Kaynak - İslami Bilgiler - Tasavvuf Ve Tarikatlar Arif Erkan - 1. Sayfa
Kaynak: Tasavvuf ve Tarikatlar - Arif Erkan, Sağlam Yay., İst-1973
- Gazali (S.257-264)
Gazâlî, hicri 450 = (M. 1058) yılında Tûs'da doğdu. Çocukluğunda yetim kaldı. Önceleri tahsili ile bir Sofi meşgul oldu. Sonra Nisâbur'da merdeseye devama başladı. Hicri 484 = (M. 1091) yılında Bağdad'daki Nizâmiyye medresesine başkan oldu. Tedricî bir şekilde kendisini hissettiren ruhî huzursuzluk sonucu 488 = (M. 1095) yılında mevkiini terkederek Suriye'de İ'tikâfa çekildi. Orada yıllarca ibâdet edip çalışmakla vakit geçirdi. 499 = (M. 1106) yılında tekrar Nisâbura, Nizamiye medresesine döndü ve Sofî ligin kuvvetli tesîri ile mâhiyetini kısmen değiştirmiş olan Eş'arîliğin lideri oldu.
Gazâlî devrinde İslâm âlemi, bugün olduğu gibi, birbirine zıt kanaatlerin çatışması yüzünden çok karışık bir hâlde idi. Bu hâl Gazâlî'yi ma'nen rahatsız ediyordu. Daha genç yaşta taklîd yolunu bırakarak hakikat nüfuz ve ictihâd yolunu tuttuğu için, bu fikir karışıklığı onu şüpheye sevk etti.
Süleyman Dünyâ'ya göre, Gazâlî'de şüphenin iki devresi vardır: Birinci devrede şüphe hafif idi ve çeşitli konulara dağılıyordu. İkinci devrede şüphe şiddetlendi ve asıl derin felsefi meselelere yöneldi.
Birinci devrede Gazâlî'nin şüphesi Kur'ân ve Sünnet'in zahirine, meşhur kaziyyelere aittir. Cevâhiru'l-Kur'ân adlı eserendi kendisi bunu anlatır.
İkinci devrede Gazâlî'nin şüphesi şiddetlendi ve yıkıcı bir hal aldı. Gelenek hâlindeki bütün fikir ölçülerini = (mizanı) reddetti. Akıl ve duyulardan başkasını kabul etmedi. Fakat akıl ve duyuları da ayrıca felsefe bakımından tenkîde başladı. Bu onun felsefi ma'nâda şüpheciliğinin başlangıcıdır.
Birinci şüphe krizini atlatan Gazâlî Bağdad'da Nizamiye medresesinde yeniden tedrise başlıyor. Fakat bir müddet sonra bu şehirdeki şöhretini, mâl ve mülkünü, hattâ ailesini bırakarak bir itikâf seyahatine çıktığını görüyoruz. 11 yılını bu şekilde tedris ve yazı hayâtından uzakta bir inziva içinde geçiren Gazâlî tekrar Nisâbur'daki terdîs ha yatına döner. Bu sırada en önemli eserlerinden biri olan ve şüphe buhranlarından nasıl kurtulduğunu anlatan "el-Munkiz min ed-Dalâl"i yazar. Gazâlî bu eserinde bir dostunun sorusuna cevâp veriyormuş gibi bütün fikri hayâtını şöyle anlatır:
"İlimlerin gayesini ve sırlarını anlatmamı istedin. Tak-lîd derecesindeki inanıştan, tahkîk derecesine nasıl yükseldiğimi, önce kelâm kitâblarını, sonra Bâtınîleri, daha sonra felsefe mesleklerini, nihayet doğru bulduğum tasavvuf yolunu nasıl inceleyerek, Bağdâd'da bir çok öğrenciye ders vermekte iken neden bundan vazgeçtiğimi, inzivaya çekildiğimi ve neden sonra tekrar Nisâbur'da ilim hayâtına döndüğümü sordun. "
Gazâlî bu şüphe ve kuruntulardan kurtulmakta ve bunun sophisme'den başka bir şey olmadığını anlamakta gecikmez. Fakat, bu mutlak karanlıkta Gazâlî, içine birdenbire bir ışık doğduğunu hissediyor: Bu ışık bedîhîleri hiç bir isbâta lüzum ve ihtiyâç bırakmaksızın aydınlığa çıkarmıştır. Bunu Gazâlî "el-Munkız"da şöyle anlatıyor: "Nihayet Yüce Tanrı beni bu hastalıktan kurtardı. Nefsim sıhhat ve itidal hâline geri döndü. Aklî zaruretler emniyet ve yakîn üzere makbul ve itimâda şayan olarak rücû' etti. Bu seziş ve bu safsatadan kurtuluş bir delîl veya bir istidlal tertîbi ile değil, ancak Allah'ın kalbime ilkâ ettiği bir nur ile olmuştur. Bu nur, birçok bilgi kapılarının anahtarıdır."
