Muhtelif - 128. Sayfa - Tasavvuf Ve Islam
b- Kelam Tartışmaları:
Müslümanların vicdan ve duyarlılığını ihya etmede bağnaz fıkhî mezhepçilik başarısız olduğu gibi haksız bir şekilde tevhid ilmi diye isimlendirilen kelam ilmi de aynı şekilde başarısız kalmıştır. Çünkü kelam, müslüman fertlerde ruhi duyarlılığı dondurmuş, duyguları öldürmüş, ruhi atmosferin dışına çıkarmış ve zaman zaman akidenin sapmasına, hatta inançsızlığa kadar götürmüştür. Çünkü başlangıçta İslâm'ı savunmak amacıyla ortaya çıkan kelam, zamanla kendini İslâm'ın yerine koymuş, kurumlaşmış ve İslâm'la uzaktan yakından ilgisi bulunmıyan Hint felsefeleri, Yunan cedel ve safsataları karışımı bir ilim olmuştur. Halbuki Kur'ân ve Sünnet'in dışında ve onların ışığında bu aleme bakıp teemmül etme yolu dışında tevhidin ne bir kaynağı vardır ne de olması mümkündür. Zira yüce Allah ancak kitabında kendisini tavsif ettiği ve Rasûlullah'ın bildirdiği şeylerle tavsif edilebilir.
Bağnaz fıkhî mezhepçilik ve kelam tartışmaları sonucu duyguların donuklaştığı, duyarlılığın köreldiği ve ruhun katı kalıplar içinde sakıntı duymaya başladığı bütün bunlardan sonra insanın özlemini çektiği ve yaşamak istediği bu yüce hedeflerin tümü veya büyük çoğunun Kur'ân ve Sünnet fıkhıyla gerçekleşeceğine inanıyoruz. Ruhun özlemini çektiği, duyuların yaşamak istediği ve kalbin huzurunu bulacağı bu manevi ortamın Kur'ân ve Sünnet ilmiyle gerçekleşeceğini söylersek herhalde abartmış olmayız. Çünkü insanların önünde gün ışığı gibi aydınlık bir tecrübe vardır. Rasûlullah ve ashabının yaşadıkları tecrübe müminler için en güzel örnektir. Onların zamanında ne bağnaz mezhepçi fıkıh, ne de kültürlerin kompozisyonu haline gelmiş kelam ilmi mevcuttu. Bununla beraber bu insanların her birinin manevi hayatın ve ruhi cevvaliyetin en mükemmel şeklini yaşadığı ve tasavvuf denilen çıkmazlara hiçbir zaman ihtiyaç duymadıkları bir gerçektir. Çünkü bu insanlar Kur'ân ve Sünnet atmosferi içinde yaşıyor, onu teneffüs ediyor, ruhi ve manevi bütün gıdalarını onlardan alıyor, teorik ve pratik bütün ilimlerini de onlardan elde ediyordu. Bunların dışında ne bir şeyhin elinde çile doldurma, ne de bir başkasının el çabukluğuyla kısa bir zamanda bütün ilimleri elde etme gibi bir temayülleri olmuştur.
Asrı saadet dönemine şöyle bir denelim. Peygamberliğin nuru ve ashabın sohbetiyle yetişen tabiin nesline bir bakalım. O zamanlar müslümanlar, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet değil miydiler? Zamanın benzerine çok nadir şahit olduğu ideal nesiller değil miydiler. Sadece çok oruç tutmak ve çok namaz kılmakla değil, belki melekvari bir hayat, kahramanca bir cihad, ilim ve medeniyet ufuklarında kanatlanma, uyanık vicdanlar ve alevli duygularla da ideal insanlar değil miydiler?
