Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Asıl Meseleye Gelince - Vahdet I Vucud - 14. Sayfa

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

Asıl Meseleye Gelince

 

Şimdi tüm bu anlattıklarımız şeyleri (neredeyse bulmacaları) eğer makam olarak anlayabilmiş ve değerlendirebilmişsen, artık bundan böyle söze başlayarak deriz ki:

Aslında ne din ve ne de felsefik noktadan hiç bir önemleri ve de varlıkları olmayan kimi felsefeci geçinenler ve bir takım da tasavvufçu geçinen bir topluluk, şu görüşü savunur oldular: “Yüce Allah’ın kendisi bizzat mutlak vücûttur, varlıktır, tüm görünen şeylere yayılmıştır.” Yani varlık olarak kendisi herhangi bir şey şarta bağlı kılınmamıştır. Aynı zamanda akıl ve duyma gibi bir şey de aranmamıştır.

Akıl meselesine gelince, bunun vacip olarak ademi ve madumu yani, yokluğu, bulunmaması caiz değildir. Çünkü bu, ortadadır. Yine saf ve öz varlığın, mümkünlerin varlığına muhalif olan bu öz varlığın vücudu yani varlığı da olamazdı. Çünkü felsefecilere göre, o zatın hakikatı, öz bir varlıktır, kendi zatıyla hem aynen ve hem zihinsel olarak, kendisini var edecek bir faile gerek ve ihtiyaç duymaksızın veya akılda kendisiyle kaim olabileceği, ayakta durabileceği bir mahal, yer olmaksızın varlığını sürdürmesi, hakikatte ve gerçekte hususî ve mümkünler için değişik olan gerçeğe aykırıdırlar. Bunların mümkünlerde ortak olmaları, mutlak vücuda arzolunmaları yönündendir. Bu mutlak vücut yani varlıksa bizzat kevn yani kainattır. Yoksa aynlarda demek değildir. Onlar bunun adına (Vücudu Baht) yani öz varlık adını veriyorlar. Bunun için de şu koşulu getiriyorlar. Bu öz varlık, herhangi bir hakikatle (gerçekle) kaim olamaz. Hatta akılda bile olsa, yine de olamaz. Yani klen bile bunun düşünmek olamaz. Tıpkı mümkün olan varlıkların akılda düşünülmesi gibi değildir. Aslında has yani öz varlık, eğer mutlak vücutla birlikte alınırsa, değerlendirilirse, bu mürekkeptir (bir bileşiktir) veya soyut olarak sunulan bir şeydir. Dolayısıyla bu, zorunlu olarak, mukayyed olanın (kayda bağlı bulunanın) mutlaka muhtaç olması anlamında, bir ihtiyaç içindedir.

Aynı zamanda kelamcıların savundukları gibi, vücibin, mevcut bir hakikat olması da caiz değildir. Çünkü vacibin hakikatı (gerçekliliği) akıllarca anlaşılabilir durumda değildir. Bizzat onu gerektirdiğinden bu, böyledir. Bu, mefhum yani kavram yönüyle böyledir. Yoksa hüviyet noktasından değlidir. Tıpkı mümkünlerde var olduğu gibi. Gerçekten vacip olan şey, mahiyet ve vücut yönünden bunların toplamıyla, o zaman bunun terekkübü yani bir bileşik olması, hatta aklen de olsa, böyle olması gerekir. Eğer bunlardan birinin alınması halinde, o zaman bu şeyin zorunlu olarak, vücutta tahakkuk edebilmesi, gerçekleşmesi için mahiyete gerek duyar. Vacip için adem ve madum olamaz yani mümteni olunca, has (öz) varlık ve var olan hakikat (hakikatı mevcude) olmayınca, yani vacibin bunlar olması durumunda varlığının olamayacağı kabul edilince, bu durumda artık mutlak vücut (varlık) gündeme girer.

