Kaynak - İslami Bilgiler - Tasavvuf Ve Tarikatlar Se Eraydin - 1. Sayfa
Kaynak: Tassavuf ve Tarikatlar – Dr. Selçuk Eraydın, M.Ü.İlahiyat Fak.Vak.Yay. Nu: 82, İst-1994
- “Tarikat ve tasavvuf araştırılması gereklidir” gerçeği (S.15)
İslâm âleminde zuhûr eden düşünce ve fikirlerin bütünüyle Hak ve hakikati ifâde ettiğini iddia edemeyiz. Yanılmazlık vahyin bir neticesi olan Kur'ân-ı Kerim ve sahih hadislerdedir. Bâtınllik. âyet ve hadisleri her mezheb veya teşkilâtın kendine göre yorumları, fıkıhta ve kelâmda meydana gelen fırkalar; fırâk-ı dalle ve fırka-yı nâciye tâbirleri, ihtilâflarla dolu bir dünyâda yaşadığımızın habercileridir.
Bu tür hallerin tasavvuf adı altında da olabileceğini, diğerleri gibi tabii görmek lâzımdır.
Ayrıca tarikatlerin başlangıçtan zamanımıza kadar geçirdiği safhaları, faaliyetleri ve içtimâi hayattaki yerleri hakkında da araştırmalara ihtiyaç vardır.
Tasavvufun tefekkür ciheti ayrı bir araştırma mevzuudur. Şu âna kadar bu hususla alâkalı ciddi bir çalışma yapıldığını söyleyemeyiz.
- “Brahmayı rabıta etmek (düşünmek) için, munzevi bir hayat sürmek ve hep onu zikretmek” sapıklığı (S.46-48)
Hind'in en eski dîn kitabı "Vedâ'lardır. Bu kitap Aryalar'ın teslis inancı olan ateş (Agni), hoş bir rüzgâr (İndra) güneş (Suriya) ve bunlara bağlı pekçok ilâhtan bahseder.
Aryalar, Ganj nehrinin verimli ovalanna yerleştikten sonra, dînî düşüncelerinde bir gelişme, daha çok bir çeşit vahdet-i vücûd ortaya çıkarmışlardır. Gerçekte bütün topluluklarda tek tanrı inancı hâkim rol oynar. Mazhariyetlerin birer müstakil varlık olarak telâkkisi, çok ilâhlı dînleri ortaya çıkarmıştır.
Aryalılar'ın kendi zâtıyla kâim, sonradan olanlara benzemeyen (muhâlefetün li'1-havâdis) bir Allah'ın varlığına inanmaları, ilk inançla-rındaki safiyete dönük bir düşüncenin neticesi olabilir. Bu tek Allah'ın Sanskrit dilindeki ismi Brahma'dır.
Brahma'yı düşünmek için, insanlardan uzaklaşmak, münzevî bir hayat sürmek ve hep onu zikretmek lâzımdır. Onlara göre bu dünyâ gölge, serap veya akis olarak kabul edilir. Hint mistiklerine göre her fânî suret yok olacağı için, rüyadan ibaret olan bu dünyâya bağlanmamak ve onu sevmemek gerekir. Dünyâ sevgisi, arzu peşinde koşmak, üzülmek, muhteris olmak gibi özellikleri de beraberinde getirir. Ruhu bir an önce bu rüyadan kurtarmalıdır. Hint mistikleri ruhun kurtuluşunun ölümle (mevt-i iradî) gerçekleşeceğine inanırlar. Brehmenlerde ayrıca tenasüh (reenkarnasyon) inancı da vardır.Hayat onlar için tahammülü güç bir ktür. Bütün emelleri terk edip Brahman'ın mutlak vücûdunda yok olmak saâdetin^ta kendisidir.
Hint dînleri hakkında en eski bilgiyi Ebû Reyhan Muhammed b. Ah-med el-Bîrûnî (351-440/962-1048) den öğreniyoruz. Onun "Tahkîku mâli'1-Hind" isimli eserinde Hintliler'in inançları, dînî ve felsefî mezhebleri hakkında geniş,,mâlûmât mevcuttur.
Bîrûnî ayrıca bu eserinde Hintliler'in inanç ve felsefî düşüncesiyle, Yunan felsefî düşüncesini ve İslâm tasavvufunu mukayeseli bir tarzda îzâh etmiştir.
Yine Hindistan'da milâttan 600 sene önce ortaya çıkan Budizm'e göre şerrin, fenalığın, elemin menşe'i; şehvet ve ihtirastır. Hayâttan gaye, ruhu nefsin esaretinden kurtarmaktır. Bu, tefekkür ve riyazetle gerçekleşir. Dünyâya ait nazlardan yavaş yavaş alâkayı kesmek, benlik kayıtlarından sıyrılmak insanı esaretten kurtarır.
Budizm'e göre hayırlı işler, uhrevî bir mükâfat elde etmek için değil, bizatihi hayır olduğu için yapılmalıdır.
- “ Allah bazı seçkin kullarına kendi yüksek kemalinden bazı tecellilere mahzar edebilir” iddiası (S.48-49)
a)” İnsanlar bu mertebeye uzun ve yorucu bir çile devresinden sonra ulaşabilir “ iddiası
b)” Gayb ilmine aşina olmak isteyen kimselerin vazifeli rahib’e müracaat etmeleri gerekir” iddiası
Mısır'da halkın inancının yanı-sıra ileri gelenlere (havâssa) mahsûs olan bâtın ilmi, tamamen tevhîd inancına dayanıyordu.
Mısır kâhinlerinin büyük mürşidi Hermes Toth'un şu sözleri, bu inancın özelliklerini anlatmak cihetinden faydalı olacaktır:
"Düşüncelerimizden hiçbiri Allah'ı tasvir edemez. Şekilsiz olan bir varlık, duyularımızla idrâk edilemez. Zamandan münezzeh olan, zamanla ölçülemez. Fakat bütün bunlara rağmen, Allah Teâlâ bâzı seçkin kullarına, kendi yüksek kemâlinden bâzı tecellîlere mazhar olma kâbiliyye-tini ihsan edebilir. Bu tecellîlere mazhar olanlar, gördüklerini ve hissettiklerini avama anlatacak kelime bulamazlar. İnsanlar bu mertebeye uzun ve yorucu bir çile devresinden geçirildikten sonra ulaşırlar.
Doğu toplumlarını ve bilhassa Mısır târihini inceleyen Mospéro'ya göre; Mısırlılar eski devirlerde tevhîd inancına sahip idiler. Târihte pek çok peygambere mesken olan bu bölgede bu inancın bulunmasını tabîî görmek lâzımdır.
Gayb ilmine âşinâ olmak isteyen kimselerin Mısır mabetlerinde vazifeli Oziris rahibine müracaat etmeleri gerekir. Rahip kendisine başvuran kimseyi iyice tedkik ettikten sonra, mabedin şartlarına uygun olduğuna kanâat getirirse kabul eder.
Önce mabette imtihana tabî tutulan talip, pek çok tehlikeli ve korkulu yerlerden geçirilir. Metin ve cesur olanlar çeşitli badireleri aşarak ilk çilelerini tamamlar. Kalbi zayıf, korkak ve fâsık olanlar korkunç dehlizlerden geçerken ya çıldırır, ya da ölürler.
İkinci çile devresi sembollerle doludur. Sâlik, alev alev yanıyor görüntüsü verilen bir yerden geçer. Daha sonra birçok denemelere tabî tutulan talip, nihayet şehvet imtihanını da başarırsa, yemîn merasimi yapılarak müritliğe kabul edilir.
- Fisagor’a göre insan vücudu ve ruhu, bu alemin küçük bir örneğidir iddiası (S.49)
Yunanistan'da gelişen mistik hareketlerinin kurucusu Fisagor, Sok-rat ve Eflâtun'dur. Fisagor, Mısır mabetlerinde 22 sene kalmıştır. Fisa-gor'a göre; insan vücûdu ve ruhu, bu âlemin küçük bir örneğidir. Bu âlemde hâkim olan fitne ve fesattır. Cemiyette huzur ve refah te'min edildiği takdirde, Allah Teâjâ insanların kalbine ve vicdanına iner.
Fisagor, Mısır mabetlerinde öğrendiği eğitim sistemini, yerleştiği İtalya'nın Croton bölgesinde kurduğu bir okulda uygulamaya başladı. Öğrencilerini imtihana tâbi tutup, şartlarına uygun olanları müritliğe kabul ederdi. Müritliğe kabul edilen çocukları iki sene hazırlık safhasından geçirirdi. Bu müddet, durumun şartlarına göre bazen beş seneye kadar çıkardı.