Bağnaz mezhepçi fıkıh ve Kelam ilminin donuklaşması, akideyi ihya etme ve duyguları canlı tutmadaki başarısızlıklarından şu sonuca varmamız gerekir:
Toplumda yayılan bu çirkin materyalizm karşısında imanın geleceği vicdanların uyanmasına, duyguların canlanmasına ve derlenip toplanmasına, büyük fedakarlıklara ve Allah yolunda gerekli harcamalara bağlıdır. Yani doğruluk, gayret ve hayatiyet gerektiren bir meydanda kuru ve donuk bir inanç ile Allah'tan uzaklığın ifadesi olan az bir zikrin yeterli olacağı söylenemez. Din azami ölçüde düşünce ve şuuru güçlendirme, İslâm toplumunda büyük bir atılımı sağlıyacak hamleleri gerçekleştirme yoluna gitmediği taktirde toplumdan silinmesi ve mensuplarının yok olması kaçınılmaz olacaktır. (1)
Kainatın sağlam kanunlarla idare edildiğini anlamıyan ve evreni düşünüp taşınma, seslerine kulak verme, tavsiyelerini tutma ve sözünü üstün kılma yoluyla Allah'ı bilmenin biricik yolunun da uyanık bir akıl olduğunu kavramıyan bir neslin bulunması herhalde hayat için bir züldür. Zaten bu kadar duyarsız ve anlayışsız bir neslin yaşadığı bir hayatın devamı mümkün değildir. (2)
Şüphe yok ki gözü bağnaz mezhepçi fıkıhta, aklı kelamda, duygusu tarikat ve evhamda ve bütün himmeti bu ilimden bir takım tılsımlar ezberlemek ve hiçbir duyguyu tahrik etmiyen, hiçbir şekilde şuuru da canlandırmıyan çarpım tablosunu tekrarlar gibi mezhepçi fıkıhtan birtakım ibareleri tekrarlamak olan bir insan, İslâm'dan oldukça uzak bir insandır. İmanın canlandırılması, düşüncenin uyandırılması ve donuklaşmadan, buharlaşmadan yahut sapmadan evvel onun süratle pratiğe dönüştürülmesi işleminde Kur'ân ve Sünnet fıkhı ne büyüktür!
Müslümanlar bu ilahi fıkhı ihmal edip tevhid ilmi dedikleri felsefeler ve insanlara ilk tavsiyeleri kendilerini taklid etmekten nehyetmek olan gayri masum birtakım insanların sözleriyle Allah'a ibadet ettikleri, ibareleri içinde günlerini geçirdikleri gün himmetleri uyuşmuş, duyguları körelmiş, düşüncesi gerilemiş ve başlarına haçlılar, moğollar ve batılı emperyalistler musallat olmuştur. İçine düştükleri zilletten ve uğradıkları hezimetten ancak Allah'ın kitabına ve Rasûlullah'ın yoluna döndükleri gün kurtulabileceklerdir. Âyet-i kerîmeler bu dönüşü vacip kılmakta ve müslümanları her zaman uyarmaktadır. Yüce Allah buyuruyor:
"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Eğer bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, onu Allah'a ve Rasûlü'ne götürün. Bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha hayırlıdır." (1)
"Hayır! Rabine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan onu tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar." (2)
Rasûlullah da şöyle buyurmuştur: "Size iki şey bıraktım. Onlara sarıldığınız müddetçe sapmazsınız. Bunlar Allah'ın kitabı ve Rasûlü'nün sünnetidir." (3)
Bütün bunlar İslâm'ın netliğini ve tazeliğini koruması, canlılığını muhafaza etmesi ve rolünü oynamaya devam ederek müslümanlarda güçlü bir hayat, coşkun bir duygu ve uyanık bir vicdan diriltmeye sürekli elverişli olması içindir. Rasûlullah da bu önemli görevi yerine getirme ve İslâm'ın her zaman terutaze ve dinamik olarak devam etmesi için zaman zaman müceddit ıslahatçılar olacağını bildirerek şöyle buyurmuştur: "Yüce Allah bu ümmet için her yüz yılın başında dinini tazeliyecek (yenileyecek) kişiler gönderir." (4)
