurluğun
üzerinin ِrtülmek
istenmesinden en az RP kadar sorumluydular.
Tarikatların
kullanılması
sadece bunlarla da sınırlı
değildi.
Onlar sahip oldukları
gazete, dergi ve TV gibi kitle iletişim
araçlarından
ِzellikle 1990'lı
yıllarda
yaptıkları
yayınlarda
devrimciler, devrimci
ِrgütler hakkında
kontrgerilla ağzıyla
haberler ve yayınlar
yaptılar.
Devrimci kişileri,
kurumları
hedef gِsterdiler.
Ve bazıları
bunları
yapmaya hala devam ediyor.
Evet tarikatlar oligarşinin
elinde her zaman kullanılmaya
hazır
bir araç gibidir. "Rutin" misyonlarının
dışında
da yeri ve zamanı
geldikçe devlet onları
devreye sokmaktadır.
Ve onlar, bu durumdan hala rahatsızlık
duymamaktadırlar.
Kullanmak adına
kullanılmaya
devam ediyorlar. Bu durum onlarda neredeyse içselleşmiş;
bir kültür haline gelmiştir.
Bu durum, ciddi bir hesaplaşma
yapılmadıı
sürece bِyle
gitmeye devam edecektir.
============================================================
İSLAM DİNİNDE
MEZHEPLER, TARİKATLAR
GİRİŞ
İnsanlık tarihi iki otoritenin, siyasi ve dini otoritenin birbiriyle mücadele tarihidir. Bu mücadelede kimi zaman siyasi otorite dini otoriteye, kimi zamanda dini otorite siyasi otoriteye egemen olmuştur. Siyasi otorite, dini otoriteye egemen olduğunda dini otoritenin yaptırımını da kullanarak egemenliğini pekiştirmiş, dini otorite siyasi otoriteye egemen olduğunda, aynı yöntemi bu sefer dini otorite kullanmıştır.
Ortaçağın Hristiyan ve İslam dünyasında halk bu otoritelerin çıkarlarına hizmet için var olan bir teba olarak görülmüştür. Günümüzün çağdaş değerlerinden yoksun olan halk, ne siyasi, otoriteyi ne de dini otoriteyi sorgulayabilmiştir. Siyasi ve dini otoritenin mutlak doğru olarak gösterdiklerine koşulsuz olarak itaat etmişlerdir.
Koşulsuz itaat eden halk kitlesini yönetme mücadelesi, ne siyasetin siyaset gibi ne de dinin din gibi yaşanamaması sonucunu doğurmuştur.
Özellikle insanlığın en hassas yönü olan, dini inançlar her dönemde, her koşulda, her yöntemle bir takım kişilerin çıkarlarına hizmet etmek amacıyla alabildiğine kullanılmıştır. Dini inançların, siyaset adamı veya din adamı, kisvesi altındaki bir takım kişilerin çıkarları uğrunda kullanılması, kullanılmaya çalışılması ve bu uğurda yapılan mücadeleler, dinlerin birtakım mezheplere ve tarikatlara ayrılması sonucunu da beraberinde getirmiştir.
HRİSTİYANLIKTAKİ OTORİTE MÜCADELESİ VE MEZHEPLERİN ORTAYA ÇIKIŞI
Hristiyanlığın Kudüs’te ortaya çıkması ve hızla yayılmasına karşı Roma İmparatorluğu önce bu dini yasaklamış ve Hristiyanları sıkı takip altına almışken daha sonra bu dine engel olamayacağını anlayan imparator Konstantin, 313 yılında yayınladığı Milano Fermanı ile Hristiyanlığı resmen tanımıştır. Bundan amaç Roma İmparatorluğu’nu parçalayabilecek bir sürecin önüne geçmek ve onu kontrol altına almaktır.
Hristiyanlığın üç yüz yıllık uygulanmasında ortaya çıkan bazı teolojik anlaşmazlıkların önüne geçebilmek ve temel bazı teolojik kurallar koyabilmek, kiliseleri başıbozukluktan kurtarıp ciddi bir organizasyona tâbi tutabilmek için İmparator Konstantin tarafından 325 yılında Hristiyan aleminin ilk ökümenik (evrensel) “Konsil”i (uyulması zorunlu dinsel kurallar koymak amacıyla din adamlarınca yapılan toplantı) İznik’te toplandı. Bu konsilde; Hristiyanlığın günümüzde de pek çoğu uygulanmaya devam eden temel kuralları konuldu. Çok değişik İncil metinleri arasından dördü (Matta, Luka, Markos, Yuhanna) incil olarak tespit edildi. Ayrıca kilise organizasyonu açısından Roma İmparatorluğu üç bölgeye ayrılarak bu bölgelerdeki kiliseleri yönetmek amacıyla Apostolik kökenli (havariler tarafından kurulmuş) Roma, İskenderiye ve Antakya kiliseleri Ökümenik Patriklik Statüsüne yükseltildi.
Kiliseler üzerinde egemenlik kurarak dini otoriteyi siyasi otoriteye katkı sağlamak amacıyla kullanmak isteyen İmparator Theodosius, o dönemde İmparatorluk merkezi olan İstanbul’da bulunan Fener Episkoposluğu’nu, 381 yılında İstanbul’da toplanan Konsile, baskı yaparak Ökümenik Patriklik statüsüne kavuşturdu. Ancak bu karar Roma, İskenderiye ve Antakya kiliselerince kabul edilmedi. Bunun üzerine imparatorlukta büyük karışıklıklar çıktı.
Theodosius’un izinden giden imparator Marcian, 451 yılındaki Kadıköy Konsilinde kendisinin hazırladığı 28 maddelik karar tasarısını zorla kabul ettirerek, Fener Patrikhanesini Hristiyanlık dünyasının tek merkezi haline getirdi. Bu kararı Roma, İskenderiye ve Antakya kiliseleri tanımadı. Bunun üzerine İskenderiye ve Antakya Kilisesi yerle bir edildi ve binlerce insan öldürüldü.
Bu dönemde Roma İmparatorluğu batı ve doğu olarak ikiye bölündüğü için Doğu Roma (Bizans) İmparatorları Roma Kilisesine bir şey yapamadılar. Roma kilisesi, daha sonra bağımsızlığını ilan ederek 325 yılında oluşturulan Hristiyan birliğinden ayrıldı. Roma İmparatorlarının, dini otoriteyi egemenlik altına almaya çalışmaları, Hristiyanlığın, Katolik ve Ortodoks olmak üzere iki mezhebe bölünmesine sebep oldu.
Ortaçağda Batı Roma İmparatorluğunun parçalanması, Feodalitenin yani siyasi otoritenin çok zayıf olduğu bir sistemin ortaya çıkması sonucunu doğurdu. Bu ortamda Avrupa’daki tek dinsel otorite olan Roma Kilisesi yani Vatikan, Siyasi otoriteye tam olarak hakim oldu. Dinsel dogmalar veya din kuralı gibi uygulanan kurallar kilisenin, devlet ve toplum yaşantısına tam olarak egemen olmasını sağladı. Hristiyanlık ve Avrupa Karanlık Çağı yaşamaya başladı. Bu dönemde Kilisenin pek çok derebeyinin topraklarına el koyması siyasi otoriteyi iyice zayıflattı.
