İnanç Yolu Olarak Kur - Tasavvuf Ve Islam - 5. Sayfa
İnanç Yolu Olarak Kur'ân Ve Sünnet (1)
1- Hz. Muhammed, Allah'a imanın özelliklerini yitirdiği bir asırda peygamber olarak gönderildi. Şöyle ki:
A- Araplar Allah'ın varlığına inanıyor, alemin yaratıcısı ve yağmurun indiricisi olduğunu kabul ediyorlardı. Ama onlara göre bu ilahın ölümden sonra kendilerini diriltmeye gücü yoktur. İnsanların bu dünya hayatından başka bir yaratılış gayesi yoktur. Ne kıyamet ne de hesap vardır. Sonra bu ilah diğer tanrılar gibi olup rızık, yağmur ve düşmana karşı üstünlük için melekler ve salih kişiler gibi sevdiği varsayılan kişilerle kendisine tevessül edilir. Hoşnutluğunu kazanmak ve şerrinden korunmak için ona birtakım aracılarla yaklaşılır.
B- Hıristiyanlar'ın hak dini ise kaybolmuş ve ona çok nadir bazı kişiler bağlılıklarını sürdürmüşlerdir. Hıristiyanlar'ın büyük çoğunluğu ise Hz. İsa'nın Allah'ın kendisi veya Allah'ın oğlu olduğuna inanmışlardır. Âlimlerini ve rahiplerini kendilerine tanrılar yapmış ve kendi kitaplarına aykırı da olsa her şeyde onların söylediklerini yerine getirmişlerdir. Aralarından salih kişileri takdis ve tanrılaştırma derecesine kadar çıkarmışlardır.
C- Yahudiler ise Allah'ı yaratıklara benzetmede çok aşırı gitmiş, yalan, cimrilik, gaflet ve geleceği bilmeme gibi insana nisbet edilebilecek çirkin sıfatları ona nisbet etmişlerdir.
D- İran ve Hindistan'da ise birçok felsefeler egemen olmuştur. Her felsefe, tanrısını sahiplerinin hoşuna gidecek şekilde tasvir etmiştir.
a- Âlemin iki tanrısı olduğunu söyliyen felsefe: Karanlık ve aydınlık tanrıları. Bu iki tanrı arasında sürekli bir mücadelenin olduğunu iddia etmiş, hakkın batıla galip gelmesi için ateşler yakarak insanları hayır ve aydınlık tanrısına yardım etmeye çağırmıştır.
b- Bir felsefe de alemin bir yaratıcı tanrısı olduğunu söylemiş ve bu tanrıda fena bulması için insanın birçok çilelerden geçmesi gerektiğini ifade etmiştir. Öldükten sonra ruhunun bu aleme ikinci defa tenasuh yoluyla gelmemesi için nefsiyle çok mücadele etmesini istemiştir.
c- Bir felsefe de, birtek zatın külli vücut olduğunu söylemiştir. Bu külli vücudun varlıkları ve sıfatlarının çok olduğunu belirtmiştir. İranda şairler ve yazarlar, kendilerine her şeyde görünen ve her varlıkta kendilerine açığa çıkan bu külli zatın sevgisini terennüm etmişlerdir.
d- Eski Yunan'da birçok felsefeler ortaya çıkmıştır. Bunların çoğu alemin bir yaratıcısı olduğunu söylemiş ve ona vacibü'l-vücut yahut illetlerin illeti adını vermişlerdir. (Daha sonra İslâm filozofları aynı ismi 'aklı-evvel' olarak kullanacaklardır). Ne varki bu felsefelerin tümü, bu yaratıcının alemi yaratmasının gayesi, hedefi ve insanların varacağı son hakkında apışıp kalmıştır.
2- Bütün bu antik felsefeler gaybı (meçhulü) bilme çabalarının ürünüdür. Hepsi de müşahade edilen bu alemin ötesinde nelerin bulunduğunu anlama gayretlerinin neticesidir. Bütün bu beşeri çabaların açık bir fiyasko ile sonuçlanacağı açıktır. Çünkü zan, tahmin, kuruntu, faraziye ve şeytanlarla cinlerin vesveselerinden başka, insanların gaybı bilmeleri mümkün değildir.
3- İşte böyle bir dönemde Yüce Allah, yoldan çıkmış ve türlü yollara sapmış şaşkın insanlığa Allah'ı tanıtmak, yaratıcısını göstermek, yaratılış hikmetini, kendisine doğru gittikleri gayeyi ve Allah'ın insanlar için sevip hoşnut olduğu yolu ve sistemi öğretmesi için Hz. Muhammed'i peygamber olarak gönderdi.