Her asırda bu mücedditler gelmişlerdir. Bunlardan, İslâm'ın imajını bozan ve çığırından çıkarmaya çalışan kelamcılara karşı bir set gibi duran Ahmed İbn Hanbel'i anabiliriz. Bu yolda tüyleri ürperten ve insanı eleme boğan türlü işkenceler ve eziyetler görmüştür. Ondan sonra İmam İbn Teymiyye'ye gelinceye kadar yetişmiş büyük müçtehidlerin tümü bu görevi yerine getirmişlerdir. Nihayet İmam ibn Teymiyye de bu görevi yerine getirerek kelamcılardan felsefecilere kadar muhtelif kesimlerin sapmalarına karşı koymuş, tehlikelerini ve sapmalarını açıklamış, tasavvuf adına işlenen cinayetleri ve uydurulan bidatları gözler önüne sermiş, ilave olarak taklit ve mezhep taassubuyla mücadeleye çağırmış, Kur'ân ve Sünnet'e dönüşü teşvik etmiştir. Bu yolda işkenceler görmüş, zindanlarda yatmış ve sürgün hayatı yaşamıştır. Hatta eleştirdiği ve sapmalarını teşhir muhtelif çevrelerden iftira ve hakaretlere maruz kalmış, bütün dünya ona çok görülerek ömrünü zindanda tüketmeye mecbur edilmiştir. Allah yolunda ihlas ve cesareti sebebiyle Şam kalesi içindeki zindanda vefat etmiştir. Bugüne kadar ıslahatçılar ve mücedditler aynı yolda her türlü işkenceye, zulme, baskıya, şiddete ve iftiralara maruz kalmışlardır. Bugün de aynı şeylere maruz kalmaktadırlar. (1)
Belirttiğimiz gibi bu insanlar halkı Kur'ân ve sünnete yönelttikleri, zamanla donuklaşan ve bağnazlaşan mezhepçi fıkıh ve kelam tartışmalarından müslümanların çok zararlar gördüğünü söyledikleri için iftiralara ve suçlamaya maruz kalmışlardır. Bugün de aynı rolü oynamaya çalışan alimlere sonu gelmiyen bir dizi suçlama ve iftira yapılmaktadır. Hatta bunlar topluma bozguncu ve yıkıcı olarak takdim edilmekte, kitaplarının okunmasından sakındırılmakta ve söylediklerinde dinlenmemeleri istenmektedir. Müslümanların bidat ve hurafelerden uzak, kabirlere ve ruhlara tapmaktan uzak, kim olursa olsun insanları putlaştırmaktan veya masum saymaktan uzak bir İslâm'a yönelmelerini kısaca Kur'ân ve Sünnet'e yönelmelerini istiyen alimler Vahhabilik, reformculuk, modernistlik, şunun veya bunun düşmanlığıyla suçlanmakta ve yapacakları güzel hizmetlerinin engellenmesine çalışılmaktadır. Aynı şekilde bağnaz mezhepçi fıkıhtan ve içinden çıkılmaz bir durum alan kelam tartışmalarından uzak, Kur'ân ve sahih sünnete dayalı nezih bir İslâm'a yönelmelerini savunan, taklidin İslâm'da sevilen birşey olmadığını, müslümanların başkta akaid konularında olmak üzere inançlarını ve amellerinin kaynaklarını bilmeleri gerektiğini, devamlı bir tahkik çabası içinde müslümanların Kur'ân ve Sünnet'le her zaman içiçe ve diyalok halinde bulunmalarının vacip olduğunu, İslâm denilince bunların akla gelmesi gerektiğini, alimlerin içtihad ve görüşlerinin ise ancak bunlardan çıkarılan birtakım bilgiler olup Kur'ân ve Sünnet'in yerini tutamıyacağını anlatan alimler mezhepsizlik veya şunun bunun düşmanlığıyla itham edilmektedir. Müslümanlar için bağlayıcı ve zorunlu olanın Kur'ân ve sahih sünnet olduğu, içtihadların ise şeriat nazarında bağlayıcı bir durum arzetmediği, Kur'ân ve Sünnet'e uygun olduğu taktirde onlarla amel edilebileceği, aykırı olduğu taktirde bir yana bırakılacağı ve taklid edilen içtihadların mutlaka imkanlar ve şartlar ölçüsünde delillerinin araştırılması gerektiğini söyliyen alimler sanki İslâm'ın birerüşmanı ve müslümanların dinlerini bozmaya çalışan birer ajan gibi topluma takdim edilmekte ve hayırlı hizmetleri engellenmektedir. Bütün müçtehid imamlar "İçtihadlarımızın delillerini araştırın, delillerini bilmeden bizi taklid etmeyin, içtihadlarımızla naslar çatışacak olursa, mezhebimiz naslardır" demelerine rağmen, bunu söyliyen diğer alimler sanki dinde bidat çıkarmış gibi safdışı bırakılmak istenmektedir.
İşte zamanla nasıl da altüst olmuş ve ıslahatçı ile bağnaz mukallid nasıl yer değiştirmiştir! Sanki bugüne kadar gelmiş geçmiş bütün ıslahatçılar ve mücedditler insanları taklidden sakındırmamış ve ne olursa olsun mutlaka Kur'ân ve Sünnet'e dönmeleri gerektiğini söylememiş gibi, sürekli taklidi savunan ve insanlarla Allah'ın dini arasında birtakım kişileri bir duvar haline getiren kör taassubu savunan bağnaz kişiler nasıl bayraklaştırılmakta, ama insanları Allah'ın dinine ve onu anlamaya çağıran ıslahatçılar nasıl birer öcü gibi gösterilmektedir!
Kur'ân kültüründe ve sünnet eğitiminden uzak yaşıyan, Rasûlullah'ın ve ashabın Kur'ân ve Sünnet olan yaşayışından habersiz bsulunan insanların mutlaka Kur'ân ve Sünnet'le muhatap olmaları, bunların Kur'ân ve Sünnet eğitiminden geçmeleri ve din olarak ancak bu ikisini bellemeleri gerektiğini anlatan alimlere nasıl kimsenin inanmaması telkin edilmekte ve söylediklerinin bidat olduğu nasıl empoze edilmektedir. Onlara dinlerinin yıkılacağı, mezheplerinin ellerinden gideceği, bugüne kadar birtakım din düşmanlarının Kur'ân ve Sünnet'e dönüşü paravan yaparak İslâm'ı bozmak, hatta yıkmak istedikleri gibi bu insanların da dini bozmak istedikleri, onun için bildiklerinizden şaşmamanız gerektiği nasıl telkin edilmekte ve Allah'ın dinine taklidle nasıl karşı çıkılmaktadır! Halbuki İslâm ümmetinin bugüne kadar başına neler gelmişse, hep bu kör taklidin, kötü taklidin, bağnaz taklidin ve Kur'ân ile sünnet arasına birtakım setlerin çekilmesinin sonucu geldiğini aklı başında herkes anlar. Zira Kur'ân ve Sünnet eğitimi görmiyen, onların kapsayıcı, diriltici, yetiştirici, eğitici, öğretici, ruh ve madde dengesini sağlayıcı, şahsiyet ve izzet kazandırıcı, sadece Allah'a kul olmayı öğretici, hakla batılı bütün çıplaklığıyla gözler önüne serici terbiyesinden geçmiyen insanların ancak başkalarına birer uydu ve bağnaz olacağını bilmiyen yoktur. Bugüne kadar tecrübeler bunu göstermiştir. Kur'ân ve Sünnet'in bu ilahi eğitimi ve rehberliği olmadan müslümanların tekrar izzet ve şereflerini kazanmaları, Allah'a istediği gibi birer kul olmaları mümkün değildir. Cahiliyye devrinin barbar insanlarını, vahşi insanlarını, cahil insanlarını, putperest ve iptidai insanlarını saadet asrı insanı yapan, yarım asırlık zaman içinde dünyanın süper devletleri olan Bizans ve İran imparatorluklarını dize getiren, Kuzey Afrika'dan Türkistan'a kadar coğrafyaya İslâm'ı yayan ve dünya tarihinde örnek bir İslâm medeniyeti Kur'ân o insanlar acaba Kur'ân ve Sünnet eğitiminden başka hangi şeyle yetiştirildiler ve yetiştiler?
