Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kaynak - İslami Bilgiler - Tasavvuf Ve Tarikatlar Arif Erkan - 1. Sayfa

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

Kaynak: Tasavvuf ve Tarikatlar - Arif Erkan, Sağlam Yay., İst-1973

 

  1. Gazali (S.257-264)

     Gazâlî, hicri 450 = (M. 1058) yılında Tûs'da doğdu. Çocukluğunda yetim kaldı. Önceleri tahsili ile bir Sofi meş­gul oldu. Sonra Nisâbur'da merdeseye devama başladı. Hic­ri 484 = (M. 1091) yılında Bağdad'daki Nizâmiyye med­resesine başkan oldu. Tedricî bir şekilde kendisini hissetti­ren ruhî huzursuzluk sonucu 488 = (M. 1095) yılında mev­kiini terkederek Suriye'de İ'tikâfa çekildi. Orada yıllarca ibâdet edip çalışmakla vakit geçirdi. 499 = (M. 1106) yı­lında tekrar Nisâbura, Nizamiye medresesine döndü ve Sofî ligin kuvvetli tesîri ile mâhiyetini kısmen değiştirmiş olan Eş'arîliğin lideri oldu.

Gazâlî devrinde İslâm âlemi, bugün olduğu gibi, birbi­rine zıt kanaatlerin çatışması yüzünden çok karışık bir hâlde idi. Bu hâl Gazâlî'yi ma'nen rahatsız ediyordu. Daha genç yaşta taklîd yolunu bırakarak hakikat nüfuz ve ictihâd yo­lunu tuttuğu için, bu fikir karışıklığı onu şüpheye sevk etti.

Süleyman Dünyâ'ya göre, Gazâlî'de şüphenin iki dev­resi vardır: Birinci devrede şüphe hafif idi ve çeşitli konu­lara dağılıyordu. İkinci devrede şüphe şiddetlendi ve asıl derin felsefi meselelere yöneldi.

Birinci devrede Gazâlî'nin şüphesi Kur'ân ve Sünnet'in zahirine, meşhur kaziyyelere aittir. Cevâhiru'l-Kur'ân ad­lı eserendi kendisi bunu anlatır.

İkinci devrede Gazâlî'nin şüphesi şiddetlendi ve yıkı­cı bir hal aldı. Gelenek hâlindeki bütün fikir ölçülerini = (mizanı) reddetti. Akıl ve duyulardan başkası­nı kabul etmedi. Fakat akıl ve duyuları da ayrıca felsefe bakımından tenkîde başladı. Bu onun felsefi ma'nâda şüp­heciliğinin başlangıcıdır.

Birinci şüphe krizini atlatan Gazâlî Bağdad'da Niza­miye medresesinde yeniden tedrise başlıyor. Fakat bir müd­det sonra bu şehirdeki şöhretini, mâl ve mülkünü, hattâ ailesini bırakarak bir itikâf seyahatine çıktığını görüyoruz. 11 yılını bu şekilde tedris ve yazı hayâtından uzakta bir in­ziva içinde geçiren Gazâlî tekrar Nisâbur'daki terdîs ha yatına döner. Bu sırada en önemli eserlerinden biri olan ve şüphe buhranlarından nasıl kurtulduğunu anlatan "el-Munkiz min ed-Dalâl"i yazar. Gazâlî bu eserinde bir dos­tunun sorusuna cevâp veriyormuş gibi bütün fikri hayâtı­nı şöyle anlatır:

"İlimlerin gayesini ve sırlarını anlatmamı istedin. Tak-lîd derecesindeki inanıştan, tahkîk derecesine nasıl yüksel­diğimi, önce kelâm kitâblarını, sonra Bâtınîleri, daha sonra felsefe mesleklerini, nihayet doğru bulduğum tasavvuf yo­lunu nasıl inceleyerek, Bağdâd'da bir çok öğrenciye ders vermekte iken neden bundan vazgeçtiğimi, inzivaya çekil­diğimi ve neden sonra tekrar Nisâbur'da ilim hayâtına dön­düğümü sordun. "

Gazâlî bu şüphe ve kuruntulardan kurtulmakta ve bu­nun sophisme'den başka bir şey olmadığını anlamakta gecik­mez. Fakat, bu mutlak karanlıkta Gazâlî, içine birdenbire bir ışık doğduğunu hissediyor: Bu ışık bedîhîleri hiç bir isbâta lü­zum ve ihtiyâç bırakmaksızın aydınlığa çıkarmıştır. Bunu Ga­zâlî "el-Munkız"da şöyle anlatıyor: "Nihayet Yüce Tanrı beni bu hastalıktan kurtardı. Nefsim sıhhat ve itidal hâline geri dön­dü. Aklî zaruretler emniyet ve yakîn üzere makbul ve itimâ­da şayan olarak rücû' etti. Bu seziş ve bu safsatadan kurtu­luş bir delîl veya bir istidlal tertîbi ile değil, ancak Allah'ın kalbime ilkâ ettiği bir nur ile olmuştur. Bu nur, birçok bilgi kapılarının anahtarıdır."

Gazâlî'de gördüğümüz bu fikre, daha sonra Pascal (esprit de finesse) diyecektir ve bütün bedahetleri kalbin mantı­ğından çıkaracaktır. Gazâlî'ye göre hakikatler ancak bu nur ile kavranır. Bu nur Tanrı'nın kereminden fışkırır, ona er­mek ve onu elde etmek için fırsat kollamalıdır.'4' Gazâlî bu sözleri ile işrâkî filozoflarından bilhassa Şehâbeddin Sühre-verdî'ye yaklaşır. Zâten o felsefe deyince hep Meşşâîleri an­lamış ve çeşitli eserlerinde onlara hücum etmiştir. Bundan do­layı Gazâlî felsefe yıkıcısı diye adlandırılmıştır. Halbuki Meş-şâîlere hücum ederken o yeni bir felsefe yapıyordu. Düşün­cesinin çeşitli safhalarında Sceptiqlerin, Mistiklerin, Yeni-Eflatuncuların, Işrâkîlerin ve Sophiste'lerin izlerini veya ben­zerlerini bulmak mümkündür.

Gazâlî'ye göre, filozofların esaslı hatâları ilahiyat mese-lelerindedir. "Tehâfüt el-Felâsife" adlı eserinde 20 meselede filozofları tenkîd ediyor. 17 si teferruata ait olduğu için on­ları bid'at sayıyor. Üç meselenin ise filozofları küfre götür­düğünü söylüyor. Bu meseleler şunlardır:

1- insanın öldükten sonra ruhunun tekrar bedeni ile birleşmiyeceği, yalnız ruhların devam edeceği.

2-    Allâh-'ın kâinata ve dünyâmıza ait teferruatı değil, yal­nız küllî kânunları bildiği.

3-    Âlemin Allah gibi, başsız ve sonsuz olduğu hakkın­daki filozofların kanâatleridir.

Gerçekten büyük bir mütekellim, mutasavvıf ve hattâ filozof olan Gazâlî'nin de "Mişkâtu'l-Envâr" adlı eserin­deki şu sözlerinde hatâya düştüğü söylenmiştir.

Gazâlî bu eserde diyor ki: "Derim ki: Eğer melekût âleminde melekler diye ifâde edilen, kendilerinden beşeri ruhlara nurlar taşan, bundan dolayı da Rablar adını alan -ki bundan dolayı Allah da Rabların Rabbı olur, nûrâni-yetleride çeşitli dereceler bulunan nûrânî, şerîf, yüksek cev­herler varsa; şehâdet âleminde de bunlara misâl olarak gü­neş, ay ve yıldızlar vardır."

Gazâlî burada meleklere (Rab), Allah'a da (Rabbu'l-Erbâb) diyor. Bu Sâbiî ve Bâtınî filozofların sözlerindendir ve aşağıdaki âyetten anlaşıldığı üzere doğru sayılamaz.(8) Yü­ce Allah Kur'ân-ı Kerîm'in Âli-i İmrân sûresinin 80. âyetin­de şöyle buyurur:

"Sizin melekleri ve peygamberleri Rabler (Tanrılar) edin­menizi de emretmez O, ya' size, siz müslümânlar olduktan son­ra, hiç kâfirliği emreder mi?"

Gazâlî'ye ait bu ibareyi nakletmekle, maksadımız bu bü­yük âlime hatâ bulup onu küçültmek değildir. Gazâlî hakkında araştırma yaparken rastladığımız bu ilginç ve hayreti mû-cib ibareyi nakletmeden geçemedik. Şunu belirtelim ki bir insan büyük âlim de olsa hatalı tarafları olabilir. Bize dü­şen, onun doğru taraflarını alıp hatalı taraflarını almamak­tır. Bir eserinde hatâ yaptı diye bütün eserleri terkedilemez. Bu sözünde küfre de düşse, sonradan bundan dönmüş, yani bu fikrini değiştirmiş ve hatâsını düzeltmiş olabilir.