Bunun cevabına gelince: Bu ya,

a) Vacip varlık, vücudu gerektiren zatı ‘maruz’dur. Bu görüşü ileri sürenler Kelamcılardır. Yani buna göre vacip olan şey, zatın kendisidir. Herhangi bir zat ve vücut olmaksızın var olan zatın kendisi. Bu da terkibi, bileşik olmayı gerektirmez. Vücudun (varlığın) vacipliğiyle ilgili yanlış bir söz ileri sürmek, zatın, vücudu (varlığı) kendisine vermesi açısından başkasına muhtaç olduğudur. Vücudun (varlığın), zattan başkasına ihtiyaç duyması, onun zat için meydana gelmesi itibariyledir. Yoksa varlığın yani vücudun o zata olan ihtiyacından değildir. Zira “vacibü’l-vücudun” yani varlığı zorunlu olanın manası, zatı, onun varlığını gerekli kılan demektir.

b) Felsefecilere göre: Bunlar da, vacip zatın, arzolunan öz vücut (varlık)tır diyorlar. Yani mutlak vücuda arz olunan öz (has) vücut.. Dolayısıyla vacip olan varlık, o arz olunan (maruz) olandır. Mutlak varlıksa, varlıkta kayıtlanmaya gerek duyandır. Oysa aksi doğru değildir. Yani mukayyed’in mutlaka ihtiyacı yoktur ya da öz’ün mutlak varlığa ihtiyacı yoktur.

Evet, eğer amm, has için zatî olarak olacaksa, bu durumda taalluku yönünden hassın ona ihtiyacı vardır. Ancak bu, vacip ve mümkünler için has (özel) olan vücutlar (varlıklar)’a arız olması durumunda, o zaman böyle bir şey olamaz.

Açıklamalarına göre, has olan vücutların tümü, muhtelif yani değişiktir, bizzat kendi başlarına çoğalabilen hakikatlerdir. Yoksa mücerred yani soyut anlamda ifzanın (taşmanın) arız olması demek değildir. Tıpkı mutlak vücuttaki gibi. Çünkü bunun mütemasil ve hakikate uyum sağlaması için bu, gereklidir. Yoksa ayırımlara, bölümlere ayırmakla değil.. Bunun da nedeni, mutlak vücudun, ona cins olması bakımındandır. Aksine o, bir arızdır ve onun için de ondan ayrılamayacak derecede gereklidir. Bu, tıpkı güneş aydınlığıyla, kandil aydınlığı gibidir. Bunun her ikisi de hakikatte ayrı ayrı şeylerdir, ama gereklilikte ise, aydınlık saçmaları bakımından müşterektirler, ortaktırlar. Aksi takdirde her bir özel vücut (varlık) için, özel bir isim olamazdı. Tıpkı mümkün olan şeylerde, bunların kısımlarında ve arazın kısımlarında olduğu gibi, işte bu ve benzeri şeyler de böyledir. İşin bu yönü şöyle bir vehme götürmüş oluyor. Vücudatın yani var olan şeylerin çokluğu ve ayrı ayrı oluşları, kendisine arz olunan mahiyetlerin mücerred izafedilmesiyledir. Örneğin kar beyazlığının şu ya da buna verilmesi gibi, yine şu kandilin aydınlığının şu ya da bu varlığa izafesi gibi. Oysa durum hiç de öyle değildir. Kainat kavrayışında has (öz) vücutların (varlıkların) müşterekliği, kainat kavrayışında vacip ve mümkünler içindir. Yani mutlak vücudun, kaim olmayan harici bir şeyde, maruzata yani arazlara katılmasıdır. Has yani özel vücut (varlık) buna ne hariçte (dışta) ne de akıl içinde gerek duymaz.

Ancak Kelamcılar, felsefecilerin ileri sürdükleri görüşleri reddettiler, kabul etmediler. Kelam bilginlerinin felsefecileri reddi şöyle olmuştur: “Biz, has (özel), mücerred olarak sunulan vücudu yani varlığı düşündükten sonra, bu defa böyle bir varlığın vücudunu yani varlığını ayanda (aynlarda, eşyada) arar ve isteriz. Bu da bu durumda, kendi hakikati ya da gerçeğine zaid yani ondan fazla bir varlık olmuş olur.”

