Bir Karşılaştırma - Tasavvuf Ve Islam - 121. Sayfa
Bir Karşılaştırma
Lafızları mümin, ama sahipleri kafir olan bu dualarla lafzı, manası ve sahibinin kalbi kafir olan şu tasavvufi duaları karşılaştırınız. "Allah'ım, bütünümü kendi bütünlüğünde yok et. Evveliyetimi evveliyetinle destekle ki, evveliyetini evveliyetimde, sonunculuğunu sonunculuğumda, hüviyetini hüviyetimde, inniliğini inniliğimde, zahirliğini zahirliğimde, batınlığını batınlığımda ve kabiliyetini kabiliyetimde müşahade edeyim. Zahir vücudun vücudumda, hüviyetin hüviyetimde (1) ve beraberliğin beraberliğimde olsun ki o sırrın tüm ünvanı olayım, belki şekli ve sureti olayım." (2)
Vücut, zat ve hakikat olarak Allah'ın aynısı olması için Allah'a dua ediyor. Acaba bu zındıklığa ibn Arabi'den başka kim cesaret edebilir?
Bir de Hz. Peygamber'e getirdiği selata bakalım. "Allah'ım, zatın tılsımlı görünümü, derya yağmuru, cemal (güzel)liğin lahutu (ilahı) ve visal (kavuşma)nın nasutu (insanı) (3), hakkın yüzü, ezel insanın hüviyeti (4), süregelen mahlukatın kaynağı (5), fark nasutlarını hak yoluna ilettiğin kişiye selat ve selam olsun. Allah'ım, onunla, ondan ve onun içinde ona selat kıl." (6)
İbn Arabi demek istiyor ki "Allah'ım, kendisinde Allah'ın tecessüd ettiği (maddi vücut kazandığı) Muhammed'e selat kıl. Allah'ım, kainatın suretlerinden zahir olmuş ve olmaya devam eden kendine selat kıl." Hakk'ın karşısında bu tasavvufi duanın günahkâr katıksız bir küfür ve dinsiz putperest şirki değil midir?
Bundan sonra artık tasavvufçuların şiir veya nesir olarak döktükleri dillere ve dua gazellerine aldanan ve onların oluşturdukları seraba kananlardan herhalde olmazsınız. Çünkü dua eder ve selat getitirken tasavvufçular bunları Allah'a değil, Allah'ın ve Rasûlü'nün red ettiği bir tanrıya yapmaktadır. Artık tasavvufçuların dua veya selat esnasında döktükleri timsah gözyaşlarına müslümanların aldanacaklarını sanmıyorum. Onların "Allah'ım" deyişleri sizleri aldatabilir. Ne varki yukarıda da belirttiğimiz gibi bu lafzı budist, yahudi, hıristiyan, bahai ve diğer her türlü din sahibi insanlar da kullanmaktadır. Ama her biri inandığı tanrıya veya hevesinden uydurduğu ilaha seslenmektedir. Her din mensubu kendi dilinde bu kelimeyi kullanmakta ve mitolojisindeki tanrıya yalvarmaktadır. Onun için tasavvufçuların "Allah" demelerine aldanmamak lazımdır.
Yine onların "Allah'ım, Muhammed'e selat kıl" demelerine de aldanmamak gerekir. Çünkü aynı kelimeleri Bahailer de kullanmaktadır. Zira tasavvufçuların selat ve selam getirdikleri Muhammed, peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed değil, belki insanları aldatmak ve sempatilerini kazanmak için heva ve heveslerinden uydurdukları bir Muhammed'dir. Çünkü tasavvufçuların Muhammed'i beşeri bir vücutta tecessüd eden ve tasavvufi ilahların ilahı olan Muhammed'dir. Nitekim tasavvufçular bunu Hakikati Muhammediyye adıyla anarlar. Bununla da Allah'ın Muhammed suretinde tecessüd eden muayyen bir hakikat olduğunu ifade ederler.
