Muhtelif - 99. Sayfa - Tasavvuf Ve Islam
Hatemu'l-Evliya Neden Üstün?
İbn Teymiyye şöyle diyor: "İbn Arabi ve benzerleri bu üstünlüğün velinin direkt Allah'tan alması, peygamberin ise melek vasıtasıyla alması sebebiyle olduğunu söylüyorlar. Hatemu'l-Evliya bu bakımdan onlara göre peygamberden üstündür." (1)
İnce kavrayışı, emin nakli ve gerçekçi ifadeleriyle bu sözlerinde gerçeğin kendisini ortaya koymaktadır. İbn Teymiyye'nin bu söylediklerini destekliyen ve haklı çıkaran İbn Arabi'nin sözlerini yukarıda nakletmiştik. Onun söylediklerini yeterli görmiyenlere el-Bistami'nin şu sözlerini de aktaralım. "İlminizi ölenlerden aldınız, biz ise ilmimizi hiç ölmiyen (Allah)'dan aldık." (2) Yine "Öyle bir denize daldık ki peygamberler onun sahilinde kalmışlardır" (3) demektedir.
İbn Arabi bu görüşü şöyle pekiştirmektedir: "Rüsum ehli (şeriata bağlı olanlar) kıyamet gününe kadar öncekilerden alırlar. Böylece aradaki nisbetler uzak olur. Evliya ise doğrudan Allah'tan alırlar. Kendisinden bir rahmet olarak onların kalbine bırakır. Bu da Rablerinden gördükleri bir yardımdır." (4)
Demek istiyor ki İslâm'a bağlı olanlar ölüme mahkum olmuş ve toprağa karışmış kişilerden dinlerini ve ilimlerini alırlarken, tasavvufçular Allah ile olan direkt irtibatlarından dolayı melek veya nebi yahut resul aracılığı olmadan direkt Allah'dan alırlar. Onun için Muhammed'in şeriatını tanımamış, mensuplarına bu şeriata küfretmenin yollarını hazırlamışlardır.
İsterseniz toplumdaki veli inancı ve anlayışının oluşmasında eski Türk dinlerinin rolünü bir örnek olarak verelim. Eski İran, Yunan ve Ortadoğu inançlarının bu anlayış ve inancın oluşumundaki rollerini bunlara kıyas ederek anlamak mümkündür. Eski Türk dinlerinin bu konudaki rolünü bu sahanın uzmanı sayılan sayın A. Yaşar Ocak'tan dinliyelim:
"Müslüman Türkler'in yaşadıkları bütün mıntıkalarda ve bu arada tabiatıyla Anadolu'da veli kültü tahlil edildiği zaman, bunun kaynağını İslâm öncesi eski Türk inançlarının teşkil ettiği daha ilk bakışta dikkati çekecek kadar sarihtir. Tasavvufun veli telakkisi, tabircaizse buna bir kılıf hizmetini görmüştür.
Bilindiği gibi Türkler müslüman olmadan önce çeşitli velilerle temasta bulundukları kültür çevrelerinde, Şamanizm, Budizm, Zerdüştlik, Mazdeizm, Maniheizm ve Hıristiyanlık gibi, birbirinden mahiyet itibariyle hayli farklı dinlere girmişlerdir. Bunlardan önce ise, uzun yüzyıllar kendilerinin sahip oldukları belli birtakım inanç sistemleri vardı. Orta Asya gibi muazzam bir coğrafi sahada, yüzlerce yıldır muhtelif Türk toplulukları zikredilen inanç sistemlerinden birini veya birkaçını benimsemişler, zamanla birini bırakıp bir başkasını kabul etmişlerdir.
Bu değişiklikler esnasında bir önceki din, yenisinin gelmesiyle tamamen ortadan kaybolmamış, çoğu defa kendini yeni dinin kalıplarına uydurarak varlığını sürdürmüştür. Bu sebeple Türk zümrelerinin girdiği her yeni din, onlara yeni bir şeyler öğretip belli ölçüde düşünce ve hayat tarzlarına etki ederken, diğer yandan da o zümrelere uygun birer yapı kazanmışlardır.
İşte bundan dolayıdır ki, günümüzde bile Orta Asya'dan Balkanlar'a kadar bütün müslüman Türk topluluklarında bile bildiğimiz en eski inançları olan tabiat ve atalar kültlerinden yukarıda sayılan dinlere kadar, çok çeşitli kalıntıları tesbit mümkün olmaktadır. Aşağıda açıklamaya çalışacağımız İslâmî devir veli kültü, işte bu uzun maceranın izlerini taşır.