Fakat yine bu kesimin delil olarak sem’î delile dayanmaları ve bunun için de yüce Allah’ın şu âyetini delil göstermeleri konusuna gelince, bunun cevabını da sunacağız. Önce âyetlerin meallerini verelim:

“Nerede olsanız, O sizinle beraberdir.” (Hadîd: 57/4)

Bir başka âyette de şöyle buyuruyor: “...Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka O, onlarla beraberdir.” (Mücadele: 58/7)

Şimdi bunun cevabına geçelim. Âyette yer alan “Maiyyet” yani beraberlik, birliktelik, burada bizim anladığımız anlamda vücutta vahdet ve birlik, beraberlik demek değildir. Bu, âyetten tüm tefsir bilginlerinin de anladığı manada “Ezelî ilmi ve bilgisiyle beraberlik” manasınadır. Yoksa bizzat, zatın kendisi anlamında değildir. Çünkü aynı anda bir tek varlığın (zatın) her yerde olması olanaksızdır, muhaldir. Buna göre, yukarıda mealleri sunulan âyetler, aşağıdaki sunacağımız âyetlerle çelişmiş olmuyor mu? Bakınız sunacağımız âyetlerde yüce Allah neleri buyuruyor; Hz. Mûsa’ya hitaben:

“Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim; işitir ve görürüm.” (Tâ Hâ: 20/46) buyurmuş. Yine:

“O (Muhammed) arkadaşına (Ebu Bekir’e), üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir.” (Tevbe: 9/40) buyurmuş ve yine bir diğer âyette de:

“Çünkü Allah (kötülükten) sakınanlar ve güzel amel edenlerle beraberdir.” (Nahl: 16/128).

Evet meallerini sunduğumuz bu âyetlerin tümü: “Nerede olursanız, O sizinle beraberdir.” (Hadîd: 57/5) ve: “..nerede bulunurlarsa bulunsunlar, mutlaka O, onlarla beraberdir.” (Mücadele: 58/7) âyetleriyle çelişiyorlar. İlk âyeti ele alırsak, durumunda göz önünde tutulmasıyla, yüce Allah Hz. Mûsa ile Hz. Harun’un yanında, onlarla beraberdir. Yoksa Firavun ve toplumuyla değil.

İkinci âyeti değerlendirdiğimizdeyse, yüce Allah’ın Hz. Peygamber (s.a.v.) ile Hz. Ebu Bekir (r.)’le birlikte olduğu, düşmanlarından Ebu Cehil ve başkalarıyla beraber olmadığını öğreniyoruz.

Üçüncü âyetler de yüce Allah’ın yeryüzünü fesada verenlerle, zalimlerle beraber olmayıp da, kötülükten sakınanlarla yani takva sahipleriyle ve güzel amelde bulunanlarla beraber olduğunu öğreniyoruz.

Eğer, âyetin manası, yüce Allah zatıyla (varlığıyla) her yerde vardır olmuş olsaydı, bu takdirde, kesinlikle tenakuz ve çelişki meydana gelmiş olurdu.

İster kelam bilginleri olsun, ister felsefeciler olsunlar, hepsi de vahdet-i vücutcuların aksine, bu âyetin onlarca vahdet-i vücut manasında anlaşılmasının batıl oluşunda ittifaka varmışlardır. Çünkü vahdetçilere göre ya da vücudiyyeye göre, “yüce Allah mutlak vücuttur, varlıktır” diyorlar, ancak vahdet-i vücutcular da, felsefecileri, görüşlerinde yalancı olmakla suçluyorlar. Bunların iddialarına göre felsefeciler, bir çok konuşmalarında, yüce Allah’ın mutlak varlık olduğuna ilişkin, remz ya da sembol olarak ileri sürdüklerini iddia ediyorlar. Yani bunlar da “yüce Allah, mutlak vücud yani varlıktır, demektedirler” diyorlar ve hemen buna ek olarak da: “Nitekim felsefeciler, vacib zat, bizzat vücudu baht (has ve öz varlıktır) demektedirler.” diyorlar. Buradaki vücuttan kasıt, herhangi değişen ve aslında bir kayda bağlanmayan vücuttur, diyorlar. Böyle bir koşul ileri sürüyorlar.

