Bu Kitabın Hikâyesi - Tasavvuf Ve Islam - 3. Sayfa
Bu Kitabın Hikâyesi
Bu kitabın bir hikayesi vardır. Yıllar önce tasavvuf şeyhi, Ensâru's-Sunne'den bazı kardeşlerimizi tasavvufçulara hakaret ettikleri gerekçesiyle savcılığa şikayet etmişti. Cemaatin bir temsilcisi olarak savunmayı tek başıma üstlenmek istedim. Ancak ilgili merci beni sorumlu kabul edecek bir dayanak bulamamıştı. Tasavvufçuların bizzat kendi kitaplarından iddialarımızı ispat edecek ve onları susturacak delilleri gözler önüne sermiştik. Soruşturmalardan sonra "el-Hedyu'n-Nebevî" dergisinde batılı yıkacak gerçek ve putperestliği yok edecek tevhidi içeren ve şeyh efendiye hitabeden açık bir hitap yayınlandı. Şeyh efendi ve yandaşlarının bütün hile ve tuzaklarına rağmen, hurafeleri karşısında susmıyacağımızı ve hak çizgisine getirinceye kadar yakalarını bırakmıyacağımızı bilmesini istedik. Ellerindeki bütün kozlarını oynamaya çağırdık. Bizi şikayet ettiği bütün merciler karşısında tasavvufçuların her türlü hile ve melanetlerini ortaya koyacağımızı söyliyerek açıkça meydan okuduk. Mısır'da olsun, Sudan'da olsun bütün kardeşlerimiz, dergide yayınlanan açık hitabın ayrı basım olarak yayınlanması için ısrar ettiler. Ondan binlerce nüsha basıldı. Bir de baktık ki Sudan'da eski genel valinin emriyle müsadare edilmiş. Nüshalar piyasada henüz tükenirken, Suriye'deki kardeşlerimizin metni Endonezya diline tercüme ettiklerini öğrendik. (1)
Kardeşlerimiz yeniden basılması için ısrar ettiler. Bunun üzerine yeniden ele aldım. Birinci baskıda yeralmıyan birçok metinler ve konuları ekledim. Böylece kitap öncekinin iki katı kadar oldu. Önceki adı olan "es-Sûfiyyât" yerine artık "Hâzihi Hiye es-Sûfiyye" adını vermek yerinde olurdu. (1)
Okuyucular göreceklerdir ki tasavvufçulara herhangi bir iftirada bulunmadım ve kendi mallarını kendilerine göstermekten başka bir şey yapmadım. Haklarında şu veya bu kişilerin söylediklerine değil, bizzat tasavvuf kitaplarından, inançlarını açıkça ifade eden metinlere ve sözlere yer verdim. Bunları Kur'ân-ı Kerîm âyetleri ve Rasûlullah'ın sünnetiyle karşılaştırdım. Böylece hiçbir tasavvufçu, Allah'a birer iftira olan kendi sözlerini kendilerine aktarmanın dışında, herhangi bir iftirada bulunduğumuzu iddia edemez.
Geçmişte ve çağımızda tasavvufu eleştiren birtakım kişilerin yolunu izliyebilirdim. Tasavvufçular hakkında İslâm âlimlerinin fetvalarını nakleder yahut tasavvufçulardan naklettikleri ifadeleri aktarabilirdim. Ne var ki hakkı, adaleti ve araştırmayı önde tuttum ve inanageldikleri, kaynak saydıkları kitaplarından, dinlerini naklettim. Bu kitapların adlarını, basım yerlerini ve alıntı yapılan sayfaları ciltleriyle beraber belirttim. Böylece zan ve şüpheleri kesin yakîn ile dağıttım. Kendilerine iftira ettiğimizi yahut haklarını yediğimizi sanmalarının önüne geçtim. Artık her okuyucu fetvasını bizzat kendisi versin ve hak ile tasavvufçuların batılları arasında hakemlik yapsın.
Tasavvuf âyinlerinin büyülediği yahut kâhince hünerlerinin etkilediği birtakım kişiler eleştiri dozunu kaçırıp sert bir dil kullandığımızı düşünebilir. Ama böylelerine 'yavaş olun' demek istiyoruz. Bizim yaptığımız eşyaya kendi ismini vermek ve sıfatlarıyla nitelemekten başka bir şey değildir. Zakkum için cennet elması, cehennemliklerin vücutlarından akan irin için cennet şarabı ve şirk için tevhid'dir, demiyoruz. Hatta münafıklık yapmağa alışmış, aldatma ve kandırmada hüner kazanmış birtakım şeyhlerin, hem müminler hem de kafirlerle beraber sayılmaları için yaptıkları gibi, tasavvufçuların içinde bulunduklarının şirk değil, sadece bir yanlışlık olduğunu iddia edecek değiliz. Ne tuhaftır ki adımızdan başka bir adla anıldığımız zaman öfkelenip küplere diniyoruz, ehlinden başkasına intisap edenleri horluyoruz da, batılı hak diye anmağa yahut batıla hak adını vermeğe öfkelenmiyoruz. Karanlık geceyi aydınlık ve güneşli gündüz olarak isimlendiren yahut acıya tatlı diyen yahut bire üç diyen yahut bir mezhebin görüşünü başka mezhebe nisbet eden yahut tarihi, coğrafi veya kanuni bir meselede yanılan kişileri körlük ve cahillikle suçladığımız halde tasavvufun sahih bir İslâm olduğunu veya mezarların etrafını Kâbe gibi tavaf ederek sağır taşlarından meded umanların müslüman olduklarını iddia edenleri neden körlük ve cehaletle suçlamıyoruz?! Bütün bunlar apaçık olduğu halde gerçeği gizliyerek ve kurnazlık yaparak böylelerinin müslümanlar arasında sayılması için "sadece yanılmışlardır" demekle nasıl yetinilebilir?!
Hayret ediyorum, hadis uydurup Hz. Muhammed'e nisbet eden veya Allah üçten biridir diyenleri tekfir ediyoruz da ilk sofunun Hz. Muhammed olduğunu ve tasavvufçuların dinini vahiyle onun getirdiğini iddia edenlerin gerçek müminler olduğunu nasıl söyliyebiliyoruz?! Allah her şeyin kendisi ve milyarlarca varlığın aynısı olduğunu söyliyenlerin, sadece müslümanların isimlerine benzer isimler taşıdıkları için, mümin olduklarını nasıl söyliyebiliriz?!
Gerçeği ve yalnızca gerçeği savunmak, her şeyi kendi adıyla adlandırmamızı ve sıfatlarıyla nitelememizi gerektirmektedir. Aksi halde gerçeğe iftira etmiş, batıla üstünlük ve hakimiyet tanımış, iman konusunda deccallık yapmış oluruz. Şüphe yok ki hakkı savunma ve hak sözü açıkça söylemede korkaklık, uzlaşmacılık, gevşeklik ve sinsi yaltaklık yüzkarası zilletin en kötüsü, ikiyüzlülük, ödleklik ve utandırıcı acizliğin en çirkin örneğidir.
Hak ölçülerini aşmadan bizim için istediğiniz her şeyi söyleyiniz. Çünkü hakkın öyle bir hamlesi vardır ki karşısında bütün hamleler fiyasko ile sonuçlanır. Hakkın bazı erlerini katı davranma ve ifadede dozajı kaçırmakla suçlamanız hakkın bu hamlesini hiçbir zaman durduramaz. Kaldı ki dinin ve faziletin en kutsal yanını savunurken katılık ve sertlikle suçlanmamız ne kadar garip bir şey! Halbuki Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Ey Peygamber! Kafirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran, onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir." (1)
İstediğinizi söyleyin. Ama unutmayın ki tasavvufu savunma yahut can çekişen nefeslerini sürdürmede söylediklerinizin hiçbir yararı olmıyacaktır. Unutmayınız ki bütün söyliyeceklerinize rağmen bu gerçekler tasavvufun tapınaklarını yıkan ve yerle bir eden yıldırımlar ve kasırgalar olarak devam edecektir. Tasavvufun, İslâm'ın amansız düşmanı olduğunu gösteren delilleri, açık hak ve adaletin şahidi olarak kalacaktır. Unutulmamalıdır ki bu düşman, insanları kucaklama içkisiyle sarhoş ve öpücüklü gazelleriyle büyülenmiş yapar. Tatlı rüya neşvesiyle gözlerini kapatır kapatmaz kalblerinin ortasına zehirli hançerini saplar.
Yazdıklarımızla, insanların hoşnutluğunu aramıyoruz. Sadece Yüce Allah'ın rızasını arıyoruz. Bütün çabalarımız Allah içindir. Bizim için, yolunda verilmiş bir çaba saymasını ve günahlarımız sebebiyle...................?
İslami Okul Okulların En Önemlisi