Tasavvufçuların Hz. Muhammed'e selat ve selam getirdiklerine yahut ona tabi olduklarına inanmak mümkün değildir. Çünkü yüce Allah Hz. Muhammed'e hitap ederek "De ki, Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun" demektedir. Allah'ı sevmek Hz. Muhammed'e uymayı gerektirir. Şimdi söyler misiniz, Hz. Muhammed'in dininde bu saçmalıklardan hangisi mevcuttur? Hz. Muhammed'in dualarında, selat ve tesbihlerinde, ibadet ve taatlarında bu şirk ve küfürlerin hangisi vardır? Hz. Muhammed'in insanlığa tebliğ ettiği dini değiştirenler, onun sünnetini ve yolunu çiğniyenler, Allah inancını tahrif edenler, helal ve haram olarak belirttiklerini altüst edenler, şirk ve küfür diye nitelediği şeyleri din ve iman olarak insanlara sunanlar hangi yüzle ona uyduklarını, ona selat ve selam okuduklarını, onu sevdiklerini ve örnek aldıklarını iddia edebilirler? İnanç olarak Grek felsefesini, takva olarak hıristiyan ve hint mistisizmini hayat tarzı olarak sasani şirkini, şeriat ve nizam olarak hivanı safa ve batiniyye mezhebini kendilerine din yapan bu insanların Hz. Muhammed'i sevdiklerini ve onun yoluna bağlı bulunduklarını hangi aklı evvel iddia edebilir? Bütün bu şirk ve ilhamlarıyla onları birer müslüman olarak sunan ve inanan insanlara hangi müslüman gözüyle bakılabilir? "Onlar zandan başka bir şeye tabi olmaz ve yalandan başka söz de söylemezler" (1) "Hevasını (kötü duygularını) kendine tanrı edinen ve Allah'ın bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah'tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hala ibret almıyacak mısınız?" (2) Allah'ın bunlar ve benzerleri hakkındaki hükmü budur. Allah'ın hükmünden başka hangi hükme inanacaksınız?!
Tasavvufçular utanmadan Allah'ın sevgili kulları olduklarını yahut Allah ve Rasûlü'nü çok sevdiklerini iftira ederler. Bunu zarif ve latif bir sesle söyler, tevazu maskesine bürünürler ki görenler yer yüzünde yürüyen nurani melekler olduğunu sanır. Riya korkaklığıyla şişirilen ve nifak sinsiliğiyle abartılan bu seslerin sarhoşluğu dinleyicilerin şefkat tellerini titretir ve dillerini yutmalarına sebep olur. Bakıyorsunuz, hakkı kendilerine hatırlatanların yüzüne derviş "Bunu söyliyenlere iftira edip onların Allah'ın düşmanları olduğunu mu söylüyorsunuz?" diye haykırır.
Ama yahudi ve hıristiyanların da aynı şeyi iddia ettiklerini, fakat yüce Allah'ın onları yalanladığını unutmamak lazımdır. Yüce Allah buyuruyor: "Yahudiler ve hıristiyanlar "Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz" dediler. De ki, öyleyse günahlarınızdan dolayı size niçin azap ediyor? Gerçek şu ki siz de O'nun yarattığı insanlardansınız." (1) "Onun sebebi, onların Allah'ı gazaplandıran şeylerin ardınca gitmeleri ve onu razı edeccek şeylerden hoşlanmamalarıdır. Bu yüzden Allah onların işlerini boşa çıkarmıştır." (2)
Şüphesiz Allah'ı sevmenin delili, O'na itaat etmek, O'ndan korkmak ve bütün getirdiklerinde peygamberi Hz. Muhammed'e tabi olmaktır. "De ki, Allah'ı seviyorsanız, bana tabi olun, Allah da sizi sever." (3)
Kutsal kitaplarında bulunduğu şekliyle tasavvufçuların dinini sizlere aktarmaya çalıştım. Acaba bu dinlerinde onların Allah'ın sevgilileri ve Rasûlü'nün dostları olduğunu gösteren en ufak bir parıltı görüyor musunuz? Gerçek şu ki onlar kahinlerini ve meşhurlarını Allah'tan başka tanrılar edinmiş ve Allah'ın dinine sırtlarını çevirmişlerdir. Böyleyken onların Allah'ın sevgilileri ve Rasûlü'nün dostları olduğuna nasıl inanabilirsiniz?