İkinci devre "tasfiye" derecesidir. Gerçek öğretim ve irşâd bundan sonra başlar. Bu özel derslerde müride bâtın ilminden bahsedilir.
Daha sonra Fisagor öğrencilerini, şekil ve suret ilimlerinin dışına çıkararak, onlara namütenahi kavramlarım öğretir.
- Yahudi tasavvufunda ilm-i ledün, tecelli, çile(halvet) inancı (S.49-50)
Yahudilerin mistik düşünceleri "İlm-i ledün, tecellî, çile" (halvet) olarak hülâsa edilebilir.
Allah Teâlâ'mn Tûr-i Sina'da Hz. Musa'ya ateş şeklinde tecellî etmesi ve O'nun Hızır (a.s.) ile arkadaşlığı "tecellî" ve "ilm-i ledün" bilgilerini ortaya çıkarmıştır.
Yâhûdî mistiklerine göre, bir şeyin müşahede edilmesi için surete ihtiyaç vardır. Âlemin suretinin en güzeli ateştir. Allah Teâlâ'mn Celâl ismine yakışan da budur.
Çile (Halvet) de, Hz. Musa'nın Tûr-i Sînâ'daki hayât safhalarından biridir.
Yahudilikte tasavvufi bir düşünce sistemi olarak vasıflandırabilece-ğimiz Kabbalizm, "an'ane" mânâsına gelmektedir.
Hz. Musa'nın Mısır'da esîr olarak çalıştırılan ve herkes tarafından hakîr görülen İsrail oğullarını kurtararak Filistin'e götürdüğü Kur'ân-ı Kerîm'de zikredilmektedir.
Yâhûdî kaynaklarında Hz. Musa'ya tâlim edilenler arasında yüksek bilgileri sâdece yetmiş kişiden ibaret seçkin zümreye bildirdiği ifâde edilmektedir. İşte Kabbala bunlardan ibarettir.
Önceleri gayet gizli öğretilen bu bilgiler, sonraları bir kitapta toplanmıştır. Bu hususta yazılan kitapların en meşhurları ikidir. Birinci kitap "Sefritsina'da âlemin yaratılışı hakkında geniş bilgi vardır. İkinci kitap olan "Zuhar" da ise, feleğin sırlarından bahsedilir. Ayrıca Allah'ın zât ve sıfatıyla ilgili bahisler ve meta-fizik kavramlar bu kitapta yer almaktadır.
- Kişinin masivayı terk ederek kendisini yok farzetmesi ve ancak Hakk’a böyle ulaşılır iddiaları (S.50)
Hıristiyanlık'ta mistik düşünce ile alâkalı eser veren "Denys L'Arepatige" isimli bir piskoposdur. Denys, "İlâhî İsimler" adlı kitabında, ruhun maddî âlemden sıyrılması için, kişinin mâsivâyı terk ederek, kendisini yok farzetmesi gerektiğini ve Hakk'a ulaşmanın bu sayede gerçekleşebileceğini söyler.
Ona göre mistik inanç aklî istidlal ile değil, aşkla elde edilir. Müşahedenin gerçekleşmesi, zühdî hayâtla mümkündür.
Hıristiyan mistiklerinden Saint Victora göre okuma, münâcat ve nefis muhasebesi, mistik faaliyetin üç derecesidir. Bu, insanı sâdece amelî değil, ilmî olarak da zaman içinde cereyan eden şeylerden nefrete sevke-der.
Ruh kendi kabına çekilmiş olursa, dil konuşmaz, zihin hissettiğini anlayıp açıklayamaz; akıl da susmaya mecbur kalır. Zihin ilâhî feyze kandığı zaman, aklın yapacağı bir şey kalmaz. İnsan bu ecel korkusuyla kendinden geçince, ruhunu saadet uykusu kaplar.
Kısaca ifâde edersek, hıristiyan mistisizminde esas, bütün kemâlâtın ve her türlü nimetin yaratıcısı olan Allah'ın, akılla bilinmesi mümkün olmayıp, sâdece aşk ile bulunabileceği fikridir.