Türkler'deki veli kültünün temelinin Şamanist dönemde atıldığı söylenebilir. Eski Türk şamanları incelendiği zaman, bunların Türk veli imajına çok benzediğini farketmemek mümkün değildir. Gelecekten haber veren, hava şartlarını değiştiren, felaketleri önleyen yahut düşmanlarına musallat eden, hastaları iyileştiren, göğe çıkıp uçabilen, ateşte yanmıyan Türk şamanları, bu hüviyetleriyle âdeta Bektaşi menakıpnamelerinde ve kısmen de öteki tarikat çevrelerinde yazılmış menakıpnamelerde yeniden hayat bulmuş gibidirler. Bu eserlerde anlatılan Türk velileri, işte böyle özelliklere sahip kişilerdir.
Şamanist Türkler, şamanların harikülade insanlar olduklarına, ruhlar, gizli güçler ile ilişki kurup onlara istediklerini yaptırabildiklerine inanırlardı. Hatta şamanlar göktanrı ile de temasa geçip ondan mesajlar getirebilen şahsiyetlerdir. Onlar bu kabiliyetleri elde etmek için, tıpkı velilerin yaptığı gibi, inzivaya çekilerek kendilerini sıkı bir riyazata tabi tutarlardı.
Ancak burada, şamanizm öncesi eski Türk inançlarından atalar kültünün veli kültünün temelinin hazırlanmasındaki önemli rolüne de dokunmak gerekiyor. Muhtelif Türk zümreleri arasında en eski ve köklü inançlardan biri olduğu bilinen atalar kültü genel olarak ecdadın takdisine dayanır. Ancak atanın bizzat kendine tapınma mahiyetinde olmayan atalar kültü, atanın öldükten sonra üstün birtakım güçlerle mücehhez hale geldiği ve bu sayede ailesine yardım edebileceği inancından doğan, korku ve saygı karışık bir telakki hasıl etmiştir. Bu sebeple ataların ruhlarına kurban kesilir ve eşyaları mukaddes sayılır, mezarları da mukaddestir....
Şamanist dönemde ve özellikle Budizm'e geçtikten sonra Türk veli kültünün İslâm öncesi temeli, daha da takviye gördü. Çünkü bu devrede budist azizlerin çok eskilere inen ve Budizm'in yayılmasında önemli bir propaganda aracı olan kerametlerini anlatan metinler bol bol tercüme edildi. Zaten halk için âyinlerde okunmak üzere meydana getirilen bu tercümeler, çabucak ve hayli geniş bir tabana yayıldı. Öylece, şamanların üstün ruhani güçlerle donanmış şahsiyetlerine, budist azizlerininkiler ilave edildi. Artık Türk din adamlarının yukarıda sayılan vasıflarına hayvan kalıplarına girmek, eşyaları ve cisimleri kendi kendilerine yürütüp harekete geçirmek gibi başka özellikler eklendi. Bu suretle İslâmiyet'in Türkler arasında yayılmaya başladığı dönemlere, yani onuncu yüzyıla gelindiğinde, artık islâmî Türk veli tipinin teşekkülüne zemin hazırlanmış oluyordu.
Bu üstün ruhani kuvvetlerle donanmış insan tipi, müslümanlıkla bağdaşmakta güçlüğe uğramadı. Kur'ân-ı Kerîm'deki muhtelif mucizeler gösteren peygamberlerle Hz. Muhammed'in şahsiyeti, müslüman olan Türkler'e hiç de yabancı gelmedi. Onlar, kendi din adamlarıyla bu zikredilenler arasında pekçok benzer noktalar buldular ve İslâmiyet'e çabuk ısındılar...
Biz, Türk veli imajının prototipini meşhur Dede Korkut'un şahsında buluyoruz. Aşağıya aldığımız pasaj bu itibarla aynı zamanda tarihi bir belge niteliğini de taşımaktadır:
"Rasûl aliyhisselam zamanına yakın Bayat boyundan Korkut Ata dirler bir er kopdi. Oğuzun ol kişi tamam bilicisiydi. Ne dir ise, olur idi. Gaybdan dürlü haber söyler idi. Hak Taala anın gönlüne ilham ider idi... Korkut Ata Oğuz kavminin müşkilini hall ider idi. Her iş olsa Korkut Ata'ya tanışmayınca işlemezler idi." (1)
Bu satırlarda Dede Korkut'un her ne kadar veli kelimesiyle nitelendiğini görmüyorsak da, sayılan vasıfları kendisinin böyle telakki edildiğini açıkça gösteriyor. Aslında gerçekten yaşayıp yaşamadığı, eğer yaşadıysa, zamanı belli olmıyan bu şahsiyet Oğuz'un, yani bütün Oğuz boylarının bilicisidir, söylediği her şey gerçekleşir, gaybdan haber verir, geleceği bilir, Allah'ın ilhamlarına mazhar olmuştur, Oğuz kavminin bütün güçlüklerini çözer, kendisine danışılmadan iş yapılmaz.
Şu sayılan nitelikler Dede Korkut ile şamanlar arasındaki büyük benzerliği de ortaya koyuyor. Bilhassa gaybdan ve gelecekten haber verişi, bir iş yapılacağı zaman kendine danışılması bunu pek açık gösteriyor. Metinde dikkati çeken bir başka nokta, bu zatın Hz. Muhammed'in zamanına yakın bir devirde yaşadığının söylenmiş olmasıdır. Bu, onun gerçekten yaşamış tarihi bir şahsiyet olmadığının bizce en açık delillerinden biridir...
Anadolu'nun tedricen fethedilmeye başladığı XI. yüzyıldan itibaren buraya yerleşmeye gelen ve çoğunluğunu Oğuzlar'a mensup boyların oluşturduğu muhtelif Türk toplulukları, kendileriyle beraber bu telakkiyi ve kültü de getirdiler. Özellikle XIII. yüzyılda Moğol istilası arifesinde ve bu istilanın önünden kaçarak Anadolu'ya yerleşen bazı tarikatlara mensup şeyh ve dervişler bu konuda baş rolü oynadılar. Selçuklu hükümeti onlara birtakım imtiyazlar ve tekkelerini kurup rahatça faaliyet gösterecek yerler tahsis etti. Vefailik, Yesevilik, Kalendirilik ve Haydarilik gibi gayri sünni mahiyetteki tarikatlara ait tekkeler daha ziyade köy ve göçebe muhitlerini tercih ederken, Kübrevilik, Sühreverdilik, Rıfailik ve Kadirilik gibi sünni eğilimli olanlar şehirlerde geliştiler. Zamanla her iki çevredeki tekkelerin başında bulunan Hacı Bektaşı Veli, Mevlana ve benzerleri gibi, sade çevrelerinde veya bütün Anadolu'da büyük veli olarak şöhret yapmış kişilerin ölümü ile birtakım türbeler ortaya çıktı. Bu velilerin heririnin türbesi, özelliğine ve maksada göre kendine mahsus ziyaret ve kurban usullerinin gelişmesine ortam hazırladı. Hiç şüphesiz ki bu, Orta Asya'daki tatbikatın bir devamından başka bir şey değildi. Bu türbelerin etrafında eskiden mevcut ve yani imal edilip yayılan menkabeler, kendilerini yarı mukaddes, fevkalade güçlerle donanmış ve hastalıkları iyileştiren ve çeşitli dileklerin gerçekleşmesine yardım eden manevi şahsiyetler Anadolu'nun pekçok yerlerinden gelen değişik tabakalara mensup insanlar bunları ziyarete başladılar. Kendilerini yazılı kaynaklardan tanıdığımız velilerden başka, yazılı kaynaklara geçmemiş daha başkaları da vardı. Bu suretle Anadolu'nun pekçok yerinde, hemen her kasaba ve köyde, şehirlerde, evliya, ermiş ve yatırlar meydana geldi. Her birinin etrafında birer kült oluştu. Bu kültlerin bir kısmı zaman içinde giderek mahallileşirken, bir kısmı da tersine, şöhretlerinin daha büyük oluşu sebebiyle bütün Anadolu'ya yayıldı.
Burada önemli bir nokta üzerinde durmak gerekiyor. O da, vaktiyle Orta Asya4da vukubulan bir olayın, Anadolu'da da tekrarlanmış olmasıdır. X-XII. yüzyıllarda İslâmiyet Orta Asya'da yayılırken tekkelerin çoğu, eski Budist manastırlarının yerine yahut yakınlarına inşa ediliyor, zamanla bu manastırlar çevresinde mevcut, oradaki azize ait menkabeler İslâmileştiriliyordu. Böylece o bölgedeki eski kültür kendine mal edilmesi suretiyle yerli halk ile bir bağ kurularak islâmlaştırma kolaylaştırılmış oluyordu.
İşte aynı olay, Türkler Anadolu'ya yerleştikleri sırada burada da meydana geldi. Genellikle gayri sünni tarikatlara mensup şeyh ve dervişler, tekkelerini terkedilmiş yahut henüz faaliyette olan kilise ve manastırların yerine ve civarına kuruyorlardı. Bundan maksat, orada eski dinin merkezi ile doğrudan karşılaşarak onun kullandığı vasıtaları aynen kullanıp tesirini zamanla zayıflatarak yerine geçmekti. Öyle de oluyordu. Nitekim bu şeyh ve dervişler, yerleştikleri yerlerde kökü Hıristiyanlık, hatta Hıristiyanlık öncesi devirlere çıkan mahalli aziz kültleriyle karşılaştılar. Bu kültler, keramet hikayeleri (menkabeler) aracılığıyla rahatça İslâmileştiriliyor, bu vesile ile bölgedeki hıristiyan halkın müslümanlığa kolayca ısınması sağlanıyordu. Çünkü müslüman olduktan sonra da, bağlı oldukları eski kültü, bir Türk velisi adına İslâmileşmiş kılıkta sürdürüyorlardı.
Buna XIII ve XIV. yüzyıllara ait bazı örnekler vermek mümkündür. Mesela, Hacı Bektaş'ın XIII. yüzyılda Suluca Karahöyük'te kurduğu tekke, bu havali hıristiyanlarının takdis ettiği Sait Charalambus kültürünü İslâmileştirerek kendine mal etmiş, böylece Hacı Bektaş hıristiyanlarca da benimsenmiştir. Yine aynı yüzyılın ikinci yarısında Balkanlar'daki Dobruca bölgesinde bir Türkmen kolonisinin iskanını sağlıyan Türkmen babası Sarı Saltık da aynı şekilde, orada eskiden mevcut Saint Nicolas kültü ile özdeşleştirilmiştir. Son olarak Mecidözü yakınındaki Elvan Çelebi tekkesinde Baba İlyas kültünü örnek verebiliriz. XIV. yüzyılda Elvan Çelebi tarafından Saint Theodore ve Saint Georges kültünün yaygın bulunduğu eski Eukhaita köyü civarında kurulan tekke, bu kültlerin Baba İlyas'a mal edilmesine yardımcı oldu. Öyleki, XVI. yüzyılda tekkede misafir kalan Avrupalı seyyahlar Baba İlyas'ın kim olduğunu öğrendikleri zaman şaşırıp kalmışlardı. Zira anlatılanların, yukarıda zikredilen azizlerinkinden farkı yoktu. Bu sebeple Baba İlyas ile bu azizlerin arkadaş olduğunu söylemek zorunda kalmışlardı.
İşte Hasluck'un "İki taraflı perestişgahlar" dediği pekçok türbe, bu anlatılan tarzda, yani eski hıristiyan aziz kültlerinin Türk veli kültleriyle birleşmesinden doğmuştur..."
A. Yaşar Ocak, Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliya Menkabeleri, 7-12, Başbakanlık Basımevi, Ankara, 1984. İslâm öncesi Türkler'in Şamanizm, Budizm, Zerdüştilik, Maniheizm ve Mazdeizm dinlerinden beraber getirdikleri dağ ve tepe, taş ve kaya, ağaç, sihir ve büyü, hastaları iyileştirme, gaipten ve gelecekten haber verme, tanrının insan gibi görünmesi, tabiat kuvvetlerine hakimiyet, ateşe hükmetme, kemiklerden diriltme, kadın-erkek ortak âyinler, tahta kılıçla savaşma, tenasüh inancı, hulûl inancı, don değiştirme, ejderha ile mücadele, havada uçma, dört unsur inancı, ateş kültü için bakınız. Age. 71-72. Mukaddimede nakledilen ve Bahaeddin Nakşibendi'ye nisbet edilen kerametlerle karşılaştırınız. (Çeviren)
İslami Okul Okulların En Önemlisi