Rasûlullah'ı ve ehli beytini sevdiklerini iddia etmeleri, pisliğin kutsallığını ve büyük günahın ruhani bir fazilet olduğunu iddia etmek kadar gülünç bir iddiadır. Nitekim aynı iftirayı aşırı fırkalarıyla Şia da yapmış ve ehli beytin sevgilileri olduklarını iftira etmişlerdir. Tasavvufçuların olsun, Şia'nın olsun, iki tarafın da Rasûlullah'a uyduklarına ve sadece onu örnek ve lider kabul ettiklerine inanıyor musunuz? Ehli beyti ve Rasûlullah'ı sevdiklerine dair iddialarının delili, ehli beytindir, diye iftira ettikleri kabirlere ve yatırlara tapacak kadar sarılmaktan başka nedir?
Buna dair delilleri, insan veya hayvanın, yoksa salih veya zalimin, müslüman veya yahudinin olduğu bilinmiyen kemik yığınları üzerinde yaptıkları ve taptıkları kubbelerden başka nedir? Müslümanları Allah'ın evi Kâbe'ye hacca gitmekten alıkoymak ve bizzat müslümanların kalblerini harabeye çevirmek için Mısır'da Fatımiler bu kabirleri yükselttiler ve insanları onlara yönelttiler. Bu kabirleri yükselttiler ve ehl-i beyte ait olduklarını iftira ettiler. Bunların muhafızlığını ve hizmetçiliğini de tasavvufçular yaptılar. Ehl-i beyti sevdiklerine dair delilleri bu kabirlerin örtülerini, taşlarını, tahta ve demirlerini öperek, içine güzel kokular saçarak, eşiklerinden şefaat ve medet umarak ve her mevsimde onlar için putperest bayramlar düzenliyerek onlara tapmaktan başka nedir? Sormayın orada işlenen cinayetleri! Düzenlenen bu putperest bayramlarda şeytanların dirilttikleri cahiliyyeti, gece karanlıklarında işlenen cinayetleri ve kirletilen iffetleri sormayın! Bu mevlidlere gelenlerin ve katılanların dirilttikleri cahiliyye hayatını sormayın! (1)
Bu şekilde tasavvufçular müslümanların bütün dünyasını vahşet, korku ve dehşet ve İslâm adına işlenen cinayetlerle dolu bir mezarlık yapmağa çabalamaktadır. Müslümanların gönüllerini kabir ve gayelerini de kabirler yapmak için gayret etmektedir. En yüce tanrılarını kabirlerde çürüyen leşler göstermek peşindedir. Hayatın tümünü kabirlerdeki leşlere ve kabir meçhullerine kurban yapmak için müslümanları teşvik etmektedir. Mısır'da bir hafta geçmiyor ki tasavvufçular şirk mitolojilerine inanan ve putlarına tapanları bir kabrin başında toplamış olmasın. Puthanelerin başında toplanır, onun hamdi ile tesbih eder, tevazu ve huşû içinde kemiklerine secde eder, en koyu mecusilik günahlarını işler, içki ve esrarları çeker ve gecenin karanlığında fucur ve masiyet bataklığına dalar çıkarlar. Bunlara da mevlidler yahut ölümsüz yıldönümleri ve hatıra günleri adını verirler. Tören bitmeden veya dağılmadan önce mutlaka bir kabrin kemikleriyle en kısa zamanda nasıl ihtifal edeceklerini kararlaştırırlar. Tasavvufçunun üzerinden geçen hiçbir gece veya doğan hiçbir gündüz yoktur ki onda kalbi bir kabrin kemiklerine bağlı olmasın veya yatır putuna içinde özlem duymamış olsun. Hiçbir tasavvufçu yoktur ki oturur veya kalkarken, iner veya binerken bir kabrin putu ile istiğase etmesin veya ondan medet ummasın. Gece gündüz, oturur ve kalkarken, evde ve sokakta, her zaman ve her yerde tasavvufçuların gönlünde yatan arslan kabirlerdir. Kabirler, kabirler, kabirler!
Tasavvufçuların dünyası işte budur. Tasavvufçuların cihadı da, ibadeti de kabirler içindir. Onlarla yaşar, onlar için ölür ve onlar için oturur kalkarlar. Onların temenni edecekleri en hayırlı şey, herhalde saat başı bir kabir mevlidi ve bir hatır bayramı olması için bütün müslümanların ölmesini istemektir. Onun için tasavvufçulara daha çok kabir bayramları ve mezar törenleri kazandırmak, kafataslarına daha fazla adaklar sunmak için müslümanlar kendilerini öldürmeleri gerekiyor!
