Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - 15. Sayfa - Vahdet I Vucud

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

İtirazlar

 

İlk olarak, eğer “Vücudu mutlak, vahidi şahsî olmuş olarak” bizzat vacip olsaydı, meselâ “Celaletün” kelimesi gibi vücud lafzı da yüce Allah’ın zatının adı olurdu. Yoksa mabud için isim olan ilah gibi olmazdı. Böyle olması durumunda bunu tesniye yani ikil ve cemi yani çoğul olması mümkün olurdu. Bu, ancak lügat yani dil açısından böyle olurdu. Şayet bu durum, hem akıl ve hem şeriat noktasından mümteni yani olamaz olursa, bu takdirde, vücudun yani varlığın hem lügat ve hem şeriat noktasından tesniye (ikil) ve cemi (çoğul) olmasının mümteni olması vacip olurdu. Tıpkı “el-Celaletü” kelimesinin ikil ve çoğul olamayacağı, bunun mümteni olduğu gibi.

Durum böyle olunca, mevcudun (varolmuş şeyin) vücut’tan (varlıktan) iştiyakı yani türemesi de mümtenidir, olamazdır. Tıpkı “el-celaletü” kelimesinden İsmi Mef’ul’un (edilgen bir sıfat fiilin) türemesinin olamayacağı, bunun mümteni olması gibi. Çünkü sıfatların iştikakı yani türemesi, manalara delalet eden, manaları gösteren lafızlardan meydana gelebilir, yoksa zatları gösteren lafızlardan değil. Çünkü burada vücup dikkate alındığında bundan (vücuptan) türeyen şeyin zata sıfat (vasıf) olması itibariyle, vücubtan türemiş olması gerekirdi. Nitekim bunların tanımları yani tarifleri de buna işaret ediyor. Tariflerine göre vücuptan müştak olan sıfat, maksut olan bir mana yönündendir. Çünkü bu, mübhem olan bir zata delalet ediyor. Kuşkusuz, ister vacip ister mümkün olsun, böyle bir zatın bir şeye sıfat yani Vasıf olması muhaldir, olamazdır. Durum böyle olunca da, mevcudun vücuddan iştikakı, türemesi mümtenidir, olamazdır.

İşte böyle olması durumunda “İlah” kelimesinin tesniye (ikil) ve cemi (çoğul) olması caiz olur. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “İki ilah edinmeyin.” (Nahl: 16/51)

Yine şöyle buyuruyor: “Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar bulunsaydı, yer ve gök, (bunların nizamı) kesinlikle bozulup gitmişti.” (Enbiya: 21/22)

Bu iki ayetten mealini verdiğimiz ilk âyette “ilah” kelimesi ikil yani tesniye olarak geçmektedir. İkinci âyette ise aynı kelime çoğul yani cemi olarak geçmektedir. Çünkü “İlah” sözcüğü Mabud’a ait bir isim olup, vacibu’l-vücud olan zat için bir alem değildir. Nitekim şurası bilinen bir gerçektir ki, tüm alimlerin icmalarında olduğu gibi, hatta tüm akıl sahibi kimselerin de mutabık olarak kabul ettikleri gibi, mevcudun iştikakı (türemesi) vücud’dandır, bu, doğru bir görüştür. Aynı zamanda vücud adı verilen varlığın sahih olarak tesniyesi yani ikili ve cem’i yani çoğulunun sahih oluşu, vücudun vacib vücud olmadığına ilişkin kesin bir delildir. Aksine bu, küllî anlamda bir mana olup, tüm mevcutlar için bir vasıf olur. Dolayısıyla bu, tüm aklî burhanlar ve delillerle sabit olup kanıtlandığı gibi, mevsufların çoğalmalarıyla bu da çoğalır. Aynı zamanda sem’î deliller de buna tanıklık etmektedir. Bu durumda vücudiye (vahdet-i vücut) mezhebi şaşkınlığa dönmektedir. Ağızları kuruyup kalması sebebiyle, dilleri tutulması nedeniyle, şaşkınlıklarından dolayı cevap veremez oldular. Ancak yine de bunlar, hem lügatın yani dilin, hem örfün ve hem şeriatın tanıklığıyla merdud olan yani red olunan bir manaya ve anlama değiştirdiler.

Bunlar derler ki, “Biz”, vacip, mevcut olandır, çünkü o, vücuddur diye” söylerken ve yine biz: “İnsan ya da at, mevcuttur, çünkü o vücut sahibidir” derken, şunu demek istiyoruz: “Çünkü bu şeyin vücuda bir nisbeti vardır, yoksa bu şey, vücutla muttasıf (nitelenmiş) anlamında değildir. Yani vücud (varlık) denen şeyin lügat (dil) ve örf açısından olan bir vasıflanması manasına değildir. Bunu da, sırf, açıkca söylemekten kaçındıkları şenaati ve öğrençliği örtbas etmek için ileri sürmektedirler. Söylemekten kaçındıkları şey de, vacibin, mümkünün sıfatı ya da vasfı olması meselesidir.

Şurası da bilinen bir gerçektir ki, bir şeyin mutlak oluşunun cevazı yani itlakın cevazı, aslında iştikakın doğruluğunun, sıhhatinin bir fer’idir. Bunun doğruluğu teslim edilse bile, bu iğrenç manayı, vacip ve mümkün için zikretmezlerdi. Yani ne lügat (dil), ne örf ve ne de şeriat bakımından bir mana taşımayan bir şeyi zikretmezlerdi. İsmi meful (edilgen sıfat fiil) olması nedeniyle, Arapça’da otorite olanların icmaına göre “mevcudun” manası, vücutla muttasıf olan zat demektir. Yoksa zata mensup olan vücut da, zat da değildir. Zata nisbet olan zat ve vücud, zaten vücudun kendisidir. Çünkü zatın zata nisbeti, ancak mensup olma anlamınadır. Örneğin Basralı gibi. Ya da zatın zata izafe edilmesi olabilir. Örneğin, Zeyd’in çocuğu gibi, mal sahibi gibi. Yoksa ismi mef’ul yani edilgen sıfat fiil anlamında, maktûl (öldürülen), medrûb (dövülen), malum (bilinen), mefhum (kavranılan, anlaşılan) anlamında değildir.

Bütün bunlarla birlikte, ulemanın icmaına göre, müştak (tüketilen) sıfatların kavranmalarında vacible mümkünün ihtilaf etmemiş olmaları görüşü, batıl ve asılsız, geçersiz olmayı gerektirir. Yani vaciple mümkün hakikat ve gerçekliklerinde farklı da olsalar böyledir. Bunların icmalarına ve ittifaklarına göre, vacib ile mümkün hakkında alim (bilen), kadir (gücü yeten), mütekellim (konuşan) ifadelerinin manası, ilim, kudret ve kelam (konuşma) niteliklerini taşıyan zat demektir, vücud niteliğine de sahip zat... Ancak vacible mümkün hakikatleri ve gerçeklikleri bakımından farklıdırlar. Bu bakımdan da yine, milyonlarca akıllı kimselerin ve hakimler (hükema) diye bilinen felsefecilerin uygun ve mutabık görmeleriyle de bu, batıldır. Çünkü mevcut lafzı, tüm mevcutlarda hakikattir, gerçektir. Çünkü böyle olmaması durumunda, mevcud lafzı, esas itibariyle, konulduğu manada kullanılmaması sözkonusu olurdu. Bu da, vücudla muttasıf olan yani tanınıp nitelenen zattır. Yoksa vacib ve mümkünlerde değildir. Yani ne vacibde ne de mümkünlerde kullanılır olmazdı. Dolayısıyla bu, asıl itibariyle hiçbir şeyde hakikat olamazdı. İşte bu bakımdan lazım olan şeylerin batıl oluşu, tümüyle melzumun (lüzumlu olan, gerekli olan şeyin) de batıl olduğunu, geçersizliğini kanıtlardı. Bu da mutlak vücudun, vacib olması demektir.

