Çürümüş Kemikler Hayatta Tasarruf Ediyor - Tasavvuf Ve Islam - 78. Sayfa
Çürümüş Kemikler Hayatta Tasarruf Ediyor!
eş-Şarani anlatmaya devam ediyor: "Şeyhim, efendimiz Ahmed el-Bedevi'nin huzurunda kubbede benden söz aldı ve kendi eliyle beni ona teslim etti. Mübarek eli kabirden çıktı (2) ve ellerimi tuttu. Efendimiz eş-Şinnâvi şöyle dedi: Bunu kolla ve gözden uzak tutma. Efendimiz Ahmed el-Bedevi'nin kabirden "Evet" dediğini işittim. Bekâr olan eşimin yatağına girdiğim zaman onunla birleşmeden beş ay bekledim. el-Bedevi geldi, beni aldı, eşim de yanımda idi, kubbesinin üzerinde bir yatak serdi, bana helva pişirdi, ölüleri ve dirileri çağırdı ve bana şöyle dedi: Hadi burada eşinin bekarlığını gider (onunla zifafa gir). Bekâretini o gün giderdim, mevlid için huzurumdan ayrıldı. Orada velilerden biri vardı. O gün el-Bedevi'nin kabirden örtüyü kaldırdığını ve "Abdulvahhab gecikti, gelmedi" dediğini söyledi." Ondan sonra el-Bedevi'nin Arap ve acemleri davet edip mevlidine getirdiğini, genç ve yaşlı birçok kişinin kefenleriyle sürünerek mevlide geldiklerini eş-Şarani'ye gösterdiğini iddi aetmektedir. (3) el-Harîsî hakkında da şöyle demektedir: "Bir ihtiyaç için ona yöneldim. O zaman Mısır'da Ümmü Huvend medresesinin damında bulunuyordum. Kabrinden çıkıp Dimyat'tan yürümeye başladığını gördüm. Aramızda beş arşın kalacak kadar bana yaklaştı. Sabret, dedi ve kayboldu." (1)
Burada insanın çıldırası geliyor! Çünkü aklından zoru olan insanlar tarafından böyle şeylerin söylenmesini bile insan tasavvur edemiyor. Ama şaşmamak lazım. Çünkü her tasavvufçu şeriata düşman olduğu gibi akla da düşmandır. Bütün tasavvufçular bilginin yegane kaynağının zevk olduğuna inanırlar. Onlara göre akıl canavar bir tağut, şeriat da sağır taşlara pençelerini saplıyan ve göğe bir bakış bile yöneltmiyen bir materyalizm! Yahut onlara göre ölü tarihe bir nevi tapmaktır. Onun için zevklerin farklılığına paralel olarak tasavvufçularda eşyanın değerleri de farklı olmaktadır. Bir başkasının hak olarak gördüğü şeyi tasavvufçu batılın kendisi olarak görebilir. Tasavvufçunun inandığı şey ile başkasının küfrettiği şey arasında çelişkinin bulunması da onlar için önemli değildir. Çünkü inanan da, küfreden de hak din üzeredir.
Belki de "İtiraz eden, kovulur!" saçmalığını ortaya atmalarının sebebi budur. Çünkü "Olabilir ki akıl veya şeriatla bir şeyin batıl olduğuna hükmedersin, ama şeyhininzevkinde o şey haktır ve bu itirazla kendini onun huzurundan kovulmağa maruz bırakırsın" yorumunu boşuna uydurmamışlardır. (2)
Şeyhler dervişleri bu şekilde eğitiyor ve köleleştiriyorlar. Şeyh ne yaparsa, dervişlere bunu ancak Allah'ın emri ile yaptığını, yapmış olduğu iş şeriatın hükmüne açıkça aykırı da olsa, onu emr-i ilahi olarak işlediğini telkin ediyor. Dervişin elinde buna inanmak ve itaat etmekten başka bir şey kalmıyor. Baksanıza, "Arif zina eder mi?" sorusuna el-Cuneyd şöyle cevap veriyor: "Evet. Allah'ın emri mutlaka yerine gelecek yazılı bir kaderdir." (1) Batılla renklendirdiği bir hak! Âyet Hz. Peygamber'in mübah olan bir şeyi işlemesinde bir sakınca olmadığını anlatırken, el-Cuneyd, arifin işlediği zinanın Allah'ın yerine gelecek yazılı bir kaderi olduğunu söylüyor ve âyeti istismar ediyor. Üstelik zina eden bir kimseye "ârif" adını da veriyor. Yani imanın zirvesine ulaşmış bir mümin. Zira gayb sayfasında hakkında takdir edileni görmüş ve zina ederek yerine getirmiş(!) (2) Halbuki Hz. Peygamber "Zani zina ederken mümin değildir" (3) buyurmaktadır.
Tasavvufçular aklın bilginin yollarından olmasına karşı çıkmakta ve zıtlar arasında zıtlıkla hüküm vermesine kızmaktadırlar. Şeriatın da iman ile küfür yahut hayır ile şer arasında ayırım yaptığı için düşmanı olmaktadırlar. Çünkü şeriat zevki kutsal ilham yahut göğün vahyi olarak kabul etmemektedir. Onun için "Tadan bilir!" sözü meşhur terimlerindendir. Yani marifet yolu olarak sadece zevki kabul edenler rabbani hakikatlerin künhünü hakkıyla bilen ariflerden olurlar.
Gördüğünüz gibi eş-Şarani şeyhi el-Bedevi'nin kemikleri çürümüş ve toprağa karışmış olmasına rağmen diri olduğunu, yemek pişirip yıkandığını, diri ve ölüleri mevlidine davet ettiğini tasavvur ediyor. Yine el-Harisi'yi aklına getirir getirmez şeyhin kabirden kalkıp Dimyat'tan Kahire'ye kadar koşarak geldiğini nasıl söylediğini gördünüz.
Şimdi Allah için söyleyiniz. Bu saçmalıkların veya putperestliklerin Kur'ân'la yahut akıl ve mantıkla bir ilişkisi var mıdır? İşte Hz. Fatıma! Kabrinde defnedilen babasının mübarek yüzüne toprakların atılmasına yüreği yanarak "Rasûlullah'ın yüzüne nasıl toprak atabiliyorsunuz?" diyor. Hz. Enes onun acılarını dindirecek ve yüreğine su serpecek hak ile cevap veriyor ve şöyle diyor: "Böyle emrolunmasaydık, yapmazdık."
Acaba Rasûlullah neden ilk vezini Hz. Ebu Bekir ile kızı Hz. Fatıma arasındaki anlaşmazlıkta mezarından çıkıp hakemlik yapmamıştır? Neden Hz. Aişe'nin Cemel gününe çıkmasını veya olaylara katılmasını engellememiştir? Neden düzenlenen komplo ile öldürülen Hz. Ömer'i önceden uyarmamıştır? Neden mecusinin hançerini iman dolu Hz. Ömer'in göğsüne saplanmaktan alıkoymamıştır? (1) Neden Zinnurayn Hz. Osman'ı öldürenlerden ve Hz. Ali'yi zalimlerin hançerinden korumamıştır? Rasûlullah yoksa tasavvufçuların şeyhleri kadar büyük değil miydi? Yoksa Rasûlullah canciğer ashabını ve yakınlarını tasavvuf şeyhlerinin kötülükleri sevdiği kadar sevmiyor muydu?
İşte gözünün nuru Hz. Hüseyin! Düşmanları, yüce bir umudu karanlık bir ümitsizliğin kuşatması gibi onu kuşatıyorlar. Henüz açılan bir çiçek gibi olan yavrusunun susuzluğunu gidermek için ellerini kaldırıp düşmandan bir avuç su istiyor, buna karşılık yavrunun yüreğine saplanan bir oktan başka karşılık görmüyor. Acaba neden Rasûlullah selsebilden bir sürahi Hz. Hüseyin'e ve küçük yavruya uzatmıyor? Yahut yavrunun yüreğine saplanan oku ve büyük kahraman, yüce insan Hz. Hüseyin'i öldürenleri neden Rasûlullah önlemiyor?
Bütün bunların birtek cevabı vardır. O da Rasûlullah'ın onları destekliyecek veya onlara yapacak hiçbir şeye sahip olmamasıdır. Çünkü ölmüştür. Sahih veya zayıf bir hadis, gerçekler veya hurafelerle ilgilenen bir tarih Rasûlullah'ın öldükten sonra onları şu veya bu şekilde desteklediğini yahut imdatlarına koştuğunu söylemiş değildir.
Şayet yüce Allah dostları desteklemesi veya imdatlarına koşması hudusiyetlerini kabirde bir ölüye verseydi Rasûlullah'a verirdi.
Halbuki bu kadar büyük olayın, daha doğrusu felaketin yüce ashabın seçkinleri başına geldiği, ehli beytinin çiçeklerini birer birer girdabına aldığı halde Rasûlullah'ın onları şu veya bu şekilde desteklediğini veya kurtardığını görmüyoruz. Çünkü ölmüştür! Çünkü bunu yapma imkanı ve gücü yoktur!
Ama şeyh Bedevi, ölmüş olmasına rağmen dilediği ölülere mutlu ve tatlı bir hayat bağışlıyor, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyacını gideriyor, sözler veriyor, putu etrafında tavaf edenlerle konuşuyor, hatta bir türlü muradına eremiyen gelince güveyi bütün halkın huzurunda karı koca yapıyor ve insanlara ağız tadıyla bir porno filmi seyrettiriyor. Bütün bunları da çürümüş kemikleri ve kokşumş etleri toprak olduktan sonra yapıyor (!) eş-Şarani4nin bu mitolojileriyle el-Bedevi şeyhinin Hz. Peygamber'den daha üstün ve makbul, daha güçlü ve yetkili olduğunu anlatmak istediğini görüyorsunuz değil mi?
İslami Okul Okulların En Önemlisi