15. Yüzyılda Almanya’da ortaya çıkan Martin Luther topraksız kalmış Alman prenslerinin, yani siyasi otoritenin de desteğini arkasına alarak Kilise egemenliğine bayrak açtı. Onun başlattığı hareket Avrupa’da kısa sürede yayılarak ayrı bir mezhebin yani Protestanlığın ortaya çıkışını sağladı. Dini ve siyasi otoritenin kavgası böylelikle Hristiyan dünyasının Katolik, Ortodoks ve Protestan olmak üzere üç mezhebe bölünmesine yol açtı.
İSLAMİYETTEKİ OTORİTE MÜCADELESİ, MEZHEPLER VE TARİKATLARIN ORTAYA ÇIKIŞI
İslamiyette Hz.Muhammet’in ölümünden sonra “Dört Halife Dönemi” adı verilen bir dönem yaşanmıştır. Hz. Muhammet, Peygamber olması nedeniyle dini bir liderdir. Ancak ortada bir devlet vardır ve bu devletin yönetilmesi söz konusudur. Bu açıdan bakıldığında Hz.Muhammet aynı zamanda bir devlet başkanıdır yani siyasi bir liderdir.
Onun ölümünden sonra devleti yönetecek bir lider gereklidir. Bu lideri sahabe, yani peygamberin yakın arkadaşları seçecektir. Bu lidere de Halife ünvanı verilecektir. Halifeler Hz. Muhammet gibi hem dini hem de siyasi lider değildir. Tanımlama yapılacak olursa dini otoriteyi de kullanan siyasi lider denebilir.
Hz.Muhammet’ten sonra Hz.Ebubekir ve Hz.Ömer döneminde liderlikle ilgili bir sorun yaşanmamıştır. Her iki halife de peygamberle aynı aileden, Haşimi ailesinden gelmektedir. Haşimi ve Ümeyye, ailesi İslamiyetten önce Mekke’ye hakim olan Kureys Kabilesinin, Mekkeyi yönetmek için birbiriyle sürekli mücadele halinde olan iki ailesidir. Hz.Ömer’in ölümüyle yerine Ümmeyye ailesine mensup Hz.Osman’ın geçmesi ve kendi ailesini kayıran uygulamalar yapması, İslamiyetten önceki siyasi çekişmeleri yeniden su yüzüne çıkarmıştır.
Bu huzursuzlukların bir sonucu olarak Hz.Osman’ın bir suikast sonucu öldürülmesi ve yerine geçen Hz.Ali-nin bu cinayeti aydınlatmada gerekli çabukluğu gösterememesi, Ümeyye ailesine mensup olan Şam Valisi Muaviye tarafından gerekçe olarak gösterilecek ve Muaviye kendisini halife ilan edecektir. Böylelikle İslam Devletinde iki halife ortaya çıkacaktır.
Hz.Ali ve Muaviye’nin dini liderlik değil, siyasi liderlik (Halifelik) mücadelesi iki tarafın ordularını Sıffin Savaşında karşı karşıya getirmiştir. Yapılan savaşta kesin bir sonuç alınamayınca sorunun Hakemler tarafından çözülmesine karar verilmiştir. Hakem olayında Muaviye’nin hakemi Amr İbnül As’ın, Ali’nin hakemi Ebu Musa El Eşariyi kandırması iki tarafı tekrar savaş durumuna getirmiştir. Hz.Ali-nin daha fazla kan dökülmemesi için kuvvetlerini geri çekmesi üzerine iktidar mücadelesi bir çözüme kavuşturulamamıştır. Ali, Basra’da Halifelik yaparken Muaviye, Şam’da Halifeliğini sürdürecektir.
Bir süre sonra iki lidere de yapılan suikastten Muaviyenin sağ çıkması ve Ali’nin ölmesi üzerine tek bir halife kalacaktır. Muaviye’nin Ali’nin oğulları olan Hasan ve Hüseyin’e kendi ölümünden sonra Halifeliğin kendilerine geçeceğine dair verdiği sözü tutmayıp oğlu Yezit’i Velihat ilan etmesi anlaşmazlıkları tekrar su yüzüne çıkaracaktır.
Yezit’in Halife olduktan sonra Hz.Hüseyin’i Kerbelada öldürttürmesi İslam’daki bölünmeyi net bir şekilde ortaya çıkaracaktır. Muaviye taraftarları ve onun soyundan gelenlerin egemen oldukları bölgelerdeki insanlar, kendilerini Ehl-i Sünnet veya Sünni, Hz.Ali’nin soyundan gelenlerin ve Basra, İran ve Horasanda yaşayan insanların ise Ehl-i Şia yada Şii olarak adlandırmasıyla, islam dini ikiye bölünecektir. Kısacası Hz.Muhammet’in ölümüyle ortaya çıkan siyasi liderlik mücadelesine din kisvesi büründürülmesi, İslam dininin bölünmesine, Sünnilik ve Şiilik adı verilen iki mezhebin ortaya çıkmasına sebep olacaktır.
Daha sonraki yüzyıllarda değişik din adamlarının İslam dinini şekil ve esas açısından farklı niteliklerde yorumlamaları sonucu Sünnilikte, Hanefilik, Hambelilik, Malikilik ve Şafiilik,
Şiilikte ise Caferilik, İsmailiye Zeydilik ve İmamilik gibi alt mezhepler ortaya çıkacaktır.
Sünni mezheplerle Şii mezhepler arasındaki en belirgin fark, İmanın altı şartı (Meleklere İman, Kitaplara İman, Peygamberlere İman, Ahiret Gününe İman, Kadere İman, Hayır ve Şer'in’Allahtan geldiğine İman) dışında Şiilerin on iki imam’a iman etmeleridir. Şiilere göre on bir imam gelmiş ve Şiiliğin temel öğretisini oluşturmuştur. On ikinci imam ise (İmam-ı Gaib) henüz gelmemiştir. On ikinci imam , Mehdi (Kurtarıcı) olarak beklemektedirler. Aradaki fark şekilde değil, özde olduğu için yani teolojik bir fark olduğu için Sünniler tarafından Şiilik reddedilmektedir.
Mezheplerin öğretilerinin yayılması için zamanla çok değişik bölgelerde açılan Tekkelerde yetişen binlerce din adamı kendi mezhepleri içinde kendi yorumlarını ortaya koymuş ve böylelikle “Tarikat” adını verdiğimiz din örgütlenmeleri ortaya çıkmıştır. Bunların başlıcaları şunlardır. :
SÜNNİ TARİKATLAR Şİİ TARİKATLAR
Eş’arilik Batınilik
Maturidilik Haşhaşilik
Halvetilik Bektaşilik
Ahilik Dürzilik
Bayramilik Hurufilik
Celvetilik Hüsnilik
Cemalilik Karmatilik
Cerrahilik Kazerunilik
Kadirilik Mudarilik
Kalenderilik Nusayrilik
Melamilik Vasililik
Nakşibendilik
Ticanilik
Şazelilik
Başlıca sayılan bu tarikatların her biri, onlarca alt tarikata bölünmüştür. Örneğin Şazelilik kendi içinde Arifilik, Bekrilik, Cezulilik, Fuadililik, Gazilik, Madavilik, Mustailik, Mürsilik, Nasırilik, Raşidilik, Şerefilik, Vefailik ve Zekurilik gibi on üç alt tarikata bölünmüştür.