İşte bütün bunlar göstermektedir ki, bu adamların zındıklıkları, sadece dini akaid konusundaki ilhadları, inkarları ile yetinmekle kalınmıyor. Bu adamlar öylesine çizmeyi aşıyorlar ki, arap dilbilgisinin bile kurallarını çiğniyorlar. Lütgat yani dil noktasından konulmuş olan değerleri bile tahrif ediyor, değiştiriyorlar.

Ayrıca bu adamlara ikinci olarak şöyle bir itirazda bulunulmuştur.

Eğer mutlak vücud, bir şahsi vahid (tek şahıs) olsaydı, böyle var sayılsaydı, bu da mevcutların artmasıyla artış gösterecekti. Nitekim onlar da bunu itiraf etmekte ve kabul etmektedirler. Çünkü onlar bunu, görünen şu varlık aleminde yayılmış olarak kabul etmekteler. Aksine onlar kendi dostları olan şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında bunu daha açık ve net bir şekilde konuşuyorlar ve diyorlar ki, tabii yani doğal küllî olan şey gibi, vacibin hariçte yani dışta tahakkuku, varlığı sözkonusu değildir. Ancak cüzler zımnında (kapsam ve içeriğinde) tahakkuk edebilir. Ancak bu (art niyetliler), iman edenlerle, inanan kesimle yanyana geldiklerindeyse, hemen sözü ve ibareyi değiştirip, bunun cüzlerin zımnında tahakkukundan, gerçekleşmesinden söz ediyorlar, yani bunlarda yayılmakla, inbisatla tahakkukundan söz ediyorlar. Aynı zamanda mazahirde, yani görünen varlıklarda cüzlerden oluştuğundan konuşuyorlar. Bunu da sırf öğrenç ve şeni açıklamalarından çekindiklerinden ötürü yapıyorlar. Yani vacib zat, küllî ve tabiî yani doğaldır, harici bir vücutta cüzlere ihtiyaç duyar diye açık bir söz söylemekten kaçınıyorlar. Çünkü külli yani tümel olan varlıkların, şeylerin durumu böyledir. Çünkü bunlar aynı zamanda şu noktada da büyüklük taslayarak, mutlak vücud, bir vahidi şahsîdir yani tek varlıktır ve hariçte mevcuttur derken bile kibri elden bırakmıyorlar. Oysa, aklın açıkca ortaya koyduğuna ve bedihi bir şekilde hükmettiğine göre, mutlak olan bir şeyin vahidi şahsî olması ve hariçte mevcut olması mümtenidir, olamazdır. Bunu da, açıkca şu şeni ve kötü düşüncelerini söylemekten kaçındıklarından söylüyorlar. Bu yanlış düşünce, “Vacib, aslında hariçte var olan bir şey değildir” sakat düşüncesidir. Zira buna göre, her şeyin vücudu, varlığı, hatta habaisin (pisliklerin, murdar şeylerin) ve kazuratın vücudu yani varlığı bile vaciptir.

Yüce Allah bu gibi iğrençliklerden, sakat düşüncelerden münezzehtir.

Eğer böyle olmasaydı, mevcudatın artmasıyla, vücutlar da çoğalırdı. Mutlak vücudun, hariçte bir vücutlarının (varlıklarının) olmaması, bunun ikinci derecedeki makulattan (akledilir şeylerden), hem de zaruri şeylerden olmasındandır. Bir de, bizzat herhangi bir şeyin kendisi, çoğalma ve kısımlara bölünme itibariyle eşyada artma olsaydı, bu da yine yukarıdaki ikinci derecedeki şeyler gibi zorunlu olurdu. Yani cüzlere oranla küllîlerin çoğalıp bölünmeleri de bu anlamda zaruri olurdu. Dolayısıyla şahısta bir tek şeyin çoğalmasının olamazlığı yani mümteni oluşu da yine zaruri ve zorunlu olan bir gerçektir. Eğer mutlak vücud, bir vahid-i şahsî yani tek varlık olsaydı, bunun artarak çoğalması ve eşyada yayılması da olamazdı, mümteni olurdu. Buna da cevap olarak denmiştir ki, bu, akıl gerçeğini reddetmektir, akla karşı kibir taslamaktır. Yani “mutlak vücud bir vahidi şahsîdir, fakat buna rağmen şu görünen varlıklarda tekerrür eder” ifadesi şöyle bir vehmi, yanlış düşünceyi gündeme getirir. Bakanlar görürler ki, o vahidi şahsî denen tek varlık durmadan çoğalıp durmaktadır. Bu durumda tekerrürün de olamazlığı, yani mümteni oluşu diye bir şey de olamaz. Çünkü tekrar denince, bir şeyin oluştuktan sonra, tekrar meydana gelmesi demektir.

Bu zındıklara üçüncü olarak da şöyle itirazda bulunulmuş, cevap verilmiştir:

Daha öncedende geçtiği gibi, herhangi bir şeyin, öteki eşya üzerinde tekrar edebilmesi, ancak o şeyin teakub yani izleme yoluyla yerleşmesi demektir. Yoksa bir defada toplanma yoluyla değildir. Oysa vücud, mütehayyiz değildir, yer alan bir şey değildir. Çünkü bu vücut denen şey cisim değildir. Bu itibarla boşlukta herhangi bir yer tutması sözkonusu olamaz. Bir ferdin cevheri de değildir. Bunun mevcut şeylerde bir anda meydana gelmesi, tek bir defada toplanması, teakub yoluyla değildir, yani birbirini peşpeşe izlemek suretiyle değildir. Ancak bu, bir çoğalmadır ve fakat bir tekerrür değildir. Çünkü tekerrür eden bir şeyin, vahid-î şahsî (tek varlık) ve vacip olması diye bir şey olamaz, çünkü bu mümtenidir.

Buna cevapları da bir başka yönden büyüklük taslayarak olmuş ve fakat buna rağmen birinciden de daha fahiş ve kötü bir cevap olmuştur. Çünkü bu, eşya üzerinde tekerrürü, o eşya ile muhalata yani herhangi bir karışım olmaksızın öngörüyor. Aynı zamanda, kısımlara ve bölünmelere ayrılmaksızın görülen şeylerde çoğalmayı gösterir. Öyleki herhangi bir muhalata yani karışım yoktur, dolayısıyla herhangi bir tahayyüze, yerde yer edinmeye de gerek duymamaktadır. Yine öyleki bu, hakikatte yani gerçekte çoğalmamaktadır. Bu, ancak nevazır yani görülüp bakılanlarda böyledir. Sadece bu gibi şeylerde böyle olması nedeniyle, ayrıca bölümlere, kısımlara ayrılmasına da gerek yoktur. Ancak çoğalıp artmaya benzetilmek suretiyle, vücudun (varlığın) tek bir defada mevcudat (varolanlar) üzerinde meydana gelmiş olması, buna bakan ve dikkat eden kimsede, bir tekessür, çoğalma ve artma vehmini uyandırır. O halde, mazahirde yani açıkta görülen varlıklarda, vücudun yayılmasının bir anlamı ve manası da yoktur. Yani görülen şeylerde bölünme ve kısımlara ayrılmak suretiyle bir yayılma sözkonusu değildir. Aksine sadece bunlara izafet sözkonusudur. Meselâ bu, insana nisbet edilince bu durumda bir mevcut hasıl olur, eğer ata nisbet edilince, bu defa bir başka mevcud hasıl olur. Bu da, o şeyin vücuda nisbeti anlamını taşır. Yoksa bu, ismi mef’ul manası anlamında vücut manasıyla muttasıf (nitelenme) anlamında değildir. Çünkü vacibin mümkün için vasıf olması mümtenidir, olamazdır. Bu da, böyle olması durumunda, vücudun kainata izafeti gibi olur. Örneğin Zeyd’in vücudu (varlığı) ve Amr’ın vücudu gibi. Yine ilah’ın masnuata yani yarattığı varlıklara izafeti gibi. Örneğin Zeyd’in ilahı, Amr’ın ilahı ifadelerinde yer alan izafet gibi. Yine Zeyd adındaki şahsın kendi mallarına izafeti gibi. Örneğin “Zeydüzzehebi” ve “Zeydu’l-Hayli” gibi ki bu, altun sahibi Zeyd ve atlara sahip Zeyd anlamlarınadır. Yine Zeyduşşati yani koyunlara sahip Zeyd gibi.

Ancak bu, ilim kelimesinin müteallakatına, yani ona bağlı ilim türlerine izafeti türünden değildir. Yani Nahiv ilmi, Fıkıh ilmi ve Usul ilmi türünden bir izafet değildir. Nitekim izafetlerin çoğalması ve artması gibi, ilah ve Zeyd ifadelerinde artma ya da çoğalma olmaz. Yine izafetlerin çoğalmasıyla bu, vücud’da da çoğalıp artmaz. İzafetlerdeki ve taayyünlerdeki çoğalmalar, vücudun, ilah’ın ve Zeyd’in bunlara izafe edilmeleri durumunda sözkonusudur.

Bu adamlara dördüncü olarak da şöyle bir itirazda bulunulmuştur: Bu dördüncü itiraz da iki yönden ele alınmıştır:

a) Siz yani vahdetciler ve felsefeciler, böyle kibirlilik göstermek ve büyüklük taslamak suretiyle, böyle zıd ve farklı görüşler ortaya koymaktasınız. Aslında bu da şu noktada düğümlenmektedir. Bir şeyin mahiyetinin bir diğer şey üzerinde tekerrür etmesi, ilk şeyin ikinci bir kez, ikinci şeyde tekrar meydana gelmesi, yani o şeyin orada yer tutması nedeniyle ve onunla karışması suretiyle ikinci şeyde meydana gelmesi demektir. Tahayyüz suretiyle muhalata yani yer edinmek suretiyle karışım, tekerrür kavramının bir cüzü ve parçasıdır. Dolayısıyla muhalatanın karışım yoluyla yer edinmesinin olamazlığı, aynı zamanda tekerrürü de olamaz kılar. Çünkü cüzün ortadan yok olmasıyla, kül de haliyle yok olur. Bir de kalkıp, burada muhalatasız, yani karışımsız tekerrür var gibi bir söz söylemek, çelişik oluşturan ve birbiriyle ilgisi bulunmayan iki şeyi birleştirmek, bir araya getirmek anlamına gelir.

Nitekim tekessürün yani çoğalmanın mahiyeti de böyledir. Bu, birçok şeylerin bir tek defada meydana gelmesi demektir veya bu, tedrici anlamda yavaşa yavaş olarak eşyada meydana gelmesi manasınadır. Dolayısıyla böyle bir şey herhangi bir inkisam yani bölünme ve münkasım bölen olmaksızın mümkün olamaz. Çünkü bu, gerçek çoğalan olmuş olur. Yoksa çoğaltılana benzer bir mütekerre değildir. Şimdi bu noktadan hareketle kalkıp da, vücudun yani varlığın bir tek defada meydana gelişleri gibi bir söz ve fikri savunmak, bunun yanında, adı geçen bölünme (inkisam) olmaksızın meydana gelen bir şeydir, yani bu, tekessürle olan bir çoğalma değildir, aksine bu, tekessüre benzeyen bir tekrardan ibarettir gibi bir düşünceyi savunmak, birbiriyle zıt ve çelişki meydana getiren iki şeyi bir arada toplamak ve bulundurmak manasınadır.

b) Eğer varlığın (vücudun) inbisatı yani genişleyip yayılması, vücudun mazharlarda (görünen varlıklarda) vücudunun inbisatının anlamı, bu şeyin onlara izafeti suretiyledir. Yoksa vücudun o görünen şeylere bölünmesi ve ayrılmasıyla değildir. Bunun mazharlara, görünen şeylere izafeti, adeta ilah’ın kainata izafeti gibidir. Örneğin Zeyd’in ilah’ı, Amr’ın ilah’ı gibi. Yine kişinin kendi mallarına izafeti de bu türdendir. Örneğin Zeydüzzehebi (Altunların Zeyd’i, yani altun sahibi Zeyd), Zeydu’l-Hayli ve Zeydüşşatı yani atların Zeydi ve koyunların Zeyd’i gibi ki, atların sahibi Zeyd ve koyunların sahibi Zeyd anlamınadır. İşte böyle olması durumunda vücudun insana ya da ata nisbeti sebebiyle mevcudun meydana gelmesi mümteni olurdu, olamaz olurdu. Aynı şekilde mevcud’un bundan iştikakı yani türemesi de mümteni olurdu. Tıpkı ilah’ın Zeyd’e nisbet edilmesiyle me’luh’un (mabudun) meydana gelmesinin mümteni olması gibi ve tıpkı Zeyd’in altunlara yani mala nisbetiyle mezyudun (yani Zeyd’e ait şeylerin) meydana gelmesinin, husulünün mümteni olması gibi. Bir de buna bağlı olarak lazımın da (lüzumlu ve gerekli, onsuz bir şey olmayanın) batıl olması gibi.

Benim bunlardan demek istediğim şudur. Vücudun Zeyd’e nisbetinden ötürü mevcudun husulü yani meydana gelişi de buna bağlı olarak mümteni olur. Yine “mevcud ancak vücuddan türemiştir” ifadesinin mümteni ve geçersiz oluşu da, aynı zamanda melzumun (mevcut bir şeyden ayrılmaz olan)’ın batıl olmasına delalet eder.

Bunun batıl olması da, vücudun yani varlığın mazharlarda (görünen varlıklarda) yayılması, vücudun buna izafe edilmesi nedeniyledir. Yoksa vücudun yani varlığın o mazharlara bölünmesi demek değildir. İşte bunun batıl olduğu anlaşılınca, vücudun mazharlarda yayılması ve inkisamı da taayyün etmiş oldu. Dolayısıyla münkasım yani bölünen şeyin vacib olması da mümteni olur. İşte bu da, bu zındıkların ileri sürdükleri iddialarının yanlış ve bozuk olduğunu göstermekte, ortaya koyabilmektedir. Yani bunların: “Zeyd’in vücudu (varlığı), Amr’ın vücudu (varlığı) sözü ile, Zeyd’in ilahı ve Amr’ın ilahı sözü gibi sözleri ele alındığında, bunlar arasında asla bir denklik ve benzerlik olmadığı görülür.

