Muhtelif - 11. Sayfa - Vahdet I Vucud
Din Kardeşlerim
Ayrıca değerli kardeşlerim, din alanında yardımcılarım ve dostlarım! Dine ve İslâm’ın zafere ermesine yardımcı olan kardeşlerim, bir çok dostlarım ve müslüman kardeşlerim, benden Muhiddîn Arabî’nin “Füsûs” adlı kitabındaki saçmalıklarına, batıl görüş ve inanışlarına deliller, bürhanlarla cevap vermemi benden istediler. Vereceğim delillerin kat’i nasslardan ziyade akılcı bir görüşle delil sergileyerek susturmamı istediler. Böylece bu dinsiz mülhidlerin, hakkında kesin nass bulunan her türlü ilhadlarını ve dinsizliklerini susturucu bir cevapla cevaplamamı istediler.
Böyle bir görevi benden isteyen kardeşlerim, bunu aynı zamanda İslâm’ın bir fethi, cihadların da en büyüğü olarak kabul ediyorlar. Çünkü bu tağuta, şeytana, putlara ve şeytanlaşmış olan varlıklara, cibte tapanlarla savaşı bu anlamda önemli ve büyük kabul ediyorlar. Ancak böyle bir şeyi yazmaya başlamam noktasında beni üzen ve endişeye sokan bir takım problemler vardır. Öyle bir şey yazmalıyım ki, bununla bu dinsizlerin saçmalıklarını, batıl görüşlerini su yüzüne çıkarayım, açıklamış olayım, aynı zamanda gerçek tevhid erbabına da bir öğüt sunayım istedim. Bunu, korunmuş mukaddes şehir olan Dımaşk (Şam)’da yazmaya başladım. Bununla şaşı gözlerin önüne, batılı savunanların batıllarını sereyim, böylece zındıklaşmış olanların da sakat görüşlerini yıkmaya bir garanti olarak ortaya koyayım, öyle bir kitap olsun ki, bu, onlar hakkında şu gerçeği haykırmış olsun: “Bunlar kafirlerden de öte kafirdirler. Onlar bu apaçık sapıklıkları yüzünden, Allah’ın, meleklerin ve tüm insanların lanetine uğrasınlar.” Ben, bu vahdet-i vücut görüşünü savunan zındıklarla, sem’î yani Kitap ve Sünnete dayalı delillerle karşı çıkıp münazara edecek değilim. Yine ben bunlara, fıkıh kitaplarındaki rivayetlere dayalı ifadelerle cevaplamaya kalkışmayacağım gibi, âlimlerin buna ilişkin fetvalarına da başvuracak değilim. Cevaplarım bütün bunlardan farklı olacaktır. Benim bu batıl erbabına vereceğim cevaplarım, bu manada hassas deliller ve görüşlerle olması durumunda bunlara herhangi bir yarar ve fayda getirmeyecektir kanısındayım. Aynı zamanda cevabım onları defetme kabilinden, baştan savma da olmayacaktır. Çünkü bu adamlara âyet, hadis, fıkıh ve fetva çerçevesinde cevap verecek olursam, zaten bu adamlar Allah’ın âyetlerini inkar ediyorlar, hükümleriniyse kabule yanaşmıyorlar. Aynı zamanda âyet ve hükümleri kendi görüşleri doğrultusunda yorumlayarak da zaten küfre girmiş oluyorlar. Müslüman âlimlerine de, zahiri âlimlerdir, diye dil uzatıyorlar. Bunlara göre İslâm âlimleri, gerçek anlamda tevhidin, şeriatın ne olduğunu anlayamazlarmış, bunlara göre geri zekalılarmış.
Ben bu adamlarla münazaramı ve tartışmamı kesin aklî delillerle sürdüreceğim. Dine uygun ve felsefî bir çerçevede cevaplarım olacaktır. Aynı zamanda vereceğim cevaplar din ve mezhep erbabında da uygun görülecek. Bu kimselerin safsatadan ibaret görüşlerini red ve inkarım bu yolla olacaktır. Gerçi bu zındık dinsizler, aynı zamanda ileri süreceğim bu delilleri de inkar ediyorlar ve edeceklerdir. Çünkü bunlar, aklın bile açık bir şekilde ortaya koyup kabul edeceği şeyleri de kabullenmekten büyüklenirler.
Ancak bütün bunlara rağmen benim amacım, halkın hemen her kesimi, özeli de geneli, bilgisi de bilgisizi de, gerçeği kavrasınlar, onlarca gerçek anlaşılsın diyedir. Bir de onlar, tasavvuf ehli geçinen bu zındıkların, felsefeci geçinip de vahdet-i vücut görüşünü savunan kafirleri taklide kalkışan tasavvuf ehli zındıkların durumlarını kavramış olsunlar. Çünkü bunların tümü dalalet ve sapıklık vadilerinde dolaşıp duruyorlar. Yüce Allah’ın yol gösteren, hidayete yönelten âyetlerini, kendi muhal batıllarıyla geçersiz kılmaya çalışıyorlar. İslâm’ın müctehid ve değerli imamlarına uymadıkları gibi, aklın açık bir şekilde ortaya koyduğu gerçeklerin peşinden de gitmiyorlar. Onlar kendi sarhoşluklarında başıboş olarak dolanıp duruyorlar. Yine bunlar, kendilerinin allayıp pulladıkları şeyler içinde dönüp duruyorlar. Doğrusu bunların neden oldukları zararları önlemeye, kesin ve şiddetli bir darp, ceza olmadıktan sonra, hiçbir şey önleyecek değildir. Bunların önlerini ancak İslâm devlet başkanlarının kılıçları kesebilir.
Ayrıca bu tasavvufçu geçinen kimselerin kitaplarının ve risalelerinin aşırı bir şekilde takvayı, kalbi Allah’tan başka her şeyden arındırmayı salık vermeleri, tavsiyeleri, samimiyetlerinden olmayıp, kendi murdar ve iğrenç görüşlerini bunlar arasında verebilmek, sunmak ve yaymak içindir. Zındıklıklarına, batıl görüşlerine bir kılıf uydurmaya yöneliktir. Tıpkı felsefecilerin batıl ve yanlış görüşlerini, sakat düşüncelerini, peygamberlere indirilen sayfalar ve kitaplar meyanında sunmaları gibi... çünkü bununla selim olan kalbleri aldatsın istemektedirler. Böyle bir işi başardıklarında da, şu iddia ile ortaya çıkarlar. Bu yola yani tasavvuf yoluna, felsefî görüşlere davet edenler, aslında dinsiz zındıklar değiller. Bunlar samimi ve doğru olan muvahhitlerin (birleyenlerin) ta kendileridirler. Böylece dinsizliği ve ilhadı irşad gibi gösterirler, böyle inanırlar, zındıklığı da doğruluk ve dürüstlük olarak kabul ederler ve inanırlar.
Yoksa, “hariçte, dışta, eşyadan olan mutlak vücudun (varlığın) dışında, hiçbir şeyin gerçekleşmesi söz konusu değildir” diye inananların bu inançları gerçekleşmemiş olur. Çünkü bunlara göre, hariçte görülen tüm varlıklar, hayalden ve seraptan ibarettir. Bunlara göre dışardaki bu varlıkların hiç bir hakikatı, gerçekliliği yoktur. Ne haram için ve ne de helal için ve ne de bu ikisi dışındaki şeyler için bir hakikatten, gerçeklilikten söz edilemez. Yani ahkam bu konuda geçersizdir, bunların bir hakikatı da yoktur. Ayrıca ne bir azaptan, bir cezadan, ne bir kitaptan ve ne de hesaptan asla söz edilemez. Aksine bütün bu saydıklarımız, mülhid dinsizlerce, tasavvufcu geçinen zındıklarca ve felsefecilerce tümü hayaldir, seraptır.
Ayrıca bu adamlar aynı zamanda kendi kendileriyle de çelişiyorlar. Bunlar azabın hakikatte, gerçekte varlığını kabul ediyorlar ama, fakat bu azabı kabul edilişleri, lügatte ve şeriatte gösterildiği gibi değildir. Onlar azap sözcüğünün “Azubet” veya “uzubet”ten alındığını, türediğini, bunu da ceza ve işkence anlamında olmayıp, tatlılık manasında olduğunu savunurlar. Bir meşakkatin, zorluğun ve cezanın varlığının sözkonusu olmadığından dem vururlar. Bunun için de şu saçma gerekçeyle ortaya çıkarlar: Aslında cehennemlikler, cehennem içinde tıpkı, balığın suda rahat ettiği anlamda, nimetler içinde mutlu bir hayat geçirirler.
Bu da göstermektedir ki, kendilerini kamufle etmek ve gizlemek için, şeriatın zahirde kanunlarına tutunananlar, iyilikleri emredip, yasaklarından, kötülüklerinden menedenler, sırf kendilerini kabul ettirmek içindir, bu yoldan batıllarını yaymaya yöneliktir. Dolayısıyla bunların hikmeti elde edip hidayete erdikleri nasıl söylenebilir? Zira haklarında yüce Allah’ın kararı kesinleşmiş olanların, üzerlerine kapı kapanmış olanların, azabı kesinlikle haketmiş olanların hidayetlerinden nasıl sözedilebilsin ki? Rablerin Rabbi olan yüce Allah onlara kesin cezayı belirledikten sonra, hiç hidayette kalabilirler mi?
“Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Lütfü bol olan sensin.” (Al-i İmran: 3/8)
Onların bu iğrençliklerine, saçmalıklarına etraflı bir şekilde girişmezden, onların şüphe ve kuşkularını geçersiz hale sokmazdan önce, bir giriş yapmak, bir hazırlık yapmak isteriz. İsteriz ki, okuyucu bu sayede onların vehimlerinin batıl ve hiç olduğunu, iddialarının asla bir işe yaramadığını ve geçersiz olduğunu öğrenebilsinler. Bunun için de yüce Allah’dan bizi dosdoğru yola iletmesini isteyerek ve bizi bunda başarılı kılarak, konuya açıklık getirmi şolalım. İşte bu yüzden de söze şöyle başlıyoruz:
İslami Okul Okulların En Önemlisi