Muhtelif - 2. Sayfa - Tasavvuf Ve Islam
Önsöz
Yüce Allah'a hamd, peygamberlerin sonuncusu ve insanların en yücesi Hz. Muhammed'e selat ve selam olsun.
Hiç unutmuyorum. Tanta Din Lisesi'nde öğrenciydim. Gözleri yaşlı, üzüntüsünden çılgına dönmüş ve yoksun kalmanın ızdırabı ile tutuşan yüreğinden, derin hıçkırıklarla sesi yükselen o şeyhi hiç unutmuyorum! el-Bedevi'nin kabri yakınında bulunan Abdul'al'in kabrinde Hz. Peygamber'in saçlarından bir kıl bulunduğuna, bu kılın iyiliğin kaynağı, bereket ve ihsanın pınarı, emellerin kıblegâhı ve arzuların barınağı olduğuna yemin edişi hâlâ gözümün önündedir! Büyük yeminlerle pekiştirdiği sözlerini duyduğumda göğsümden dışarı fırlayacak gibi olan kalbimin kıl tapınağına büyük bir özlemle meylettiğini, o kılı alıp alnıma takmak istediğimi, hatta meleklerin bana ebedilik müjdesini taşımış gibi bir heyecan duyduğumu hiç unutmuyorum!
Yine bu tatlı ve fitnesi büyüleyici emel hakkında gönlümün mutmain olması için Şeyh, bu kılın Hz. Peygamberin saçından olduğundan nasıl emin olduklarını sorduğumu da hiç unutmuyorum. Şeyh -Allah amelleriyle yargılasın- şu cevabı vermişti: Bu kılı bir şişeye koyduk ve etrafında bir zikir ve şiir halkası düzenledik. Bir de ne görelim, kıl ney nağmeleri, tef sesleri ve coşturan ritmiyle gazel terennümleri eşliğinde zikredenlerle beraber zikrediyor!
Niye yalan söyliyeyim, bu efsaneye Allah'tan gelen parlak bir delilmiş gibi inanmıştım. Yine, bizi tam kıskaca almak için Şeyh'in bir hüccet daha getirdiğini de unutmuyorum. Kılı güneşe tuttuklarını ve gölgesini göremediklerini iddia etmişti. Putperestlik kokan bu yeni kunutu gözümde sanki karşı konulmaz en büyük delildi.
Şeyhin bu mitolojisiyle sarhoş gibi kendimden geçtiğimi ve bu sarhoşluk içinde kendimi cennette hayal ettiğimi, yahut Rasûlullah'ın dilinden Allah'ın vahyini dinliyen bir sahabi gibi kendimi tasavvur ettiğimi hiç unutmuyorum. Allah'ım, sen bizi bağışla!
Kıl tapınağına yaşlı gözlerle ve bir an evvel yüz sürmek için can atan bir kalble yöneliyor, sevgi neşvesiyle dudaklardan dökülen kelimelerle tapıyor, sandukasının tahtalarını öpüyor, ümitleri sönmüş biçare yalvarmalarıyla taşına yüz sürüyor, tapınaktan bana estiğini hayal ettiğim hoş kokulu yeller altında aşk ateşimi söndürecek ve susuzluğumu giderecek gözyaşları döküyordum.
İtiraf edeyim ki el-Bedevi putunu tavaf ederken yaldızlı, bakırımsı putundaki küçük pencere önüne geldiğimde bir kutsama ürpertisi içinde kabrin örtüsünü yakalamak için ellerimi içeri daldırıyor, sonra son derece dikkat ve itina ile yavaş yavaş çıkarıyor ve avuçlarımı sıkıyordum. Niçin? Çünkü bu kabre sokulan ellerin Allah'ın gökten yağdırdığı bereketlerle dolu çıktıklarına inanıyordum. (1) Sonra ellerimi cebimde açıyor, rızkımın bollaşması, başarılarımın çoğalması ve Allah'ın nuruyla yüzümün aydınlanmasını umarak çıkarıp yüzüme sürüyordum.
Ne olur, anılarımı usanmadan dinleyiniz! Çünkü bunlar bir kurbanın gözyaşları ve acı hezimetin öğütleridir. Evet, final sınavı sonuçlarının açıklandığı günlerde okulun duvarlarını titreten ve yeri inleten o korkunç yakarışları size anlatayım. Neler olup bittiğini biliyor musunuz?