7. İbrahim Ethem gizliden bir ses işitti: “ Ey İbrahim bunun için mi yaratıldın ?” yalanı (S.64)
"Benim babam Horasan meliklerindendi. O sırada çok gençtim. Her zamanki gibi yine bir gün atıma binip, köpeğimle birlikte avlanmak için ormanlara gittim. Bir ara tavşan izine rastladım. Tam silâhımı çekeceğim bir sırada kimin söylediğini hissedemediğim bir ses işittim. Bana şöyle söylüyordu. "Ey İbrahim! Bunun için mi yaratıldın? Bununla mı emredildin?"
- Beyazıd-ı Bestami hacca gidip tavaf etmeyi alaya alarak 3. gidişinde sırrına ve ruhuna şöyle seslenildi yalanı (S.75)
Bistâmî, hacca gitmeye karar verip evinden ayrıldıktan kısa bir zaman sonra geri dönmüştür. Kendisine karârından niçin caydın diye sorduklarında o: "Yolda kılıcım çekmiş bir zenciye rastladım, bana:
— Geri dönersen ne âlâ, yoksa başını bedeninden ayırırım", dedi. Sonra da şunları ilâve etti: "Allah'ı Bistam'da bırakıp, Beytü'l-Harem'e gidiyorsun ha!... Daha sonra biri yanıma gelip,
— Nereye gidiyorsun? diye sordu.
— Hacca, dedim.
— Neyin var? dedi.
— Yirmi dirhemim, dedim.
— Onu bana ver ve yedi kere etrâfımı tavaf et, senin haccın işte budur, dedi. Ben de böyle yapıp geri döndüm". Bistâmî'nin şöyle dediği rivayet edilir: 'Bir kere Mekke'de bulunuyordum. Sâdece Kabe'yi görmüştüm. Tatmin olmadım. İkinci defa gittiğimde hem evi, hem de sahibini gördüm. Henüz tevhidin hakîkatına ulaşamadığımı hissettim. Üçüncü kere gidişimde evin sahibini gördüm. O sırada sırrıma ve ruhuma şöyle seslenildi: Ey Bâyezîd! Nefsini görmediğin müddetçe bütün kainâtı görsen bile müşrik olmazsın; fakat kâinatı hiç görmesen de nefsini görsen şirke düşersin. İşte o anda varlığımı görmekten de tevbe ettim."
- Peygamberler öldükten sonra da Batıni olarak Hay isminin mahzarı olurlar yalanı (S.85-86)
Peygamberler hayatta iken Allah Teâlâ'nın "Hay" isminin sûrî ve ma'nevî mazharı oldukları gibi, sûrî vücûdlarından ayrıldıktan sonra da bâtınî olarak yine o ismin mazharı olurlar.
Peygamberlerin vefatlarından sonra "nübüvvet"in bâtını olan "velâyef'in devam ettiği; ve bu mertebenin Hakîkat-ı Muhammediyye mişkâtından gelen feyz ile kıyamete kadar ışık tutacağı ifâde edilmektedir
- İbn-i Arabi, “Risalet peygamberlerle sona ermiş ise de Batıni olarak daimi bir tarzda “kutup” ismiyle devam etmektedir.” Yalanı(S.86)
İbnü'l-Arabî Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserinin 71. babında, dîni bir eve teşbih eder ve rükünlerini de risâlet, nübüvvet, velayet ve îmân olarak açıklar. İbnü'l-Arabî'ye göre risâlet din evini ve onun rükünlerini câmi'dir; ve insan nev'inden maksûd olan bu risâlettir. Risâletin her ne kadar zahiri, son Peygamber (s.a.v.) ile birlikte sona ermiş ise de, bâtınî olarak daimî bir tarzda ve "kutub" ismiyle devam ettiği hakkında tasavvufî eserlerin bir kısmında îzâhât vardır.
"Kutub" kâinatın medarıdır. Yaratılışın sebebi olan Hakîkat-ı Mu-hammediyye'nin bi'1-asâle sahibi Peygamber (a.s.) Efendimiz'dir. Diğer peygamberler ve onlara mensûb velîlerden seçkinleri bu makamın bi'l-vekâle sahihleridir.
İnsan nev'inin muhafazası için, onun muhafızı olan resulün kendi cismi ve ruhu ile mevcut olmasının da zarurî olduğunu ileri sürenler vardır.
- “Peygamberden sonra Allah dünya evinde, resullerden cesetleri ile diri üç kimseye devamlı bulundurur.” Yalanı (S.86)
Peygamber zahirde bir olduğu halde, bâtında çok ve belirsizdir. Bu sebeble "gayb ricâli"nden sayılmışlardır. Bu ricâlü'l-gaybden biri "imâm" olarak isimlendirilir. Ya'nî Allah Teâlâ'nm Peygamber (s.a.v.) den sonra bu dünyâ evinde, resullerden cesetleri ile diri olan üç kimseyi devamlı olarak bulundurduğu ifâde edilir. Bunlardan İdrîs (a.s.) in dördüncü gökte diri; diğerlerinin İlyâs ve îsâ (a.s.) oldukları belirtilir. Hızır (a.s.) dördüncüsüdür.
- Tasavvuf dininin özellikleri ve tarikatların Hz. Ali ve Hz. Ebubekir vasıtasıyla peygambere dayandırılması yalanı (S.89)
Tasavvufta ayrıca şeyhlik makamı manevî bir silsile ile -hâl-i hazır tarîkatlerde- Hz. Ebû Bekr ve Hz. Ali vasıtasıyla Hz. Peygamber (s.a.) ulaşır.
Tarîkate girmiş olan insanlar, tâlib, mürîd, sâlik ve vâsıl dereceleriyle tavsif olunurlar.
Velayet, şeyhin vasıfları, ricâlü'l-gayb ve bu gibi kimselerde meydana gelen keşif ve keramet, mürîdlerin ahlâkî olgunluğunu te'min eden zikir, rabıta, sohbet, halvet, semâ, v.s. durumlar da tasavvufun özelliklerindendir.
- Cili’nin “Allah Hakikat-ı Muhammed ismi verilen bir melek yarattı” yalanı (S.99)
Abdü'l-Kerîm Cilî "Hakîkat-ı Munammediyye" ismi verilen bir melekten bahsederek, Allah Teâlâ'nın onu kendi nurundan ve bu âlemi de ondan yarattığını ifâde eder.
"Hakîkat-ı Muhammediyye" taayyün âleminin başlangıcıdır. Onun üstünde hiçbir isim ve sıfatla sıfatlanmayan "Zât" vardır ki, taayyünden münezzeh olduğu için, bu makamı idrâk mahlûk için mümteni'dir. "Allah Teâlâ'nın Zât'ını düşünmeyiniz", bu mertebe için söylenmiştir.
İşte "Zât" "lâ-taayyün" mertebesinden, ilim mertebesine tenezzül ederken, sınırsız olan isim ve sıfatların suretleri, Hakk'ın ilminde taayyün edip, herbirisinin hakîkatı yekdiğerinden ayrılmıştır. Bu mertebeye "isim ve sıfat mertebesi" ismi verilir.
"Hakîkat-ı Muhammediyye" kâinat ağacının çekirdeği mesabesindedir. Çekirdek bu ağacın başlangıcı, meyvesi de kemâlâtının neticesi, yânî hâtemidir.
- “Hakikat-ı Muhammediye görülenlerin iki olarak bütün varlıkların hakikatlarını ihtiva eder.”yalanı (S.101)
Hakikat-i Muhammedıyye Allah Tealanın ilminde sabit olan hakikat cihetinden kadîm, hâriçte zuhur itibariyle hadîs, beşerin en şereflisi ve Hakk'ın habîbi olan Peygamber (s. a.) Efendimiz'dir.
İşte "Hakîkat-ı Muhammediyye" her taayyünün ilki olarak, bütün varlıkların hakikatlerini ihtiva eder. Onun üstünde hiçbir isim ve sıfatla sıfatlanmış olmayan "Zât" vardır ki, bütün taayyünlerden münezzehtir (lâ-taayyün).
"Zât" taayyünsüzlük mertebesinden, ilim mertebesine tenezzül ederek; (Zâta nisbetle tekasüf ederek) sınırsız olan isim ve sıfatların suretleri (ilmî suretler -suver-i ilmiyye) birinci mertebede mücmel ve birbirinden ayrılmaksızm; ikinci taayyünde her birisinin hakikati yekdiğe-rinden ayrılmış olarak taayyün eder. "Zât", "lâ-taayyün ile ilk taayyün (taayyün-i evvel, Hakîkat-ı Muhammediyye) arasında tek fark taayyün ve taayyünsüzlüktür. Peygamber (s.a.)'in mi'râcı işte bu hakikate urûcdur.
Taayyünsüzlükten, yâni "Zât" mertebesinden, ilk taayyün mertebesine tenezzül kadîm bir mânâdır. Mücerred ve müşahhas kevnî suretler (Ruhlar âlemi, misâl âlemi ve şehâdet âlemi) işte bu mânânın bir neticesidir.
- Tasavvuf dininde görünmeyen Allah’a denk olan yer ilahları (S.120-122)
Abdal, bedel kelimesinin cem'idir. İslâmiyetin zuhurunda bu adı taşıyan bir topluluğun bulunduğuna dâir rivayetler mevcuttur. Bu hususta birkaç hadîs de rivayet edilmiştir. Daha çok tasavvufî eserlerde bulunan bu hadîslerin sıhhatine dâir, sahih hadîs kitaplarında kayda rastlanmamıştır. Ayrıca tesbit edebildiğimiz bâzı hadîslerin de aslı olmadığı ifâde edilmiştir.
Mevlânâ Celâleddin Rûmî'nin Mesnevî'sinde geçen:
"Bütün âlem, bu kıyâs-ı nefs sebebiyle sapıttı. Hak abdalından -Allah Teâlâ'nın seçkin kullarından- pek az kimse haberdar olabilir" beytini şerhinde Şart Abdullah Bosnevî ve İsmail Hakkı Bur sevi "abdal" kelimesini açıklamışlardır.
Abdal, Allah'ın yeryüzünü kendilerine musahhar kıldığı kimselerdir. Onlar âlemin intizam sebebidir. İnsanların işlerini tanzim ederler. Abdal kırkı Şam'da, otuzu diğer meleketlerde olmak üzere yetmiş kişidir.
Diğer bir rivayete göre abdal ğavs, imâmân ve evtâd olmak üzere yedi kişiden ibarettir. İç âlemleri Hakk'a yöneliktir. Vaaz ve nasîhatlarıyla insanları ıslâha çalışırlar".
Kutb, değirmen taşının miline benzer. Değirmen taşı, milinin çevresinde döndüğü gibi, âlem de onun etrafında döner. Her işin, her ülkenin, her yerin bir kutbu vardır. Asıl kutub Kutbu'l-Aktâb (kutubların kutbu) tır. Kendisinden yardım dileyene mâ'nen yardım elini uzattığı için "ğavs" ismiyle de anılmıştır. Bu zât Muhammedi hakikatin (Hakîkat-ı Muhammediyye) vârisidir.
Kutubtan sonra gelen iki kişiye "imâmân" ismi verilmiştir. Bunlardan birine, sağ yanındaki imâm (imâm-ı yemîn), diğerine sol yanındaki imâm (imâm-ı yesâr) derler. Sağdaki, kutbun hükümlerine, soldaki hakîkatına mazhardır. Kutub vefat edince yerine soldaki imâm geçer. Kutubla, iki imâma halk "üçler" adını vermiştir.
Bunlardan başka, yeryüzünün dört yönünü idare eden ve "dört direk" (evtâd-ı erbâa) denen erler vardır. Doğuda olana "Abdü'l-Hayy", batıdakine "Abdü'l-Alîm", kuzeydekine "Abdü'l-Mürîd", güneydekine "Ab-dü 'l-Kâdir" denilmiştir.
Bu topluluğun içinde kadınlar da bulunabilir. Maddelerini mânâya, nefislerini ruha, mevhum varlıklarını gerçek varlığa tebdil ettiklerinden "abdal" diye anılmışlardır.
Ayrıca "Nücebâ" diye anılan bir topluluk daha vardır ki, sayılan bir rivayete göre sekiz, diğer bir rivayete göre kırk kişidir.
"Nükabâ" on kişiden ibarettir. Bâzı rivayetlere göre sayılarının üç yüz olduğu belirtilmiştir. Bunlar insanların iç dünyâlarından haberdardır.