Çünkü ilki, sıfatın, kendisiyle mevsuf bulunduğu zata izafeti kabilindendir. Kuşkusuz, bir çok mevsuflarla yani niteliklerle nitelenen zatların çoğalması, gayet doğal olarak zat yönünden sıfatların da çoğalmasını gerektirir. Yoksa sadece izafetlerle olan tağayyür yani değişiklikle olacak bir şey değildir. Aksi takdirde tek şahısla ayakta duran bir sıfatın, bir çok zatlarla ayakta durması, kaim olması gerekirdi. Bu ise muhaldir, olamazdır.

İkincisi ise, müessirin kendi eserlerine izafeti kabilindendir. Eserlerin çoğalması ise, müessirin çoğalmasını gerektirmez. Çünkü tek bir şahsın bir çok şeye etki etmesi caizdir, olabilirdir. Böyle olması durumundaysa, mutlak vücudun küllî olması gerekir. Bu durumda da, bizzat işin (emrin) kendisinde mevsufların yani nitelenen varlıkların çoğalmasıyla çoğalmış olur. Tıpkı nevazırda, (bakılıp görülen şeylerde) olan çoğalma ve artış gibi. Bu da bir vahidi şahsî olamaz, çünkü bu, mümtenidir. Böyle olunca, bu şeyin vacip olması da mümteni olur. Meselâ eğer bu, vacip olmuş olsaydı, bu durumdaki bir vacibin ademi yani yokluğu da caiz olurdu. Çünkü bunun caiz olması durumunda, bu zındıkların ileri sürdükleri gibi, mümkün olması da ihtimal içindedir. Yani hem varlığı mümkündür, böyle olan bir şeyin yokluğu yani ademi de caizdir. Ya da vücudu yani varlığı mümkün olan şeyin vacibü’l-vücud (varlığı zorunlu) ve ademi yani yok olması mümteni olandır. Bu her iki görüş de muhaldir, olamazdır. Çünkü böyle olması halinde, zat yönünden vacibin mümkünle birleşmesi sözkonusu olmaktadır. Çünkü anlaşılan da budur. Yani vücud (varlık) zat yönünden mahiyetle ittihad etmiştir, birleşmiştir. Yani haricî vücut bakımından birleşmiş demektir. Kaldıki esas itibariyle vacibin mümkünler üzerinde bir tesiri ve etkisi de yoktur. Yani bunların var olmasında tesiri yoktur. Çünkü bu zındıklara göre bu mümkünleraten vacibin kendisidirler.

Şurası oldukça açık bir şekilde ortadadır ki, bir şeyin bizzat kendi kendisine etki ve tesir etmesi mümtenidir, olamazdır. Ancak bu şeyin mahiyetlerinde etkin olması mümteni değildir. Çünkü mahiyetler, felsefecilere ve vahdet-i vücutcu geçinen filozofcuklara göre, ortaya çıkaranın, var edenin var etmesiyle değildir. Hiç kuşkusuz bu, sanii yani yaratanı atalete uğratmaktır, bir şeye sahip çıkarmamaktır. Oysa yüce Allah bundan yüce ve münezzehtir. Bu anlamda bir görüş ileri sürmek aynı zamanda tüm peygamberleri ve tüm semavî kitapları yalanlamak demektir. Aynı zamanda tüm akıl sahiplerinin “Yüce Allah, tüm mevcutları icad eden, yeri, gökleri ve ikisi arasındaki şeyleri yaratandır” diye ittifaklarını da hiçe sayanlardır. Zındıklar, kainatta ne varsa tümünü yaratan, bunların hadis yani sonradan var olmalarında müessir olan yüce Allah’ı bile, sakat ve sapık düşünceleriyle yalanlamaya gidiyorlar.

Oysa şurası bilinen bir gerçektir ki, bu türden bir inkar, mecûsî denen ateşe tapanların, müşriklerin küfürlerinden öteye bir küfre girmiş oluyorlar. İşte bundan dolayı ben bunlara: “Bunlar kafirlerden de öte kafirlerdir” adını veriyorum. Cevherlerden ve arazlardan tüm mevcutların zatlarından duyularla anlaşılabilen şeylerin taaddüdünün ortadan kalkması gerekirdi. Bu da bir tek zatın olmasını gerekli kılardı. Çünkü şahısta vahdet-i vücut, sırf zat yönünden ittihad ettiği yani birleştiği şeylere beraber olmasını gerektirir. Aksi halde şahısta birleşen tek vücudun, bir çok zatlarda ittihadı, birleşmesi gerekirdi ki, bu, muhaldir. Yani böyle bir şey olamaz. Eğer böyle olmuş olsaydı, işte o zaman, yerin aynen gök, göğün aynen su, suyun aynen ateş, ateşin aynen hava, havanın aynen beşer, beşerin aynen ağaç, ağacın aynen eşek, eşeğin aynen insan, insanın aynen melek, meleğin de aynen İblis olması, hatta vacibin de ayenn mümkün olması gibi bir şey olurdu ki, bu muhaldir.

Bütün bu zındıkların ileri sürdükleri gerekçeler, tamamen batıldır, hiçbir delile dayanır tarafları da yoktur. Zaten akıl da bu gerçeği açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Lazımlar batıl olunca, aynen melzumlar da bunağ bağlı olarak batıl ve geçersizdir. Bu ise, yani melzumluk durumuysa, mutlak vücudun, vahidi şehsî ve vacip olma görüşüdür. İşte bu da aynen batıldır. Bu zındıklar, bu türden bir vartadan, yanlıştan doğrudan çıkılamayacağını anladıklarından, bundan çıkışın ancak sofistlerin safsatalarıyla çıkılacağına inandıklarından ötürü, işte bu suçu sırf kendilerini zor durumdan kurtarmak için işlemeye koyuldular. Yani mevcudun vücuttan türediğini, doğduğunun mümteni olmasının gerekliliği dışında, vücudun (varlığın) iki ve çok olmayacağının gerekliği dışında işledikleri suçlar. Çünkü bu ikisi yani mevcudun vücuttan doğduğunun mümteni olmasının gerekliliğiyle, ikil ve cemi olmasının mümtenî oluşunun gerekliliği meseleleri, bunları bağlayıcı olmaktadır ve bu zındıklar bu iki şeyden kaçamazlar.

Bu zındıklar diyorlar ki, bu türden muhaller yani olamazlar gereklidir. Ancak kainattaki şeyler (ayan) vücudun aynı, kendi olması durumunda böyledir. Oysa aslında böyle değildir. Çünkü bunların tümü, Allah’ın ilminde var olan ayani sabite yani şeylerdir, hariçte bunların bir varlıkları yoktur. Bunların hariçteki görüntüleri sadece hayal ve seraptan ibarettir. Nitekim eşyanın hakikatlerini, gerçekliklerinin varlığını inkar noktasında sofistlerin, zındıkların görüşü budur. Çünkü bu zındıklara göre, kainattaki şeylerin hariçte, dışta herhangi bir hakikatleri, tahakkukları ve gerçeklikleri yoktur. Dolayısıyla mutlak vücudun bizzat vacib vücut olması gerekmez. Bu, vacibin mümkünle ittihadı, birleşmesi demektir. Zat yönünden bu, böyledir. Yani haricî vücut olması yönünden bunlarla ittihadı ve birleşmesi anlamınadır. Çünkü hariçte birleşme mümtenidir, olamaz. Yani hariçte bir varlığı olmayan şeyin, hariçte birleşmesi de sözkonusu değildir. Aynı şekilde zahirde kainattaki şeylerin vücudu yani varlığı olması itibariyle de olamaz. Çünkü zahiri yönden bakılınca, mümkünün varlığı ve vücudu olması itibariyle vacibin ademinin de yani yok olmasının da caizliği sözkonusudur. Aynı şekilde vücudu mümkün olan bir şeyin vacip ve mümteniuladem yani yok olması mümteni olan bir şey olması da gerekmez. Bunun gerekebilmesi için, kainattaki şeylerin (ayanın) hariçte tahakkuk etmesi gerekir. Ancak böyle değildir. Aksine hariçte var olan şeyler sadece hayalden ve seraptan ibarettir.

Eğer durum böyle olursa, hariçte mümkünden nasıl söz edilebilir? Hariçte mümkünden söz edeceksiniz, o da o mümkünün aynı zamanda vücudu ve varlığı olabilsin, bu nasıl mümkün olabilir? Bütün bunlardan gayet doğal olarak muhaller, olamazlar zorunlu olarak başgösterir. Aynı şekilde saniin yani yaratanın tatili, bir şey yapamazlığı sonucunu doğurur. Çünkü bunun manası, saniin yani yaratanın tesirini reddetmektir. Tüm eşyada bunların tahakkukuyla birlikte, yaratanın etkisini reddetmek. Yoksa kendisi için bir tahakkuk sözkonusu olmayan şeylerde etki etmemesi değil. Aynı şekilde, bunun bir vahidi şahsî olması, mümkünlerden duyularla anlaşılan (taaddüdi mahsusun) kaldırılması lazım gelmez. Çünkü irtifa yani kaldırma taadüdün sabit oluşunun bir fer’idir. Bir tek vücudun, mahiyet itibariyle şahısta ittihad etmesinin, yani vücudun şahısta birleşmesinin fer’i, zat bakımındandır. Öyleki bunda herhangi bir taaddüt olmadığı gibi, zat bakımından da vücudun herhangi bir şeyde ittihadı, birleşmesi de yoktur. Aynı zamanda büsbütün irtifa yani ortadan kalkma da yoktur.

Aynı şekilde zahir bakımından, bu şeyin mazharlarda (görünenlerde) yayılması, dağılması da gerekmez. Yani bizzat işin gerçeğinde tekrar diye bir şey yoktur ki, herhangi bir muhalata olabilsin. Aynı şekilde hakikatte bir çoğalma da yoktur ki, inkisam yani bölünme olabilsin. Çünkü bunun ne ilkinde ne de sonuncusunda tahakkuku, gerçekleşmesi diye bir şey olamaz. Bu, ancak vücud için sözkonusudur. Bundan başkası için herhangi bir tahakkuk yoktur ki, bunda bir tekerrür veya bir artma ve çoğalma olabilsin. Zira bu zındıklara göre O, hem abid yani ibadet eden, hem mabud, yani ibadet olunan, tapınılan, hem secde eden ve hem kendisine secde olunandır. Hem şükreden ve hem de kendisine şükredilendir. Hem bağışlayan ve hem de bağışlanandır. İşte mutlak vahdet budur. Bunun dışındakilerse, çoğalma ve parçalanmaya, bölünmeye ilişkin sözleridir bu zındıkların. Nitekim yakında, marifet erbabınca kesretin yani çokluğun ve tefrikanın ne manaya geldiğini öğreneceğiz. Marifet ehlinin görüşleri, bu zındıkların ileri sürdüklerinden tamamen aynıdır.

Bu zındıklara beşinci bir itiraz da yine iki yönden yapılmıştır.

Bunun ilki şöyledir: Bunun, sofistlerin, dine şüphe sokmak isteyenlerin batıl safsataları olduğu, hem akıl ve hem şeriat gerçeğiyle bilinen ve ortada olan bir şeydir. Kaldı ki yine bu, his ve duyularla sabitleşip kanıtlanmış olan ve böylece bilinen gerçeklere de aykırıdır. Bu gerçeklere karşı kibirlilik göstermektir. Yani gayb ve şehadet aleminin mevcutlarını, bilinen, görünen ve bilinip görünmeyen alemin varlıklarını hayal saymak, bunları gerçek ve hakikat olarak kabul etmemek, bunlara karşı büyüklük taslamaya kalkışmak, bir şaklabanlıktır, hokkabazlıktır. Kısaca bunları tıpkı gölge oyununu oynatanların şaklabanlıkları gibi hayalden ibaret olarak kabul etmek, tüm peygamberlerin şeriatlerini yıkmak ve reddetmektir. Tüm semavî kitapların ortaya koyduğu gerçekleri yalanlamaktır. Bütün bunların yanında, bu mevcudun iştikakının (türemesinin) sıhhatine mani olduğu gibi, ikil ve cemi yani vücut için ikil ve cemi oluşun sıhhatine de engeldir. Bu, şöyle saçma bir sonucu doğurmaktadır:

Vacip zat, hem yaratan, hem yaratılan, hem rızık veren, hem rızıklanan, hem veli, hem zalim, hem saîd (mutlu), hem şakî (mutsuz), hem müşrik, hem muvahhid, hem mümin, hem mülhid (dinsiz), hem sıddîk, hem zındık, hem hür, hem köle, hem rezil eden, hem rezil olunan, hem katil, hem maktûl, hem yiyen, hem yenilen, hem razı olan, hem red olunan, hem makbul ve hem kovulan, hem alim, hem cahil, hem sorulan, hem soran, hem oldukça takva sahibi, hem de oldukça zalim, hem erkek, hem dişi, hem diri, hem ölü, hem sağlıklı, hem hasta, hem yaşlı, hem çocuk, hem vati (cinsel ilişkide bulunan), hem mevtu (cinsel ilişkide bulunulan), hem diri diri gömen, hem diri diri gömülen, hem cünüp olan ve hem de aybaşı gören, hem büyük ve hem küçük abdest yapan, cennet yurdunda nimetler içinde olup nimet veren, cehennem ateşinde azap eden ve gören gibi bu türden daha nice saçmalıklar ve öğrençlikler... Bütün bunlar yüce Allah için muhaldir, olamazdır, en kötü ve öğrenç sapıklıklardır. Ama bu zındıklar bu türden görüşleri hiç durmaksızın savunup duruyorlar. Bunların bu sakat ve sapık görüşleri nedeniyle şöyle buyuruluyor: “Bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşcektir.” (Meryem: 19/90)

Yüce Allah tamamen bu zındıkların, kendisi hakkında ileri sürdükleri vasıflardan yücedir, münezzehtir. Bununla birlikte bunun beraberinde getirdiği, gerektirdiği bazı şeyler vardır. İşin aslında bunlar diyorlar ki, eşyadan olan mutlak vücuddan başkası için herhangi bir tahakkuk sözkonusu değildir. Ne melekler ve bunların elçileri için, ne de peygamberler ve bunların ümmetleri için, ne de dinleri ve şeriatleri, küfür ve iman için, taat ve isyan için, haram ve helal için herhangi bir gerçeklik, tahakkuk yoktur. Ne de bu ikisi dışındaki yani helal ve haram dışındaki şeylerin herhangi bir gerçekliği yoktur. Ne müjdeleyenler, ne uyaranların, ne cennetin, ne cehennemin, ne sevabın ne de cezanın, ne kitabın ne de hesabın, evet bunların hiçbirisinin gerçekte bir varlıkları yoktur. Kısaca ne dünya için ne de ahiret için bu anlamda bir şey yoktur. Bunların tümü bu zındıklara göre hayalden ve seraptan ibarettir.