Bütün müslümanlar için bunlar birer örnek değil midir? Onlarda müslümanlar için en güzel örnekler yok mudur? Salih selef olarak onların yolundan gitmkek zorunda değil miyiz? İnsanları onların yoluna davet eden kişileri takdir ve tebcil edeceğimiz yerde, bir takım lekeleyici ve yıpratıcı yakıştırmalarla safdışı etmemiz ve salih selefin yolundan yüz çevirmemiz nasıl makul sayılabilir? Hatta bunu söylemek nasıl "Şeriatı tehdit eden en büyük tehlike" olarak takdim edilebilir? Kur'ân ile sünnet eğitiminden geçmiyen, bunlarla kendileri arasında setler çeken, onları okumanın ve anlamının bizler için mümkün olmadığını söyliyen veya inanan bir anlayış nasıl İslâm'la bağdaştırılabilir? Biraz tarafsız ve insafla bunu düşünmemiz gerekmez mi?
Bunları söylerken hiçbir zaman alimleri küçümsemek, bir tarafa bırakmak, söylediklerini yabana atmak, basit bilgilerle içtihad etmek gibi bir düşünce taşımadığımızı belirtmek isteriz. Aksine bütün alimlere ve müçtehidlere sonsuz saygı ve takdirimiz yanında onların elbette örnek alınabileceğini ve ilimlerinden istifa edileceğini söylüyoruz. İnsanların Kur'ân ve Sünnet eğitiminden geçmeleri gerekir, sözlerimizin bu gibi şeylerle hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü o alimler de Kur'ân ve Sünnet'i bilerek yaşamalarını istemişlerdir. Ashabı kiramı ele alacak olursak, biliyoruz ki hepsi müçtehid değildiler. Aralarında kendini ilme vermiş ve çok yüksek seviyelere yükselmiş kişilerin yanında daha aşağı seviyede olanları da vardır. Ama hepsinin değişik oranlarda ve miktarlarda Kur'ân ve sünnet eğitiminden geçmediğini kim iddia edebilir? Onlar bu genel eğitimle örnek ashap nesli olmadılar mı? Bizim ve alimlerin insanları çağırdığı ve telkin ettiği bu eğitimin gerçekleşmesidir. İnsanların mutlaka Kur'ân ve sünnetle yüzyüze gelmeleridir ve onların eğitimiyle eğitilmeleridir.
Bu eğitim verildiği ve gerçekleştiği zaman insanlar bağnaz taklidçilikten, bidat ve hurafeler içinde yüzmekten, insanları putlaştırmaktan, tasavvuf ve benzeri sapmalardan kurtulabilecek, doğrudan doğruya ilhamını Kur'ân'dan alacak ve asrın idrakine sunacaktır. Bu eğitim esnasında alimlerin içtihad ve görüşlerinden yararlanılacak, örnek ahlak ve çalışmaları anlatılacak, ama hiçbir zaman insanlarla Allah'ın dini arasında bir set yahut bir engel telakki edilmiyecektir. Onların da rolü insanları Allah'ın dini ile yüzyüze getirmek ve onu kavramaları için yardımcı olmaktan ibaret olacaktır. Bu gerçekleştiği takdirde Allah'ın kitabına ve Rasûlullah'ın sünnetine çağıran insanların gerçekte ne kadar isabetli davrandıkları anlaşılacak ve bütün bir toplum Allah'ın dinini öğrenmek için yarışa girecektir. Din eğitimi seferberliği, taklid ve bidatlardan kurtuluş, Allah'ın dinini tam ve bütün olarak algılama ve hayata geçirme o zaman gerçekleşecek ve İslâm ümmeti bu hamle neticesinde istediği yere gelecektir. Bunlar gerçekleşmediği müddetçe de papağan gibi taklit etmekten öteye geçmemiz mümkün olmıyacaktır.
İslami Okul Okulların En Önemlisi