Tekrar vurguluyoruz, bunların Rasûlullah'ı ve ehl-i beytini sevdiklerine dair delilleri, hayal gören uykulu gözler, susamış ve solmuş dudaklar ve cehennem alevlerine teşvik eden kırmızı yanaklar ile dans eden göğüslerden başka nedir? Bütün delilleri bu sarhoşluk neşvesi ve şehvet anarşisi içinde çektikleri gazeller ve çaldıkları müziklerden başka nedir? Ne ilzam edici deliller değil mi?
Bir hayat ki baştan başa günah ve haram! Hayat sahiplerinin kalpleri tapılan çürümüş kemiklere bağlı, tanrılarının kendisi kokuşmuş leşler! Bir hayat ki bütün düşünceleri hurafe ve masal, baştan başa ölüler dünyası, meçhullerin bile korktuğu ve ürktüğü bir âlem, zilletin kasıp kavurduğu ölü ve donuk bir dünya! Hayatı kurmak ve yükselmek için çaba?!
Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de kendini mukaddes sıfatlarla tavsif etmiş ve kendini esmai hüsna (güzel isimler) ile adlandırmıştır. Müslümanlar da onu kendini tanıttığı sıfatlar ve adlandırdığı isimlerle tanıtmış ve adlandırmıştır. Onun için sıfatlar uydurmamış ve isimler iftira etmemişlerdir. İsim ve sıfatları için Kur'ân'da belirtilen ve Arap dilinde kullanılan başka manalar uydurmamış ve çerçevesinden çıkarmamıştır. Bütün bunlar Allah'ın söylemediği bir şeyi ona söyletmemek yahut sevmediği bir şeyle onu tavsif etmemek veya hoşlanmadığı bir isimle adlandırmamak içindir.
Aynı şekilde yüce Allah bize hidayete ileten ve doğruyu gösteren yüce bir şeriat göndermiş ve onunla bütün şeriatları sona erdirmiştir. Allah'ın emin Rasûlü de onu insanlığa tebliğ etmiştir. Müslümanlar Allah'ın şeriatına ondan olmıyan şeyleri katmamış, şeriatını eksiklik ve noksanlıkla itham etmemiştir. Çünkü o şeriatın sahibi ve onu tebliğ eden Rasûlün maliki her zaman ver yer için neyin elverişli olacağını bilir. Zamanı ve onun içinde yaşıyanları, kendileri için en hayırlı şeyin ne olduğunu sonsuz bilgisiyle bilir.
Yüce Allah Hz. Muhammed'e indirdiği şeriatın son şeriat ve risaletin son risalet olduğunu bildirmiştir. Ondan sonra ne bir nebi, ne de bir resul vardır. Rasûlüne indirdiği şeriat kıyamete kadar insanlara elverişli ve yeterlidir. Buna inanmıyanlar Allah'ı bilmemek, anlamamak, hikmet ve marifet sahibi olmamakla itham etmektedirler. Kendileri için neyin yararlı ve geçerli olacağını bilmemekle onu suçlamış olmaktadırlar.
Aynı şekilde müslümanlar Allah'ın şeriatını donukluk ve katılıkla, insanlığın yükselmesi ve medeniyeti yolunda duran büyük engel olmakla da suçlamamış ve itham etmemişlerdir. Hükümlerinin insanın maddi ve manevi yapısını tatmin etmeme ve belirlediği hayatın insanın ruhunu okşamamakla da suçlamamışlardır.
Ama tasavvufçular Allah'ın kendini nitelediği şeyleri kabul etmemekte, kendine verdiği isimleri tanımamakta, vahyini red etmektedir. Onun yerine parçaları gözün gördüğü ve aklın sezdiği bütün varlıklara bölünmüş bir ilaha inanmaktadır. Onun yerine her şeytandan bir peygamber ve her mezardan bir Kâbe edinmekte, her sapıklıktan ve şirkten şeriat benimsemekte, her kabirden ve leşten medet ummaktadır. Allah'ın esmai hüsnasını ve mukaddes sıfatlarını tahrif ederek zevklerine uydurmakta ve hurafelerden oluşturdukları bir dünya çizmektedirler. "O gibilere "Allah'tan kork" denildiği zaman işlediği günahlar sebebiyle benlik ve gurur kendisini yakalar (ve daha çok günahlar işler). Ceza ve azap olarak ona cehennem yeter. Ne kötü yataktır o!" (1)
Tasavvufçular diledikleri kişilere selat ve dualarıyla yalvarsınlar. Facir ve fasıkların mabedlerinde gece karanlıklarında putperest buhurlar içinde diledikleri kadar dua etsinler! Unutmasınlar ki putlara yalvarmakta, leşlere yakarmakta ve taşlara dua etmektedirler!