İkinci yöne gelince, yine bu zındıkların ileri sürdüklerine göre, vacib zatın hariçte herhangi bir tahakkuku ve gerçekliği yoktur. Çünkü bunlara göre vacib zat, sadece görünen varlıkların yani mazharların zımnında tahakkuk edebilir. Oysaki mazhalarınsa hariçte herhangi bir tahakkukları yoktur. Durum böyle olunca yani mazharların hariçte bir gerçeklikleri olmayınca, vacibin de aynı şekilde herhangi bir tahakkukunun olmaması gerekir. aksine vacibin hariçte tahakkuku tıpkı mazharların yani görünen şeylerin hayal ve serap olarak tahakkuku gibidir.

İşte bu görüş, dehriyye mezhebinin görüşünü savunanlarındır. Bu görüştekiler saniin yani yaratanın varlığını inkar ederler. Nitekim vahdet-i vücud görüşünü savunan zındıklar da, dehrîlerin, muattilenin ve sofistlerin görüşlerinden karma bir görüş almış oldular. Çünkü bu zındıkların, eşyanın sübutunu ve varlığını red konusundaki görüşleri, misle yani denkliğe muarızdır. Kuşkusuz bu da aynı şekilde kainata ait ayandan (şeylerden)’dir. Ancak bir farkla ki, bunlar arazdırlar. Hal böyle olunca bunun da aynı şekilde hayal ve seraptan ibaret olması gerekir. Bir hakikatlerinin, gerçekliklerinin olmaması icabeder. Dolayısıyla bu tarzdaki bir görüşe dayanarak “Siz batıl ve asılsız olan mezhebinizi isbat edemezsiniz” bu, mümkün olmaz. Bu zındıkların kibirlilik yapmalarında kendileri için bir çıkış yolu kalmayınca, iğrenç bir şekildeki muhallerinden tutunacakları bir dalları olmayınca sapıklıklarından bir çıkış yolu bulamayınca, hemen bir başka yola başvuruyorlar. İşte bu yol keşf yoludur. Zaten öteden beri bunların bağlı bulundukları ilk felsefecilerin de adeti budur. Bunlar bir şeyin altından çıkamadıklarında, aciz düştüklerinde, delil ve bürhan ortaya koyamadıklarında, ileri sürdükleri ve ortaya koydukları saçmalıklarına delil olarak hemen mükaşefeyi, keşif yolunu ileri sürerler.

Oysa ortadan bilinen bir gerçek vardır ki, keşif denen manevî olay, ancak gerçekleri ve hakikatleri ortaya koyar. Yoksa keşif denen şey, şeriatleri yıkan bir şey olamaz. Hakikatleri reddedemez. Bunların ileri sürdükleri ve savunduklarıyla tamamen zındıklıktan, sapıklıktan, batıl ve anlamsız sözlerden ibarettir. Muhal olan şeylerdir. Bunlar öylesine saçmalıyorlar ki, tıpkı hıristiyanların saçmaladıkları gibi. Çünkü hıristiyanlar, yüce Allah’ın nurunu, Hz. İsa (a.s.)’da parıldadığını gördüklerinde hemen “Bu Allah’dır” demeye başladılar. Bu zındıklar da, vücudun yani var olmanın yüce Allah’dan mevcutlara aktığını görünce, akan feyizle, kendilerine feyiz akan varlıkları birbirinden ayırdedemez oldular. Bunun için dediler ki, vücud (varlık) bizzat Allah’ın kendisidir.

Hüccetü’l-İslâm İmam Gazzalî merhum da der ki: Tecelli eden şeyle kendisine tecelli vaki olanı birbirine karıştırdılar. Tıpkı bir kadının yüzünde görülen güzellik gibi. Kadının yüzünde bu (adeta alpembe olmuş) güzelliği gördüklerinde, kadına bakan kimse, zanneder ki, görünen şekil, suret ve güzellik ya da renk kadına aittir. Böyle sanır. Yani hem suret kadının sureti, hem renk kadının rengi diye görür ve kabul eder. Oysa nerede... İkisi arasında dağlar kadar fark vardır. Kadının kendisinde aslında renk diye bir şey yoktur.

Yine bu kadın örneğindeki yanılmaya benzer, şöyle bir yanlış daha vardır. Herhangi bir kadında yıldız misali bir şey gören kimse, zanneder ki, yıldız kadının kendisinde vardır. Hemen elini uzatıp onu almak ve yakalamak ister. Oysa adam bu haliyle aldanmıştır. Nitekim sülûk yolunda aldanmanın türleri sayılamayaca kadar ciltlerle kitapları dolduracak gibi fazladır. Nitekim ibahecilerin de yani bir şeyi mübah sayan görüştekilerin de nevi olarak bir çok aldanan türleri vardır ki, sayılamayacak kadar fazladır. Ciltlerle kitapları doldurabilir. Bütün bu söylenenler, meydana gelen yanılmalar, vesveseler ve şeytanın bu gibi kimseleri aldatma esasına göre ele alınmıştır. Bu türden adamlar henüz bir ilim sahibi olmaksızın güya mücahede ile uğraşıyoruz, şöhrete kavuşacağız diye yapılan şeylerdir. Herhangi uyanık, dinde derin bilgi ve vukuf sahibi bir şeyhe uymadan, ilim sahibi bir şeyhin yanında yer almamaktan ileri geliyor. Şimdi bunlardan aldanan sınıfların, grupların sayısı o kadar çoktur ki, burada ele alınması oldukça uzun sürecektir.

Özetle deriz ki, “Bu zındıkların “Allah, mutlak vücuddur” sözleari kendi batıl esasları çerçevesinde böyledir. Çünkü akıl bu gerçeği en açık bir şekilde göstermektedir. Örneğin: Mutlak vücud, bir vahidi şahsîdir ve hariçte mevcuttur sözleri gibi. Bu, zaten temelde bunların bu görüşlerinin batıllığını ortaya koymaktadır. Nitekim akıllıca düşünenlerin ittifakıyla da durum zaten böyledir. Yani: “Mutlak vücudun, mevcutlar arasında müşterek olması bakımından eşyanın en iyi bilineni ve tanınanıdır, hakkında şüpheyle söz edileni ve makulatın da ikinci derecedeki sayılan şeylerindendir” gibi ifadeleri, yine “eşyanın hakikatlerinin sübûtu gibi, vacibin, mümkünlerin vücudunun (varlığının) mebdei (başlangıcı) olması bunların hadis olan vücutlarında müessir olması, ilim, kudret, irade ve hayatla vasıflanmış bulunması, peygamberler göndermesi, kitaplar indirmesi ve buna benzer daha bir çok şeyler, kısaca kendisiyle şeriatın varid olduğu her şey... Evet bütün bunlar, hariçte tahakkuku ve gerçekleşmesi olmayan itibarî anlamdaki bir şeyin mümteni olmasından ötürü hep bu manada boşta kalır. Aynı zamanda hariçte tahakkuku olmayan bu şeyin ilim, kudret, irade, hayat, mevcudatı icadetme (yaratma) ve benzeri hariçte tahakkuk etmesi gereken sıfatların olmaması da bu türden batıl sözlerdir.”

Mutlak vahdeti savunma meselesine gelince, örneğin kainattaki ayan yani eşya “hariçte hayal ve seraptan ibarettir” görüşüne gelince, bu, gökleri, yeri, ikisi arasındaki tüm şeyleri, melekleri, peygamberleri, ümmetlerini, cennet ve cehennemi kısaca her şeyi, bu şaklabanların, hokkabazların bir gölge oyunundan ibaret saymaları demektir. Yine peygamberlerin şeriatlerini, dinlerini de oyun eğlence durumuna getirenler gibi olmaktır. İşte bu görüş, lanetli sofistlerin mezhebinin tıpkısıdır.

Dolayısıyla Allah’ın kalblerini mühürlemediği, gözlerine perde indirmediği her akıl sahibi kimse çok iyi bilirler ki bu zındık ve dinsizlerin imanları yoktur. Bunlar ne Allah’a, ne meleklerine, ne kitaplarına, ne peygamberlerine, ne de ahiret gününe iman etmiş değillerdir. Çünkü herhangi bir şeye, özüne uymayan şekilde inanmak demek, imansızlık anlamındadır. Nitekim bu türden inanan yahudilerin Allah’a ve ahiret gününe iman etmediklerini yüce Allah kitabında açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“İnsanlardan öyleleri de vardır ki, inanmadıkları halde “Allah’a ve ahiret gününe inandık” derler.” (Bakara: 2/8)

Doğrusu yahudilerin “Biz Allah’a inanıyoruz” gibi sözleri iman değildir. Çünkü bunlar, Hz. Uzeyir Allah’ın oğludur, diyorlar, böyle inanıyorlar. Yine yahudilerin “Biz ahiret gününe inanıyoruz” sözleri de iman değildir. Çünkü bunların ahiret gününe imanları, kitapta belirtilen anlamda değildir. Çünkü bunların bu husustaki düşünce ve inanışları şöyledir: “Bu hareketleri, onların: ‘Bize, cehennem ateşi sayılı bir kaç günden başka dokunmayacak’ demelerinden ileri gelmektedir.” (Al-i İmran: 3/24). Yine bunlar hakkında şöyle buyuruluyor:

“Yahudi yahut hıristiyan olandan başkası cennete girmeyecek, dediler.” (Bakara: 2/111)

İşte tıpkı bunlar gibi mülhidlerin, dinsizlerin “Allah’a inanıyoruz” gibi sözleri de iman değildir. Çünkü bunlara göre Allah, mutlak vücuddur. Bu mutlak vücudun da hariçte, dışarda herhangi bir vücudu yani varlığı yoktur. Nitekim bu dinsizlerin meleklere, kitaplara, peygamberlere ve ahiret gününe imanları da gerçek anlamda iman değildir. Çünkü bu dinsizler her şeyi hayalden ve seraptan ibaret sayıyorlar. Bazan da, “Azab” sözcüğü şiddet ve ceza anlamında değil, uzubet yani tatlılık ve haz anlamındadır diyorlar. İşte bu, ahiret gününe iman etmek anlamını taşımaz. Çünkü bunların ahirete imanları, bildirilen gerçeğin ve vasfının aksine bir inanıştır.

Hiç dürüst bir inanca sahip olan bir müslümanın, bu zındıkları tasavvuf ehli diye adlandırması mümkün olabilir mi? Bu kafirlerin, tasavvufun değerini yitirmeye neden olan zındıkların, sözde tasavvufçuların hiç tasavvuf ehli diye adlandırılmaları mümkün olabilir mi ki? Oysa gerçekçi düşünen, dürüst müslümanlara göre tasavvuf, peygamberî ahlakla ahlaklanmak, tertemiz ve pırıl pırıl olan Muhammedî şeriata bağlanmaktır. Bunu hem ilim ve hem amel noktasından böyle anlamak ve böyle götürmektir. Yoksa muattıla denen sapık zındıkların, sofistlerin ve dehrilerin görüşünden kaynaklanan bir tasavvuf değil. Çünkü bu dinsizlerin yaptıkları, onların küfürlerini, dinsizliklerini keşif adıyla artırmak oluyor.

Bu batıl ve dinsizlik savunucularının sapıklıklarını ortaya koymak, batıllarını önlemek ve onları rezil etmek için durumlarını ortaya koymak gerekiyor. Bu adamlar, kendilerine her türden delil, hüccet ve bürhan sunulmasına rağmen yine de lanetlenmiş olan bu zındıklar, zındıklıklarını isbata, ortaya koymaya çalışırlar. Bu gibi şeylerin zındıklıklarından dolayı kendilerine keşif diye göründüğü gerçeği de anlatılmasına rağmen yine de inadlarını sürdürürler. Kaldı ki bu gibi şeylerin ne olup olmadıkları noktası irfan ehlince zaten bilinen bir gerçektir.

Şimdi kalkıp keşif ve ayan yoluyla malumdan söz etmek, aslında mümkün olabilecek şeylerden kabul edilmez. Çünkü ibareler malumun halini anlatmaktan uzaktır, kısırdır. Keşif yoluyla da bundan sözedilemez. Kalkıp bu gibi şeyleri kitaplara ve risalelere koymanın da anlamı yoktur. Hele bunu hüccet ve delillerle isbata gitmeye de asla gerek yoktur. Çünkü malum zaten bilinen bir şeydir. Özellikle de gerçek akıl, bunların zındıklıklarının batıl olduğunu, dayandıkları temellerin de hep kibir ve gurur olduğunu, ikinci derecedeki dayanakların da hep sapıklıklardan ibaret olduğunu ortaya koymuş bulunmaktadır. Hep söyledikleri muhallerden yani olamazlardan ibarettir. Akıl da zaten böyle bir şeyi reddetmektedir. Zira bu zındıkların ileri sürdükleri şeylerin benzeri, bunlardan çok önceden geçmiş olan kafirlerden ortaya çıkmış değildir. Hatta mecusi denen ateşperestlerden, müşriklerden bile bu zındıkların söyledikleri anlamda bir söz çıkmamıştır.

İşte bu bakımdan nasıl ki, bu kafirlerle münazaraya girmenin bir manası yoksa, sofistlerle de benzer münazaraya girmenin hiç anlamı yoktur. Bunlar ne akla dayalı delilleri, ne de nakle dayalı kanıtları kabul ederler. Hiçbirisini kabul etmeyip hepsini reddederler. Aslında bunların dinsizliklerinin en doğru ve direkt çaresi, çözümü, Allah’ın yalın kılıncıdır, boyunlarının vurulmasıdır. Çünkü “Ağızlarından ne büyük söz çıkıyor?” (Kehf: 18/5) âyetine rağmen çok ileri giderek şu sözleri saçmalıyorlar ve şöyle diyorlar:

“Kim ilahlık davasına kalkışırsa, o kimse bu davasında doğru ve samimidir.”

