Avam Ve Havasa Göre Tevhid - Vahdet I Vucud - 20. Sayfa
Avam Ve Havasa Göre Tevhid
Ayrıca şu noktanın da bilinmesi gerekir. Kamuya yani halka göre tevhid, ilahlık vasfını yüce Allah’dan başkasına vermemektir. Bunu sadece Allah için, hem de bir tek olan yüce Allah için isbatlamaktır. Tevhid kelimesinde nasıl bildirilip anlatılmış ise öylece kabul etmek ve isbat etmektir.
Ancak hass olanlara göre (özel kesime göre), kainatta var olan her şeyi, Allah’ın varlığı dışında yok saymaktır. Öyleki müşahede olunan sadece yüce Allah’ın vücudu (varlığı)’dır. Bir tek O’nun varlığı müşahede olunur. Tıpkı gündüz yıldızların varlığına rağmen, güneşin etkisiyle görülmemeleri gibi. Görünen sadece bir tek güneş. Oysa yıldızlar da vardır, ama güneş bastırmıştır.
İşte böyle bir anlayışla tevhid inancına sahip olanlar, hass yani özel kesim denen bu kimselerin tevhidi, fena fittevhid’de fani olma derecesini elde edenlerin tevhididir. Kainatın varlığını kabul ederler ama, Allah’ın varlığı karşısında yok gibi sayarlar. Çünkü bu durumdakilerin gönülleri Allah sevgisiyle tutuşuyor. Bundan dolayı da, Allah’dan başka herşeyi görmezlikten geliyorlar. Bunlara arif-i vasıl yani hedefe erenler denir. Bu kimselerıfatlara takılarak bir çok manevî bilgilerle yükselme kaydederler. Aynı zamanda kainatı da sıfatlarla irtibatlandırarak yükselirler. Yani ef’ali (fiilleri) ve sıfatları, zatın nurlarının tecellisinde müşahede ederek yükselirler. Böylece bunlar kendi zatlarını (varlıklarını) ve vasıflarını yok sayarlar. Bunların ilim ve idrakler konusunda pek şuurları kalmamış, kainat varlığıyla da olan ilgilerini kesmişlerdir. Artık bunlar öyle bir noktaya gelmişlerdir ki:
“Allah varken, O’nunla beraber, hiçbir şey yoktur.” sözlerinin manası kendilerine gözükür, gerçek ortaya çıkar. Artık bunlarda avamın anladığı manada bir tevhid kalmamıştır.. Yani red ve isbat anlamında demek istiyorum. Buna artık bir mecal kalmamıştır. Çünkü gayrı yani Allah’dan başkasını reddetmek demek, ancak gayrın varlığını anlamakla olabilir. Yoksa gayr denen Allah’dan başka şeyleri tümüyle gayb ve yok kabul etmek manasında değildir. Bu itibarla Allah’dan başka her şeyin vücudu yani varlığı yok farzedilince, böyle düşünenlere göre yüce Allah vücud’da yani varlıkta tektir, manası anlaşılmış olur. Nitekim yüce Allah vücudda bir tek olduğu gibi, uluhiyette yani ilah olmada da bir tektir. Dolayısıyla bir tek olan varlık, tekrar bir tektir diye tevhid olunmaz. Çünkü bu tahsili hasıl demektir, yani elde olanı tekrar söylemekten ibarettir.
Dolayısıyla kim vahidi tevhid ediyor (bir teki birliyor)sa, o inkar ediyor demektir. Çünkü zaten O bir tektir, tekrar kalkıp O birtektir, demenin bir manası yoktur. Aksi takdirde O’nu birlemeye ihtiyaç duyulmazdı. Nitekim işin bu yönüne “Menazilu’s-Sairîn” adlı kitabın sahibi bu noktaya işaretle şöyle diyor:
Hiçbir vahid’den onu tevhid eden gereğince tevhid etmedi.
Çünkü kim onu tevhid ederse, gereğince yapamadığı için inkarcıdır. O’nun nefsinden söz eden tevhid, onu gereğince anlatmaktan aridir. Vahid olan onu iptal etti, geçersiz kıldı. Ancak bizzat O’nun kendi kendini tevhid etmesi tevhiddir. Ayrıca onu tanıtan ve vasfedenlerin tanıtmasının da sınırı yoktur.
Şimdi bu ifadelerin tahliline geçelim. “Onu kim tevhid ederse, birlerse, o inkarcıdır” sözü ile demek istenen şey, O’nun yüce Allah’ın vücud yani varlıkta bir tek olmasıdır. Bunun içindir ki, başkalarının ilahlığını reddetmektedir. Eğer başkalarının varlığının mülahazası ve düşüncesi olmamış olsaydı, böyle bir nefye ve redde gerek kalmazdı. Yine: “Onu gereğince anlatmaktan aridir, vahid olan onu iptal etti” sözüyse şuna işaret ediyor. Hakiki ve gerçek tevhid sabit, ezeli ve ebedîdir. Yani ezel ve ebed olarak sabittir. Bu da yüce Allah’ın bizzat kendi zatını tevhidetmesidir. Oysa halkın tevhidi, sonradan yaratılmış olmaları nedeniyle, bunların ölmeleri üzerine, yok olmalarıyla bu tevhid biter, sona erer.