Kutub ölünce, her dereceye, aşağı derecelerdeki biri yükseltilmek ve sonra, velîlerden eksilenin yerine de halktan birini seçip yüceltmek suretiyle bu erenlerin sayıları tamamlanır.
XIV. asırdan itibaren Türk dervişlerinin bir kısmının "abdal" lâkabını kullandıklarını biliyoruz. Abdal Musa, Abdal Murad, Abdal Kumral, veya Burhan Abdal, Kazak Abdal, Pır Sultan Abdal gibi.
Abdal denilen dervişlerin Türkler arasında yayılması netîcesi Anadolu'nun çeşitli yerlerinde -zamanımıza kadar- abdal adını taşıyan zümrelere rastlanmıştır.
Ayrıca XIV. asırda Abdal kelimesinin "torlak" karşılığı olarak kullanıldığını Lâmiî Çelebi "Letâif adlı eserinde zikretmektedir.
Anadolu abdallarından Kaygusuz'un, şeyhi aynı zamanda Anadolu abdâlların velîsi Abdal Musa hakkında yazdığı ve Bektaşî'ler arasında okunan manzumede Rum abdallarından bahsetmektedir.
Şah İsmail (Hatâî) mahlâsıyla yazdığı manzumelerde yer yer abdallardan bahsettiğine göre, bu taife içinde Şîa mezhebine paralel bir görüşe sahip olanların varlığı muhakkaktır.
Abdallığın binasını sorarsan, Allah bir, Muhammed Ali abdaldır. Hakikat ilminde aslın araşan, Cümle ululardan ulu abdaldır.
Abdal Musa'nın manzumelerinde de zaman zaman buna yakın ifâdeler geçmektedir:
Sen Hakk'ın eksikli kulu, İçince mesteder dolu. İnceden incedir yolu, Hem Muhammed Alisin sen.
Vahidinin verdiği bilgiye göre Abdallar, sırtlarında sadece bir "tennure" bulundurur, âdeta çıplak denecek bir tarzda, yalın ayak ve başları açık gezerlerdi. Bellerinde yünden örülmüş bir kuşak, ona asılı kav, çakmak ve esrar torbası, omuzlarında Ebû Müslim nacağı, ellerinde Baba Şüca' çomağı vardı, vücutlarına Zülfikâr resmini veya Hz. Ali'nin ismini, pazularına yılan şekillerini dövme yaparlardı. Ellerinde def, kudüm, boynuz gibi mûsikî âletleri bulunurdu. Zikir esnasında veya yürürken bunları çalarlardı.
Abdallar Hz. Âdem'in sünnetine uyarak çıplak gezerler, sakal, saç ve bıyıklarını, hattâ kaşlarını tıraş ederlerdi.
Muharrem ayında Kerbelâ şehîdlerinin matemini tutarlar, matem sırasında vücudlarında bıçakla yaralar açarlardı.
Her anlamıyla aşırı alevî olan bu zümrelerin, şekil itibariyle Kalen-deriyye'ye benzediğini söyleyebiliriz.
Mevlevi, Bektaşî ve Halvetî tarîkatlerine mensubiyetini söylediği bâzı kimselerin de bu kabil insanlar olduğu göze çarpmaktadır.
15. Tasavvuf dinine mensup olan mutasavvıfların cehennem hakkında Kur’an dışı batıl izahları (S.270- 272)
Alıyyu'l-liârî halkı, Hakkın aynı kabul etmenin küfür olacağını ileri sürüyor .
Diğer bir itirazda, İbnu l-Arabî'nin ve tasavvuf ehlinden bâzılarının "azâb" kelimesinin lügata ve şerîata muhalif olarak "uzûbet'ten geldiğini; nâr ehlinin su içinde balık gibi, nimet ehli olacaklarını iddia ettikleri ileri sürülüyor.
İbnü'l-Arabî, cehennem ehlinin, orada ebedî kalacaklarını; fakat uzun bir müddet sonra, elem hissini kaybedeceklerini; insanların dünyâda iken rüyalarında gördükleri hayalî nimetlere mazhar olacaklarını; (Yûnus, 10/10) âyetinin gereği, insanların âhir dâvalarının "el-ham-dü lillâh" olacağını; âlemin sena ile başladığı gibi, yine sena ile sona ereceğini söylemiştir.
