Muhtelif - 19. Sayfa - Vahdet I Vucud
Kur’an’daki Mertebeler
Şimdi diğer bir noktaya değineceğiz. Şu gerçek iyice bilinmelidir ki, Kur’ân-ı Kerîm’de adları geçen velilerden, salih diye adlandırılanların ulaşabildikleri en üst mertebe, şehitlerin derecelerine göre, en alt derecedir.
Şehitlerin ulaşabildiklerin en üst dereceyse, sıddîkların en alt mertebesidir.
Sıddîkların varabildikleri en üst derece, nebîlerin mertebelerinin en alt mertebesidir.
Nebîlerin elde ettikleri en üst derece ise, rasûllerin en alt mertebesidir.
Bizim peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in derecesiyse, öteki bütün rasûllerin en üst derecelerinin üzerinde bir derecedir. Kısaca velilerin ulaşabildikleri her derece ve mertebenin en üstü ve kemali peygamberlere aittir. Yoksa cahil tasavvufcuların ileri sürdükleri gibi, veliler peygamberlerden üstün değildirler.
Tarikat erbabından tahkim ehli olanlara göre, ilim yani bilgi sahibi olmak, hal ehli olmaktan çok daha üstün ve değerlidir. Çünkü hal ehli olmak, ilahî nurların tecellisi sırasında, salikin nefsinde meydana gelen bir keyfiyettir.
Ancak, gerçek tarikattan habersiz olanlar, hal ehli olmanın ilim ehli olmaktan üstün olduğunu ileri sürerler. Çünkü bunlar cahil kimselerdir, tarikatın da ne olduğunu bilmeyenlerdir. Diğer taraftan bu adamlar, “hal ehli olmanın ilim ehli olmaktan üstündür” diye savunurlarken, kendilerinin uzletinin ilim olduğunu ileri sürmelerindendir. Oysa bunların ilimden uzak kalmaları, hal ehli olmanın da ne olduğunu bilmemeleri, bir de bu teklif dünyasında (sorumluluk dünyasında) en büyük hicaplarla kaplı bulunmayı bilmemelerindendir.
Bunun da nedeni, halin yakınlık olmasındandır. Yoksa hal, kişiyi Allah’a yaklaştıran emir ve ameli öngören ilimdir. Bu da zaten kişiyi bizzat Allah’a götürüp laklaştıran şeydir. Eğer böyle olmamış olsaydı, ilim ehlinin kitap yüklü eşekten bir farkı kalmazdı.
Diğer taraftan dünya çalışıp kazanma yeridir. Ahiret ise, bağış alma ve hibe verilme yeridir. Eğer bir kimse henüz dünyadayken bir hibe ve bağışa ererse, bu, onun amelinin bir ürünüdür. Ancak bu, onun ahiretteki meyvesinden, ürününden bir şey eksiltmeye neden olur. Bunun içindir ki, hal ehli olanlar, dualarında, ölümleri sırasında hal ehli olmamayı hep istemişlerdir, arzulamışlardır. İşte sahabeden -Allah kendilerinden razı olsun- fazlaca hal zuhur etmemesinin sırrı burada yatmaktadır. Oysa buna rağmen sahabe, velayetin en üst derecesindeydiler. Fakat onlar, bu dünyada bir şey istemiyorlardı ki, ahirette en üst derecelere ulaşabilsinler. Kişiye delil olarak: “İlim ehli olmak hal ehli olmaktan daha şereflidir” sözüne sarılmak yeterlidir. Başka bir şeye bakma. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.)’e, yüce Allah, halini, hal ehli olmasını artırmasını emretmemiştir. Yüce Allah! Hz. Peygamber’e, ilminin artırılması için dua etmesini emretmiştir. Nitekim Rabbimiz şöyle buyuruyor: “...ve: ‘Rabbim! Benim ilmimi artır’ de.” (Tâ Hâ: 20/114)
Ancak tüm peygamberler hem ilim ve hem hal yönünden tüm kemalleri ve üstünlükleri kendilerinde toplamış bulunan insanlardır. Ancak peygamberler, peygamberlik nuru bakımından işin hal yönüne pek bakıp ona önem vermezler. Bu bakımdan peygamberler açısından halin varlığı ile yokluğu arasında bir fark gözetilmez, her ikisi de eşit olarak görülür.u Peygamberlerin haldeki kemallerinin üstünlüğüne rağmen yine de peygamberlerin ahiretteki derecelerinden hiçbir şey eksilmez.
Nitekim bizim peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), istiğrak ve fena fittevhid derecesinde fani olmak noktasından peygamberlerin en mükemmelidir. O (s.a.v.), kesinlikle Melik ve Mecîd olan yüce Allah’dan başka asla hiçbir şeye iltifat etmez, dönüp bakmaz. İşte Hz. Peygamber’in bu hali bize yol göstermelidir. Durumu böyle olan ahir zaman peygamberinin fiilini yüce Allah, Bedir savaşı gününde kendi zatına izafe etmiş ve şöyle buyurmuştur: “...attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı (onu).” (Enfal: 8/17)
Bu âyette yüce Allah, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hal yönünden kemal dereccesinde olduğuna işaret buyurmaktadır. Oysa yüce Allah, Hz. Davud’un filini kendisine izafe etmemişti. Şöyle buyuruyordu: “Davud da Calût’u öldürdü.” (Bakara: 2/251). Bu âyette öldürme fiili bizzat Hz. Davud’un kendisine izafe edilmiştir.
Diğer taraftan, Arifler ilahî tecellilere, nurlara erişmeleri sırasındaki sırları iki makam üzeredir. Nitekim bu noktaya İmam Gazalî de işaret etmiştir.
Birincisi: Kendilerinin dışında tüm kainatın bunların nazarında yok sayılması, izmihlali. Bu hal, onlara göre bir takım kir ve paslarla, eksikliklerle bulanmıştır. İşte onlar bu durumdaki hale “Fena fittevhid” adını veriyorlar. Bunlar havastan olan kimselerdir.
İkincisi: Bu halden daha ileri bir duruma geçmek, terakkî. Öyleki kendi nefsini ve hem zahiri, hem de batınî halleri müşahedeyi kaybetmek, bunlara değer vermemek, bundaki fena mertebesini de önemsememektir. İşte Arifler bu durumdaki hale de, “Fena fittevhid’de fani olmak” adını veriyorlar. Bu hal de havassulhavassın halleridir. Yani oldukça sır sahibi çok özel kesimin lalleri. Bu haldeki insanlar için: “O’nun yüzünden (zatın)’dan başka her şey yok olacaktır.” (Kasas: 28/88) âyeti hem zevk ve hem hal durumunu almış olur. Oysa bunlar dışındaki müminlerin bu âyetten anladıkları ise ilmî ve imanî manada bir zevktir. Öncekilerinse ilmî ve imanî mananın yanında daha ileri merhaleler kat ederek işi hal ve zevk haline getirmeleridir.
Zevk duymak demek: Kişinin o hal ile vasflanmak suretiyle, bu halin kendisinde meydana gelmesi ve bu duruma ermesidir.
İlim ise: Bu meseleyi bürhan ve delillere bağlı olarak bilmektir. Bunun da dayandığı şey, kıyastır. Meselâ Güneş’in doğarak çevreyi aydınlatmasına bakarak, yıldızların aydınlığının kaybolması gibi. İşte belli bir dereceye eren Arifler de, iman ve tecelli nurlarının doğması ile, kainatın varlığını, Güneş’e kıyasla yıldızların varlığını yok saymaya benzer bir anlayıştır. Yıldızları inkar değildir, kainatın inkarı burada sözkonusu değildir. Dolayısıyla bu gibi şeyleri dinlemek suretiyle kabullenmek ve bunlara boyun eğmek gerekir. Daha önceki öğrenilen bilgilere bakarak bunun aykırı ve muhalif bir şey olduğu sanılmasın. Çünkü önceki bilgilere göre, keşif yoluyla zaten bilenene yani maluma ulaşmak, herhangi bir bürhan ve delil olmaksızın ortada olan gerçeği yani ayanı bilmektir. Oysa burada zikredilen şey, keşfin tahakkuku ve gerçekleşmesine ilişkin ortaya bürhanın ve delilin konmasıdır. Yoksa keşif yoluyla malumun yani bilinenin kanıtlanması ve isbatı meselesi değildir.
Bu bakımdan mümteni yani olamaz olanı birincisi değil, ikincisidir. Fena fettevhid’de fani olmanın semeresi yani meyvesi, kulun fiillerinin yüce Allah’ın fiillerinde, tasrifinde ve hareketlendirilmesinde kaybolmasıdır. Yüce Allah’ın âyetinde işaret ettiği gibi fiillerini kendi nefsine nisbette kaybolmalıdır. Rabbimiz şöyle buyurmuştu: “Attığın zaman da sen atmadın, fakat (onu) Allah attı.” (Enfal: 8/17)
Nitekim aşağıdaki kudsî hadis de bu mertebedeki hale işaret ediyor:
“... Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Nihayet ben onu severim. Ben kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum.”
İşte bütün bu hallere “Fena” adı verilmiştir. Gerçi her ne kadar gölge ve şahıs her ikisi de var iseler de, yine de buna “Fena” yani yok oluş adı verilmiştir. Tıpkı Güneş’in nurunun çevreyi aydınlatması durumunda yıldızların var oluşlarına rağmen görünmemeleri gibi, fena mertebesinde olan kimse de, ilahî nurların tecellisiyle, kainatta var olanlara rağmen bunları görmezlikten gelir. Çoğu zaman resmi Fakih, bu sözü işitir de, bunları akla uymayan saçma şeyler sanır, oysa durum onun sandığı gibi değildir. “Fakat onlar bununla doğru yola girmek arzusunda olmadıkları için ‘Bu eski bir yalandır’ diyecekler.” (Ahkaf: 46/11)
Yoksa bunların kendisinden hali oldukları, habersiz oldukları şeyler, acizlerin aldatmacalarından ibaret olan bir şey değildir. Böylelerinden meliklerin, kralların hazinelerini boşaltmak, almak gerekir. İnsanlar adeta, altın ve gümüş madenleri gibidirler. Gönüller de maarif yani bilgi cevherlerinin madenleridirler. Bunlardan kimisi nübüvvet, risalet, ilim, marifetullah madeni olacağı gibi, kimisi de hayvanî şehvet ve istekler, şeytanî huylar madenidirler.
Huccetul İslâm İmam Gazzalî der ki: “Kulun, mutlaka amaçlanan hale erebilmek için o hali arzulayan zevk ehlinden olmaları gerekir. Eğer bunlardan olamazsa, hiç olmazsa ilim ehlinden olsun, eğerundan da olmazsa hiç yoksa iman ehlinden olsun. Çünkü bu sayede: “Allah sizden inananları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin.” (Mücadele: 58/11) Nitekim daha önce bizim “Makasıd” adlı kitabın şerhinde de belirttiğimiz gibi, biz şu anda temenni yani dilek denizinin sahilinde bulunuyoruz. Buradan tevhid denizinden avuçla almaya çalışıyoruz. Bu da ancak imkan oranında olabilmektedir. Şunu da itiraf ederek diyoruz ki, buraya gidiş herhangi bir bürhan ve delile gerek duyulmaksızın açık bir şekildedir, ayandır.
Arifler katında “Fena”, kainatın varlığına rağmen, yani varlığını kabul etmekle birlikte, bunu adeta yok olmuş kabul etmekten ibarettir. Yine kendi fiillerini kendilerine nisbetten uzak durmak, görmezlikten gelmektir.
Arifler katında “Beka”: İlahî ahlak ile ahlaklanmaktan ibarettir. Beşerî vasıfların meydana getirdiği kir ve bulanıklıktan uzak durmak demektir.
Bunlara göre mutlak vahdet, daha önceden de işaret olunduğu gibi, varlıklar arasında yalnızca Allah’ı müşahede etmekten ibarettir. Öteki varlıkların varlığına rağmen onları adeta yok saymaktır. Yani ilahî nurların tecellileri sırasında bunların görünemezliğidir. Tıpkı, gündüz güneşin çıkmasıyla ve dünyayı kendi ışınlarıyla aydınlatması yanında, gündüz yıldızların var olmalarına rağmen görünemezlikleri gibi.
Arifler katında Cem’: Kişinin, tüm varlığıyla ibadete yönelerek ve bunu düşünerek, Allah’dan başka hiçbir şeyi düşünmemesi, akla getirmemesi halidir. Yani Allah’tan başka bir cevap kaygısı veya bir başka kaygı taşımaksızın sırf Allah’a yönelmesi haline cem’ denir.
İmam Ebu’l Kasım el-Kuşeyrî, “Kalblerin Nahvi” adını verdiği kitabında, vahiy bilgisi yani Arap dilbilgisi kurallarıyla, ariflerin bu marifetlerine işaret etmektedir. Bu eserinde diyor ki:
Cem’ ikiye ayrılır.
a) Sahih yani salim cemi,
b) Mükesser cemi (kırık çoğul). Nitekim Ariflerin cem’ adını verdikleri şey de ikiye ayrılır.
a) Sahibini kurtaran, şeriat adab ve kurallarını korumakla birlikte, kemal derecesinde vecd de ayrıca galebe çalar, baskın gelir. Böylece o kimseye yüce Allah, namaz ve oruç gibi tüm hükümleri ve emirleri de icra etme imkanını da vererek süsler. İşte durumu böyle olan kimse, kendi döneminin ya da çağının imamı, lideri ve örnek insanıdır. Bunlara örnek olarak Ebu Yezid Bistamî’yi (Beyazid-i Bestamî’yi), Ebu Hafs Haddad Nîsabûrî’yi, Sehl b. Abdullah Tüsterî’yi gösterebiliriz. Bunlar, tüm hallerinde mağlub (yenik düşen), şuhud aleminden kaybolan kimselerdir. Bu adamlar ancak namaz vakitlerinde ortalıkta görünürler. Namazlarını kıldıklarından sonra tekrar eski hallerine, şuhut hallerinden gayb hallerine dönerler. Allah’dan başka her mevcuddan Allah’a dönerler.
b) Sahibini sıhhat ve sağlık yönünden hep rahatsız olan, kırık olan cem’. Bu durumdaki bir kimse, şeriatın öngördüğü adabı gereğince koruyamaz. Böyle biri, sürekli şaşkınlık ve baygınlık hali içindedir. Dolayısıyla böyle biri deliler hükmündedir. Bu durumdakiler ne zaman vakitlerinden haberdar olabilirler, ne de öteki ibadetlerin vakitlerinden. Dolayısıyla bu kimselerin marifet nuru, bunların vera’ nurunu söndürmüştür.
Birinci cem’ durumunda olan kimse meşkurdur, yani şükretmektedir. İkincisiyse mazurdur. Fakat, bu ikincilerin durumlarını, halini bilmeyenlerce bunlar merduttur, dolayısıyla bunlara iktida etmek yani uymak doğru olmaz. Bir kimse, ibadetleri terketmede, ibadetler artık vacip (farz) değildir diye, uyarsa, bunlar kafir ve zındıktırlar.
Tefrika: Bu, Allah’dan başka olan şeylere iltifat etmek, dönüp bakmak ve değer vermektir. Hatta bu şeyler, ibadetleri düşünmek, sevabın murakabasını yapmak veya azaptan korkmalı da olsa böyledir, masivayı düşünmektir.
Şimdi mülhid denen dinsizlere gelince: -Allah bunları rezil rüsvay etsin-, bu adamlar; yukarıda saydığımız terimleri başka manalarda, asla ilgisi olmayan manalarda kullanır oldular. Kullandıkları manalar da hep dalalet, sapıklık, zındıklıktan ibaret olan şeylerdir. Şimdi bu zındıkların bu terimleri hangi manalarda kullandıklarını görelim:
Fena: Mertebesi, bu zındıklara göre tüm eşyanın gerçekliklerini red anlamındadır. Onlar her şeyi gölge, hayal ve seraptan ibaret sayıyorlar. Bu da aslında sofistlerin, şüphecilerin savundukları bir görüştür.
Beka: Yalnızca ve sadece mutlak vücudun (varlığın) düşünülmesidir.
Mutlak vahdet: Vücudun (asıl varlığın) dışındaki her şey hayaldir, seraptır. Hatta bu zındıklara göre tüm pisliklerin, habaisin, kazuratın kendileri ilahtırlar.
Cem’: Bununla da, tüm bu şeylerin birtekliğini, vahdetini ileri sürmektedirler.
Tefrika: Bu zındıklar, bu terimle de, eşyanın hakikatını isbat olarak değerlendirirlerken, Allah’ın vücudu, kainatın vücudundan ayrı olarak değerlendirmektir. Yani bunlar hem birdir, hem ayrıdır gibi.
Bilinen bir gerçek varsa, o da bütün bunlar ilhaddır, İslâm dininden çıkmaktır. Çünkü Ariflerin bu terimlerden anladığı bir anlam dışında manalandırmak sözkonusudur. Ariflerin bu terimlerden anladığı, görüldüğü gibi, doğru kanunlar ve manalandırmalar içerisinde olmuştur. Bunların ifadelerinde herhangi bir zındıklık, ilhad, dinsizlik, hülûl, ittihad olmadığı gibi, yine bunların ifadelerinde yüce Allah’ı, mümkünlerin vücudunun aynı gibi değerlendirmek de yoktur, hatta -Haşa- kazurat gibi değerlendirme sözkonusu değildir. Arifler mümkün varlıkları hayalden ve seraptan ibaret varlıklar olarak da değerlendirmiyorlar, bir gölge oyunu gibi kabul etmiyorlar. Aynı zamanda Arifler şeriatı oyun ve eğlence olarak da değerlendirmiyorlar. Dini akideleri de arkalarına atmıyorlar. Eşyanın da hakikatlerini, gerçekliklerini düzmece şeyler olarak görmüyorlar. Aklın tüm açıklıklarına rağmen bir büyüklük taslamasına giden zındıklar gibi, arifler böyle bir yanlışa da gitmezler. Arifler, ne yüce Allah’ın ve ne de peygamberlerin sözlerini red ve inkara gitmezler. Arifler tüm açıklıklarıyla ve sarahatle, şeriatın reddettiği her şeyi zındıklık olarak haykırıyorlar ve bu gibi şeylerin marifetlerin sırlarından olmadığını söylüyorlar. Meselâ bir şey, şeriatın zahiri (dış görünüşüy)’le, hatta şeriatın batınıyle çelişir gördüklerinde, hemen olayı şeriatın zahiriyle olanla tamamlar, sırrıyla yetinir. Çünkü bunlar, bu işin sarahatini ikmal edendir.
İşte sırf bu bakımdan, hakikat ehline, bazı şeylerin sırları olduğu gibi açıklansa, ortaya çıkıp belirmiş olsa, bu hakikat erleri, derhal şeriatte varid olan lafızlara bakarlar, buraya baktıklarında, gördükleri ve müşahede ettikleri şeyler bunlara uyuyorsa, hemen alıyorlar, kabul ediyorlar. Eğer ona aykırı ve muhalif düşünüyorsa, derhal durumu şeriata mutabık ve uygun gelecek şekilde tevile ve yoruma gidiyorlar. Meselâ zahir bakımından muhkem âyetlere muhalif (aykırı) gibi gözüken müteşabih âyetler gibi. Örneğin şu âyeti verebiliriz.
“Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir.” (Fetih: 48/10) Ayrıca şu âyetteki gibi: “Rahman Arş’ı istiva etmiştir.” (Tâhâ: 20/5) Bu âyetlerin zahiri yani ilk bakıştaki manaları: “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ: 42/11) âyetine muhalif düşüyor, aykırı geliyor.
Aslında keşif noktasında, müteşabihlerin olabileceği hususu gözardı edilmemelidir. Çünkü bu, Ariflerin kalblerini bir bakıma denemedir. Nitekim şeriatte varid olan müteşabihler de, ilimde rüsuh sahibi olanların (İlimde yüksek payeye erenlerin) kalblerini bir denemedir. İbn Süleyman Darânî de diyor ki:
Fena fittevhid’de fani olma derecesine erenleri, yüce Allah’ın zatının nurları yakınca, Celal olan yüce Mevla’nın sultanı onları bürüyünce, kendilerinden geçerler, kendi zatları içinde telaşa kapılırlar. Nitekim işin bu yönüne yüce Allah’ı şu âyeti işaret etmektedir:
“Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti, Mûsa da baygın düştü.” (A’raf: 7/143)
Dolayısıyla bunların nazarında kesret denen çokluk tamamen yok oldu. Aslında bütün hakikat olan o kesretler var olmasına rağmen, onlar artık o gerçekleri adeta göremez oldular. Tamamen salt ferdiyette, teklikte kendilerinden geçtiler. Adeta şaşırmış duruma düştüler. Onlar bundan böyle Allah’dan başka bir şeyi göremez oldular. Öylesine kendilerinden geçip sarhoşlaştılar ki, artık bundan böyle akılları çalışamaz oldu. Bunlar “fena fittevhid de fani olduktan sonra”, sarhoşluk hallerinin de devam etmesiyle, ağızlarından öylesine sözler çıktı hallerinin de devam etmesiyle, ağızlarından öylesine sözler çıktı ki, bu sözler hülûl ve ittihad gibi manaları içeriyordu. Çünkü ibarelerle, yazıyla o yaşanan hali anlatabilme, olayı yazıya döküp anlatma imkanı olamadığından, bunun imkânsızlığından dolayı çok yanlış anlaşılan sözler sarfeder oldular. Nitekim bunlardan biri: “Enel Hak, yani ben Allah’ım” diyerek kadar ileri giderken, bir başkası da: “Sübhanî Ma Azama şanî yani kendi varlığımın yüceliğini takdis ve tenzih ederim” diye konuşmuş, bir diğeri de: “Leyse fil cübbeti illallah, yani cübbemin içinde yalnızca Allah vardır” diyecek kadar aşırılığa sapmıştır. Ancak bunlardaki bu manevî sarhoşluk denen kendinden geçme olayı kaybolunca, durumu normal akıl ile değerlendirme noktasına gelince -ki akıl dünyada yüce Allah’ın doğruyu tartan terazisi ve ölçüsüdür-, hemen sözlerinin ne denli tehlikeli anlamlar taşıdığını görüp, bunu reddetmişler, kabuletmemişlerdir. Hatta dahası var, şuurları, kendilerinden böylesine tehlikeli bir sözün çıkmasını yadırgayıp reddetmiştir. Bundan dolayı şu gerçek ifadeleri söylemekten geri durmamışlardır.
Demişlerdir ki, bu türden sözler sarfetmek, gerçekte küfürdür, sapıklıktır. Hemen yaşadıkları durumlarının yazıyla ve sözle anlatabilmenin güç ve zor olduğunu söyleyerek mazeretlerini açıklamışlardır. Bunun gerçekte ve hakikatte ittihad olmadığını, ancak bu ifadenin tıpkı şu anlamda konuşan kişinin sözü gibi olduğunu, yani aşk ve vecd halindeki bir kimsenin kendinden geçip, bu hal şaşkınlığı içinde konuşanın sözüne benzer bir ifade olduğunu bildirmişlerdir. Tıpkı aşırı sevgiden ve aşktan dolayı “Ben O’yum, O da ben” diyen gibi. Kaldı ki, his ve duyguda, bu türden sözün gerçek anlamında olduğuna kesin delil oluştururlar. Ayrıca gerek akla dayalı ve gerekse nakle dayalı kesin deliller, bu adamların söylemekte oldukları bu türden sözlerinin hakikat ve gerçek anlamlarında olmadığına delildir. Aksine onların bu sözleri mecazî anlamlarda yorumlanmıştır. Ancak bunların açık kavramlarının isbatı noktasında sarahatle konuşup buna delil göstermeye kalkışmaları halinde, o zaman tevil götürmeyen ve meceza da yorumlanmayan anlamda hakikat manasında kullanılmada muhkem olmuş olur. Bu da tıpkı dinsiz yani mülhid vahdet-i vücutcuların açıkça “Allah, mazharlarda yayılan mutlak vücudun kendisidir” gibi söyledikleri açık ifadelerdir. Daha sonra bu saçmalıklarını isbat noktasında mugalatalarını birleştirerek ve telfik yaparak bürhan gibi göstermeleridir. Daha sonra da bu saçma temele dayanarak: “Puta tapan herkes aslında Allah’a kulluk ediyordur. Nitekim kim ilahlık davasına kalkışırsa, o kimse bu davasında doğrudur” gibi saçmalıklarda bulunmuşlardır.
İşte durum bu manada muhkem olduktan, mesele sarahatle ve açıklıkla dile getirilip, buna ayrıca bir delil ikameye kalkışıldıktan sonra, bu kimselerin sözlerinin yorumu kabul edilmez, onlar için herhangi bir cevaza yol bulunmaz. Artık bundan böyle, bu dinsizleri savunmaya kalkışanların, bunlar, vahdet-i vücudu demek istediği gibi yorumlara gidip onları temize çıkarmaya çalışanların tüm savunma ve çalışmalarının batıl olduğu gerçeği ortaya çıkmış bulunuyor. Yani kimilerin: “Bu sözler herkesin, halkın anladığı gibi vahdet-i vücud değildir, esasen bunların kendilerince bir takım yorumları var ki, bunu da ancak hassadan olanlar yani özel ekipten olanlar anlayabilir” türünden sözlerin de bir anlamı yoktur.
Kısaca şu noktaya işaret etmek isteriz. Bir kimse uyanık ve ayıkken, aklı başındayken bu gibi sözleri söyleyemez, bunu söylemek caiz ve doğru değildir. Çünkü ayık halinde söylenen bu gibi sözler, sonuçta hulûl ve ittihad manalarını çağrıştırır. Zira böyle bir hali anlatmaktan dil acizdir, keşif yoluyla bundan söz açmak da mazurdur, açılamaz. Nitekim vecde kapılanların bir çoklarının durumları böyledir. Kısaca sözler bunları anlatmak mümkün değildir, vecd halinde de bu, çoğunlukla baskın gelir. Bunun içindir ki, sahabeden Hz. Ebu Hüreyre (r.a.) şöyle söylemiştir:
“Hz. Peygamber (s.a.v.)’den iki kap ilim aldım (hıfzettim). Bu ikisinden birisini yaydım. Ötekisini ise, eğer onu da yaymış olsaydım, mutlaka boynum vurulurdu.”
Bu da gösteriyor ki, Hz. Ebu Hüreyre’nin bu sözünden maksat, bizim üzerinde durup anlattığımızdır. Yoksa Hz. Ali’nin torunu ve Hz. Hüseyin’in oğlu Zeynelabidîn Ali’nin söylediği değildir.
Bir şiir
Eğer onu açmış olsam, ilmin cevheri (özü) yaklaşır,
Bana kesinlikle sen putlara tapıyorsun denirdi.
Mutlaka bunun üzerine müslümanlar kanımı mübah kılardı.
Yaptıkları en çirkin şeyi güzel görüyorlar,
Böyle bir sonuca varmalarının nedeni, halkın, şeriatın zahirini tamamlar durumunda bulunan sırlarını anlamaktan uzak olmalarındandır. Halk bu işin inceliğini anlayamadıklarından, bu tür şeyleri zındıklık gibi görürler ve şeriata da aykırı olarak değerlendirirler. İşte bunun içindir ki Hz. Peygamber (s.a.v.):”
“İnsanlar akılları ölçüsünde konuşmakla emrolundum” buyurmuştur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) dilsiz olan cariyeye: “Allah nerededir?” diye sorması üzerine, o da eliyle göğü göstermiştir.”
Oysa Hz. Peygamber (s.a.v.) de kesinlikle biliyordu ki, yüce Allah cihetten ve mekandan münezzehtir. Ancak Cariye’nin yüce yaratan bu manada bilgisinin olmadığını, daha fazla bir şey de kendisinden istenmeyeceğini bildiği için ondan bunu kabul etmiştir. İşte bazı kimselerden çıkan bu gibi şeyler de bu anlamda değerlendirilmelidir.
Çünkü cariye göğü işaret etmek suretiyle, putlarla bir ilişiğinin olmadığını, onlardan beri ve uzak olduğunu belirtiyordu. Zira putlar yeryüzündeydi. Dolayısıyla kişi iman nuru sayesinde yüce Allah’ın cihet ve mekandan münezzeh olduğu gerçeğine ulaşabilir.
Şayet bunlar ayık durumdayken kendilerinden hülûl ya da ittihad gibi bir manayı vehmettirecek bir şey sadır olursa, bu da, tevessüe yani olayda işi bir geniş yönden ele almaya ve cevaza hamledilir. Bunlar da ibarelerde genişliğe, tevessüe rıza göstermezler ve aynı zamanda kelimelerde cevazdan da hoşnut kalmazlar. Ancak bu hususta tevessü’ ve cevaza üç durumda rıza gösterirler. Şöyleki:
a) Fena fittevhid’de fani olma hali,
b) Sarhoşluk (sekr, manen kendinden geçme) hali ve
c) Bir de üns hali.
Bu hususta söz edebilmek için, yüce Allah’ın, bu hal ve makamda yüce Allah’ın kendisine bu şeyleri ikame ettiği kimseler için mümkündür. Yoksa bu, bizim burada anlattığımız şeyler konusunda her yol gösteren için mümkün olan bir durum değildir.
Nitekim yüce Allah, Hz. Mûsa (a.s.)’yı Kelam ve üns makamında ikame edince şu ifadesiyle Hz. Musa (a.s.)’yı muahaza etmedi, sorguya çekmedi. Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir. Onunla dilediğini saptırırsın, dilediğini de doğru yola iletirsin.” (A’raf: 7/155)
Yüce Allah Hz. Yunus (a.s.)’u da havf (korku) ve kabz makamında ikame edince onu da balığın karnında hapsetti. Çünkü yüce Allah’ın izni olmaksızın kavmini terkedip onların arasından ayrılmıştı. Zira kavmi tarafından oldukça zorlanmış ve sıkıştırılmıştı.
Dolayısıyla (bizim anlayamayacağımız şeyleri) genişliğe (tevessüe) ve cevaza hamletmek gerekir. Bu yüzden Eba Yezid (Beyazid-i Bestamî)’nin -Allah ruhunu takdis etsin- sözünü bu manada bir genişliğe yorumlamak ve bunu caiz görmek gerekir. Çünkü kendisi “Tıpkı yılanın derisinden sıyrılıp ayrıldığı gibi, ben de kendi nefsimden (kendimden) geçtim” diyor ve: “Bir de gördüm ki, ben O’yum” diye ekliyor.
Bunun yorumu şöyle olabilir, bir kimse eğer kendi şehevî duygularından, heva ve arzularından, isteklerinden geçerse, bunları bırakırsa, dolayısıyla böyle bir kimse için Allah’dan başkası adına bir genişlik ve cevaz kalmaz. Bu durumdaki kimsenin tasası da, himmeti de yalnızca Allah’dır. Gönülde sadece yüce Allah’ın Celal’i ve Cemal’i yer alır. Hatta sırf bu yüzden kendinden geçer, öyle bir duruma gelir ki, kendisini adeta O sanır, kendisinin ayrı bir hakikat ve farklı olduğunu anlayamaz bile. O bu haliyle: “O, O’dur” sözü ile “Sanki O, O’dur” sözleri arasında bir ayırım göremez. Tıpkı şairin:
Bazan: “Sanki ben Oyum” bazan da: “Ben Oyum” ifadeleri arasında fark vardır. Çünkü birincisinde teşbih yani benzetme sözkonusudur. İkincisi de mecaz olup, hakikat itibariyle ise bu da teşbihtir.
Şimdi bir kimse “Enel Hak, yani ben Allah’ım (Hakk’ım)” derse, eğer bu söylediği söz, söyleyen tarafından ayık halinde iken söylenmiş bir söz ise, bu da tıpkı şairin sözü gibi ya mecazî manadadır veya tıpkı hıristiyanların düştüğü hata gibi bir hataya ve yanılgıya düşmüştür. Çünkü hıristiyanlar, yüce Allah üç uknumdan biri olan cevherdir, diye inanmaktalar. Bu üç uknum da vücud (varlık), ilim ve hayattır. Hıristiyanlar bu üç uknumu Baba, Oğul ve Kutsal Ruh diye değerlendiriyorlar. Yine hıristiyanlara göre Cevehr, kendi nefsi yani zatıyla kaim olan demektir. Uknum olarak da sıfatı ele alıyorlar. Bunun için diyorlar ki, sözü edilen “kelime” ilmin uknumudur. Bu da Hz. Mesih İsa’nın cesediyle birleşmiş ve onunla imtizaç ederek, karışacak insanlık zırhına bürünmüştür. Tıpkı şarabın su ile karışıp onunla birleşmesi gibi. Oysa onların bu inançlarından ötürü yüce Allah onların kafir olduklarını bildirmiştir. Yüce Allah onlar hakkında şöyle buyuruyor:
“Andolsun ki ‘Allah, üçün üçüncüsüdür’ diyenler de kafir olmuşlardır.” (Maide: 5/73)
Hiç kuşkusuz bir tek olan zatı üç yapmak cehalettir. Kim de ittihad yani vahdet-i vücud düşüncesine dayanarak: “Enel Hak” derse, bu da tıpkı hıristiyanlar gibi kafirdir.
Bir de Ebû Yezid Bistamî (Bayezîd-i Bestamî)’nin: “Sübhanî Ma azamü şani yani şanımı takdis ve tenzih ederim, ne yücedir” sözü vardır. Eğer gerçekten bu söz onun ise, o, bunu, bu takdirde, yüce Allah’dan hikaye yani aktarma ve anlatma yoluyla anlatmıştır. Nitekim işitildiğine göre Allah şöyle söylemiş (buyurmuş)’tur:
“Benden başka ilah yoktur. Bana kulluk et.” (Taha: 20/14)
Ya da hazzının kemalini, mukaddes sıfatlarda müşahede etmesiyledir. Yani öyle bir noktaya gelmiştir ki, kutsal sıfatları, mevhum ve mahsus olan şeylerden, marifet yoluyla bu marifette terakkî ederek ve bir de hazlardan ve şehevi isteklerden himmet yoluyla yükseliş sırasında öyle bir haz (manevi doyum) noktasına gelmiştir ki, kendine geçerek, böylece kendi nefsinin kutsallığından haber vermeye kalkışmıştır. Bunun için de “Sübhanî” demiştir. Kendi şanının yüceliğini, sıradan halkın yani avamın durumuna izafetle ona bakarak yüceliğini görünce de: “Ma azama şanî” demiştir. Bununla birlikte Bayezid-i Bistamî, kendisinin kudsiyeti ve şanının yüceliğini halka yani yaratılanlara nisbet ve izafetledir. Yoksa yüce Allah’ın kudsiyeti ve şanının yüceliği anlamında kendisini O manata belirtmek istiyor değildi. Yüce Allah böyle bir durumdan münezzehtir.
Bir üçüncü ihtimale göre ya da Bayezid bunu söylerken, bu ifadeler, onun dilinden, onun sarhoşluğu, manen kendinden geçtiği bir sırada meydana gelmiş olabilir. Yani Celal nurlarının doğması ve aydınlatması sonucu, kendisindeki hallerin galebe çalmasındanr ve baskın gelmesinden kaynaklanmış olabilir.
Şayet bu teviller ve yorumlar ittihada yani vahdet-i vücuda yol açıyorsa, buna gidiyorsa, böyle bir şey kesinlikle muhaldir. Kişilerin mansıp ve makamları halleriyle doğrulanmadıkça, kişilerin mansıplarına, makamlarına bakılmaz. Burada önemli olan şu ki, erkek adamları, Hak ile tanımaktır, Hakkı yaşamak ve O’na bağlı kalmakla tanımaktır. Yoksa Hakkı adamlarla tanımak değildir. Yani adamlarına göre karar vermek olmamalıdır, adamına göre muamele yapılmamalıdır.
İslami Okul Okulların En Önemlisi