Tarikat ve tekke örgütlenmesi, şeyh ile tarikat mensubu mürit arasında, şeyh’e koşulsuz itaat esasına dayanan bir yapılanmadır.
Şeyh mutlak doğruları söyleyen, mutlak doğruları yapan, mutlak itaat edilmesi gereken muhterem bir kişidir. Şeyh asla hata yapmaz. Müritin görevi olgunluk düzeyine yükselene kadar bir takım eziyetlere, çilelere katlanmaktır.
Örneğin tarikatlardan birine girecek olan kişi tarikatın bir üyesi olana kadar üç yıl dokuz gün şu görevleri yapmak zorundadır. 40 gün dört ayaklı hayvanların bakımı 40 gün süpürge işi, 40 gün su çekme, 40 gün yatak serme ve kaldırma, 40 gün odun kesmek, 40 gün yemek pişirmek, 40 gün alış veriş yapmak, 40 gün dervişler meclişine hizmet etmek. Bu görevlerin bitiminden sonra üç yıl dokuz gün tamamlanana kadar bu işler baştan başlayarak tekrar edilir.
Buradan da görüleceği gibi tarikat örgütlenmesi bünyesine alacağı bir kişinin öncelikle kişilik özelliklerini yok edecek, düşünmeden, araştırmadan koşulsuz itaat eden müritler yaratmayı amaçlamaktadır. Bu süreçten geçen bir kişi, Şeyhinin ve tarikatın ileri gelenlerinin söylediklerini mutlak doğru olarak kabul edip verdikleri görevleri düşünmeden, tartışmadan, görüş öne sürmeden yapmaktadır.
Buna en belirgin örnek olarak Hasan Sabbah’ın Haşhaşilik tarikatı verilebilir. Hasan Sabbah’ın Alamut kalesinde yetiştirilen müritler, daha sonra kendilerine verilen görev doğrultusunda, öldürüleceklerini bile bile pek çok kişiye suikast yapmışlar ve Büyük Selçuklu İmparatorluğu döneminde dehşet saçmışlardır.
İsrail’de vücutlarına bağladıkları bombalarla insanların kalabalık olduğu yerleri havaya uçuran ve yüzlerce insanın ölümüne sebep olan Haimas miltanlarının
ve Almanya’da örgütlenmiş İslami Cemiyet ve Cemaatler Birliğinin başında bulunan Metin KAPLAN’ın verdiği direktif doğrultusunda kiraladıkları bomba dolu uçakla 29 Ekim 1998’de Anıtkabire intihar dalışı yapmayı planlayan militanların, organizasyon, amaç, yöntem ve uygulama açısından Hasan Sabbah’ın Müritlerinden hiçbir farkı yoktur.
Kısacası, Tarikat örgütlenmeleri, bir şeyhin mutlak güdümünde düşünme ve aklını kullanma becerisinden yoksun bırakılmış, şeyhinin her söylediğini mutlak doğru olarak kabul eden yaratıklar sürüsü yetiştirmeyi amaç edinmiş, İslam ve İnsanlık düşmanı oluşumlardır.
TÜRKLERİN İSLAMİYETE GİRİŞİ, AYRILIKLAR VE ANADOLU İSLAM ANLAYIŞI
Türkler, Sekizinci yüzyılın sonlarından itibaren İslam dinine girmeye başlamışlardır. Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun kurulmasından kısa bir süre sonra da Tuğrul Bey döneminde Abbasi Halifesi Türklerin koruması altına girmiştir. Bundan sonra Türkler İslam dininin hem bayraktarlığını hem de korumalığını yapmışlardır.
Anadolu’ya göç eden Türkler göç yolları üzerindeki İslam mezheplerinden etkilenmişler ve bu mezheplere girmişlerdir. Genel bir değerlendirme yaparsak Anadoluda yerleşik hayata geçen Türkler daha çok sünni mezhepleri tercih etmişler, göçebe yaşayanlar ise islam dininin kurallarıyla, Türk gelenek ve göreneklerini kaynaştırarak Alevi İslam anlayışını ortaya çıkarmışlardır.
Türkler hangi mezhepten olurlarsa olsunlar İslam dinini geniş bir hoşgörü çerçevesi içinde ele almışlar ve bu çerçevede yaşamışlardır. Bu hoşgörüyü hem kendi dinlerinden olanlara hem de başka dinden olanlara alabildiğine göstermişlerdir. Gerek Sünniliği gerekse Aleviliği benimsemiş olan Türkler asla biribirleriyle çatışmaya girmemişlerdir. Anadolu’daki Sünni ve Alevi anlayışının iki somut oluşumu olan Mevlevilik ve Bektaşiliğin temel felsefesi, insan sevgisi ve hoş görüdür. Araplar daha dört halife döneminde İslamı siyasallaştırmışken Türkler toplum dokusunun güçlenmesinde önemli bir katkı olarak değerlendirmişlerdir.
YAVUZ SULTAN SELİM-ŞAH İSMAİL ÇATIŞMASI, HALİFELİĞİN OSMANLILARA GEÇMESİ VE İSLAMIN SİYASALLAŞMASI
16.yüzyılın başlarında İran’daki Safavi Devleti’nin başına geçen Şah İsmail, devletinin sınırlarını genişletmek ve Anadolu’ya hakim olmak için yoğun bir çalışma içine girecektir. Bu amacına ulaşmak için Şii İslam inancını bir kılıç gibi kullanacak ve Anadolu'da giriştiği propoganda faaliyetleriyle taraftar toplamaya çalışacaktır. Kısacası siyasi amaçlarına ulaşmak için halkın inancını siyasete alet edecektir. Osmanlı Devleti’nin geleceği açısından bu durumu çok tehlikeli gören Yavuz Sultan Selim, Şehzadeliği döneminde başlattığı mücadeleyi Padişah olduktan sonra da yoğun olarak sürdürecektir. Özellikle Alevi gruplar arasında faaliyette bulunan propogandacılar yakalanacak ve idam edilecektir. Çaldıran Seferi sırasında bu öldürmeler doruk noktasına çıkacaktır. Çaldıran Seferi ile Osmanlı Devleti’nin birliği pekiştirilecek ancak inançların siyasallaştırılması Sünni ve Alevi inancına sahip olan insanlarımızın zaman içinde biribirlerini hasım gibi görmelerini sağlayacak süreç te başlamış olacaktır.
Özellikle Yavuz’un Mısır Seferiyle Halifeliğin Osmalılara geçmesiyle birlikte zaman içinde köklü Türk Devlet Gelenekleri yerine Abbasi devletinin din merkezli devlet yönetim sistemi Osmanlı devlet yönetimine hakim olmaya başlayacaktır.