4- Hz. Muhammed, Allah'ın peygamberi olduğuna dair, insanlara kamil ve apaçık delili gösterdi. Vahyin kendisine Allah'tan geldiğini söyliyerek açık delil getirdi. İnsanlara "Bu Allah'ın kelamıdır, onu size okuyorum. Allah'tan olduğuna inanmıyorsanız birtek sûresine benzer bir sûre getirin" dedi.
5- Rasûlullah'ın bütün felsefelere, inançlara, düşünce ve anlayışlara karşı koyup hepsinin batıl ve yanlış olduğuna dair hüccet göstermesi, insanları kendisine çağırdığı şeylerin de gerçek olduğuna dair delil göstermesi gerekiyordu. Onun için savaş inanç savaşı idi.
6- Bu savaş, kendisinden çok esasların çıktığı temel iki esas üzerinde yoğunlaştı. Bu iki esas şunlardır:
a- Allah'ı birlemek demek olan tevhid. Bunun anlamı, Yüce Allah'ın yegane ilah, yaratıcı ve mabud olması, isimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde ona kimsenin ortak olmaması, kemal, cemal ve celal bütün sıfatlara sahip olup noksan bütün sıfatlardan münezzeh olmasıdır.
b- Allah'a giden yolun tekliği. İnsanların işlerinde, O'nun dışında kimsenin egemen olmaması, başkasının kurallarıyla insanların yönetilmemesi ve O'na ancak kendisinin koyduğu usullerle yaklaşılabileceği esası. Bu da "Lailahe İllallah Muhammedün Rasûlullah" olarak ifade edilen şahadet kelimesinin anlamıdır. Birinci esas, Allah'tan başka ilahın bulunmaması, ikinci esas da Muhammed'in Allah'ın rasûlü olmasıdır.
7- Bu iki esas üzerinde Rasûlullah'a karşı kimi muhalefetler kendini göstermiştir. Şöyle ki:
a- Arap müşrikleri şöyle demişlerdir: "Tanrıları tek tanrı mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir." (1) Tanrıları hakkında da şöyle dediler: "Bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara kulluk ediyoruz" (2), "Onlar Allah'ın yanında şefaatçılarımızdır." (3)
Yüce Allah onların bu inançlarına şu şekilde karşılık vermiştir: "De ki; onlarda Allah'tan başka tanrılar olsaydı, ikisi de bozulurdu." (4) "De ki; şefaat tamamen Allah'ındır." (5)
...............?.................?
Yüce Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'ın lütfuna razı olmuşlardır. Onu bilinmesini istediği şekilde bilmiş ve dinini en güzel şekilde yerine getirmişlerdir. Rasûlullah da birçok yerde onları övmüş ve yüceliklerini belirtmiştir.
9- Bütün bunlarla beraber Rasûlullah, hayatı boyunca tevhidin iki esası olan "Lailahe İllallah, Muhammed Rasûlullah" ilkesinin tertemiz, arı ve duru kalmasına özen göstermiştir. En yakınları ve en çok sevdiği kişiler tarafından bile bu iki esasa gölge düşürülmesine veya toz kondurulmasına asla müsaade etmemiştir. Bunun birçok örneklerini görüyoruz:
a- Birgün Hz. Ömer'in elinde Tevrat'tan bir yaprak gördü. Yapraktakiler Hz. Ömer'in hoşuna gitmişti. Bunu görünce Rasûlullah çok öfkelendi ve Hz. Ömer'e şöyle buyurdu: "Ben hâlâ aranızdayken mi bunu yapıyorsunuz? Halbuki ben size dini, berrak ve apaydınlık olarak getirdim. Allah'a yemin ederim ki Musa sağ olsaydı, bana uymaktan başka bir yolu olmıyacaktı." (1) Bu hadis bize şunları anlatıyor:
— Hz. Peygamber hâlâ hayatta iken Kur'ân ve Sünnet'in dışındaki şeylerden hidayet aranmasına son derece hayret etmiştir. Hidayetin sadece ve sadece Kur'ân ve Sünnet'te olduğuna inanmak ise onların gereğidir.
— Hz. Peygamber dini tertemiz ve duru bir şekilde insanlara tebliğ etmiştir. O dine de hiçbir değişiklik veya tahrif arız olmamıştır. Ashab onu Rasûlullah'ın kendisinden tertemiz ve tam olarak telakki ederlerdi. Onu bırakıp tahrif ve tebdile uğramış, fazlalık ve noksanlık arız olmuş şeylerden nasıl hidayet aramaya yönelebilirlerdi?!
— Tevrat'ın bizzat kendisine nazil olduğu Hz. Musa bile yaşamış olsaydı, Hz. Peygamber'e uyması gerekirdi. İnsanlara tebliğ ettiği şeriatı bırakıp ona uyacaktı.