Dünyanın dört bucağında tasavvufçuların kabir inancı ve kabirlere nasıl baktıklarına, Allah'a dua eder gibi onlara nasıl dua ettiklerine dair Hindistan'dan bir misal verelim. Mısır'lı yazar Mustafa Lutfi el-Menfalûtî naklediyor ve şöyle diyor:
"Hind alimlerinden biri bana bir mektup yazarak son zamanlarda yayınlanan Abdulkadir Geylani'nin hayatı, kerametleri ve menkıbelerine dair Tamil dilinde yazılmış bir kitabı tanıttı. Sözkonusu kitapta velilik ve peygamberlik makamı bir yana, ancak Allah'a yakışacak sıfatlar ve lakaplar el-Geylani için kullanıldığını belirterek onlardan örnekler vermektedir: Yerin ve göklerin hakimi, fayda ve zarar sağlıyan, alemlerde tasarruf eden, yaratıkların sırlarına muttali olan, ölüleri dirilten, kör, dilsiz ve cüzzamlıyı iyileştiren, işi Allah'ın işi olan, günahları bağışlayan, belaları önliyen, çalçaltan ve yükselten, şeriatın sahibi, mutlak vücudun sahibi gibi sıfat ve lakaplar.
Kitapta Abdulkadir Geylani'nin kabrinin nasıl ziyaret edileceğini açıklayan bir bölüm bulunduğunu da belirterek şöyle devam etmektedir: "Ziyaretçinin yapması gereken ilk şey, güzel bir abdest almak, tam bir huşu ve tevazu içinde iki rekat namaz kılmak, sonra o müşerref Kâbe'ye yönelmek, kabrin yüce sahibine selam verdikten sonra şöyle dua etmektir: "Ey insanların ve cinlerin sahibi, beni kurtar. İhtiyacımı gider, sıkıntımı kaldır. Ey dini ihya eden Abdulkadir, ey veli Abdulkadir, ey sultan Abdulkadir, ey padişah Abdulkadir, ey hoca Abdulkadir, beni kurtar."
"Ey gavsi semadani, ey efendim Abdulkadir Geylani, kulun ve müridin mazlum, aciz ve dünya, ahiret ve din işlerinin hepsinde sana muhtaçtır." (1)
Tasavvufçuların kabirler hakkındaki inançlarını ne kadar beliğ ve mükemmel bir şekilde açıklayan bir örnek! Kabirlerle tevessülü, onlarla istiğaseyi, onların yaşıyanların hayatlarında etkinliklerini kabul eden, ruhlarıyla canlılar arasında dolaştıklarını söyliyen hatta âlemin idaresini onların eline veren tasavvuf zihniyetinin aradaki isim ve üslup farklılığından başka bundan ayrı düşündüğünü veya uygulama yaptığını söylemek mümkün değildir. Çürümüş kemikler ve kokuşmuş leşler üzerinde tapınaklar diken, sanduka ve türbeler yükselten, türlü renklerde kumaşlar ve ışıklarla donatan, kapısında hizmetçiler ve bakıcılar diken, canlılara verdiği hizmetten kat kat daha fazla türbelere ve yatırlara veren bir zihniyetin bundan farklı düşündüğünü hangi külahlara anlatacaksınız? Toprak altında çürümüş ve belki de izleri kaybolmuş türbeler ve yatırlar için yılın belirli günlerinde mevlidler ve panayırlar düzenliyen, yatırları ve kubbeleri ziyaret etmek için uzun yollar katederek seyahatler düzenliyen ve sandukaların başında avuç açıp onlardan her türlü dilekte bulunan bir zihniyetin bu gibi şeylere karşı çıktığını veya inanmadığını nasıl söyliyeceksiniz? (1)
İslami Okul Okulların En Önemlisi