Gazâlî, dâima hakikati araştıran ve zaman zaman görüşleri değişen bir düşünürdür. Hüccetu'l-İslâm laka­bıyla meşhur olan bu büyük âlim kelâmda, felsefede ve bâtınî öğretilerde boş yere hakikati aradığını ve sonun­da şu kanıya vardığını söyler: Hakîkata sâdece Söfî me-todla varılır. Bununla beraber bütün Safîler ona tamamen sempatik değildir.

Çok yanlı bir düşünce düzenine sâhib olan Gazâlî hak­kında âlimler çeşitli görüler ileri sürmüşlerdir. Meselâ, gerek müsteşrıklar ve gerekse İslâm âlimleri arasında Gazâlî'yi vahdet-i vucûdcu sayanlar vardır. Müsteşrıklardan \Vensinck Gazâlî'nin düşünce düzeninin, Yeni-Eflâtunculuğa çok ben­zediğini ve Yeni-Eflâtunculuğun tesiri altında kaldığım, fa­kat bu tesirin onda tanınmaz hâle geldiğini söyler.

Gazâlî'nin vahdet-i vücûdu hatırlatan fikirlerine, bilhassa onun Mişkât'ul-Envâr (Nurlar Feneri) adlı eserinde rastlanır.

Gazâlî bir dostunun, Nur Sûresinin 35. âyeti olan  "Allah göklerin ve yerin nurudur..."

âyeti ile, "Allah'ın nur ve zulmetten yetmiş bin perdesi var dır; eğer onları kaldırsa yüzünün nur ve azameti onu id­râk edenin gözünü yakar." gibi hadîslerin ma'nâları hak-kandaki sorularını cevâblandırmak için bu eseri yazdığını kitabının başında söyler.

Wensick'e göre, Gazâlî'nin bu eserindeki evren anla­yışı Pantheisme ile nitelenebilir. Fakat o araya bir fark koy­muştur. Meselâ, Pantheisme'e göre, her şey Allah ise, Gazâlî'ye göre, aksine, Allah her şeydir. Pantheisme'e göre, Allah ancak evren ile vardır. Gazâlî'ye göre, evren asla yok­tur. Allah yegâne varlıktır.

Hakîkaten Gazâlî, Wensinck'in iddia ettiği gibi Yeni-Eflâtunculuktan mülhem bir vahdet-i vucûdcu mudur? Bu so­ruyu "Mişkat"dan aynen nakledeceğimiz ilginç bir parça ile cevaplandırmamız daha doğru olur. Gazâlî "Mişkâtu'l-Envâr"da diyor ki:

    "Vucûd ikiye ayrılır: l- Varlığı kendi zâtından olan; 2-Varlığı başkasından olan. Varlığı başkasından olanın, varlı­ğı kendi nefsiyle kâim değil, emânettir, âriyeftir. Bu varlık zâtı yönünden ele alınınca sırf ademden başka bir şey değil­dir. Bunun vücûdu ancak başkasına izafetle vardır; fakat ger­çek bir varlğı yoktur... Demek ki gerçek varlık Allah Teâlâ'-dır. İşte arifler, buradan, mecaz çukurundan hakikatin zirve­sine yükselir, mi'râclarını tamamlarlar, açık bir müşahede ile görürler ki varlıkta Allah'tan başka bir şey yoktur. Ve O'nun vechinden başka her şey helak olucudur. Zira herhangi bir vakitte helak olmaktadır. Başka türlü düşünmek müm­kün değildir. Çünkü Ondan başka herşey zâtı yönündîn sırf ademdir. İlk gerçek varlıktan kendisine hayât gelmesi ba­kımından ise zâtıyja var değil, mucidine tâbi, Ö'ndan son­ra gelen bir varlıktır. O hâlde mevcûd olan yalnız Allah'ın vechidir."

 

Gazâlî'nin kelâm ile tasavvufu birleştirdiği söylenir. Fa­kat İbni Haldun gibi bazı düşünürler bu iki ilmi uzlaşamaz saymaktadırlar. İbni Haldun "Mukaddime" de diyor ki: "Sonradan Sofilerden olan mütekellimîn aşırı gidenleri, bir takım vecid ve hâllerden bahsederek kelâm ilmi ile felsefe il­minin meselelerini tasavvufla karıştırıp bütün bu ilimleri bir­leştirdiler. Peygamberlik, ittihâd, husul ve vahdet-i vücûd. me-selelerini açıklarken, bu ilimleri birbirleriyle karıştırmaları bu cümledendir. Halbuki bu üç ilim gerek konusu, gerek mesele ve gerek kanıtları bakımından birbirinden başkadır ve ayrı ayrı ilimleridir."