Bu hadis, Kur'ân ve Sünnet'in yolunu göstermede esas olup Allah'ın indirmiş olduğu bir şeriata dayanıyor olsa bile, Kur'ân ve Sünnet dışında bir şeyle insanların hidayet bulmaya çalışmalarının caiz olmadığını ifade etmektedir. Aynı şekilde Kur'ân ve Sünnet'in belirlediği yol ve şeklin dışındaki şeylerle Allah'a yakınlık kazanmaya çalışmanın gayrı meşru olduğunu göstermektedir.
b- Bir defasında Hz. Peygamber bir hatibin şöyle konuştuğunu gördü: "Allah'a ve Rasûlü'ne itaat eden doğru yolu bulmuş olur. İkisine isyan eden ise sapmış olur". Bunun üzerine Rasûlullah ona, "Ne kötü bir hatipsin. Şöyle demelisin: Kim Allah'a ve Rasûlüne isyan ederse sapmış olur". (1)
Rasûlullah bu konuşmacının sözünü kesmiş ve halkın huzurunda söylediğinin yanlış olduğunu belirtmiştir. Sebebi de Allah ve Rasûlü'nü ifade eden tek zamir kullanmasıdır. "Kim ikisine isyan ederse" demesidir. Onun yerine Rasûlullah, Allah'ın ve Rasûlullah'ın ayrı ayrı söylenmesini emretmiş, böylece uzak bir ihtimal da olsa Rasûlullah'ın mertebesinin Allah'ın mertebesiyle aynı olduğu şüphesinin uyanmasını önlemiş oluyordu. Rasûlullah'ın bu kadar özen göstermesi, dinin tevhid esasının ne kadar korunması gerektiğini ifade etmektedir. Yüce Allah hakkında vacip olanla Rasûlullah hakkında vacip olan şeyleri birbirinden ayırdetmede ne kadar titizlik göstermek gerektiğini göstermektedir.
c- Ashabın seçkinlerinden olan Osman İbn Maz'un'un vefatı anında Rasûlullah yanında bulunuyordu. O anda kadın sahabi Ummü'l-Ala'nın onun hakkında şöyle dediğini işitti: "Ey Ebu Saib, Allah'ın sana ikram ettiğine şahadet ederim". Rasûlullah ona şöyle buyurdu: "Allah'ın ona ikram ettiğini ne biliyorsun?"
Böylece Rasûlullah, kadının gaybî bir konuda hüküm verdiğini bildiriyor ve onu uyarıyordu. Çünkü gaybî bir konuda hüküm vermek caiz değildi. Zira gaybı, Allah'tan başkası bilmiyor. Bunun üzerine kadın şöyle dedi: "Sübhanallah, ey Allah'ın Rasûlü! Allah ona ikram etmemişse, kime ikram eder?" Apaçık bir karşılık ve itiraz değil mi? Ama Rasûlullah ona bundan daha beliğ ve açık bir ifade ile cevap vermiş ve şöyle buyurmuştur: "Allah'a yemin ederim ki, ben Allah'ın rasûlü olarak yarın bana ne yapılacağını bilmiyorum". Bu da işin sonucu ve kesin bir esasa bağlanması oldu. Çünkü Allah'ın nezdindeki yüce mertebesi ve değerine rağmen Rasûlullah'ın bile endişe ve bekleyiş içinde olması gerekmektedir. Yani ahiretten korkar ve Rabbinin rahmetini umar olması lazımdır. İşte burada Ümmü'l-Ala' şerî ve büyük şu hakikata ulaştı ve şöyle dedi: "Allah'a yemin ederim ki, bundan sonra hiçbir kimseyi tezkiye etmem". (1)
İşte bu ölçü birçok âyetlerde ve hadislerde kararlaştırılmıştır: Meselâ; "Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi? Hayır, Allah dilediğini temize çıkarır ve hiçbir kimse kıl kadar haksızlık görmez. Bak, nasıl da Allah üzerine yalan uyduruyorlar. Apaçık bir günah olarak bu onlara yeter". (2) "Ne sizin kuruntularınız, ne de ehli kitabın kuruntuları gerçektir. Kim bir kötülük yaparsa, onun cezasını görür ve kendisi için Allah'tan başka dost da, yardımcı da bulamaz." (3)
Bu da "Biz cennetin ehliyiz ve Allah'ın seçkin halkıyız" diyen yahudilere cevap olduğu gibi, "Cennetin ehli biziz çünkü insanlığı günahından kurtaran Allah'ın oğlunun tabileriyiz" diyen hıristiyanlara da cevaptır. Aynı şekilde "Biz Muhammed'in tabileriyiz, onun için cennet ehli biziz" diye iddia eden müslümanlara da cevap teşkil etmektedir. Yüce Allah cennetin temenni ve kuruntularla değil, ancak salih amelle kazanılacağını, kim bir kötülük işlerse cezasını göreceğini ve şuna yahut buna mensup olmasının kendisine fayda vermiyeceğini bildirmiştir.