Bunun da cevabı şöyledir: Bunların açık bir şekilde, doğrusu vacip zat, has (öz) olan vücut olup, bu da hakikatte yani gerçekte mümkün olan şeylerin varlığına muhaliftir, aykırıdır. Bu şu haykırışı gündeme getiriyordur. Onların vücudu bahttan (öz varlıktan) maksatları ve bir de “O, zatıyla başkalarının kaim olduğu (ayakta durduğu), aynı zamanda kendisini ayakta tutabilecek bir hakikate ihtiyaç duyan varlık (vücut) değil koşulunu getirmeleridir. Tıpkı, mümkün varlıkların ona olan ihtiyaçları gibi. Oysa mutlak vücudun değil.

Şimdi onların bu türden görüşlerini sunmaya devam edelim. Bu görüşlerden biri de “Vücut (varlık) mahza hayırdır”, çünkü şer yani kötülük, varlığı meydana gelmemiş şey mahiyetindedir, tıpkı cehalet ve körlük gibi. Veya mevcut (varolmuş olan) bir kemalin (olgunluğun) ademi (yokluğu) mahiyetindedir. Tıpkı meyvelerin soğuk almaları sonucunda istenilen olgunluğa erişemeyip asıl değerlerini yitirmeleri gibi..

Bunun da cevabı şöyle olmuştur. Bir varlığın (vücudun) mahza yani sırf hayır (iyilik) olması, onun vacip olmasını gerektirmez. Bundan böyle bir sonuç çıkmaz. Çünkü bu, vacibe denk olan gerekli şeylerden değildir.

Yine bir başka görüş de şöyledir: Varlık (vücut) kendisi için ne bir zıd ve ne de ber denk düşünülmeyen ve akledilmeyen şeydir. Evet bir de böyle bir görüşleri vardır bunların. Şimdi bu zıd ve denk meselelerini ele alalım.

a- Zıdlık meselesine gelince. Bu konuda cumhurun görüşü şöyledir. Bir varlık yani vücut, kuvvette denk bir mevcudun bir başka mevcuda denkliği varsa, bu, aynı zamanda ona bir engel oluşturur. Çünkü vücut (varlık) -vücuda arzolunması anlamında mevcut olarak farzedilmiş olsa bile- mevcutlardan herhangi bir şeyin ona bir engel oluşturması düşünülemez. Ancak cumhura göre değil de, hassa yani özel kesim nezdinde, bunun mevzu itibariyle (varolunması yönüyle) başka bir şeyde iştiraki, ortaklığı, birlikteliği olamaz. Çünkü vücutla mevcudun bir arada içtimaı yani toplanması mümtenidir, olamazdır. Mevzu: O şeyin ayarında ve yerinde olması itibariyle, halden müstağni (hale gerek duymayan) mahaldir, yerdir. Bu ise vücud için yani varlık için düşünülemez. Çünkü vücut olmaksızın “şey” adına mahal olmaz.

b- Misl (denklik-benzerlik) meselesine gelince: Bu, hakikatin tümünde bir başka şeye katılımı olanın, iştiraki olan zat demektir. Bu, hem hakikat ve hem varlık yönünden tümüyle bir başka şeye katılması anlamını taşır. Yoksa burada yalnızca “Zat” demek değildir. Çünkü zat denince hem vücut ve hem adem (var oluş ve yok oluş) gibi nitelikleri taşıyan akla gelir.

Vücut yani varlık sırf vücut olması yönünden bu iki şeyden biriyle (var oluş ve yok oluşla) tanınan değildir. Bu bakımdan varlık yani vücut adına, akılda bir vücut oluşturulur. Böyle olması durumundaysa, o şey “zat” olmuş olur. Bu takdirde, bu şeyin sübutu yani var olması o şeye bağlı kalmış olur, o şeyin muteber kabul edilmesi durumunda, varlığı ona bağlı olanın da durumu o sayede var olmuş olur. Yoksa o şeyle vücut bulur demek değildir.