Gazâlî'de gördüğümüz bu fikre, daha sonra Pascal (esprit de finesse) diyecektir ve bütün bedahetleri kalbin mantığından çıkaracaktır. Gazâlî'ye göre hakikatler ancak bu nur ile kavranır. Bu nur Tanrı'nın kereminden fışkırır, ona ermek ve onu elde etmek için fırsat kollamalıdır.'4' Gazâlî bu sözleri ile işrâkî filozoflarından bilhassa Şehâbeddin Sühre-verdî'ye yaklaşır. Zâten o felsefe deyince hep Meşşâîleri anlamış ve çeşitli eserlerinde onlara hücum etmiştir. Bundan dolayı Gazâlî felsefe yıkıcısı diye adlandırılmıştır. Halbuki Meş-şâîlere hücum ederken o yeni bir felsefe yapıyordu. Düşüncesinin çeşitli safhalarında Sceptiqlerin, Mistiklerin, Yeni-Eflatuncuların, Işrâkîlerin ve Sophiste'lerin izlerini veya benzerlerini bulmak mümkündür.
Gazâlî'ye göre, filozofların esaslı hatâları ilahiyat mese-lelerindedir. "Tehâfüt el-Felâsife" adlı eserinde 20 meselede filozofları tenkîd ediyor. 17 si teferruata ait olduğu için onları bid'at sayıyor. Üç meselenin ise filozofları küfre götürdüğünü söylüyor. Bu meseleler şunlardır:
1- insanın öldükten sonra ruhunun tekrar bedeni ile birleşmiyeceği, yalnız ruhların devam edeceği.
2- Allâh-'ın kâinata ve dünyâmıza ait teferruatı değil, yalnız küllî kânunları bildiği.
3- Âlemin Allah gibi, başsız ve sonsuz olduğu hakkındaki filozofların kanâatleridir.
Gerçekten büyük bir mütekellim, mutasavvıf ve hattâ filozof olan Gazâlî'nin de "Mişkâtu'l-Envâr" adlı eserindeki şu sözlerinde hatâya düştüğü söylenmiştir.
Gazâlî bu eserde diyor ki: "Derim ki: Eğer melekût âleminde melekler diye ifâde edilen, kendilerinden beşeri ruhlara nurlar taşan, bundan dolayı da Rablar adını alan -ki bundan dolayı Allah da Rabların Rabbı olur, nûrâni-yetleride çeşitli dereceler bulunan nûrânî, şerîf, yüksek cevherler varsa; şehâdet âleminde de bunlara misâl olarak güneş, ay ve yıldızlar vardır."
Gazâlî burada meleklere (Rab), Allah'a da (Rabbu'l-Erbâb) diyor. Bu Sâbiî ve Bâtınî filozofların sözlerindendir ve aşağıdaki âyetten anlaşıldığı üzere doğru sayılamaz.(8) Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'in Âli-i İmrân sûresinin 80. âyetinde şöyle buyurur:
![]()
![]()
"Sizin melekleri ve peygamberleri Rabler (Tanrılar) edinmenizi de emretmez O, ya' size, siz müslümânlar olduktan sonra, hiç kâfirliği emreder mi?"
Gazâlî'ye ait bu ibareyi nakletmekle, maksadımız bu büyük âlime hatâ bulup onu küçültmek değildir. Gazâlî hakkında araştırma yaparken rastladığımız bu ilginç ve hayreti mû-cib ibareyi nakletmeden geçemedik. Şunu belirtelim ki bir insan büyük âlim de olsa hatalı tarafları olabilir. Bize düşen, onun doğru taraflarını alıp hatalı taraflarını almamaktır. Bir eserinde hatâ yaptı diye bütün eserleri terkedilemez. Bu sözünde küfre de düşse, sonradan bundan dönmüş, yani bu fikrini değiştirmiş ve hatâsını düzeltmiş olabilir.
Gazâlî, dâima hakikati araştıran ve zaman zaman görüşleri değişen bir düşünürdür. Hüccetu'l-İslâm lakabıyla meşhur olan bu büyük âlim kelâmda, felsefede ve bâtınî öğretilerde boş yere hakikati aradığını ve sonunda şu kanıya vardığını söyler: Hakîkata sâdece Söfî me-todla varılır. Bununla beraber bütün Safîler ona tamamen sempatik değildir.
Çok yanlı bir düşünce düzenine sâhib olan Gazâlî hakkında âlimler çeşitli görüler ileri sürmüşlerdir. Meselâ, gerek müsteşrıklar ve gerekse İslâm âlimleri arasında Gazâlî'yi vahdet-i vucûdcu sayanlar vardır. Müsteşrıklardan \Vensinck Gazâlî'nin düşünce düzeninin, Yeni-Eflâtunculuğa çok benzediğini ve Yeni-Eflâtunculuğun tesiri altında kaldığım, fakat bu tesirin onda tanınmaz hâle geldiğini söyler.
Gazâlî'nin vahdet-i vücûdu hatırlatan fikirlerine, bilhassa onun Mişkât'ul-Envâr (Nurlar Feneri) adlı eserinde rastlanır.
Gazâlî bir dostunun, Nur
Sûresinin 35. âyeti olan
"Allah
göklerin ve yerin nurudur..."
âyeti ile, "Allah'ın nur ve zulmetten yetmiş bin perdesi var dır; eğer onları kaldırsa yüzünün nur ve azameti onu idrâk edenin gözünü yakar." gibi hadîslerin ma'nâları hak-kandaki sorularını cevâblandırmak için bu eseri yazdığını kitabının başında söyler.
Wensick'e göre, Gazâlî'nin bu eserindeki evren anlayışı Pantheisme ile nitelenebilir. Fakat o araya bir fark koymuştur. Meselâ, Pantheisme'e göre, her şey Allah ise, Gazâlî'ye göre, aksine, Allah her şeydir. Pantheisme'e göre, Allah ancak evren ile vardır. Gazâlî'ye göre, evren asla yoktur. Allah yegâne varlıktır.
Hakîkaten Gazâlî, Wensinck'in iddia ettiği gibi Yeni-Eflâtunculuktan mülhem bir vahdet-i vucûdcu mudur? Bu soruyu "Mişkat"dan aynen nakledeceğimiz ilginç bir parça ile cevaplandırmamız daha doğru olur. Gazâlî "Mişkâtu'l-Envâr"da diyor ki:
"Vucûd ikiye ayrılır: l- Varlığı kendi zâtından olan; 2-Varlığı başkasından olan. Varlığı başkasından olanın, varlığı kendi nefsiyle kâim değil, emânettir, âriyeftir. Bu varlık zâtı yönünden ele alınınca sırf ademden başka bir şey değildir. Bunun vücûdu ancak başkasına izafetle vardır; fakat gerçek bir varlğı yoktur... Demek ki gerçek varlık Allah Teâlâ'-dır. İşte arifler, buradan, mecaz çukurundan hakikatin zirvesine yükselir, mi'râclarını tamamlarlar, açık bir müşahede ile görürler ki varlıkta Allah'tan başka bir şey yoktur. Ve O'nun vechinden başka her şey helak olucudur. Zira herhangi bir vakitte helak olmaktadır. Başka türlü düşünmek mümkün değildir. Çünkü Ondan başka herşey zâtı yönündîn sırf ademdir. İlk gerçek varlıktan kendisine hayât gelmesi bakımından ise zâtıyja var değil, mucidine tâbi, Ö'ndan sonra gelen bir varlıktır. O hâlde mevcûd olan yalnız Allah'ın vechidir."
Gazâlî'nin kelâm ile tasavvufu birleştirdiği söylenir. Fakat İbni Haldun gibi bazı düşünürler bu iki ilmi uzlaşamaz saymaktadırlar. İbni Haldun "Mukaddime" de diyor ki: "Sonradan Sofilerden olan mütekellimîn aşırı gidenleri, bir takım vecid ve hâllerden bahsederek kelâm ilmi ile felsefe ilminin meselelerini tasavvufla karıştırıp bütün bu ilimleri birleştirdiler. Peygamberlik, ittihâd, husul ve vahdet-i vücûd. me-selelerini açıklarken, bu ilimleri birbirleriyle karıştırmaları bu cümledendir. Halbuki bu üç ilim gerek konusu, gerek mesele ve gerek kanıtları bakımından birbirinden başkadır ve ayrı ayrı ilimleridir."
İslami Okul Okulların En Önemlisi