Abdü'l-Kerîm Cîlî, İnsân-ı Kâmil isimli eserinde bu hususta şunları söylüyor: "Cennet Hakk'ın "Mennân" isminin, cehennem ise "Kahir" isminin mazhandır. Allah Teâlâ cehennem ehli için azabı, onların tahammül edeceği bir tarzda yaratır. Aksi takdirde cehennem ehlinin helak olması lâzım gelirdi. Allah Teâlâ bu kimselere azabı, tahammüle sebep olacak güçte yaratmıştır." "Qnlarm derileri piştikçe, azabı tatmalan için, derilerini yenileyeceğiz" (Nisa, 4/56) âyeti bunun delilidir. Allah Teâlâ cehennem ehlinin derilerini değiştirmekle, kendilerindeki kuvveti de yenilemiş olur. Vücûdun yeniden inşâsı, rahmetin neticesidir. Allah Teâlâ: "Rahmetim her şeyi kuşatmıştır" (A'râf, 7/156) buyurmuş; "gazabım herşeyi kuşatmıştır" buyurmamıştır. Zîrâ Hakk'ın eşyayı îcâdı, O'ndan hâs bir rahmettir. Gazap, rahmet gibi varlığın nihayetine kadar uzanmaz. "Rahmet" Hakkın "Zatî" sıfatıdır. "Rahman Rahîm" isimlerinin mukabili olan "Gazbân" ve "Gazûb" isimleri yoktur. "Gazab" ise adaletin bir gereğidir. "Gaffar" sıfatı, rahmetin gerektirdiği nîmet mazharlarımn ilkidir. "Gaffar "m üç sîğası vardır ki, "Gâfir, Gaffar ve Gafur". "Kahir" ismi de adaletin gereği olan nîmet mazharlarımn evvelidir. Bunda da iki sîga vardır: "Kahir" ve "Kahhâr"144.
Abdü'l-Kerîm Cîlî, ateş vücûdda arızî olduğu için, zevalinin mümkün, aksi takdirde zevalinin muhal; ve ateşin zevalinden maksadın, kendisindeki yanma kuvvetinin yok olacağını söylüyor. Cîlî'ye göre cehennemin ateşi gitmemiştir; ateş hâlî üzere bakîdir; fakat ateşten muazzeb olanlar rahata kavuşmuştur. Cehennemin yanma gücünün bitmesi, me'mûr meleklerin yerine, naîm meleklerinin gelmesidir. Burada bir hadîse istinaden, ateş mahallinde cırcır otu biter ve cahîm naîme inkılâb eder denilmiş; buna da delil olarak Hz. İbrahim kıssası gösterilmiştir146.
Cîlî "cahîm nimeti"ni, uyuz hastalığına yakalanan insanın, kaşınmaktan aldığı zevke benzetiyor.
Hz. Mevlânâ, cehennem ehlinin, cehennemin içinde Hak'tan haberdar oldukları için, dünyâdakinden daha hoş bir halde olacaklarını; dünyânın cehennemden daha hoş olmadığını söylüyor.
Azîz Mahmûd Hüdâyî'ye göre, cehennem ehli azâb çektikten sonra, azabları hafifletilir ve elem içinde nîmet ve ruhanî zevk bulurlar. Cennet nimetleri, cehennem nimetlerinin aksidir. Cennet bâtın, cehennem kabuk ve dıştır. İç ve öz daha lezzetlidir.
gg) İbnü'l-Arabî Âdem Fassı'nda: "Biz Allah Teâlâ'yı, o vasfın "ayn"ı (hakikati) olan bir şeyle vasıflandırdık. Hak Teâlâ nefsini bize tavsîf etti.
Bu durumda, ne zaman O'nu görürsek, kendimizi görürüz ve ne zaman . kendimizi görürsek, O kendi nefsini görür."
Aliyyü'l-Kârî'ye isnâd edilen risalede, bu beyânın apaçık bir küfür olduğu iddia edilmiş; zîrâ insanın zât ve sıfatının, Allah Teâlâ'nın aynı olması, hulul ve ittihaddır denilmiştir.
İnsanın zât ve sıfatlarının, Hakk'ın aynı (tıpkısı) olması meselesi elbette hulul ve ittihad olur ve İslâm inancına göre de küfürdür.
İslami Okul Okulların En Önemlisi