Sınav sonuçlarını büyük bir sabırsızlıkla bekliyen on binlerce öğrenci, sesleri kısılıncaya kadar kör ve sağır olan sandukaya yalvarıyor, dua sesleriyle "yâ seyyidî" diyerek avuç açıyordu. "Yâ seyyidî" derken yâ'nın ne kadar uzatıldığını görecektiniz. Bu ses o kadar uzun, o kadar sürekli oluyordu ki, insana tonlarca pamuk stokları yahut petrol kuyuları yangınından çıkan ve başı sonu görülmeyen bir duman gibi geliyordu. Belki de bunu kabirde cesedi yatan kabir sahibine yalvarmalarını duyurmak için yapıyorlardı.
"Şeyhler size ne yapıyordu?" diye soracaksınız. Onlar da sevgi sarhoşluğu ve korku zilleti içinde ürperen ellerini kaldırıyor, yüzlerine sürüyor yahut sakallarını sıvazlıyorlardı. Solmuş dudaklarından "Allah senden razı olsun!" mırıltıları dökülüyordu. Sonra da yüzlerinde hoşnutluk tebessümüyle bize dönüyor, içten öğütler ve tasviplerle "Tamam, Seyyid sizi duydu!" diyorlardı.
Beni sabırla bir daha dinlemenizi rica ediyorum. Şu el-Kense "Süpürme" gününde ortalığı şirkle dolduran şu en büyük şeyhin kıssasını anlatayım. Bu şeyh, el-Bedevi putunun sarığını paramparça yırtıyor, her parçasını -aklınca- rahmetiyle o putu kuşatan Allah'ın ruhundan bir bereket olmak üzere müridlerine hediye ediyordu.
Bu büyük şeyhin bir şeyhi vardı. Şehrin iplik tüccarıydı. Onu halife yapmış ve yün hırkayı giydirmişti. Tüccar koyu bir cehalet içinde yüzüp okuma yazma bilmezdi. Ne var ki sofuluk zındıklığını gayet iyi bilirdi. Ona gönülden inanmıştı. Onu etrafa yayar ve yolunda hiçbir fedakarlıktan çekinmezdi.
Büyük şeyhin tüccar şeyh huzurunda boynunu büküp tevazu içinde oturuşunu görecektiniz. Huzurunda tam bir korku, tazim ve heybetle ellerini bağlayıp duruyordu. Bu adamın yaptıklarını dillere destan yapıyor ve anlata anlata bitiremiyorduk. Çünkü onu derin bir iman ve yüce bir tevazunun güçlü bir delili sayıyorduk.
el-Bedevi'nin kabri etrafında tavaf eden, örtü ve sandukasını okşayan şeyhin yüzünü görmek için can atıyorduk. Kabrin örtüsüne veya sandukaya ağzı vardığı zaman tuttuğu yeri ateşli dudaklarından dökülen sıcak öpücüklerle yakıyordu. Büyük putun doğum yıldönümünü kutlamak için, büyük şeyhin asırlardır kurulmuş çadırını görmek arzusuyla evlerimizden büyük bir şevkle el-Bedevi mevlidine gidiyorduk. Yemeğinden yemek, içeceğini içmek istiyorduk. Sonra büyük ve görkemli çadırdan dikilmiş büyük anıta yahut dervişlerin "Sütun" dedikleri hedefe koşuyorduk. (1) Bütün bunları Ğavs Kutb'un bereketinden bir nebze kapmak için işliyorduk. Çünkü bize şöyle denilmişti: O, Aktâb, Evtâd, Ebdâl ve Encâb bu mevlid gecesinde bulunmaya özen gösterdikleri kadar başka hiçbir şeye özen göstermezler. Biz de şekillendiği resimlerden birisinde belki onlardan birini görürüz, diye can atardık. (2)
Şimdi de büyük putun tapınağı haline getirilen el-Ahmedî büyük camisinde olup bitenleri anlatayım. Dört bucaktan putun ziyaretine gelen kadın erkek, yaşlı ve genç insanlarla caminin içi ana-baba gününe dönmüş. Cami çevresinde veya yakın kaldırımlarda ateş yakıp yemek pişirenler, çay kaynatanlar, teberruk çöreği dağıtanlar! Her ailenin önünde ekmek torbası ve doğranmış ekmekler. Yerde emekliyen, büyük küçük abdest bozmalarla yerleri pisleten çocuklar. Şurada burada dervişlerin dans ettiği zikir halkaları ve derviş kadınların göbek attığı podyumlar!