d- Bir adam Rasûlullah'a gelerek şöyle dedi: "Allah'ın dilediği ve senin dilediğin" Rasûlullah ona "Beni Allah'a eş mi yaptın? Sadece, Allah'ın dilediği, de" buyurdu. (1) Böylece dilemenin sadece Allah'ın elinde olduğunu belirtmiş ve Allah'ın dilemesinin yanında başka hiç bir kimsenin dilemesinin olamıyacağını müminlere öğretmiş oluyordu.
e- Mekke'nin fethinden sonra ashap Hayasin'e giderken bir ağaç gördüler. Müşrikler kılıçlarını ona asıyor ve böyle yapanların savaşlarda düşmanlarına karşı galip geleceklerine inanıyorlardı. Bunu gören ashap; "Ey Allah'ın Rasûlü! Onların asacak ağaçları olduğu gibi bize de asacak bir ağaç tayin et" dediler. Bunun üzerine Rasûlullah onlara şöyle buyurdu: "Allah'a yemin ederim ki İsrailoğulları'nın Musa'ya "Onların tanrıları olduğu gibi bize de tanrı yap" dedikleri gibi söylediniz." (2) Böyle bir şeyin müşriklerin işlerinden olduğunu ve böyle şeylerde onlara benzemenin de şirk olacağını belirtmiştir. Çünkü bereket ve zaferi Allah'tan başka şeylerden istemek şirktir.
10- Bütün bu ve benzeri deliller, Hz. Peygamber'in İslâm'da ilk esas olan tevhide toz kondurmaya veya gölge düşürmeye hiçbir zaman müsaade etmediğini, Allah adına bilmeden konuşmanın ve onun dışında varlıklardan ve Rasûlü'nün öğrettiklerinden başka şeylerden hidayet almanın yasaklığını göstermektedir.
11- Hz. Peygamber kahinlik, müneccimlik ve gaybı bilme iddialarının kapısını kapatmış, böyle şeyleri iddia edenlerin kafir olduğunu, kahin veya müneccime inanan kimsenin Muhammed'e nazil olan dine küfretmiş olacağını bildirmiştir. Kendisine müneccimler sorulduğunda "Onlar hiçbir şey değildir" demiştir. Bu şekilde değerlerinin olmadığını belirterek ve horlayarak hiç olduklarını söylemiştir.
Ashap "Ama bazan bildirdikleri şeylerin doğru olarak çıktığı da oluyor" demeleri üzerine Rasûlullah şöyle buyurmuştur: "Şeytanlar birbirinin üstüne biner ve göğe kadar yükselirler. Meleklerin Allah'ın bir emrini konuştuklarını işitir ve onu öğrenebildikleri kadar öğrenmeye çalışırlar. Allah bunlar üzerine bir şimşek gönderir, şimşek bazen onlara yetişir ve yakar, bazen de şimşek yetişmeden önce öğrendiklerini kahinlere aktarırlar. Bunu alan şeytan yüz kat yalan ekliyerek yayar. Onun için şeytanın dostu insanların söylediği bazan doğru çıkar, ama çok zaman yalan söylerler." (1)
12- Ashap Medine'deki yahudi İbn Sayyad'dan şüphelenip Rasûlullah-'ın haber verdiği deccal olmasından endişelenince, Rasûlullah yanına ashaptan bir topluluk alarak İbn es-Sayyad'ın evine gitti. Onu denemek için "Senden birşey gizledim, bilebilecek misin?" dedi. Rasûlullah Duhan Sûresi'ni içinde düşünmüştü. İbn esSayyad "O Duh..dur" diyerek cevap verdi ve kelimeyi tamamlıyamadı. Bunun üzerine Rasûlullah ona; "Alçak herif, değerini aşamıyacaksın" dedi. Yani cinlerle ilişki kuran bir kahin olmaktan öteye geçemezsin. Ondan sonra Rasûlullah nasıl gördüğünü sordu. Şöyle dedi: Haber bazan doğru, bazan da yalan olarak gelir. Bunun üzerine Rasûlullah "Ona karışık geldi". (2) dedi.
Bu hadis, şeytanın müminin içinde olan şeylere muttali olabileceği ve insan dostlarına bundan haber verebileceğini anlatmaktadır.
Belirttiğimiz bütün bu deliller ve burada sayılamıyacak kadar başkaları Rasûlullah'ın davetinde inanç yönünü sağlamlaştırmak, yerleştirmek, gaybe imanın kaynağının sadece yüce Allah olduğunu bildirmek, bu yoldan başka bir yol edinmenin müslüman için kesinlikle yasak olduğunu ve böyle yapanların imanın dışına çıkmış olacaklarını söylemektedir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi