Muhtelif - 12. Sayfa - Vahdet I Vucud
Giriş
Her şeyden önce bilmemiz gereken husus, İslâm dininin temellerinin şu gerçekleri bilmek, tanımak ve inanmaktan geçtiğidir. Öncelikle Allah’ın varlığını, onun yaratıklarının varlıklarına bakarak, bunu delilleriyle tanımak ve öğrenmektir. Bu da, ancak eşyanın varlığının ve gerçekliklerinin sübûtuna, kesinliğine bağlıdır. Daha sonra bu temele dayanılarak, peygamberlerin, gökten kendilerine indirilen şeriatlerinin sabitliği, gerçekliliği ortaya konur. Dikkat edilirse, İslâm büyükleri, imamlar, Kelam ilmiyle ilgili kitaplarına, öncelikle eşyanın hakikat oluşundan, gerçekliğinden söz ederek işe girişiyorlar. Bununla da sofistlere, milletin kafasına şüphecilik sokanlara cevap vermiş oluyorlar. Çünkü sofistler, eşyanın hakikatini, gerçek oluşunu kabul etmiyorlar. Duyulara, açık ve kesin görüşlere rağmen red ediyorlar. Çünkü ister duyular, ister akıl ve ister şeriat olsun bütün bunlar eşyanın gerçekliliğine, hakikatına tanıktırlar. Bu esaslara göre, eşya gerçekte vardır, sabittir, bu, bilimsel noktadan da gerçekleşmiştir. Dolayısıyla zaten daha önce haklarında azap ve ceza kesinleşmiş olanların vehmine değer vermek de gerekmez. Şu teklif yani sorumluluk dünyasında, mümkün olan varlıklara fanilik erişecek olanların dediklerine değer verilmez. Yoksa arifler nazarında bunlar izmihlali, yok oluşu anlamında değildir. Yani ariflere göre, “Fena fi’t-Tevhid” de fani olmak anlamında izmihlal yok oluş değildir. Bu fani oluş, adeta, güneşin ortaya çıkmasıyla, yıldızların nurunun, aydınlığının kaybolması gibi bir şeydir. Şimdi buna bakarak eşyanın hakikatı yoktur, bu durumda eşya adeta seraba ve hayale benzer, demek ayrı bir şeydir. Fakat bir kimse, yıldızların ışığı ortadan yok oldu gitti, diye kalkıp, güneşin doğmasıyla ortadan yok gibi kaybolan bu yıldızlar gerçekte yokturlar. Bunlar sadece birer serap ve hayalden ibaret şeylerdir, demek birbirinden tümüyle farklı şeylerdir.
Bu durumda böyle düşünen, söyleyen ve kabul edenlerin beyinsizliğine, aklını yitirdiğine karar verilir. Akıl sahipleri, gerçekçi düşünenler, bunlar hakkında bu karara varırlar. Çünkü bunların inançlarına göre, kainattaki aynlar, yani gökler, yer ve bu ikisi arasında yer alan her şey, haricî mevcutlar (varlıklar)’dır. Kainattaki tüm bu şeyler, Allah’ın ilminde sabit olan aynlardır. Allah ise, bunlara göre mutlak vücut (varlık) olup, hariçte değildir. Aksine hariçte görünen şeyler tamamen hayalden ve seraptan ibarettir. Dolayısıyla bunların taayyünleri de, yani kesin birer ayn (şey) oluşları da, bilimsel bir taayyündür, yoksa bunlar aynî anlamda, bir taayyün değildir.
Sen de biliyorsun ki, sofistlerin tüm bu safsatalarına ve saçmalıklarına rağmen duyular, akıl bunlardan birinin muhal ve batıl olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü bu adamlar, duyuların ve aklın açıkca batıl olduğunu gösterdiği şeyi kabul etmekten büyüklük gösteriyorlar. Yani kabul etmiyorlar. Eğer bu adamlar, ayani sabite (Eşyanın henüz varlık dünyasına gelmeden önce ilm-i ilahî’de sabit olan suretleri)yle olan şeyi murad ediyorlarsa, yani yüce Allah’ın ilmi, cisimlerin aynlarının (kendilerinin) zatları için sabit olması bakımından bir zarftır, diyorlarsa, bunun batıl olduğu açık ve ortadadır. Çünkü ayn olan şeyin gerçekleşmesi bakımından sıfatın zarf olması mühaldir. Çünkü sıfat tanıtıcı şeydir. Eğer bunlar, bu ifadeleriyle, yüce Allah’ın ilminin, ayanın hariçte sabit olmaları sözkonusu olmaksızın, ayani sabiteye taallukunu demek istiyorlarsa, bu durumda da yüce Allah’ın, bu şeyi, hariçte yani dıştaki oluşumuna aykırı ve farklı bir şekilde biliyor anlamı çıkar. Bu da doğrusu en uzak bir sapıklıktır, üzerinde daha başkaca bir küfürden söz edilemeyecek derecede büyük bir küfürdür. Çünkü böyle bir şey cehalet yani bilgisizlik demektir, bu konuda yüce Allah’ın bilgisi yoktur, anlamı vardır. Oysa yüce Allah bu gibi şeylerden yüce ve münezzehtir. Yani kainatın hariçte (dışta) tahakkukunu, gerçekliliğini inkardan, yüce Allah münezzehtir. Kaldı ki bu, aynı zamanda duyularla bilinene de aykırıdır, buna karşılık da bir büyüklük taslamaktır. Aynı zamanda bu, nass ile sabit olan hükmü de inkar anlamını taşır. Çünkü yüce Allah’ın kavli şöyledir.
“O’nun zatından başka her şey yok olacaktır.” (Kasas: 28/88) İşte bu şahısların sapık görüşleri kabul edilirse, her şeyin ilah kabul edilmesi durumunda, bu âyetin bir manasının olmaması gerekir. Çünkü bu âyet, bu şeyler yani kainat önce gerçekleşmiş olmalı ki, sonradan da bunların helakinden, ortadan yok olmasından sözetmiş olabilsin. Çünkü helak oluş, ortadan yok oluş, ancak o şeyin önce gerçek bir şekilde var olmasından, tahakkukundan sonra ve hariçte yani yüce Allah’ın zatının dışında gerçekleşmiş olmalarından sonra sözkonusudur.
Bununla da anlaşılmış oluyor ki, Arap şairlerinden meşhur Lebid’in şiirinde sözü edilen batıl da helak manasınadır. Dikkat edilirse Lebîd şiirinde şöyle sesleniyordu:
Aklınızı başınıza devşirin Allah’tan başka her şey batıldır.
Şairin buradaki “Batıl” sözünden helak olucudur, manası vardır. Bu helak da ancak varlık dünyasına geldikten, vücut ve sübût bulduktan sonradır. Yoksa, hepsi Allah’tır, demek değildir.
Ayrıca gerçekçi düşünenler ve hükema diye adlandırılan felsefeciler, hariçte, yani Allah’ın zatı dışında kainatta var olan şeylerin sıfatlarının taayyünü (belirlenmesi) konusunda mutabıktırlar. Yani gerek gerçek düşünürler ve gerekse hakimane düşünenler bu şeylerin hariçteki niteliklerinde müttefiktirler. Gerçi bu kimseler, bu şeylerin sıfatlarının hariçte mevcut olmaları halinde, tayyünleri de aynen dışarıda mevcut yani var olan bir şeydir konusuyla, bu harici mevcutlar (varlıklar) zihinde var olan mevcutlardır. Dolayısıyla, taayyün de (belirlenme de) yine zihinsel bir taayyündür, ya da ilmî bir taayyündür, haricî değildir, noktasında farklı görüşler sergileselerde, temelde ittifak içindeler. Çünkü bunlar da, haricî varlıkların gereklerinden, levazımındandır.
Sonuç olarak taayyün (belirlenme ve var oluş) ister haricî anlamda bir mevcut, ister ilmî (bilimsel) manada bir mevcut olsun, harîcî mevcutların vasıflarındandır. Bu durumda “A’yan’ın taayyünü” hariçte tahakkuk etmiş ve gerçekleşmiş bulunmaktadır. Eğer taayyün ilmî olup da aynî olmasaydı -gerçi asıl konu ayanın hariçte taayyün etmemesi meselesi ise de- iki çelişki arasını bulmak için, böyle bir şey muhaldir, olamazdır. Eğer bir şey sonuç itibariyle muhale yani olamazlığa varıyorsa, bu da sonuçta muhaldir. Yani muhale götüren de neticede muhaldir. Nitekim “Ayanın hariçte taayyününün tahakkuku yani gerçekleşmesi diye bir şey yoktur” ifadesi de buna göre muhaldir.
Mademki vahdet-i vücut mezhebini, görüşünü savunanlar, bunun gerçekleşmesini hep muhallere, olamazlara sarılarak, hep büyüklük sergileyerek savunurlar. Tıpkı akıl tarafından kesinlikle bilinen ve hükmedilen bir şeyin bunlar tarafından kabul edilmemesi gibi, tıpkı yine aklın varlığına, sübutuna hükmettiği bir şeyi inkar etmeleri gibi, tıpkı sofistlerin, şüphecilerin görüşlerine bağlılıkları gibi bunların işleri hep inkardır. Yine tıpkı dinsizlerin Allah’ın âyetlerini reddetmeleri gibi, gerçekçi bir şekilde düşünen akıl sahiplerinin hakkında mutabık kaldıkları şeyleri inkara kalkışmaları gibi hep inkardır. İşte bu sofistler, zındık vahdetçiler, bütün bu suçları işlemişlerdir. Bunlar kendileri için en sağlam kale olarak, tüm batıllarını yaygınlaştırmaya, bunlara revaç buldurmaya çalışmışlardır. Tek sığınakları bu şeni ve iğrenç batıllarını halkın gözünde kabul edebilir duruma getirmektir.
Bu kesim, bu alanda kesin deliller sunmaktan acze düştüklerinde, öncelikle keşif ve ayan olayını ileri sürerek inkara gitmişlerdir.
İkinci olarak da, kendilerinin batıl ve saçma hallerini, korkunç denebilecek ibarelerle, dehşet saçan iftiralarla sunmalarıdır. Onların bu yaptıkları şeylerin benzeri ne kitapta, ne de sünnette yer almadığı gibi, konuya gerçekçi bir şekilde yaklaşan İslâm âlimlerinden de böylesine konuşan birileri çıkmış değildir. Bunu da, sırf şaşılıklarını örtbas etmek, zındıklıklarını gizlemek, bunların batıl oldukları kesin görüşlerle ortaya çıkmasını önlemek ve korumak için bu yola başvurmuşlardır. Ancak insan gerçekçi bir kafayla düşünüp bunların manalarına vakıf olmasından, bunların esaslarına ve dayandıkları şeylere muttali olduktan sonra, bu durumda tüm bu şeylerin akıl ve şeriatçe kabul edilebilir bir yanlarının olmadığını görebilirsin. Hepsini de batıl olduğunu, asıllarının da, ikinci derecedeki şeylerinin de temelsiz olduklarını görebilirsin.
Eğer istersen, bu tarzdaki bir sakatlığı, gerçekten uzak bir durumu öğrenebilirsin. Bunun için de sana Muhiddîn Arabî’nin manevî oğlu Sadreddîn Konevî’nin Fatiha ile ilgili tefsirini okumanı salık veririm.
Bir de bu adamların, aklın varlığı ve sübûtu hakkında kesinlikle hükmettiği şeyi inkar etme iddialarına gelince, bunların bu iddiaları da tıpkı: “Mutlak vücut, vahidî şahsîdir ve harici bir mevcuttur” demeleri gibidir. Oysaki açıkça bilinen bir gerçektir ki, bu, aklî itibarlardan (değerlendirmelerden) ibaret bir şeytir. İkinci derecedeki makullerin (akılca kabul edilebilirlerin) ise, zaten bir varlıkları, vücudu hariçte yoktur. Yani ikinci derecede vaki olan bir şey akledilebilen, anlaşılabilen şeylerdendir. Biz de bu gibi şeylerin örneğin insan, at, ağaç ve taş gibi bir mahiyetlerinin var olduğunu eğer akledemez, anlayamazsak, bu durumda, bu gibi şeylerin bir varlıklarının olduğunu akletmemiz, kavramamız da bizim için mümkün değildir. Bunlar ister küllî (tümel) manada olsun, ister cüz’i tikal anlamda olsun, ister zatî, ister arazî olsun, ikinci derecedeki anlaşılabilir şeylerin (makullerin) varlığından söz edilemez. Çünkü bunlar bu durumda sadece zihinde var olan küllîler durumundadırlar. Bu bakımdan da külliyatın hariçte değil, ancak zihinde varlıkları sözkonusudur. Bu, tıpkı şuna benzemektedir. Adeta Amm yani genel olan şeylerin varlığı, ancak has (özel) olan şeylerin varlığı meyanında varlıklarından söz edilebilinir. Yoksa, has yoksa, orada zaten ammın yani genelin bir varlığından söz edilemez.
Yine bu kimselerin, mutlak vücudun, ikinci derecedeki makullerden vahidi şahsî (tek varlık, tek zat) olmaları ve haricî bir mevcut olmaları, iddiasına gelince, aklın hakim ve egemen olan açıklığına karşı büyüklenerek, hariçteki varlığını inkar etmeleridir. Yine bu, tıpkı onların şu iddialarına benzer. Mutlak vücut yani varlık bunlarca vahidî şahsî (tek varlık, tek zat) olarak kabul ettikleri halde, bunun da şu görünen alemde yayılmış olduğunu, bunlar üzerinde herhangi bir muhalata yani karışım olmaksızın, zahirlerde çoğalmaksızın ve kısımlara, bölünmelere de ayrılmaksızın tekrar edip durduğunu kabul etmekle birlikte yine bu da idrak ve kavrayış ölçüsünde batıldır, geçersizdir. Çünkü herhangi bir şeyin zat açısından eşyada yayılması, bu şeyin ancak eşyaya dağılması ve bölünmesiyle mümkündür. Yani külli bölünmenin, cüz’îlere doğru bölünmesiyle olur. Eğer mutlak vücut yani varlık, vahid-i şahsî (yani tek varlık ve zat) olsa veya vacip olmuş olsa, bu durumda kısımlara ve parçalara ayrılması mümtenidir, olamazdır. Durum böyle olunca, bunun inbisatı yani yayılması da mümteni olur. Ancak yüce Allah’ın feyzinin eşya üzerinde dağılması ve yayılması olayına gelince, bu, vacibin inbisatı yani yayılması demek değildir. Çünkü varlığı vacip olan zatın feyzi, bizzat varlığı vacip olanın kendisinin feyzi yani taşması demek değildir. Aynı şekilde vahidi şahsînin, tek şahsın eşya üzerinde tekrarına gelince, bu, ancak O’nun, o şeyler üzerine ard arda hasıl olmasıyladır. Böyle bir şey de ancak, o şeyin birbirini izleyen tahayyüzatıyla, onlar üzerinde yerleşmesiyle, onlara katılmasıyla olur ki, bu da zaten karışım ve muhalata demektir. Bir teki’in şahıs olarak, hiçbir karışım ve muhalata olmaksızın eşya üzerinde tekrarı da zaten batıl ve geçersizdir. Bunun böyle olduğu da aklın ve kavrayışın açık ölçüsüyle bellidir. Yine herhangi bir şeyin görünenlerde veya benzerlerde çoğalması meselesine gelince, bu, o şeyin parçaya veya parçalara bölünmesi demek değildir. Benzerlerde veya görünenlerde hiçbir bölünme olmaksızın çoğalması konusu da aynı şekilde aklın açık delilleri karşısında batıldır, geçersizdir.