Şu anımı andıkça bu işlerin ne kadar gülünç olduğunu daha iyi anlıyorum. Akrabalarımdan yaşlı biri beni Kahire'ye ziyarete götürüyor. Çöller, vadiler ve uzun yollar katederek İbn el-Farid'in kabrini ziyarete gidiyoruz. Yolda kendi kendine İbn el-Farid'in "Sevgimle benden önceki aşk âyetini neshettim" anlamındaki sözünü tekrarlıyor, ikimizin de gözlerinden yaşlar akıyor, aşkın çöllere sürdüğü, mahrumiyetin ızdırabıyla yaktığı bu zavallı aşığa sevgi ve acımadan yüreklerimiz yanıyor. Evet, bütün bunlar oldu. Ondan sonra!...
Yüce Allah bana doğru yolu gösterdi. Rahmeti ve hidayetiyle tevhid ve iman yoluna girdim. Ondan sonra olanlar oldu. Matemle dolu felaketin yaptığı tahribatlardan inliyerek arkada bıraktığım putperest geçmişime dönüp baktım. Benim gibi tasavvufun cinayetlerine kurban giden binlercesinin hâlâ kavrulmakta olduğu alevli ateşinden kurtulduğu için sevinen, diğer taraftan geçmişine bakarak ürperen bakışlarla dönüp maziye baktım. Tarikat şeyhlerinin köleleştirip sömürdüğü zavallı halk yığınlarına baktım. Yoksul ve kimsesiz çocukların ellerinden lokmalarını nasıl aldıklarını, bir ihtiyacı gidermek veya bir bedeni örtmek için sakladılar üçbeş kuruşu dul kadınların elinden nasıl kaptıklarını, zavallı köylünün binbir türlü meşakkatle ürettiği bir avuç mahsulü ellerinden nasıl çaldıklarını hatırladıkça nefret ateşi yüreğimi daha çok dağladı.
Zavallı köylü kesime baktım. İnançlarını tasavvufçuların nasıl bozduğunu, düşüncelerini nasıl saptırdığını, zillet ve meskenet ahlakına nasıl alıştırdığını, mitoloji ve hurafe cehaletinin oluşturduğu kokuşmuş bir bid'at bataklığına nasıl batırdığını, haham ve keşişlerin heveslerine boyun eğdirerek nasıl köleleştirdiğini gördüm. Tağutlarının azgınlığına zavallı köylüleri nasıl birer muhafız yaptığını, onların birer iyilik ve rahmet meleği olduklarını halk arasında yaymak için birer propaganda aracına nasıl dönüştürüldüklerini hatırladım.
Şehre baktım. Bucaklarında tasavvufçuların nasıl tahribat yaptıklarını, aydınların birçoğu dahil, insanlarını kabirlere ve leşlere nasıl ibadet ettirdiğini, haram ve haksızlığa dört elle sarılan, azgın ve zalim her tağuta kul köle kesilen birer kapıkulu haline nasıl getirdiğini gördüm.
Köylüye de, şehirliye de baktım. Sonra başımdan geçenleri hatırladım. Zavallı kurbanları kurtarmaya çalışarak felaketin dehşetinden ve acıların şiddetinden feryat ettim. Din kisvesine bürünmüş yırtıcı canavarların tuzağına düşüp onlara yem olmak üzere bekliyen zavallı insanları uyarmak için avazım çıktığı kadar bağırdım.
Yüce Allah'tan yardım istiyerek -çünkü yardım sadece ondan istenir- bu kitabı yazdım. Zavallı kurbanlara, cennet şarabı sanarak cehennem ehlinin vücutlarından akan cerahatları içtiklerini, cennet meyvaları zannederek leş etleri yediklerini hatırlatmak, Allah'ın rahmetiyle yıkanmış tertemiz bir tevhid sanarak şeytan dostlarının uydurduğu en çirkin bir putperestliğe taptıklarını belirtmek ve uyarı görevimi yapmak için bunları yazdım.
İslami Okul Okulların En Önemlisi