Alınan kararların ve yapılan uygulamaların din kurallarına uygun olup olmadığı konusunda fetva verme yetkisine sahip olan Şeyhülislamların devlet yönetimindeki etkinlikleri zaman içinde artacaktır. Bu dönemde Osmanlı devleti yönetimine Türkler yerine devşirmelerin getirilmesi köklü Türk Devlet Geleneğinin etkinliğini her geçen gün daha da azaltacaktır. Bu durum en belirgin olarak bilim ve eğitim, öğretim kurumlarındaki çöküşle kendini gösterecektir. Celali isyanlarının toplumsal sebeplerini araştırmak yerine buna medreselerde yeterince din eğitimi verilemediği tespiti yapılarak pozitif bilimlerin medreselerdeki öğretimi bir Şeyhülislam fetvasıyla yasaklanacaktır. Siyasi otorite, dini otoriteden yararlanılarak güçlendirilmeye çalışılırken dini otorite ve dini dogmalar her geçen gün siyasi otoriteyi kendi denetimi altına almıştır. Niteliksiz padişahların iş başına geçmesi, rüşvet ve iltimasla devlet yöneticilerinin gene niteliksiz kişilerce ele geçirilmesi çöküşü geri dönülemez noktaya getirmiştir.
Taasubun ve bağnazlığın hangi boyutlara ulaştığını aşağıdaki örnekler açıkça göstermektedir;
Savaş alanlarında ardarda yenilgiler alınması üzerine Padişah III.Mustafa Prusya Kralı Fredericht’ten uygun savaş zamanını yıldızlara bakarak tespit edecek olan müneccimler isteyecektir.
Ünlü astronom Takıyüddin’in Üsküdar’da kurmuş olduğu rasathane, devrin Şeyhülislamı tarafından “meleklerin bacaklarını seyrediyorlar” gerekçesiyle yıktırılacaktır.
Tanzimat’tan sonra açılan ortaokullarda,coğrafya derslerinde harita kullanılması “Allahın yarattıklarının tasvirini yapmak ve kullanmak günahtır” gerekçesiyle yasaklanacaktır.
Tanzimat döneminde Mustafa Behçet Efendi tarafından kaleme alınan sözde tıp kitabında “Suçlu bir kimseye bıldırcın dili yedirilirse, sorgu sırasında bütün suçlarını itiraf eder”
veya “Karnabahar tohumu dört sene sonra dikilse bu tohumdan şalgam ve şalgam tohumu dört sene sonra dikilse karnabahar çıkar” şeklinde saçma sapan ifadeler yer alacaktır.
Bu zihniyetle yönetilen Osmanlı Devleti’nin çöküsü sürpriz olmamıştır.
ATATÜRK REFORMLARI, DEVLET VE TOPLUM YAŞAMINA AKIL VE BİLİMİN EGEMEN OLMASI
Atatürk, Çağdışı bir devletin çağdışı toplum yapısını yaşayarak yetişmiştir. Böyle bir devlet ve toplum yapısıyla hiçbir şey yapılamayacağını daha okul sıralarındayken anlamıştır. Başarılı meslek yaşamı, milletine önderlik etme fırsatını kendisine tanıyınca, özellikle siyasi bağımsızlığı sağlayıcı mücadeleyi, yani Türk Kurtuluş Savaşını başarıyla sonuçlandırmış, ardından çok daha zor olan toplumsal dönüşüm hareketini başlatmıştır.
Öncelikle, toplumsal dönüşümü sağlamanın ön koşulu olan çağdışı saltanat rejimi kaldırılmış, Cumhuriyet ilan edilmiş ve halifeliğin kaldırılmasıyla siyasi altyapı hazırlanmıştır.
Ardından 3 Mart 1924 tarihinde, fetvalar aracılığıyla devlet ve toplum yapısını dinsel dogmalara uygun hale getiren, Şeriye ve Evkaf Vekaleti kaldırılarak devlet ve toplum yapısını laikleştirmenin temeli atılmıştır. Çağdışı eğitim kurumları kaldırılarak, Eğitim ve Kültür alanında ard arda büyük atılımlar yapılmıştır. Türk toplumunu çağdışı kılan uygulamalar birer birer kaldırılarak çağdaş topluma giden yolun önü açılmıştır. Hukuk sistemi baştan sona pozitif hukukun gerekleriyle donatılmıştır. “Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir.” Felsefesiyle, devlet ve toplum yaşamına egemen olan kuralların akla ve bilime dayandırılması demek olan Laiklik, bir yaşam tarzı olarak benimsenmiştir.
“Ben size hiçbir dogma, hiçbir nassı katı, hiçbir donnuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım akıl ve bilimdir. Aklın ve bilimin rehberliğini kabul edenler, manevi mirasçılarım olurlar” sözüyle akıl ve bilim temeliyle kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” gençlere emanet etmiştir.
KARŞI DÖNÜŞÜM HAREKETİ VE TÜRK MİLLETİNİ ÇAĞ DIŞINA SÜRÜKLEME ÇABALARI
Cumhuriyet Dönemiyle beraber Atatürk, dini otoriteyi, siyasi otoritenin egemenliği altına almaya çalışmamış, dini, otorite olmaktan çıkararak insanların vicdanına bırakmıştır. Yasal ve Anayasal düzenlemelerle halkın dini duygularının istismar edilmesinin önüne geçilmiştir.
Türkiye’de çok partili döneme geçişle birlikte çok farklı siyasi düşünceler, belli bir program çerçevesinde siyasi parti örgütlenmeleri içinde temsil edilmeye başlanmıştır. Parti programlarıyla halkın karşısına çıkıp iktidar için oy isteyen siyasi partiler, zaman içinde kendi parti programlarında ve söylemlerinde dini motiflerden yararlanmaya başlamışlardır. Halkın dini duygu ve düşüncelerini istismar ederek siyasi çıkar sağlamaya çalışan politikacılar bu uğurda Atatürk döneminde alınan önlemleri, yasalara aykırı bir biçimde yaptıkları uygulamalarla etkisiz hale getirmeye çalışmışlardır. Siyasi çıkar uğrunda, Cumhuriyetin ilk döneminde kapatılan ve yer altına inen tarikatlar, bu konudaki yasalar hiçe sayılarak meşru hale getirilmeye çalışılmış , hatta bu tarikat şeyhleriyle oy pazarlığına girişilmiştir. Bu uğurda tarikat ileri gelenleri Meclise seçilmiş, hatta siyasetin üst kademelerine kadar yükselebilmiştir. Din, siyasete alet edilirken, gerek devlet ve gerekse toplum yaşantısında dinsel motifler ön plana çıkarılmıştır. Din istismarına çanak tutan, hatta bunu bizzat yapan siyasi partiler iktidara geldikleri dönemlerde, devlet kadrolarına kendi yandaşlarını yerleştirmek için ellerinden gelen bütün gayreti göstermişlerdir.
Aydın din adamı yetiştirmek amacıyla açılan imam Hatip Okullarının niteliği değiştirilerek sayıları arttırılmış ve adeta belli bir siyasi düsüncenin yeşerdiği alanlar haline getirilmiştir. Buradan yetişen gençlerin, Eğitim Fakülteleri ile Siyasal Bilimler Fakültelerinin Kamu Yönetimi bölümü ve Hukuk Fakültelerine girmeleri özendirilmiş ve geleceğin öğretmen, Kaymakam, Vali, Hakim ve Savcıların kendi düşüncelerinden olmaları için gerekli altyapı hazırlanmıştır.
Tarikat örgütlenmesine büyük önem verilmiş, bizzat bazı devlet görevlilerinin koruma ve gözetimi altında tüm ülke çapına yayılmıştır. Camilerde, resmi ve denetim dışı Kuran Kurslarında İmam Hatip Okullarında, dini vakıf ve derneklerde, özel pansiyon ve yurtlarda, medrese adı verilen yasadışı, gizli eğitim kurumlarında, yurtiçi ve yurt dışında açılmış özel okullarda belli tarikatların söylem ve öğretileri gencecik beyinlerimize belletilerek adeta militan yetiştirilmiş ve bu faaliyetler tabana yayılarak, devletin siyasetin ve toplumun dinselleştirilmesi çalışmalarında önemli mesafeler alınmıştır.
Kendi nesillerini yetiştirme doğrultusunda, “amaca giden her yol mübahtır prensibinden hareketle, Cumhuriyet’e, laik toplum yapısına, laik ve demokratik sitemin kurucusu olan Atatürk ve onun mücadele arkadaşlarına, her türlü yalan ve iftira ile saldırmaktan kaçınmamış hatta bunu, mücadelelerinin en başta gelen gereği saymışlardır.
Türk toplumunu milletten ümmete, çağdaşlıktan çağ dışılığa, aydınlıktan karanlığa sürüklemek için büyük gayret sarfetmişler, insanların kafasına “din” adına, dinle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir yığın safsatayı sokmaya çalışmışlar ve bunda önemli başarılar elde etmişlerdir.
Örneğin Nakşibendilere göre kadın saptırıcıdır, erkeğe göre eksiktir, duygularının geçici isteklerinin esiridir,kadın eli sıkılmaz, kadınla konuşulmaz, kaçınılmaz bir durum sonucu konuşulursa onun yüzüne bakmakla doğru değildir, kötü eğilimlere yol açar. Kadınla karşılaşınca öne, yere bakmak gerekir. Yolda kadının önde erkeğin arkada yürümesi şeytana uymaktır. Kadın kesinlikle örtünmelidir. Gerekmedikçe dışarı çıkmamalıdır. Kadını kocası dövebilir, Kadın yalnızca Kur’an dinlemeyi ve okumayı öğrenmelidir. Kadının evinin dışında bir görevi ve işi olamaz.
Bir kızda, kadınlık belirtileri görülmeye başlayınca evlendirilmelidir. Evlendirilmezse bir takım sapmalara ana babaya karşı dik başlılık etmeye yol açar. Nakşi olmayana kız verilmez ve Nakşi olmayandan kız alınmaz. Zekat, sadaka ve kurban ancak Nakşibendiler için hizmet veren kişi ve kurumlara verilmelidir. Nakşibendiliğe aykırı davrananlar suçludur. Suçlular şeyhin emriyle başı kesilerek öldürülmelidir. Kan akmalıdır ki toprak suça tanıklık etsin. Radyo, telefon, televizyon ve sinemadan uzak durulmalıdır. Giyim kuşam şeklini şeyh belirler. Erkeklerin alta şalvar ,üstte cübbe giymeleri ve sarık sarmaları zorunludur. Gömlek giyildiğinde yakasız gömlek tercih edilir ve beden hatlarını ortaya çıkarıp kadınlarda şehvet uyandırmamak için gömlek şalvarın içine sokulmaz. Kadını kendisiyle evlenmesi yasak olmayan bir kimse ile el sıkışırsa el zinası yapmış sayılır. Herhangi bir mekanda bir erkekle göz göze gelmek göz zinasıdır. Bir erkekle bir kadının konuşması dil zinasıdır. Erkek elinin değdiği iç çamaşırlarını giyen bir kadın zina yapmış sayılır. Bu nedenle giysilerin kadın elinden çıkması gereklidir.
Nakşibendiliğin bir kolu olup, daha sonra kendi mecrasında gelişen bir diğer tarikat da Nur tarikatı veya Nurculardır. Tarikat ismini Said-i Nursiden alır. Said-i Nursi tarafından kaleme alınan 130 civarında risale, Nur öğretisinin temelini oluşturur. Yukarıda belirttiğimiz. Nakşibendilerin benimsedikleri esasları aynen benimserler. Gizli olarak açtıkları medreselerde, Said-i Nursinin hemen tamamı dinle ilgisi olmayan, saçma sapan bilgileri öğrencilerine öğretirler.
Nurculara göre Said-i Nursi yüceltilmesi gereken adeta peygamberlerle eşdeğer bir kişiliktir. Said-i Nursi için kullanılan “Muhterem Üstadım efendim hazretleri, bülbül-ü bağıstan-ı Kur’an, eyyülhel üstad-ül muhterem, üstad-ı ekremin efendim hazretleri” hitabı sanırım bunun örneğidir.
Said-i Nursi risalelerin bir güç tarafından kendisine yazdırıldığını yani bir bakıma peygamber olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmektedir. “Artık senelerce ilim tahsili için koşup yorulmaya ve vilayet yollarında kırk sene seyahat etmeye ihtiyaç kalmadı. Aziz arkadaşımız gözünü aç,gerçeği bu yakın zamanda risale-i Nur’da bulacaksın, evet aziz üstadımız (bir sene risaleleri ve bu dersleri kabul ederek okuyan, bu zamanın mühim, hakikatli bir alimi olabilir) müjdesini ve tesellisini insanlığa vermek ancak size nasip olmuştur” gibi özlü sözlerle Nur risalelerini yüceltmektedir.
Nur risalelerinde pek çok konunun yanında “Din kitapları asırlardır haber verdiği halde ilim adamlarının çözemedikleri bir gerçek vardır ki o da, 7 kat arştır. 7 kat arştan maksat, Dünya, Merih, Erendiz, Sekendiz, Uranus, Neptün, Piliton gezegenleridir. Erendiz arş-ı âzamdır, dördüncü kat sema olan Sekendiz, cennettir, Piliton’un uyduları olan sitreyi münteha, güneşin kürsi, arzı tilek ve çulpan ise cehennemdir”
veya “3000 sene sonra, Türkiye’de yazlar soğuk kışlar ise sıcak olacaktır” gibi önemli (!), derin (!) bilimsel tespitlerde bulunulmaktadır.
Said-i Nursi-ye göre “Nur risalelerini okuyan kişi, okuduğundan hiçbir şey anlamasa da bu risalelerin şahs-ı manevisi sayesinde alim olmuş sayılır.”
21 nci yüzyılın eşiğinde insanlarımız böyle saçma sapan öğretilerle akıl ve bilim ekseninden uzaklaştırılmaya ve ortaçağ Avrupasındaki karanlığa mahkum edilmeye çalışılmaktadır.
SONUÇ
Atatürk’ün açmış olduğu Aydınlanma Çağında Türk milleti önemli mesafeler katetmiştir. Akıl ve bilimi temel alan bir nesil yetiştirilmiştir. Bu nesil, 21 nci yüzyıl Türkiye’sinin mimarı olacak bir nesildir.
Ancak, Türkiye’de bunun yanında bilerek yada bilmeyerek çok büyük bir hata yapılmıştır. Bu hata çağdaş, bir neslin karşısında değişik kurum ve kuruluşlarda yetiştirilen bağnaz bir nesil çıkarmak olmuştur. Bu iki nesil, birbirinin tez ve antitezidir.
Bu iki neslin uzlaşması imkansızdır. Cumhuriyet Türkiye’sinde demokrasinin ve çağdaş devletin imkanlarından ve ortamından yararlanarak yetiştirilen, kul ve mürit özelliklerine sahip nesil, mutlaka ve mutlaka gün gelecek kendi inandırıldıkları rejimi oluşturmak için çağdaş kadrolarla açık bir çatışma içine girecektir. Bu çatışmayı inançlarının bir gereği saymaktadırlar. Devlet, kendini yıkabilecek potansiyel tehlikeyi kendi eliyle oluşturmuştur. Bu kesimin en büyük ve en etkili silahı din istismarıdır. Din istismarı ile büyük kitlelerin harekete geçirilebilmesi, yaşanan örneklerden de görüldüğü üzere mümkündür. Bu tehlikenin görülememesi veya savsaklanmasının en önemli sebebi, olayın bir inanç meselesi olarak değerlendirilmesidir. Hatta bu doğrultuda demokratik ve çağdaş bazı aydın ve devlet adamları bu kesimle uzlaşma arayışı içine girmişlerdir.
Ancak unutulmaması gereken bir şey vardır. Demokratik ve çağdaş nitelikli insan tartışabilir, görüşlerinde düzeltme yapabilir, uzlaşma uğrunda bazı tavizlerde bulunabilir. Dogmatik nitelikli insan ise asla uzlaşamaz. Uzlaşmaması inandığı dogmaların kaçınılmaz sonucudur. Uzlaşma bir takım tavizleri gerektirir. Oysa bu tipte bir kişi taviz verdiği anda, inançlarının gereklerine aykırı hareket ettiğine inanır. Günahkar hatta kafir olduğuna inanır. Bu nedenle uzlaşmaya çalışan çağdaş aydın sadece karşı tarafa taviz verir ve kendi kendini aldatır.
Türk insanını ve Türk toplumunu bu inanç cellatlarının elinden kurtarmanın en etkili yolu gerekli toplumsal ve siyasal iradeyi gösterip onların yöntem ve teknikleriyle en iyi mücadele yöntemini, yani hukuku kullanmak ve insanlarımızın inançlarına konan ipoteği kaldırmaktır. Onları çağdışı eğitim ve öğretim olanaklarından yoksun bırakmak, çağdaş eğitim kurumlarında düşünen, sorgulayan, aklını kullanma becerisiyle azami donatılmış nesiller yetiştirmektir.
Türk insanının kendi geleceğine yönelik önünde iki terchi vardır.Çağ dışı dogmalara mahkum,ümmetçilik esasına dayalı,şeyhinin söylediklerine koşulsuz itaat eden,kul ve mürit olmayı erdem sayan,bir kişinin veya grubun güdümünde yönetilen çağ dışı bir toplum mu olacaktır?
Yoksa, Atatürkçü Düşünce Sistemi’ni,çağdaş ve evrensel değerleri benimsemiş,Atatürk Milliyetçiliği’ne bağlı,aklı ve bilimi temel hareket noktası alan,laik ve demokratik bir toplum mu olacaktır?... Türk insanının engin sağ duyusuyla gerçek yolu yani Atatürk’ün gösterdiği akıl ve bilim yolunu seçeceğine inancımız tamdır.
============================================================

![]()

Ramazanda ruhumuz
Taha Akyol
KAVRAM kargasasi... "Tarikat"le "cemaat"in farkini bilmeden, dogru
habercilik yapilamaz, hele de "sosyolojik" analiz hic yapilamaz!
Nurculuk, Isikcilik gibi akimlar tarikat degildir, "cemaat"tir. Naksilik,
Kadirilik, Cerrahilik, Bektasilik gibi akimlar ise "tarikat"tir.
Hanefilik, Safiilik, Alevilik, Caferilik ise "mezhep"tir.
"Mezhepler", bir dinin genel semsiyesi altindaki inanis ve yorum
sistemleridir. Bunlara "cemaat" de denilebilir. Fakat asil "cemaat"in
anlami, bir din aliminin yorumuna bagli dayanisma grubu demektir. "Cemaat"
liderine "seyh" denilmez. "Cemaat" liderine ustad, hocaefendi,
hazret veya sadece "falanca kisi" denilir. "Cemaat" liderinin
otoritesi sadece bilgisinden ve olgunlugundan gelir.
TARiKAT cok farkli ve son derece karmasik bir dunyayi ifade eder. "Tarikat"in
basina "seyh" denilir. Otoritesi "mistik" cazibesinden
kaynaklanir.
"Tarikat"te mistik hiyerarsi (silsile) ve ayri ibadet bicimleri (ayin)
vardir. Mistisizm ucsuz bucaksiz, olcusuz, kuralsiz bir psikoloji oldugu icin,
"olculer"e ve "gelenege" baglanmayan tarikatlar, sapkinliga cok
yatkindir!
TV'lerde goruyoruz... Sarasi tutmus gibi cirpinanlar, yahut Aczmendiler gibi
"hah! huh!" diye bagirip sallanarak kendilerinden geciyorlar, "cezbe"ye
kapiliyorlar.
Bunun dindarlikla ilgisi yoktur. Afrikali bir putperest de totem etrafinda dans
yaparken ayni "cezbe"ye kapilir, bilimde bu psikolojik duruma "ecstasy"
denilir.
Kimse bu "cezbe"yi, "ecstasy"yi marifet sanmasin; bu, bir yari -
delilik halidir. Ve bilinc disi bir "psikolojik bosalma"dir! Bunalimli,
gergin insanlari cekmesi bundandir!
Sapik tarikatlarla ve teror orgutleriyle ortaya cikan sosyal psikolojik
kargasa... Reformlari geciktirmemizin, carpik kentlesmenin, kultur soklarinin
eseridir bunlar.
PSiKOLOJiK bakimdan boyle bir durumdaki birine "dogru"yu anlatmanin pek
faydasi olmaz! Onlarinki bilgi sorunu degil, ruhsal sorundur!
TV'de bir Aczmendi `avukat'i "belediye nikahi Allah'a sirk kosmaktir"
dedi! Yani dinden cikmak!
Halbuki, gunumuzdeki en yetkili fikih bilgini Prof. Hayreddin Karaman'in
belirttigi gibi, Katolik ve Ortodoks Hiristiyanliktan farkli olarak, islam'da
nikah, bir "dini islem" degil, "medeni bir akit"tir: Evlenmeye
engel halleri bulunmayan kadin ve erkek, yuva kuracaklarini topluma ilan
ederlerse, nikah akdi gerceklesir. "Topluma ilan"nin asgari sarti, iki
sahidin bulunmasidir. Nikahi din adaminin kiymasi sarti yoktur. Medeni nikah,
dinen de, hukuken de gecerlidir. (Bkz. H.Karaman, Mukayeseli islam Hukuku, I,
sf. 331.)
Peygamber efendimiz, iki sahit ayarlayip uyduruk nikahlar kiyilmasini onlemek
icin, evlenmelerin dugunle, muzikle, eglenceyle kutlanip ilan edilmesini
istemistir.
O cagda evlilik sicili olmadigi gibi, tapu sicili de yoktu!
Evlilige hukuki mesruluk saglayan bu "bildirim", bugun belediye nikahi ve
nufus kaydidir!
Peki o avukat neden resmi nikahi dinden cikma ilan ediyor? Bilgisizlikten
degil.... insanlari dinden cikartmakta, nevrotik "psikoloji"sini,
ofkesini yansitiyor.
Martin Lipset'in "Siyasi insan" adli kitabinda yazdigi gibi, 1930 krizi
vurdugunda ABD'de de bunalimli insanlar "Allah'in rahmeti"ni anlatan
vaazlari reddetmisler, "cehennem vaazlari" istemislerdi!
Bunalimli Almanlar Nazi, Ruslar Bolsevik olmamis miydi?!
Su mubarek Ramazan vesilesiyle, "rahman ve rahim olan Allah", ruh
sagligimizi korusun.
=============================================================

![]()
![]()
Geçtiğimiz
hafta vizyona giren ‘Derviş’,
Mevleviliğin
hakkıyla
yansıtılmadıı
gerekçesiyle farklı
eleştiriler
aldı.
Tepkiler, daha çok filmin danışmanı
Mehmet Fatih
اıtlak’a yِnelikti.
Eleştirileri
haksız
ve abartılı
bulan
اıtlak, “Tasavvuf
geleneğine
yabancı
değilim;
titiz çalıştık.
Mesela Derviş’in
el hareketlerini çekmek için iki gün uğraştık.”
diyor.
Spagetti, mafya, Napoli ve pizza memleketinden bir yِnetmen
çıkıp
geldi ve aslında
bu coğrafyadan
bir yِnetmenin
yapması
gerekeni yaptı:
Mehmet Selimoviç’in “Derviş
ve
ضlüm” romanını
yarısı
Türklerden oluşan
oyuncu kadrosuyla sinemaya uyarladı.
Derviş,
yِnünü
Allah’ın
bilgi ve
ışıına yِneltmiş;
ancak iktidarda olanlarca zulüm gِrmüş
bir tarikat
şeyhinin inanç ve doğruluk
konusunda verdiği
mücadelenin
ِyküsü. Locarno Film
Festivali’nde Jüri
ضzel Mansiyonu,
Gallio Film Festivali’nde ise En
İyi Film
ضdülü’nü alan Derviş’in,
akıcı
olmayan; fakat kostümünden
ışıına, mekân tasarımından
müziklerine kadar beğeni
alan titiz bir çalışma
olduğu
konusunda neredeyse bir mutabakat var. Ancak ‘neredeyse’; çünkü aksi gِrüşte
olanlar da yok değil.
Aksi gِrüşün
sahiplerinin eleştirileri,
bir Mevlevi
şeyhinin dramını
anlatan bِylesi
bir filmde, Mevleviliğin
hakkıyla
temsil edilmediği
ve hatta yanlış
temsil edildiği
noktasında
yoğunlaşıyor.
Bu gِrüşü,
filmin Mevlevilik ve Bektaşilikle
ilgili ritüelleri karıştırdıı
noktasına
kadar genişletenler
oldu. Eleştirilerin
Mevlânâ’nın
ruh ikliminden, Mesnevi’den hiçbir alıntı
ve mânâ içermemesi ile ilgili kısmını
kendi adıma
isabetsiz bulduğumu
sِylemeliyim.
Bu Mehmet Selimoviç’in romanı
ve romanın
da filmin de problemi, tasavvuf geleneğiyle
neşvünema
bulan gِnüller
değil.
ضykü, dünya işlerinin,
dünyevi aşkın
ve iktidar silahının
her dem Allah aşkı
ile tazelenen bir maneviyatı
bile bozabileceğini
işaret
ederek, nihilizm kıvamında
finale bağlanıyor.
Tema bِyleyken
‘neden Mevlevi metaforları
daha canla başla
ve iştiyakla
temsil edilmemiş’
denmesi biraz abes oluyor. Fakat aksaklık
ya da bِyle
algılanabilecek
şeyler de yok değil.
Filmle ilgili tartışmaları,
eleştirilerin
odak noktasındaki
isim olan filmin sanat danışmanı
Mehmet Fatih
اıtlak ile konuştuk.
Tasavvuf kültürü ile olan ilişkinizi
nasıl
tanımlıyorsunuz?
Derviş’e
sanat danışmanlıı
yapmış
olmanın
bir
ِncesi olsa gerek?
اocuk yaştan
beri bu kültürün içerisinde bulunmaktayım.
Diyebilirim ki, Latin harfleri ile okumadan evvel Osmanlıca
okuyabiliyordum. Hat sanatıyla
ve tasavvuf musıkisiyle
ilgilenmem beni tabii bir
şekilde tasavvufla
da meşguliyete
sevk etti. Esas
şansım
bu konuda ehil olan insanlara yetişmiş
olmam, belki onlardan zerre kadar da olsa istifade edebilmemdir. Diyebilirim ki
fakültedeki Türkoloji eğitimim
dahi bunların
çok ardında
kalmıştır.
Halen sesli yayıncılıkta
müzik yِnetmeni
ve yِnetmen
olarak çalışıyorum.
Ayrıca
Kültür Bakanlıı’nda
kadrosuz olarak sanatçıyım.
Derviş,
sanat danışmanlıında
ilk deneyiminiz miydi? Başka
hangi çalışmalarda
danışmanlık
yaptınız?
Sinema filmi olarak ilk deneyimim. Fakat yurtiçi ve yurtdışı
sanat etkinliklerinde danışmanlık
yaptıım
gibi, bazı
dizi ve eserlerin yapım
aşamasında
katkıda
bulunmam istenmiştir.
Danışmanlıınızın
kapsamı
neleri ihtiva ediyordu?