“Ayrıca onu tanıtan ve vasfedenlerin tanıtmasının da sınırı yoktur” ifadesiyle, Menazil yazarı, yüce Allah’a yaraşacak olan, O’nun Kemal ve Celal üstünlüğünü gösteren bir övgüye işaret etmektedir. Bu da ancak bizzat yüce Allah’ın kendi kendisini sena etmesi ve övmesidir. Halkın yüce Allah’ı sena etmesine gelince, bu, yüce Allah’a layık olacak anlamda bir sena ve övgü olmaktan uzaktır. O’nun Kemal ve Celal derecesinin üstünlüğünü insanlar anlatabilmekten, övebilmekten oldukça uzaktırlar. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) bir hadislerinde bu gerçeğe şöyle işaret etmiştir. Buyuruyor ki:
“(Allah’ım!) Senin kendi zatını sena ettiğin gibi seni sena edemem. (Buna gücüm yetmez.)”
Ayrıca Arap dilinde ilhad sözcüğünden olan “elhade” kelimesi, dönmek, hedeften sapmak, doğru yoldan sapmak anlamınadır. Kelimenin Allah’ın diniyle birlikte telaffuzu, dinden sapmak ve uzaklaşmak manasınadır. Dolayısıyla burada bizim anlattığımız bu hususlar, “Menazilu’s-sairîn” yazarının da işaret ettiği manadır. Yoksa dinsiz vahdet-i vücudculardan kimilerinin açıklamalarında yer verdiği mana değildir. Çünkü bunlar, yani dinsiz vahdet-i vücutcular, Menazil adlı kitabın yazarının sözlerini kendi amaçları doğrultusunda vahdet-i vücut manasında yorumluyorlar. Başından sonuna dek kendi vahdet-i vücutcu zındıklıklarını, küfürlerini desteklemek anlamında ortaya koyuyorlar. Oysa öyle değildir. Bu zındıkların Menazil yazarının sözlerini çarpıtmaları şöyledir.
“Bir tek” ifadesiyle, bütün mazharlarda yayılan mutlak vücuttur, diyorlar. Yine kainatın ayanı (aynları, eşyası) hayal ve seraptan ibarettir diyorlar ki, bütün bunlar Allah’ın ilminde sabit ve var olan a’yan yani eşyadırlar, diyorlar. Yoksa hariçte, dışta herhangi bir varlık yoktur diye kabul ediyorlar. İşte zındıkların görüşü budur.
Oysa daha önceden de anlatıldığı gibi bu türden görüşler hep safsatadan ibaret olan batıl şeylerdir. Asla tevhidle ilgisi yoktur, çünkü tevhid değildir. Hatta dahası var, bu, zahire göre şirktir. Hem de öylesine aşırı bir şirktir ki, bunun üzerinde bir başka şirk gösterilemez. Hakikatte ve gerçekteyse, Melikul Mecîd olan yüce Allah’ın vücudunu yani varlığını inkardır. İslâm dinini ve tüm peygamberlerin şeriatlerini yok edip ortadan kaldıran bir ilhaddır, dinsizliktir.
Bazan da, hülûl ve ittihad manasını gereğince bilmeyenler, bu ikisini yani hulûl ve ittihadı vücudiye (vahdet-i vücut) anlamına alıyorlar. Yani vücudiye hülûliyedir, ittihadiyedir diyorlar. Oysa durum böyle değildir. Oysa hulûl ve ittihad ancak iki zıt ve farklı mevcut arasında oluşur. Aslında böyledir. Vücudiye görüşünü savunanlar, yüce Allah’ı mümkünatın aynı, kendisi kabul ediyor ve aralarında herhangi bir fark ve ayırım asla gözetmiyorlar. Aralarında bir ikilik ya da çokluk gibi bir şey görmüyorlar. Bu durumda hulûl ve ittihad’ın gerçekleşmesi diye bir durum yoktur.
Oysa bu görüş de başka bir zındıklıktır ki, ötekilerden çok daha fahiş ve kötü... ayrıca akıl karşısında da bu, açıkça batıl bir husustur. Çünkü hulûl ve ittihadı savunanlar, yüce Allah’a itibarî manada bir varlığa sahip diye bakmazlar ve öyle görmezler. O’nun hariçte varlığını da kabul etmezler. Bu iki terimi ağızlarına da almazlar. Ancak tektük şeyler için söyleyip gevelerler. İşte bunlar, yani Allah’ın hariçte bir varlığı yoktur, o itibarî bir emirdir, şeydir (öylesine varsayılır) görüşünü savunanlar, sonra da bunu tüm varlıkların, her şeyin, hatta kazuratın (pisliklerin) bile vücudu ve varlığı sayıyorlar. Oysa yüce Allah, onların kendisini böyle tanımalarından münezzehtir, uzak ve berîdir.
Yine bunların inançlarına göre, O yani Allah, kainatı var eden değildir diyorlar. Ortada bir yaratma, bir icad yoktur, ne yerin, ne gökleri ve ne de ikisi arasındaki şeylerin yaratılması diye herhangi bir şey yoktur diyorlar.
İslami Okul Okulların En Önemlisi