Meselâ vahidî şahsî denen tek varlık, eğerahsî bir ceset olsa, bu durumda o, bu kainatın vücudu yani varlığı demektir. Böyle olunca da, vacibin temelde kainat üzerinde bir etkisinin olmaması gerekir. O vacibin yerin ve göklerin ve bu ikisi arasındaki şeylerin yaratıcısı olmaması icabeder. Çünkü bu durumda yaratıcının kainattaki şeyler üzerinde bir tesiri yok demektir. Böyle olması halinde, kainatın var olmasında yaratıcının tesiri yok demek olur. Çünkü bu adamlara göre bu şeyler de zaten vacibin kendisidirler. Şurası gayet açıktır ki, bir şeyin bizzat kendi kendini etkilemesi, mahiyetlerini değil, kendini etkilemesi de aynen mümtenidir, olamazdır. Felsefecilere ve vahdetçi olup felsefeci geçinenlere göre ‘mahiyetler, herhangi bir yaratanın, ortaya çıkaranın çıkarmasıyla değildir’ söz ve görüşleri de kesinlikle batıl ve geçersizdir. Çünkü böyle bir görüş, sanii yani yaratanı tamamen atalete uğratmaktır, devreden çıkarmaktadır. Aynı zamanda bu, mevcudun yani varolmuş olan şeyin varlıktan (vücuttan) türediğinin de olamazlığını gerektirir. Çünkü sıfat yani nitelik, zat ile kaim olan yani zat ile varlığını sürdüren manalardan doğmuştur. Yoksa bu, zatta meydana gelen bir şey değildir.
Eğer vücud denen varlık, bizzat varlığı vacip yani zorunlu olan olsaydı, o zaman o vücudun yani varlığın da bizzat kendi adına bağımsız olması gerekirdi. Böyle olması halinde ise, başkası vasıtasıyla ona bir sıfat yani vasıf olarak varlığını sürdürmesinin de bir anlamı olamazdı. Kaldı ki bu durumda da varlığın ikiliği ve çokluğu mümtenidir, yani olamaz olurdu. Çünkü böyle bir durumda, vücut yani varlık lafzı (sözcüğü) varlığı vacip yani zorunlu zatın alemi (özel ismi) olurdu. Örneğin “Celaletün” sözcüğü gibi. Koşkusuz, “Celale”tün sözcüğünün iki ve çok olması, yaniö ikili ve cem’i (çoğulunun) olması da mümtenidir, olamazdır.
Eğer mevcudun (varolmuş olanın), ikil ve çoğul olmanın varlık adına türemiş olduğu hem di., hem örf ve hem şeriat bakımlarından doğruluğu kabul edilmesi durumunda, bundan şöyle bir şey çıkmış olur: “Allah, bizzat varlığın kendisidir” sözü kesinlikle batıl olduğu ortaya çıkar. Aynı zamanda durumun böyle düşünülmesi durumunda, zat yönünden varlığı vücip olanın mümkün (olabilir) olan şeylerde birleşmiş olması, ittihadı gerekir. Yani haricî varlık açısından böyle olması icabeder. Çünkü “vücût yani varlık, zat itibariyle, kavram bakımından mahiyete aykırı olmasına rağmen, zatı yönünden mahiyetler müttehiddir, birleşmiştir” düşüncesi kabul edilince bu, mahaldir. Burada “kavram bakımından aykırı” ifadesinde demek istenen, bunlardan birisinden anlaşılan, ötekisinden anlaşılandan başkası değildir, demektir.
Kuşkusuz, varlığı vacip olanın mümkünle ittihadı, birleşmesi, hatta bu bir tek de olsa, muhaldir, olamazdır, küfürdür, dalalet ve sapıklıktır.
O halde, “Vacip varlığın tüm kainatla birleştiği, tevhid ettiği” konusunda nasıl düşünmek gerekir? Kaldı ki, böyle bir durumda mümkün yani olabilir olan varlıkların zatları (kendileri)yle ilgili duyularla anlaşılabilen taaddüdü (sayısal) yönünün ortadan kalkmasını gerektirir. Yine mütemasil (benzer, denk) ve birbirleriyle çelişen vasıfların da taaddüd etmemesi gerekir. Çünkü şahısta vahdet-i vücut, aynı zamanda bu şahsın kendisiyle irtibat kurduğu, alakalandığı şeylerde de vahdeti, aynı vücutta birlikteliği gerektirir. Aksi takdirde, vahidin yani bir tek olanın şahısta ittihadı, birleşmesi, tevhidi, değişik şeyler vasıtasıyla meydana gelmiş olacaktır ki, yine bu da muhaldir.
Kuşkusuz “Mevcutların zat ve sıfatlarından duyularla anlaşılabilir taaddüdü (sayısal çokluğu) ortadan kaldırır” sözü ve görüşü sadece saçma bir safsatadan ibarettir. Bunların batıl ve geçersizliğine tüm kainat, yer ve gökteki tüm varlıklar tanıktırlar.
Ayrıca bu adamların, akıl yönünden sübûtu ve varlığı zorunlu olarak kabul edilen ve duyuların da hakkında bu anlamda zorunlu olarak hüküm verdiği şeyleri kabul etmemeleri, reddetmeleri savlarına gelince, bu düşüncedekilerin bu savları da tıpkı, varlıkların bizzat yani zat itibariyle çoğalamayacakları, bunu da kabul etmemeleri gibidir. Yine varlıkların tahakkuunu kendi savlarına göre reddetmeleridir. Bunların savlarına göre kainattaki aynlar (şeyler, varlıklar), ki bunlar bu ifadeleriyle haricî mevcudatı (var olanları), Allah’ın bilgisinde ve ilminde sabit olan aynlar (ayan-ı sabite) olarak kabul ediyorlar. Yoksa hariçte varlıklar olarak kabul etmiyorlar. Aksine eşyanın hariçte yani dıştaki varlıkları, görüntüleri sadece hayaldir ve seraptır. Evet vahdetçiler bunu söylüyorlar.
Aslında bu şeyleri tümüyle batıl ve saçma, safsata olmakla birlikte, bu bizzat safsatacı soytarıların mezhebidir, görüşüdür. Amacı da İslâm dinini kökünden yıkmak, şeriatıa ve hükümleri geçersiz kılmaktır. Nitekim biz bu konuyu bu çalışmalarımız sırasında açıklayacağız.
Bu kesimin yüce Allah’ın âyetlerini inkarı meselesine gelince, bu da onların: “Allah, kainatın vücudu, varlığıdır, kendisidir. Kainatta yerle, göklerin ve ikisi arasındaki şeylerin bir yaratanı olmaz” tarzındaki görüşleridir. Nitekim benzer ifadeleri daha önceden de geçmişti. Bu sözden anlaşılan odur ki, kainattaki görülen şeylerin tümü yalnız hayalden ve seraptan ibarettir. Aslında bunların hakikat olması diye bir şey yoktur. Hariçte bunların hakikat oluşundan söz edilemez. Bu itibarla hariçte ne melekler, ne de peygamberler, ne veliler, ne de ümmetleri, ne şeriatler ve ne de dinleri, ne cennet, ne de cehennem, ne korkutanlar, ne de müjdeleyenler, ne sevap ne de ceza, evet bunların hiçbiri hariçte yoktur. Bunların tümü hayalden ve seraptan ibaret şeylerdir. Bu konuda Rabbim şöyle buyuruyor:
“De ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah ve yanında Kitab’ın bilgisi olan peygamber yeter.” (Ra’d: 13/43)
İslami Okul Okulların En Önemlisi