Sanat danışmanlıı
sizlerin de bildiği
gibi sahanıza
gِre
sanat yِnetmenliği
ve kostüm tasarım
alanlarıyla
bire bir ilişki
halindedir. Bu, yapılacak
işin
formatına
gِre
çok kapsamlı
bir danışmanlık
da olabilir, sadece belli mevzularla sınırlı
da kalabilir. Bu film için konuşursak,
bizim kültürümüzle direkt alakalı
olduğundan
senaryo aşamasından
final mixing aşamasına
kadar ilgilenmemiz icap eden bir yapım
oldu. Sadece başrol
oyuncusunun el hareketlerinin nasıl
olması
gerektiğini
iki tam gün çalışmış
olmamız
belki bu konu hakkında
bir fikir verebilir.
Dervişliğin
başka,
şeyhliğin
başka
olduğu,
deyim yerindeyse tasavvuftaki kavramların
bile doğru
dürüst karşılanmadıı
noktasında
eleştiri
aldı
film. Yِnetmenden
çok ‘danışman’
eleştirildi.
Ne diyorsunuz bu eleştirilere?
Zaten ‘Derviş’
ismiyle anlatılmak
istenen de buydu.
اünkü tasavvufta da
dervişliğin
şeyhlikten zor olduğu
vurgulanarak “bir kişi
şeyh olsa da derviş
olamayabilir” denilmiştir.
Tasavvuf
ِğretisinde
şeyhlik, irşad
sistemi içersinde bir vazife taksimi gibidir. Yoksa
şeyh olan kişi
dervişlik
halini terk edebilir demek değildir,
bilakis dervişliği
yaşayarak
gِsterme
durumunda ve konumundadır.
Derviş
ismi dervişlik
ruhunu anlatması
bakımından
değil,
yitirilen dervişlik
duygusuna bir atıf
gibi alınmalıdır.
Sadece Mevlevilik gibi kِklü
bir gelenek açısından
değil,
yemeklerin metal kaşıklarla
yenmesi, çayın
ince belli bardaktan içilmesi de eleştiri
konusu oldu. Bu tip materyallerin tarihleri konusunda ne
ِlçüde isabet
kaydedildi sizce? Derviş’te
yer alan ve bu detaylar için ne diyeceksiniz?
Biz Mevlevi geleneğini
menşeinden,
Konya’dan, hem de bazı
farklılıklar
gِsteren
diğer
zaviyelerden aldıımız
bilgiler
ışıında filme katkıda
bulunduk. Sِylemeden
geçemeyeceğim,
Konya’da asitanede (yani Hazreti Pir’in tekkesinde) tahta kaşıkla
yemek yenildiği
gibi, Balkanlar’da metal kaşık
çatalın
kullanılabildiğini
tespit ettik.
اatal kaşık
zannedildiği
gibi 80–90 senelik bir icat değildir.
Sure–i Yusuf’a bakılırsa,
ta eski asırlarda
meyveleri yerken dahi bıçak
kullanıldıı
gِrülür.
Bu farklılıklar
evvelce sِylediğimiz
gibi tarikatın
adabıyla
alakalı
farklılıklar
değil,
yِresel
bazı
değişikliklerdir.
Ama bu film Anadolu’da geçen bir tekke hayatını
canlandırmış
olsaydı
bu itirazların
bir değeri
olabilirdi. Oysa hikâye
ـsküp civarında
geçiyor. Elimizdeki materyallere gelince, bizim titiz çalışmamız
bir yana onların
kendi ellerinde bulunan dokümanlar hiç de yabana atılacak
ِlçüde değildi.
Osmanlı
kıyafetleri
hakkında
600 sayfadan fazla resim, bir o kadar da materyal vardı.
Biz bazen bunları
tashih ederek bazen de yeniden tasarlayarak en iyisini yapmaya çalıştık.
Filmin Bektaşilik
ile Mevleviliği
birbirine karıştırmış
olduğu
sِylendi.
Tasavvuf geleneğindeki
bu iki damarın
bazı
tarihi dِnemler
itibarıyla
birbirine yakınlaştıı
olmuş
gerçekten de. Sizin bِyle
bir yanlış
anlaşılmaya
engel olmak için getirdiğiniz
bir
ِneri var mıydı?
Sِz
konusu eleştiriyi
nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Bilhassa 1800’lerden sonra birçok adab ve erkanı
ile maalesef dejenerasyona uğrayan
Bektaşiliğin,
bu haliyle bazı
diğer
tekkeleri etkilediği
tarihi bir gerçektir. Ama bir kere biz Selimoviç’in Derviş
ve
ضlüm isimli eserini
esas aldık.
Daha
ِnceleri
Selimoviç’in bir ateist olduğunu
duyduğumdan
bu proje bize geldiğinde
kabul etmeden evvel senaryoyu okuyacağımı,
kabul ettikten sonra da filmin en son halini gِrmeden
gerekli anlaşmayı
da imzalamayacağımı
şart koştum.
اünkü, bir büyük
tarihi vebale girmekten korktum. Filmin senaryosunu inceledim hatta değişiklikler
yaptım,
bunları
severek kabul ettiler. Ve diğer
yaptıım
bütün müdahaleleri, imkan dahilinde tatbik ettiler. En son olarak filmin iki
saatlik bitmiş
halini beni Roma’ya davet ederek seyrettirdiler. Hatasız
değil;
fakat asgari hatayla tamamlanmış
olan filmi gِrdükten
sonra anlaşmayı
imzaladım.
Bektaşilikle
Mevleviliği
birbirine karıştırdıımız
meselesine gelince, filmde derviş
hırkası
(haydariye) gِrenler,
Aaa bu Bektaşi’de
de var’ diye bu iki tarikin birbirine karıştırıldıını
zannettiler. Halbuki biraz bu işlerden
anlayanlar bilirler ki, haydariye bütün tariklerde vardır
ve kullanılmaktadır.
Filmin sema gibi Mesnevi gibi bir Mevlevi tekkesinde olması
gereken gِstergelere
hiç yer vermemesini nasıl
açıklıyorsunuz?
Bu yِnetmenin
bir tercihi mi, yoksa düşünce
rengi teslimiyetten çok
şüpheye yakın
duran bir kitabın
içeriğini
uyarlamaktan kaynaklanan bir neden mi sِz
konusu?
Mevlevi çizgilerini eserde yer verildiği
kadarıyla
işleyebildik.
Bir açıdan
iyi de oldu.
اünkü burada
tasavvuf terbiyesine girdiği
halde dünyevi hırs
ve intikam duygularının
insanı
nasıl
bir çatışmaya
ve felakete sürüklediğinin
anlatımı
var. Sizin roman hakkındaki
tespitiniz de çok doğru.
Zaten Selimoviç, gerçek hayatta rejimin haksız
muamelelerine maruz kalmış
ve romandaki gibi kardeşi
ِlüme mahkûm edilmiştir.
Bu içsel ve sosyal çatışmayı
başka
bir fikir dünyasından
sorgulamak ister bir tavır
sergilemiştir.
Dolayısıyla
bu eserde teslimiyetten ziyade çatışmaların
ve başkaldırmanın
bir başka
boyutunu gِrmüş
oluyoruz.
Nihal Bengisu Karaca - Zaman gazetesi
Foto: "Derviş"
filminden
(21.12.2002)
============================================================
İslami Okul Okulların En Önemlisi