İşte işin bu noktasında, o şeyin vücut olması bakımından, aynı zamanda zat olmamasının bir yanlışlık ve olamazlık yönü de yoktur.

Bunun cevabı da şöyledir: Vücudun (varlığın) vacip olması durumunda vücut için bir zıdlık ve misil yani denklik olmasını gerektirmez. Çünkü anılan manaya göre mümkün yani olabilir olan bir çok şeylerin ne zıdları ve ne de denkleri vardır. Çünkü herhangi bir cins, kendi varlığının hakikatı ve gerçekliliği noktasından tümüyle bir başka şeyle özdeşleşmesi, ona ortak olması diye bir durum olamaz. Çünkü bunun bir dengi yoktur. Gerçi bu şey aynı zamanda kesinlikle mümkün olan varlıklar arasındadır. Nitekim bu husus, mislin yani denkliğin olamazlığı mümtenidir, diye ileri sürenlerin bu tür ifadesinin memnu yasak ve olamaz olduğunu açıklayanlar böyle bildirmişlerdir. Çünkü O şeyin zat olmamasıyla birlikte hem vücut (var oluş) ve hem adem (yok oluş) bakımından bir vücut olması noktasından, dolayısıyla vücudun böyle bir vasfı, niteliğinin olmaması, zatın da olmaması demek değildir. Aksi takdirde herhangi bir şeyin zat yönüyle hiçbir şey olmaması vacip olurdu. Çünkü tüm mahiyetler, sırf mahiyet olmaları yönünden, vücut ve ademle nitelenmezler, bununla tanımazlar.

Bunların bir başka görüşü de şöyledir: Vücud’un cinsi yoktur. Çünkü bundan daha genel bir kavram olamaz. Olamaz ki, bunun için bir cins olabilsin. Ya da bir ayırım (farklılık) olabilsin. Çünkü bu, mürekkep (bileşik) değil, basittir. Eğer basit olmamış olsaydı, cüzleri yani parçaları da vücut ya da mevcut olsalardı, bu durumda zorunlu olarak bir şeyin kendi nefsi üzerine takaddümü (geçmesi) sözkonusu olurdu. Yani hariçte cüzün (parçanın) kül üzerine taküddümü sözkonusu olurdu. Ancak terekküp yani bileşiklik haricî yani dışsal bir terekküpse böyle olur. Yok terekküp eğer zihinselse, o zaman da zihinde oluşmuş olur. Fakat bu da adem veya madum durumundaysa, bu takdirde bir şeyin, kendisiyle çelişkiye düştüğü şeye takaddümü gerekir. Bu her iki çözüm yolu da muhaldir, olamazdır.

Bu durumda gerçek (aynen) veya zihnen herhangi bir cüzü olmayan şeyin vacip olması gerekir, böyle bir şeyin varlığı sabit olmuş olur.

Bunun da cevabı şöyledir: Herhangi bir şeyin basit olması ve bir cüzü olmaması sebebiyle, o şeyin vacip olması gerekmez. Nitekim cüzün basitliği konusundaki açıklamalarda böyle söylemişlerdir. Yani basitlerin cüzleri, eğer vücutlar olmuş olsalardı, bu durumda bir şeyin kendi nefsi üzere tekaddümü gerekirdi ki bu, memnudur, olamaz.

Ancak şöyle bir şey gerekmiş olur. Eğer mutlak vücut (varlık)’ın kendisinde terekküp (bileşiklik) farz edilmiş olsa, bizzat cüzlerin mahiyetlerinin kendisi olması ya da onu ayakta tutması bakımından böyle bir terekküplük farz edilse bile bu da memnudur. Çünkü bunun cüzlerinin özel vücutlar olması ve hakikat itibariyle mutlak vücuda muhalif olmasının caizliği sözkonusudur. Nitekim, bu hususu, mevcutları için var olan özel vücutlar konusunda böyle açıklamışlardır. Bunların da mecmuundan yani toplamından vücut meydana gelir, varlık oluşur. Nitekim insan cüzleri de mahiyetleri itibariyle, insan için hakikate aykırı ve farklı düşen şeylerin parçalarından oluşmuştur. İşte insan hakikatiyle mahiyet itibariyle tamamen apayrı olan bu şeylerin tümünün bir araya gelmesiyle, insan meydana gelmiştir.

Kısaca şu sunduğumuz görüşlerin neticesinden çıkan sonuç, yani bunların mukadematını, öncüllerini, meseleye girişteki gerekçelerini bir an için var saysak, bu takdirde hemen her vacibin ve vücudun bu yukarıdaki manalarla vasıflanması gerekir. Sonuçta da deriz ki, vacip olan zat da bu gibi vasıfları ve manaları taşır, vücud da aynen bu manaları taşır. Bu iki gerekçeye göre, ikinci şekil adına bir sonuç çıkmamış olur.

Örneğin, eğer insan hayvandır ve her kısrak (at) da hayvandır varsayımından hareket edersek, bu durumda aynı zamanda insanın at olması da gerekirdi, böyle bir sonuç da çıkardı. Oysa böyle bir sonuca varmak batıldır.

Bu işin gerçek yönüyle, bütün bu şeylerin mutlak vücut için gerekmesi, o şeyin aynı zamanda vacip olmasını da gerektirmez. Bu şeylerin vacip için ve ona denklikleri açıklanmadıkça, ortaya konmadıkça, onun da vacipliği sözkonusu değildir.

Bir de bunların ileri sürdükleri şu meseleye gelince, eğer mutlak vücut kalkmış olsa, buna bağlı olarak her şey, her vücut, hatta vacibin kendisi de ortadan kalkar. İşte bu bakımdan onun kalkması mümteni olur. Böyle olunca da, o da vacip olmuş olur. Bu bir bakıma mugalatadan, laf kalabalığından ibaret bir şeydir. Yani başka bir şeye benzer olanı, zata benzerlikle işi birbirine karıştırarak karman-çorman duruma getirmek gibi bir şeydir.

Çünkü vücût yani vaciplik meselesi, eğer zatı için ademin imtinaı (olamazlığı)nı gerektirirdi -ki, bu da memnudur-. Aksine onun tamamen kalkması, aynı zamanda o şeyin ferdlerinin de bazısını ortadan kalkmasını gerektirir ki, o da vaciptir. Tıpkı ilmî ve alemşumûl olan şeylerden vacip için gerekli olan şeyler gibi.

Şöyle bir soru sorulabilir. Bir şeyin kendisiyle çelişen bir şeyle nitelenmemesi durumunda, o şeyin zatı için de o, mümteni olur. Buna ne dersiniz?

Bizim buna cevabımız şöyle olur. Mümteni demek, bir şeyin, kendisiyle çelişen bir şeyle vasflanması, tanınması demektir. Yani bunu, o şey üzerine muvafakat etmeye hamletmek anlamında söylemiş olmaktadır. Bu, bizim şu ifademiz gibidir. “Vücut (varlık) ademdir, yokluktur. Yoksa bu, iştikakla, türemekle değildir.” Yine bu bizim şu ifademize benzer: “Vücut, madumdur.” Nasıl olmasın ki, felsefecilerin ittifakına göre vücut, aklî olan itibarlardan, değerlendirmelerdendir. Ki bu aklî değerlendirmelerin hariçte vücudu (varlığı) yoktur. Nasıl anlaşılabilir ki-felsefeciler, ifadelerinde, “Vacip, mutlak vücud”dur diye işaret ediyorlar. Bununla birlikte onlar:

İlk olarak: Vacip olan zat, vücudu baht (halis, öz varlık)’tır. Aynı zamanda mümkünlerin mutlak vücut için var olmaları gibi, mümkinler için var olan has (öz) vücutlar (varlıklar) gibi maruz olan öz vudun kendisi bizzat vaciptir.

İkinci olarak da: Vacip olan şey, hariçte yani dışta tahakkuk edendir. Oysa mutlak vücut ise, akli bir itibardır, değerlendirmedir. Bunun hariçte yani dışta bir varlığı da yoktur. Çünkü bu, ikinci derecede akledilebilen şeylerdendir. Bu durumda olan şeylerinse, bunların sırasında ve hizasında hariçte bir şey olamaz. Tıpkı küllî, cüz’î ve zatî olan şeyler gibi. Zira bunların tümü, zihinde oluştuktan sonra, eşyanın hakikatına, gerçekliklerine eklenen şeylerdir. Yoksa hariçte bir şey yok ki, o hem küllî, hem cüz’î, hem zatî ve arazî olabilsin. Örneğin hariçte vücut yani varlık insan ve siyahlık gibi...

Üçüncü olarak: Vücut yani varlık, Vacip ve Mümkün diye ikiye ayrılır. Çünkü bir varlık şayet, herhangi bir sebebe yani nedene ihtiyaç ve gerek duyarsa, bu, mümkündür. Yok, böyle bir şeye gerek duymazsa, o da vaciptir. Bu, aynı zamanda Kadim ve hadis bölümlerine de ayrılır. Eğer vücut, gayr (başka bir şeyle) geçmiş veya ademle sebkat etmişse, bu türden varlığa hadis denir. Eğer vücut için başkalık ve adem söz konusu değilse, buna da Kadîm denir. Şurası da gayet açıktır ki, vacibin vacibe ve mümküne, vacibin Hadis ve kadime ayrılması sözkonusu değildir. Vacip bu anlamda kısımlara ayrılamaz.

Dördüncü olarak: Şahsî mevzuat (varlıklara ad olması itibariyle) bu, çoğalır, artar. Örneğin Zeydin ve Amr’ın (Ametle Mehmed’in) varlığı gibi. Bir de türler açısından çokluk gösterebilir. Örneğin, insan ve at gibi. Ayrıca cinsiyet yönünden de çoğalma görülür. Örneğin hayvanların varlıkları gibi. (Canlı varlıklar gibi.)

Beşinci olarak: Varlık üzerinde bir kuşkunun konması, böyle bir düşüncenin ileri sürülmesi gibi.

İşte bütün bunlar, yüce Allah hakkında muhaldir, O’nun hakkında böyle bir şey ileri sürülemez. Eğer vücudiyye yani varlık olma noktasında, bu şey, yani mutlak vücud (mutlak varlık) küllî (tümel) bir kavramdır, bunun dışta, aklın dışında düşünülmesi söz konusu değildir, diye bir şey arız olur, bu anlamda bir ifade gündeme gelirse, sadece zihinlerde var olan bir şeydir, denirse, bu durumda, o varlık, zihinler yokken sadece sırf bir madum yani yokluk idi. Aynı zamanda bununla ilgili olarak bir çok ve hem de sayılamayacak derecede ferdlere sahiptir. Bu zihinler, eşyanın en iyi bilinen ve tanınan şeyleridir.

Vacipse, hariçte varlığı mevcuttur, vardır, bunun künhünü de kimse bilemez, çünkü künhü bilinemez. Bu, gerçeği, tüm seçkin zatlar açık bir şekilde itiraf etmişlerdir. Aynı zamanda o, adem (yokluk) la karşı karşıya olmayan ve bir tek olan zattır. O, ne ecza (parçalar) olarak ve ne de cüzler olarak temelde çoğalmaz, O’nun zatı için artma ve çoğalma sözkonusu değildir. Varlık itibariyle O, kainatta asla hiç bir şeye ihtiyaç duymaz.

