Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Tasavvufî Hayat - Necmüddin Kübra, Haz - İslami Bilgiler - Tasavvufi Hayat Necmuddin Kubra - 1. Sayfa

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

Tasavvufî Hayat - Necmüddin Kübra, Haz.Mustafa Kara, Dergah Yay.,İst-1980

 

  1. “Allah’a ulaşan yollar nefesleri sayıncasıdır” yalanı (S.33)

 

“Allah'a ulaşan yollar yaratıkların nefesleri sayısıncadır”

.

  1. “Dünya’da ne kadar yaratık varsa  o kadar hakk’a giden yol olduğu” yalanı (S.35)

 

  Dünyada ne kadar yaratık varsa o kadar Hakk'a giden yol olduğu gibi ne kadar iyi huy ve ahlâk varsa onların da herbiri O'na gider.

 

  1. “Bizim açıkladığımız yol en açık en mükemmel olanıdır.” İddiası (S.37)

 

Bizim açıklamaya çalışacağımız yol ise bunların en açık ve en mükemmel olanıdır.

Bu yol Hakk'a ulaştıran yollardan O'na en yakınıdır. Diğer yol­lar da bu yola nisbetle daha yakın ve daha uzak olabilir. Fakat bu yol çok net ve açıktır. «Mahce-i beyza» (Beyaz cadde, ak cadde) dır. En mükemmelidir, bu yola giren yanlış bir yere gitmez, ana cadde­den çıkmayıp kolaylıkla menziline ulaşır.

 

  1. Çölde Hızır’la karşılaşma yalanı (S.40)

       Nitekim Ebu Mansur, İbrahim Havvas'a (öl. 291/903) «Nefsini hangi makamda tutuyorsun» diye bir soru sormuştu.

Mutasavvıflar içinde iki tane meşhur İbrahim vardır. Bunlardan biri İbrahim b. Edhem, diğeri İbrahim Havvas'tır. Bu ikincisi çölde Hızır'la karşılaşmış ve «hangi davranışım sebebiyle seninle karşılaş­tım» diye bir soru sorunca, Hızır «Annene karşı iyi davranman se­bebiyle», şeklinde karşılık almıştı. Evet Ebu Mansur'un  yukardaki sorusuna İbrahim şöyle cevap verdi:

Otuz yıldan beri nefsimi tevekkül makamında bulunduruyorum.

Otuz yıldan beri, tevekkül makamında riyazetle nefsimi düzelt­meye ve tashihe çalışıyorum. Tevhid-î sıfatın gayesi rızâ olduğu gibi tevhid-i efâlin gayesi de tevekküldür. Tevhid-i efâi ise kulun kendi fiillerini Hakk'ın fiilleri olarak müşahede etmesidir. Çünkü Kur'ân'-da «...Rabbin ne dilerse onu hakkıyla yapandır», (Hûd, 11/107) buyurulmuştur. Bu müşahede anlayışı kuvvet bulsa halka itiraza yer kalmaz. Şöyle bir söz de vardır: «İnsanın, kendi nefsine farkla, hal­ka ise cem ile bakması gerekir», Kurtuluş yolu budur. Cem' ile ba­kıldığında «Cebr-i mutlak» lazım gelir. Suyun zorla çevirdiği değir­men taşı gibi. Zorla da olsa dönen taş olduğu için bu görevi yerine getirmesi sebebiyle kesb ve ihtiyar söz konusudur. Bu durumda mut­lak değil de mutavassıt, orta bir cebr anlayışı gerekir ki Ehl-i sünne­tin de düşüncesi böyledir. Bu konuda daha ileri giderek bazı sözler söylemek mümkünse de kaderin sırrından olduğu için tartışma konu­su olmalarına izin ve müsaade yoktur.

 

  1. Tasavvuf dinine göre ölüm çeşitleri  uydurması (S.43-44)

 

    Ölüm de bir kaç çeşittir:

Mevt-i ahmer (Kırmızı ölüm): Nefsin isteklerini yerine getirme­mektir.

Mevt-i ebyaz (Beyaz ölüm): Aç kalarak karnı öldürmektir.

Mevt-i ahdar (Yeşil ölüm); Değersiz bez    parçalarını bir araya getirerek yamalı elbise giymek.    Çünkü yeni elbise dünya ile ilgili bir arzu sayılır.

Mevt-i esved (Siyah ölüm): Halkın eza ve cefasına tahammül et­mek demektir. Bu hale «Fena fillah»da derler. Yani bütün fiil ve ha­reketleri sevgilinin fiilinde ifna etmek, yok bilmektir. Allah'dan baş­kasının fiili yok olunca kâinatta cereyan eden bütün işler bizim aley­himizde de olsa artık ona eza ve cefa denmez. Çünkü hepsi O'ndandır. Zehir de olsa içilir, tadılır. Sevenin sevilende fena bulması, muhibbin mahbubda ifnası, denen şey de budur,

 

  1. “Veliler Allah’ın özellikle seçtiği kimselerdir.” İddiası (S.48)

 

Velîleı Allah'ın özellikle seçtiği kimselerdir. Bunlar padişahın özel hizmetçilerine benzerler. Bunlar sadece sultana hizmet ederler. Savaş ve diğer işlerle uğraşmazlar.              

 

  1. “Veli’nin yaktığı bir mumu hiç kimse söndürememiş” yalanı (S.51)

 

      Velîlerden biri verdiği bir ziyafette bin tane mum yakmış. Da­vete katılan dostlar bunun israf olduğunu söyleyince «öyleyse sön­dürün», diye emretmiş. Ziyaretçiler ne kadar söndürmeye uğraşmışlarsa da söndürememişler. Durumu gören ev sahibi: «Bunları kendimiz için yakmadık. Hak için yaktık. İsraf değildir, onun için söndüremediniz. Hakk'ın çerağını, nurunu kimse söndüremez.» demiş

 

  1. “İlk fetih ve kalbin açılışı mürşidin eli altında onbeş gün sürekli halvet ve zikirle başlar” yalanı (S.57)

 

      İlk fetih ve kalbin açılışı, mürşid-i kâmilin eli altında on-onbeş gün sürekli halvet ve zikirle başlar. Bu noktada mürşid çok önemli­dir. Çünkü hiç bir kimse kendi kendinin manevî olarak yükseldiği­ni veya düşdüğünü bilemez. Son fetih ise on seneden daha çok süre­bilir. Çünkü tevhîd, tecrîd, tefrîd, âfâk ve enfüste sıra takib etmek gereklidir. Bu makamlar bir anda aşılmaz. Esas gayeye ulaşmak için uzun bir zamana ihtiyaç vardır. Mümkündür ki fenadan sonra kırk yılda velayet mertebesinin sonuna, beka ile de yirmiüç yıl son­ra nihayetin nihayetine ulaşır. Onun için bir iki keşif ve 'tecellî nok­tasına ulaşanlar, işin bittiğini zannedip aldanmasın. Bu meydanın alanı çok büyüktür.

 

  1. “Salik’in cesedi kabirde parçalanıp çürüyüp kokmaz” yalanı (S.60)

 

Bu ilâhî nur önce kalbe ve ruha tecellî eder daha sonra sâlikin  cesedine de tesir eder, onu    nurlandırır ve bereketlendirir.    Bunun için tecelliye mazhar olanların cesedleri kabir parçalanıp,  çürüyüp tefessüh etmez.

 

  1. “Az kalsın yolumu  şaşırıyordum o zaman hafiften bir ses işittim” yalanı (S.85-86)

       Şeyh (r.a.) şöyle diyor-. Bir gün Allah için mücâhede ile meşgul iken —halvetimi ve mücâhedemi teşviş için— şeytan gelip bana şöyle dedi: Sen âlim bir adamsın. Resûlüllah'ın (s.a.) sünnetine uyan bir kimsesin. Hadis hocalarından ve hafızlardan asar ve Peygambe­rin sünnetini öğrensen senin için şu andaki işinden, daha hayırlı olur. Bu mücâhede hayatına devam edersen büyük hadis hocaların­dan ve onların âlî isnadlarından faydalanma fırsatını kaybedecek­sin. Bunun üzerine az kalsın yolumu şaşırıyordum. O anda hatiften şöyle bir ses duydum:

«Arada vasıta olmadan haberleri işiten kimse için vasıta ile ha- berlerl işitmesi ve dinlemesi haramdır». O anda Şeyh Muhammed b. Hüseyin Sülemî'nin ömrünün   sonundaki şu sözünü   hatırladım: «Dünyanın süs ve züıetlerinden biri olan âlî isnaddan Allah'a tevbe ederim». Bu hâtınn da şeytan vesvesesi olduğunu anladım. Ve onu kovdum ve sürdüm, unutup hatırımdan çıkardım.

Bu sefer (daha cazip bir teklif) ve daha başka bir vesvese ile karşıma çıktı ve şöyle dedi: «Hile ve vesveseleri mi çok güzel anlı yor ve tesbit ediyorsun. Bunları toplasan da bir kitap haline getirsen ve ismini, 'Hiyelu'l-merîd ale'l-mûrîd' olarak koysan bu senin için dünya ve âhirette bir hazine olur. O okundukça sen sevap ka­zanırsın. Hakk Taalâ talipleri orada gösterdiğin hususlara yapışır ve şeytanın hile ve tuzaklarından kurtulurlar. İyi olmaz mı?» Tek­lif hoşuma gitti. Bunu yapmaya niyetlendim. Fakat şeyhim (r.a.) hemen beni ikaz etti: «Bu da şeytanın tuzaklarından biridir. Seni kitap yazmakla uğraştırarak vakt, üns, zikr ve kalbindeki birliği dağıtmak ve bunlarla ilişkini kesmek istiyor», dedi. Derhal gaflet uykusundan  uyandım. Bu işten vazgeçtim.

 

  1. “Bir melek beni sırtına alarak yükseltmişti.Sonra önüme geçti ve beni öptü” yalanı (S.99-100)

Bir gün bir melek beni yükseltmişti. Arkamdan beni tutmuş ve sırtına almıştı. Sonra önüme geçti beni öptü. Nuru gözüme saçıldı, Bundan sonra «Bismillahiliezî la «ilahe illahu ve'r-Rahmanu'r-Rahîm» dedi. Biraz yükseltti sonra bıraktı beni.

         Yine birgün seher vakti halvette zikrederken meleklerin tesbihini işitmiştim. Hakk Taâlâ sanki dünya semâsına inmiş, melekler de; babası kızıp kendisini döveceğini anlayan çocuğun «tevbe, tevbe» deyip korktuğu gibi korkan ve kurtuluşu taleb ve arzu eden hallerle sözlerini suratla söylemeye başlamışlardı.

Korku halleri şiddetlenen meleklerin «Ya Kadir, Ya Kadir, Ya Kadir Ya Muktedir», diye yalvarmalarını duydum.

Bu korku hâli bitince de şöyle dua ederler: «Allahım, sevab ola­rak bize cennetlerini lütfet, azabtan da emin kıl.»

 

  1. “Kim Ali ile musafaha ederse cennete girer” yalanı (S.100-101)

      Bir kere gaybet hâlinde iken Hz. Peygamberi —yanında Hz. Ali olduğu halde— gördüm. Hemen koşup Ali'nin elini tutup musafaha ettim. O anda bana ilham geldi: Resülüllah'tan gelen haberler­de şöyle bir şey işitir gibi oldum: «Kim Ali ile musafaha ederse Cennete girer» Döndüm Hz. Ali'ye «Bu hadis sahih midir?» diye sorma­ya başladım. «Evet Resûlüllah (s a,) doğru söylemiştir, Resülüllah doğru söylemiştir. Benimle musafaha eden Cennete girer», dedi.

Tâbi ve uydu ruhlar şerefli ruhlardan bilgi alırlar. Bu öğrenme şu anda da devam etmektedir. Fakat bu şehadet âleminde değil gayb âlemindedir. Velîlerin ruhlarının peygamberlerin ruhları karşısın­daki durumu gibi. Seyyar varlığından gâib olunca bunu tadar ve hisseder.

 

  1. “Gaybdan yemek alır yer” yalanı (S.105)

 

            Müşahede ile zevk beraber bulunurlar. Ancak müşahedenin se­bebi, kalbi kaplayan örtünün kaldırılmasıyla kalp gözünün açılma­sı, zevkin sebebi ise vücut ve ruhların değiştirilmesidir.

Zevk sana gelen bir şeyi buluştur (vicdan). Bu tebdil ve değişiklik duyu organlarımız için de geçerlidir. Zira beş duyu orga­nımız başka duyu organları ile yer değiştirebilir. Buna herkes için geçerli olan uyku (güzel) bir örnektir, insan uyuduğu, az da olsa vücudun ağırlıklarından kurtulduğu ve vücut denizi ile duyguları kapandığı zaman, göz, kulak, tatma, ağız, el, ayak ve diğer bir be­den nevinden, gayb âlemine başka duyu organları açılır. (O bu or­ganlarla) görür ve işitir. Gaybdan yemek alır ve yen. Bazan yemek-len sonra uykudan kalktıktan sonra bile ağzındaki bu yemeğin ta­dını bulur. Konuşur, yürür, tutar, uzak yerlere gider, uzaklık onun için engel teşkil etmez. Ve o vücut, bu vücudumuzdan daha mükem­meldir. Çünkü çoğu defa o Vücut havada uçma, denizde yürüme ve ateşe girip yanmama gücünü kendinde bulur. Bunu saçma bir söz zannetme! Bu bir gerçektir. Ve o ölümün kardeşidir, (ölüm hissi yok ettiği gibi o vücutta da his olmaz).  

  1.  Şerefli vücudun mucizevi hallerde yalanı(S.105-106)

 

       Halk, bu adî vücudunun kuvvetiyle uykuda iken bulduğu şeyi, Seyyar uyku ile yakaza arasında bulunurken bu maddî ve adî vücudunun zayıf oluşu diğer manevî ve şerefli vücudunun kuvveti ile bu gücü kendinde bulabilir.

     Sonra bu şerefli vücut kuvvetlenir, artık âlem-i gaybta olduğu gibi) âlem-i şehadette de (bu tip) fiil (ve hareketler) vaki olur. Ne­tice olarak havaha uçar, su üzerinde yürür, ateşa girdiği halde za­rar görmez, yanmaz. Görür, işitir, alır, çıkar, iner, himmet eliyle tasarrufta bulunur! Onunla beraber bulunan bir şahıs kesif vücutla örtülü olduğu için bunu bulamaz ve göremez.

İyi bil ki müşahede önce suret, şekil ve hayallerle olur, renkler zuhur edince de zatlarla olur. Daha sonra zatlar da bir zatta fenâ bulur.

 

  1. “Doğan güneşin önüne kadar geldim “ Hezeyanı (S.112- 113)

 

Birgün halvette iken gaybet hâline girdim. Sonra yükseltildim, doğan bir güneşin önüne kadar getirildim. Onun şiddetli ve büyük kuvvetine göğüs gerdikten, .sonra güneşe sokuldum Sonra bunu şeyhim Ammar Yasir'e (öl. 582/1186) sordum. «Allah'a hamdolsun» dedi. «Ben de bu gece ikimiz birlikte Mekke'ye gittiğimizi gördüm. Güneş göğün tam ortasında olduğu bir sırada Mekke'de Harem-i şerifte bana şöyle dedin:

—  'Ey Şeyh ben kimim?', 'Beni tanıyor musun?'

—  'Sen kimsin', dedim. Bunun üzerine sen:

—  'Ben gökteki şu güneşim' diye karşılık verdin».

Bu iki olayın birbirine uygun düşmesine şeyhim Ammar mem­nun oldu. Sevindi ve bana şu hâlini anlattı: «Kalb âlemine sokul­dum, geceleri Allah için mücâhede ettim. Gökyüzü jçime girinceye kadar devamlı olarak ona bakıyordum hatta kendimi zevken gök­yüzü olarak hissediyordum. Başka geceler de onu —şu anda yukar­da gördüğüm gibi — kendi altımda görünceye kadar ona bakardım. Başka gecelerde de arza bakar, -acaba o nedir, diyerek onu açıkla­maya çalışırdım. Nurdan bir dâirede fâni oluncaya kadar bu halim sürüp giderdi».

Bu vakıat (daimî olan hatır, ilham, müşahede, keramet...) tan ilmin alacağı hisse şudur. Kudsî ruh latiftir, semavîdir. .Himmet kuvveti ile dolup taştığı zaman, semâya bitişir ve semâ onda garkolur. Aslında ruh ile semâ aynı şeydir. Bu ruh, sürekli olarak  uçar, yükselir, beslenir ve gelişir, semânın şerefinden daha üstün bir şeref kazanmak için bu hal devam eder. Nihayet semânın üstü­me çıkar.

Veya şöyle diyebiliriz: «Her bir maden sahibi, kendi cinsinden olan cevheri arar. İrâdesi ve talebi samimi ve ciddi olursa aslı bu-lur ve ona kavuşur. Semâyı, altında ve dahilinde, ancak şu haller­den sonra gördüm: «Ben hangi şey için semâda veya semâdan da­ha büyük olan şeyde veya semânın üstünde — ki bu benim üstüm­de var olan şeye göre değişir— değilim?», diye dahilimde bir bir ta­lep ve itab hali kâim oldu. Bunun üzerine, madenlerine karşı özlem duyan garip cevherler, samimi olarak âh û enin haline girdiler ve ben de oraya ulaştım. Arzın, kendisinde fânî olduğu daire ise kud­ret dairesidir.  

 

  1. Ebubekir Vasati “Allah’ın cemal ve celal sıfatları çarpıştı .Bu çarpışmadan ruh doğdu” iftirası (S.115)

 

 Ebu Bekir Vasıtî (öl. 320/932 den önce): «Allah'ın cemâl ve ce­lâl sıfatlan çarpıştı. Bu çarpışmadan ruh doğdu. Oğul, parçaya an-ne-baba ise asla ve bütüne işaret eder», demiştir.,

Yüz dairesi saf ve temiz hâle gelince — su kaynağının parlak­lığı ve berraklığı gibi — nur saçar. İki kaş ve iki göz arasında olan bu^ nur. kaynağı sebebiyle Seyyar nur kaynağını kendi yüzünde his­seder. Daha sonra yüz tamamen nura gark olur, önünden yüzünün hizasına kadar olan kısmı böylece nurdan bir yüz olur.

Nurlar fışkırır. O zaman ince bir örtünün ardından salıncak gi­bi gelip giden güneş görülür. Gerçekte bu yüz senin yüzün, bu gü­neş ise bedende gidip gelen ruh güneşidir. Daha SONra bu saflık ve safiyet bütün bedeni kaplar ve önünde kendisinden nurlar çıkan bir şahıs müşahede edersin. Seyyar bu anda, vücudunun her yerin­den bu şekilde nurlar fışkırdığını hisseder. Nice kereler olur ki bü­tün benlik perdeleri ortadan kalkar, İşte o zaman bütün bedeninle bütünü ve küllü görürsün.

 

  1. a.“Basiretin açılışı gözden başlar. Daha sonra bütün vücutta ortaya çıkar.” Yalanı

b.”Gayb’tan bir şahıs çıkar . Simsiyah bir renkle seni karşılar.” İddiası (S.115-                                                116)

 

Basiret in açılışı gözden başlar. Sonra sırayla yüz, göğüs, da-ha sonra ise bütün vücutta ortaya çıkar. Önündeki bu nurani şahıs sûfilerce «mukaddem», «şeyhu'1-gayb», ya da « m i -zanu'1-gayb» diye isimlendirilir.

Seyr u sülûkun ilk dönemlerinde bu adam senin karşına çıkar. Fakat zenci gibi simsiyah bir renkle seni karşılar. Sonra o senden kayb olur. Bu şahıs aslında senden kayb olmuş değildir. Tam tersine sen osun. O senin içine girer ve seninle birleşir, tek varlık haline gelir. O, sırf beden ve vücut elbisesinden dolayı siyahtır. Sen ondan vücudu fani kıldırın, şevk ve zikir ateşi onu elbisesini yakıp tüket­tiği zaman elbisenin içindeki cevher çıplak olarak ortaya çıkar da böylece gördüğün gibi nurânî bir hale gelir.  

 

  1. “Zavallı kuş Semnun Muhib’e muhhabetinden dolayı gagasından kan aktı ve öldü.” (S.118)

 

 Rivayet edilir ki Semmm Muhib (?), mahabbetten bahset­tiği zaman Şunuziyye Camiinin kandilleri sağa sola gidip gelmeye başlarlardı . O'na, «Mahabbetten söz et», dendiğinde şöyle de­mişti: «Yeryüzünde bu konuda (dinlemeye) yetkifi bir şahıs olabi­leceğini' düşünemiyorum». O anda önüne bir kuş geldi. Semnun: «Şimdi oldu, mahabbet buna anlatılabilir», dedi. Muhabbetten bah­setmeye başladı. Kuş gagasını yere vurmaya başladı. Nihayet ga­gasından kan aktı ve öldü.

 

  1. Hakk’ın seyyarın kendi yanına yükselteceği iftirası (S.119)

 

  Bazan Seyyar gaybet hâline girer, o zaman Hakk O'nu kendi-sine yükseltir. O'da kendinde rubûbiyeti tadar. Bu zevk bir anda olur. Allah'ın (azze ismuhu) bu zevki kuluna taddırması makamların ve kerametlerin en yükseğidir.

 

  1. Hallac’ın Allah’ı sorgulaması ve küfrü (S.120)

 

             Hallaç şöyle diyor: «Sana şaşıyorum beni benden (alıp) sende fanî kıldın. Beni kendine o derece yaklaştırdın ki seni ben zannet­tim» .

 

  1. Veliye ismi azamın (en büyük ismin ) verilmesi yalanı (S.154- 155)

 Bir başka alâmeti kendisine İsm-i. azam'ın  (en büyük isim) verilmiş olmasıdır.   Velîlerden   herbirine    Allah'ın isimlerinden biri İsm-i azim (büyük isim) verilir. Velî de onunla O'na dua eder. O da kulunun duasına icabet eder.

Bir şahıs Bayezid Bistamî'ye gelerek O'na îsm-î azam'm ne olduğunu sordu. Bistamî: «Bana bir ism-i asğar (en küçük isim) gös ter ben de sana İsm-i azam'ı göstereyim» dedi. Adam bu söz karşı­sında şaşakaldı. Ve «Evet O'nun bütün isimleri büyüktür», dedi.

Bağdat Şunuziyye mescidinde halvette iken üzerinde «ifteh bi hanin» kelimesinin yazılı olduğu bir kağıt gördüm. Hemen bu keli meyi bir kağıda yazarak tekkenin hizmetçisine götürdüm ve  «İşte Allah'ın en   büyük ismi»,   dedim.   Başını önüne eğdi vs içinden bîr şeyler fısıldamaya   başladı. Bir   müddet    sonra evinin kapısını bir adam çaldı, izin verdik, girdi. Adamın nereden geldiğini anlıyamadık. Yanımıza bir kağıt bıraktı ve gitti. Elimizle yokladığımızda bir de ne görelim, 10 dinar. Hizmetçi düştü bayıldı. Bir saat sonra hay­rette ve şaşkın bir şekilde ayıldı «Ne oldu sana», dedim.  «Az önce bu Allah'ın en büyük ismidir , dediğin zaman şüphe   etmiştim. Ve kendi kendime şöyle demiştim: Ya Rabbi gerçekten bu İsm-i azam'sa şu anda bana on dinar gönder, dervişlere dağıtayım. Gerisi ma­lum.

Tekke hizmetçisi bir müddet sonra bana şöyle bir şey anlatmış­tı: Uykudaki adamın gördüğü gibi şahıslan görmüşüm. Onların me­lekler olduklarını zannetmişim. «Biz filan kimseye İsm-i azam'ı ver­dik», demişler ve benim ismimi vermişler. Hizmetçi daha sonra şöy­le dedi: «Seni kıskanarak onlara şöyle dedim: İyi ama onu bana de­ğil ona verdiniz. Şöyle karşılık verdiler: «O pek çok müşahede ve riyazet yapmaktadır. Sen ise böyle birşey yapmadın. Sen de Allah için mücâhede yoluna girersen ona verdiğimizi sana da veririz».

Veliye İsm-i azam verildiği gibi gayb alemindeki isim ve kün­yesi ile melek, cin gibi ruhani varlıkların isimleri de tarif edilir.

 

  1. “Bil ki Seyyar (yol olan mürid) kendine ‘kün’ (ol) emri verildiği zaman velayetle vasıflanır” yalanı (S.155-156)

     a.Veliye Fenafillah’ta kendisine “kün” (ol) emri verilir iftirası (S.155-156)

     Bil ki Seyyar ancak kendisine ‘kün’ (ol) emri verildiği zaman v e l â y e t le vasıflanır. Bu ise şu âyette ki Allah'ın emridir: «Biz bir şeyin olmasını istediğimiz zaman ona sadece 'ol' deriz ve oluve­rir» (Yasin, 16/40).

Velî irâdesini Hakk'ın irâdesinde yok ettiği zaman kendisine “kün” emri verilir. Seyyar irâdesini Hakk'ın irâdesinde yok edince irâdesi Hakk'ın irâdesi olur. Artık Hakk'ın her istediği, kulun da is­tediği şey, kulun her istediği de Hakk'ın irâde ettiği şey haline gelir.! Şu âyet te buna, işaret ediyor: «Âlemlerin Rabb'ı olan Allah is­temedikçe, siz hiç bir şey isteyemezsiniz»(Kuvviret, 76/30).

 

     23.  Ricalu’l Gayb ‘manevi teşkilatı ve velilerin hükümeti’ iftirası ve sapıklığı (S.187-188) 

Ricalu'1-gayb (ricalullah Merdan-ı Huda, Merdan-ı gayb, gayb erenleri, hükümet-i sûfiyye): Batıni ve manevi hükümet, evli­ya, ermiş insanlar âlemi manen veya hakikaten idare ettiklerine inanılan manevî teşkilat ve   ve­lilerin hükümeti.

Gavs ve Kutub, gavs-ı azam, kut-bu'1-aktâb. ,Bu hükümetin başın­da bulunan en büyük veli. İmâ-mân: Kutbun iki yardımcısı, biri sağında, diğeri solunda otu­rur, sağdaki melekût âlemini soldaki mülk âlemini idare eder, • kut,ub vefat edince yerine iki imam. «Evtâd»: (direkler) dörtler: Biri şarkı, biri garbı, biri kuzeyi, biri güneyi idare ; ederi dört büyük veli. «Abdal», «büdelâ», «ahyar»; yediler, her-birisi yedi iklimden birini ida­re eden velîler heyeti. «Nücebâ»; kırklar halka yardım eden ve onların yükünü taşıyan veliler topluluğu. «Nükebâ»: Üçyüzler, insanları .denetleyen ve gözet­leyen velîler zümresi, murakabe heyeti. «Efrâd»: müstakil çalı­şan veliler, kutbun kontrolunda olmayan gayb erenler.