Doğrusu bu lanetli adam akla dayalı tüm delilleri, aynı şekilde sem’î ya da nakle dayalı tüm muhkem delilleri yalanlıyor. Oysa gerek akla dayalı ve gerekse nakle dayalı her manadaki deli, “İlahlık davasına kalkışan yaratıkların tümü, yalancı kafirlerdendirler ve bunlar kıyamet gününde de hüsrana kalacak olanlardır.” Çünkü yüce Allah böyleleri için şöyle buyuruyor: “Onlardan her kim ‘Ben O’ndan başka bir ilah’ım’ derse onu cehennemle cezalandırırız. Biz zalimleri böyle cezalandırırız.” (Enbiya: 21/29)

Yine lanetli Firavun’dan hikaye olarak yüce Rabbimiz bunların durumlarını şöylece ortaya koymaktadır: “(Firavun), ben sizin en yüce Rabbinizim, dedi. Allah da onu, sorun ve ilkin (ahiretin ve dünyanın) azabıyla cezalandırdı.” (Naziat: 79/24, 25)

Eğer bir kimse davasında doğru ve samimiyse, ne cehennemlik olur, ne zelil olur, ne de ceza gören zalimlerden olmuş olur. Âyetle ifade olunduğuna göre, mademki böyleleri zalim, ceza gören, zelil ve cehennemlik olan bir durumdaysalar, bunların doğruluğundan ve samimiyetlerinden söz edilemez.

Yine bunlardan biri de bu saçma adamların saçma sözlerine benzer ifadeler kullanarak şu iğrenç sözleri sarfetmiştir:

“Aslında putlara tapanların tümü, Allah’a ibadet etmektedir. Fakat ibadet etme çizgisinde ve yolunda yanılmıştır. Doğrusu Hz. Mûsa (a.s.), Hz. Harun (a.s.)’u sırf buzağıya tapmayı yadırgamasından ötürü azarlamıştır. Hz. Harun da ötekiler gibi buzağıya tapmaması nedeniyle, azar işitmiştir. Çünkü Hz. Musa, Hz. Harun’a göre Allah’ı çok daha iyi tanıyordu.”

Şimdi bu adamın saçmalıklarına bak bir kez. Sapıklığı ve azgınlığı açıkça ortada olan bir zındık herif, buzağıya tapanlara göre, alemlerin Rabbi olan yüce Allah’ı, Hz. Harun onlardan çok daha az biliyor ve tanıyormuş. Bunlar, buzağıyı ilah edinenleri bu inançlarında isabetli olduklarını ve fakat ona ibadet etmekte yanıldıklarını ileri sürüyorlar. Oysa yüce Allah, bu saçmalıkları ileri sürenleri bir çok âyetlerinde yalanlamaktadır. Bu gerçeği tüm İslâm ve müslüman alimleri bilirler. Şimdi bu âyetlerden bazılarının meallerini sunmaya çalışalım:

“(Tur’a çıkan) Mûsâ’nın arkasından kavmi, süs eşyalarından bir buzağı heykeli yapıp onu ilah edindiler ki, onun bir böğürmesi vardı. Görmediler mi ki, buzağı kendileriyle konuşamıyor, onlara bir yol gösteremiyordu. Fakat ona (ilah diye) tutundular ve zalimlerden oldular.” (A’raf: 7/148)

Bir diğer âyette de Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Buzağıyı ilah edinenler var ya! Onların başına Rablerinden bir gazab ve dünya hayatında bir horluk gelecektir. Biz, Allah’a iftira edenleri işte böyle cezalandırırız.” (A’raf: 7/152)

Şimdiyse bir başka âyette şu ifadeleri görüyoruz:

“Mûsa, öfkeyle, kederle derhal kavmine döndü...” (Tâ Hâ: 20/86). Bu âyetten sonra gelen devamındaki âyetlerde şöyle buyuruluyor: “Derken, Samirî onlara bir buzağı heykeli çıkardı ki, böğürmesi vardı. Bunun üzerine (Samirî ve adamları), ‘İşte sizin de ilahınız, Mûsa’nın daha ilahı budur. Fakat Musa bunu unuttu da aramak için Tûr dağına gitti’ dediler.” Görmüyor mıydı ki, o (buzağı) kendilerine söz iade edemiyor, ne bir zarar, ne de bir fayda vermeye gücü yetmiyordu.” (Tâ Hâ: 20/88, 89) Daha sonra âyetlere devamla şöyle buyuruyor:

“Önceden Harun, kendilerine: Ey kavmim, andolsun, siz bununla denendiniz. Rabbiniz çok esirgeyendir. Bana uyun ve buyruğuma itaat edin, demişti.” (Tâ Hâ: 20/90) Hz. Harun buzağıya tapan yahudilere denmesi gerekeni söyledi. Yine devamındaki bir âyette de şöyle buyuruluyor: “(Mûsâ da gelince:) Ey Harun! demişti. Onların saptıklarını gördüğün zaman seni onlara engel olmaktan alıkoyan neydi? Niye bana uymadın, emrime baş mı kaldırdın?” (Tâ Hâ: 20/92, 93) Yine devamındaki âyetlerde şu ifadeleri okuyoruz: “Üstüne kapanıp bel bükerek önünde eğildiğin ilahına bir bak; biz onu mutlaka yakacağız, sonra darmadağın edip denizde savuracağız. Sizin ilahınız yalnızca Allah’dır ki, O’nun dışında ilah yoktur. O, ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır.” (Tâ Hâ: 20/97, 98)

Şayet mümkünlerden herhangi bir şeye tapan, kulluk eden bir kimse, bu zındıkların iddialarına göre, Allah’a ibadet etmiştir, çünkü tüm kainat varlığı, bizzat Allah’ın kendisidir, saçmalıklarından hareket edersek, o zaman, buzağının varlığı da Allah olması gerekirdi. Yani zarar ve yarar verebilen, konuşan, yaratan ve her şeye malik olan Allah -haşa olması gerekirdi, bunlara cevap verebilirdi. Çünkü sonuçta söz bu noktaya gelmektedir. Hal böyle olunca, buzağıya tapanların, onu ilah edinmeleri durumunda dalalete sapanlar, iftira edenler durumuna düşmemeleri gerekirdi. Evet bunlar bu durumda bir fitne olmamalıydılar, zalim olmamalıydılar. Aynı zamanda konuşmayana, doğru yolu göstermeyene, kendilerine sözü iade edip cevap vermeyene, zarar ve yarar verme gücüne sahip olmayana ibadet etmemeleri gerekirdi. Bu durumda bu adamlar buzağıya taparlarken, buzağıya kul olanların: “Bu sizin de ilahınız, Mûsâ’nın da ilahıdır” sözlerinde doğru olmaları gerekirdi.

Bunlar sırf ibadeti buzağıya tahsis etmeleri sebebiyle mademki yanılmışlar, mademki yanılmamaları için tüm varlıklara kulluk etmeleri ve ibadette bulunmaları gerekir, o zaman gerekçeleri nedir? Oysa ileri sürdükleri tüm düşünceler ve deliller baştan sona dek batıldır. Çünkü böyle bir görüş, her şeyden münezzeh olan yüce Allah’ı yalanlamaktadır. Yüce Allah bu dinsizlerin, şeytanca vesveseye kapılanların bu türden iddialarından tamamen münezzehtir.