Eğer vacip, bizzat mutlak vücud olmuş olsaydı, bu durumda vacibin, mevcutlar (varlıklar) arasında, hakkında şüphe ile söz edilen küllî (tümel) bir müşterek (bileşik) olması gerekirdi. Aynı zamanda, ikinci derecede makuller arasında sayılan bir şey olurdu. Bu da hakikat olurdu. Vacip, zorunlu olan şeylerin en açıkça olması gerekenidir. Çünkü mutlak vücut, akıllıca düşünen kimselerin icmaıyla, eşyanın en ortada ve açıkta olanıdır, en zahir olanıdır.

Vacibin, hariçte değil, zihinde mevcut olması, zihnî bir vücut olarak zihinlere ihtiyaç duyması ve haricî vücutta da ayana ihtiyaç duyması sözkonusudur. Aynı zamanda sonsuz denecek şekilde bir çok cüzlerinin olması, zihinler var olmazdan önce sırf madum (salt yokluk) olması gerekir. Çünkü, mutlak için bir vücut (varlık) yoktur. Ancak mutlak için varlık, zihinlerde sözkonusudur. Durumun böyle olması halindeyse varlığın (vücudiyyenin) hariçte vacip adına hiç bir şeyi olmamış olur. Bu sadece sözde kalır, zihinde kalır. Yani sözde ve zihindeki bir kavramın ötesinde vacip adına herhangi bir şey sözkonusu değildir. Çünkü mutlak için aynî anlamda bir vücut yani varlık mümtenidir, olamazdır. Nitekim onlar bu hususu açıkça haykırıyorlar ve şöyle diyorlar.

Yüce Allah’ın hariçte varlığının bir taayyünü yoktur. Aksine bizzat O’nun (Allah’ın) ve kainatın varlığı, tabii (doğal) olan küllî misal üzeredir. Ki, bunun da hariçte tahakkuku, gerçekleşmesi olamaz. Ancak bu, cüz’î şeylerin zımnında (içeriğinde) kendini gösterebilir. Bunun içindir ki onlar:

“Kim, mümkün olan şeylerden herhangi bir varlığa tapınır ve kullukta bulunursa, o kimse aslında Allah’a ibadet etmiş demektir. Kim de ilahlık davasına kalkışırsa, bu kimse, ilahlık davasında doğru ve samimidir” demektedirler.

İşte bu kimseler yüce Allah’ın kendilerine lanet ettiği ve rahmetinden kovduğu kimselerdir.

Yine bunların iddialarına göre, kainatta görülen şeyler (ayan yani eşya ve varlıklar), yüce Allah’ın ilminde sabit ve var olan şeylerdir. Bunların dışta yani hariçte bir gerçeklikleri yoktur. Bunların taayyunatı, yani hariçte görünmeleriyse, aslında ilmî taayyünden, Allah’ın bilgisinde olan taayyünden ibaret (bir yansıma)’dır. Yoksa bizzat aynî (gerçek anlamında) bir taayyün değildir. Bu kimseler, aynı zamanda mutlak vücudu itlaktan zenzih ediyorlar, mutlaklıktan münezzeh kılıyorlar. Gerekçe olarak da, bu, varlığı “mutlak” ifadesiyle kayda bağlamak yani takyittir diyorlar.

Zavallılar bu söyledikleriyle de, aynı zamanda, mutlaktan haricî tahakkuk açısından en çok uzak kalanlar olduklarının bile farkında değiller.

Şimdi bu adamlar, vacibî, küllî ve tabîî (doğal) bir şey kabul edip de, hariçte mevcudiyetini kabul etmemeleri durumu, haricî bir vücuda yani varlığa ihtiyaç duyar ki, bu da gayet normal olarak cüzlere gerek duyuracaktır. Doğrusu bu da oldukça şenî, adî ve alçakça bir görüştür. Bu çok bilmişler, şeytanlıklarından, büyüklük taslamak suretiyle, bu apaçık şenaatlerini, öğrençliklerini örtbas etmek isterler. Evet bunlar büyüklük tasladılar da, şöyle dediler: “Vücudu mutlak” bir vahid-i şahsîdir ve bu vahid-i şahsî’nin (tek varlığın) hariçte mevcudiyeti vardır.” Bu görüşü ileri sürenlere şöyle itirazda bulunulmuştur: