Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - 22. Sayfa - Vahdet I Vucud

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

Fir’avun Mü’min Miydi?

 

Füsûs adlı kitabın sahibi Muhiddîn Arabî, daha önceki küfrüne, zındıklık ve sapıklığına ek olarak ve daha da ileri giderek “Fir’av’un, dünyadan ayrılırken tertemiz, pırıl pırıl olarak (imanlı) çıktı gitti” diyor. Muhiddîn Arabî’nin bu sözleri, Kur’ân’da açıkça haykıran apaçık delillerin varlığını inkar demektir. Çünkü Kur’ân’ın 22 sûresinde Fir’av’un’un küfrünü bildiren hükümler yer almaktadır. Aynı zamanda her asır ve zamandaki ümmetin de icmaıyla, Muhiddin Arabî bu şeni ve iğrenç küfrün yanında, daha önceki küfrüyle çelişen bir başka küfür ortaya koymuş bulunuyor. Oysa kafir olarak Firavun’un öldüğü kesindir.

Muhiddîn Arabî daha önceki sayfalarda öğrendiğimiz gibi, “İlahlık davasına kalkışan herkes, bu iddiasında doğrudur” görüşünü ileri sürüyor ve savunuyordu. O halde, iddiasına göre, Fir’avun’un küfrü nereden geliyor, hatta o, denizde boğulurken bile, dünyada tevhid kelimesini söyleyerek, tertemiz olarak çıkıp gitmiştir, diyor.

Oysa adamın bu sözleri bile kendi aleyhine delildir. Eğer bir kimse az çok söz ve terkip kurallarını biliyor ve İslâm dinini kabul ve tasdik kaidelerinden haberdar ise, söylediklerinin kendi aleyhinde delil olduğunun farkına varacaktır. Yoksa burada kendi lehine herhangi bir delil bulamayacaktır. Bu hüküm de yüce Allah’ın şu âyetidir:

“Nihayet boğulma kendisini yakalayınca (Fir’avun) ‘İnandım ki, İsrail oğullarının inandığından başka ilah yokmuş, ben de müslümanlardanım, dedi.” (Yunus: 10/90)

Kısır ve dar anlayışıyla, sözün ne manaya geldiğini bilmeden ve İslâm akaidini inkar ederek iddiasını sürdürüyor ve Firavun’un, boğulanlar arasında yer alması, bu, onun imanının kabul edilmemesi anlamında değildir. Kabul edilmeyen iman, azabı gördüğü anda olmuştur ki bu, makbuldür, diyor. Bu, ahiret azabını ortadan kaldırır, yoksa dünyadaki azabı değil. Ancak, Hz. Yunus’un kavmi için olan müstesna. Evet, Muhiddîn buna tutunuyor ve savunmasını buna dayandırıyor.

Şayet kendisi tefsir âlimlerinin icmaını ve din kurallarını gereği gibi bilseydi, ileri sürdüğü bu kanıtın ve nassın da kendi aleyhine olduğunu kesinlikle anlardı. Bunun onun lehine bir delil olmadığını da görürdü. Nitekim Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Keşke (Azap inmezden önce) bir kasaba halkı olsaydı da iman etseydi ve bu inanmaları kendilerine fayda verseydi! Yalnız Yunus’un kavmi inanınca, dünya hayatında onlardan rezillik azabını kaldırmış ve onları bir süre daha yaşatmıştık.” (Yunus: 10/98)

Bu adam cehaletine ve bilgisizliğine dayanarak Kur’ân tefsirine kalkışıyor ve Melikuddeyyan olan yüce Allah’ın âyetlerini inkar ile yorumluyor ve diyor ki, Hz. Yunus (a.s.)’un kavmi, azabı gördüklerinde iman ettiler, yüce Allah da onların imanlarını kabul etti ve onlardan ahiret azabını kaldırdı. Ayrıca dünyadaki azaplarını kaldırmayı da sadece bunlara tahsis etti, bunlardan başkasından dünya azabını kaldırmadı. Nitekim Firavun’un iman etmesi de azabı gördüğü sırada yani boğulurken olmuştur. Bu iman makbul ve faydalıdır. Firavun’dan ahiret azabını kaldırmıştır. Yoksa dünyadaki azap olan boğulma azabını kaldırmamıştır. Çünkü dünyadaki azabın kaldırılması sadece Hz. Yunus’un kavmine aittir, diyor.

Muhiddîn Arabî aşağıda manasını sunacağımız âyeti de yine kendi yanlış düşüncesine göre yorumluyor. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Fakat bizim azabımızı gördükleri vakit, iman etmeleri kendilerine fayda vermedi.” (Mü’min-Ğafir: 40/85)

Bu âyeti Muhiddîn Arabî’nin yorumu şöyledir. “Buradaki iman etmelerinin kendilerine fayda vermemesi, sadece dünyada fayda vermemesi anlamınadır. Yoksa hem dünyada ve hem ahirette fayda vermedi manasına değildir.” Oysa tüm kesin nasslar bunun hem dünya ve hem ahirette yarar sağlamayacağı manasınadır. Ayrıca ümmetin icmaı da böyledir. Yani ehl-i sünnet mezhebinin görüşü budur. Kaldıki âyetin siyakı yani devamı da mananın böyle olduğunu göstermektedir. Âyet şöyle devam ediyor: “Allah’ın kulları hakkında eskiden beri yürürlükte olan yasası budur. İşte kafirler burada hüsrana uğramışlardır.” (Mü’min: 40/85)

Keşşaf adlı tefsirin sahibi Zemahşerî de diyor ki âyette yer alan “Hünalike” mekan yane yer anlamınadır, yer bildirir. Burada ise “Zaman” manasında kullanılmıştır. Yani mana şöyle olmaktadır: “İşte onlar umutsuzluk zamanında hüsrana, ziyana uğradılar. Yüce bu âyette onları kafirler diye adlandırdığına göre, nasıl olur da onlar bu halleriyle müminlerdir gibi bir mana çıkabilir?

Ayrıca az ya da çok Kur’ân tefsirine vakıf olanlar, yüce Allah’ın: “Keşke bir kasaba halkı olsaydı da iman etseydi ve bu inanmaları kendilerine fayda verseydi.” (Yunus: 10/98) Daha önce zikrettiğimiz bu âyetin manası, tefsir alimlerinin icmaına göre şöyledir:

“Keşke helak etmiş olduğumuz kasaba halklarından bir kasaba halkı olsaydı da, küfürlerinden tevbe etselerdi, henüz azap kendilerine gelmezden önce, yani azabı görmezden önce iman etmede ihlaslı davranıp, teklif zamanını da kaçırmasalardı, iman etmeyi ta o azap anına dek ertelemeselerdi, tıpkı Firavun’un boğulacak ana kadar beklediği anlamda ertelemeseydiler, işte bu durumda imanları kendilerine yarar sağlardı. Çünkü böyle bir durumda kendi arzularıyla iman etmeleri söz konusu olduğundan, imanları kendilerine yarar sağlardı. İşte böyle bir kavim olması gerekmez miydi?”

Hz. Yunus’un kavmine gelince, onlar ihtiyarlarıyla, yani kendi istekleriyle iman etmemişlerdi. Onların imanları, gelecek olan azabın alametlerini ve belirtilerini görmeleri üzerine olmuştu. Yoksa bizzat azabı görerek iman etmeleri sözkonusu değildir. Oysa Firavun’un imanı öyle olmamış, o bizzat azabı görmüştür. İşte Hz. Yunus’un kavmi henüz azabın belirtilerini görür görmez iman ettiklerinden, biz onların imanlarını kabul ettik ve onlardan dünyada rezil ve rüsvay olma azabını da kaldırdık. Firavun’a gelince, ondan böyle bir iman kabul edilmedi. Çünkü Firavun tamamen umutsuz kalınca, çare bitince, yeis halinde ve azabı gördüğü bir sırada iman etmiştir. Dolayısıyla ondan ahiret azabı kaldırılmadığı gibi dünyadaki azabı da kaldırılmamıştır. Çünkü ilahî sünnet yani kanun gereği her iki azap da onun için kesinleşmiştir. Dolayısıyla kafirler inadlarını sürdürdükleri sürece durum böyledir. Ancak henüz ihtiyar yani kendi istekleriyle seçim zamanını kaçırmadan tevbe edip, boyun eğdiklerini açıkça söylerlerse durum farklıdır. “İlla kavme Yunus” âyetindeki istisna ise, “lakin” manasında münkati istisnadır.

Rivayete göre, Hz. Yunus (a.s.), Musul bölgesinden Ninova halkına peygamber olarak gönderilmişti. Fakat Ninova halkı kendisini yalanladılar. O  da halkına kızarak oradan ayrıldı ve kavmine de “Sizin kırk günlük bir süreniz var, sonunda helak olup gideceksiniz” dedi. Kavmi de kendisine: “Eğer biz helak ve yok oluş sebeplerini görürsek, sana iman ederiz” dediler. Nihayet aradan otuzbeş günlük bir zaman geçince, gökyüzünü simsiyah bir bulut kapladı ki, gözgözü göremez oldu. Şiddetli bir duman ortalığı kapladı. Neredeyse tüm şehirlerini ve alanları kaplamış oldu. Bunun üzerine halk, hepsi de birerırka giyindiler, böylece kendileri, çocuklarını da yanlarına alarak meydana, ovaya çıkıp yakarmaya başladılar. Yanlarına hayvanlarını da aldılar. Emzikli kadınlarla çocuklarını, yavrulu hayvanlarla analarını birbirinden ayırdılar. Birbirlerine hep sarılıp ağlaştılar. Feryad ve figanlarıyla ortalığı çınlatıyorlardı. Artık inandıklarını açıkça ilan edip tevbe ettiklerini söylüyorlar ve yüce Allah’a yakarıp duruyorlardı. Yüce Allah da kendilerine rahmetiyle muamelede bulundu, üzerlerinden azabı kaldırdı.

Bu olay Aşûre gününde oluyordu. Günlerden de Cuma günüydü. Yine anlatıldığına göre, kendi zamanlarında henüz hayatta olan yaşlı bir bilginlerine gidip başvurdular ve: “Azap gelip bizi buldu, şimdi sen bize ne yapmamızı önerirsin” diye danıştılar. O bilgin kişi de onlara şu şekilde dua edip yakarmalarını söyledi: “Ey hiç bir diriltenin olmadığı zamanda var olan diriltici, ey ölüleri dirilten, ey diri, ancak sen varsın, senden başka ilah yok “Ya Hayyu Hîne la Hayy ve ya hayyü yühyilmevta ve ya hayyu la ilahe illa ente” diye yakarın dedi. Onlar da buna uyarak istenileni söylediler, Allah da kendilerinden azabı kaldırdı.

Fudayl b. İyad’dan anlatıldığına göre Hz. Yunus’un kavmi şöyle yakarmışlar: “Allah’ım bizim günahlarımız oldukça büyümüş ve artmıştır, hem de ortalığı kaplamıştır. Fakat Senin affın bunlardan daha büyüktür ve yücedir. Sen, sana layık olan şekilde bize gerekeni yap, yoksa bizim hak ettiğimiz gibi bize muamele de bulunma.”

Tefsir alimlerinin hakkında icmada bulundukları gerçekle ortaya çıkan şudur. Firavun’un iman etmesini, Hz. Yunus (a.s.)’un kavminin imanıyla kıyaslamak batıl bir kıyastır. Ayrıca bu âyeti kendisine delil olarak alıp ya da delil göstererek, “yeis (umutsuzluk) halindeki iman ve azabı görme sırasındaki iman makbuldur” diye bir kıyasa gitmek de aynı şekilde batıl, hem de kesinlikle batıl bir kıyastır. Hatta Araplar’ın beliğ ve alimleri dışında kalan sıradan Arap halkı bile yüce Rabbimizin şu âyetinden neyin kasdolunduğunu çok iyi bilirler. Rabbimiz şöyle buyuruyordu: “Nihayet denizde boulma haline gelince, Firavun gerçekten İsrailoğullarının inandığı ilah’dan başka ilah olmadığına ben de iman ettim, dedi.” (Yunus: 10/90)

Evet sıradan Arap halkı bile bu âyetten, Firavun’un imanın makbul bir iman olmadığını, geçersiz bir iman olduğunu anlarlar. Çünkü bu noktaya bir çok yönden delalet vardır. Bütün bu noktaları da içeren yine bu âyet-i kerîmedir.

1- Âyet, Firavun’un durumunu ihbar ediyor, haber veriyor. Böyle bir sözün Firavun’dan çıkmasının, ancak yeis ve umutsuz kaldığı bir sırada meydana geldiğini bildiriyor. Çünkü artık azabı görmüştür. Başkaca umudu kalmamıştır. Artık boğulmaktadır. Böyle bir haldeki iman da makbul değildir. Tüm müslümanlar bu noktada ittifak içindedirler. Şimdi konuya ilişkin âyetleri birbir görelim. Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Fakat azabımızı gördükleri zaman imanları kendilerine fayda vermeyecektir.” (Mümin = Ğafir): 40/85)

Bir diğer âyette de Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Size azap gelip çatmadan önce Rabbinize dönün, O’na teslim olun, sonra size yardım edilmez. Siz farkında olmadan, ansızın başınıza azap gelmezden önce, Rabbinizden size indirilenin en güzeline (Kur’ân’a) tabi olun.” (Zümer: 39/54, 55).

Başka bir âyette de Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Yahut azabı gördüğünde: Keşke benim için bir kez dönmeye imkan bulunsa da iyilerden olsam! diyeceği günden sakının. Hayır (Dönmeyeceksin)! Âyetlerim sana gelmişti de sen onları yalanlamış, büyüklük taslamış ve inkarcılardan (kafirlerden) olmuştun.” (Zümer: 39/58-59)

2- Yine Rabbim Fir’avun’dan haber veriyor ve şöyle buyurdu: “Firavun: İsrailoğulları’nın inandığı ilah’a inandım” diyordu. Nitekim yüce Allah başka kafirlerin durumlarından da haber vermişti. Çünkü kafirlerin söyledikleri iman ifadeleri, hemen gördükleri azabın ardından olduğundan kendilerine asla bir yarar sağlamıyordu. Onlara hep red ve inkarla karşılık veriliyordu. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Artık o çetin azabımızı gördükleri zaman: Allah’a inandık ve ona ortak koştuğumuz şeyleri inkar ettik, derler. Fakat azabımızı gördükleri zaman imanları kendilerine bir fayda vermeyecektir.” (Mümin (Ğafir): 40/84-85)

Yine Rabbimiz Bakara sûresinde de şöyle buyuruyor: “(Münafıklar) müminlerle karşılaştıkları vakit, biz de iman ettik, derler. Kendilerini saptıran şeytanları ile başbaşa kaldıklarında ise, biz sizinle beraberiz, biz onlarla (inananlarla) sadece aley ediyoruz, derler. Gerçekte, Allah onlarla istihza (alay) eder de azgınlıklarında onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar.” (Bakara: 2/14-15). Dikkat edilirse, bu âyetlerde bunlar iman etti diye hiçbir bilgi yoktur. Oysa Hz. Yunus’un kavmiyle ilgili olarak “Onlar iman ettiklerinde” diye inandıklarına ilişkin haber vardır. İşte bu ifade bile, lanetli Firavun’un “ben de inandım demesi”, hem de umutsuzluğa düştüğü bir sırada böyle söylemesi yalnızca sözden ibaret bir ifadedir, iman etmek değildir. Halbuki Firavun’un sihirbazlarından haber verilirken âyette şöyle açıklanmaktadır. Sihirbazlar: “Âlemlerin Rabbine, Musa ve Harun’un Rabbine iman ettik, dediler.” (Şuarâ: 26/47-48)

Gerçi burada her ne kadar “dediler” diye hikaye yoluyla konu bildiriliyorsa da, hemen ardından bir red ve inkar gelmiyor. Aksine, yüce Allah onları şu âyetiyle övüyor. Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Dediler ki: ‘Seni, bize gelen açık açık mucizelere ve bizi yaratana tercih edemeyiz. Öyle ise yapacağını yap! Sen, ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin. Bize hatalarımızı ve senin bize zorla yaptırdığın büyüyü bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah mükafatı en hayırlı ve cezası en sürekli olandır.” (Taha: 20/72-73)

3- Firavun’la ilgili iman etmediğini gösteren âyetin hemen ardından şu mealdeki âyetin geldiğini, yer aldığını görüyoruz: “Şimdi mi iman ettin! Oysaki daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun.” (Yunus: 10/91)

Dikkat edilirse bu âyette bir soru edatı vardır. Bu soru edatı da “İstifham ve inkar hemzesidir”. Dolayısıyla âyetin sibak ve siyakından yani bağlantılarından, öncesi ve sonrasından anlaşılan mana inkardır, reddir. Kaldı ki siyak ve sibakın dışında da daha bir çok âyetler de gösteriyor ki, Firavun hem bu dünyada ve hem ahirette kafirlerdendir. Yani sen, zora düştüğün bu anda mı inandın, boğulma gelip sana erişince, yani boğulmayla yüzyüze gelince mi, kendinden umudunu kesince mi inandın? Böyle bir imanın geçerliliği yoktur.

4- Bu inkardan hemen sonra zem ve yerme geliyor. Çünkü daha önceki isyanları ve onun bozgunculardan olduğu anlatılıyor. Eğer Firavun imanlı olarak ölmüş olsaydı, artık imandan sonra yüce Allah onu zemmetmeyecekti, yermeyecekti. Çünkü yüce Allah, bir kimse inandıktan sonra, o kimsenin daha önce işlediklerinden, küfründen ve isyanından geçiyor, onu bağışlıyor. Firavun’da böyle bir durum yok.

5- Bu inkar ve yermenin yanında aşırı bir şekilde onun rezil ve rüsvay edildiği görülüyor. Çünkü Firavun’u helak ettikten, yokettikten sonra, daha sonra gelecek nesillere ve ümmetlere bir ibret, bir delil ve mucize kılıyor ki, daha sonra gelecek olan ümmetler, Firavun’un helak sebebini duyunca, onun işlemeye ve kalkışmaya giriştiği kötülüklere kalkışmamalarını istiyor. Allah’a karşı cüretkar olmasınlar istemiştir. Keşşaf adlı tefsirin sahibi Zemahşerî, bu rezil adamla ilgili olarak mana üç kez, üç ibarede tekrar olunmuştur: Yani: “İnandım”, “İsrailoğulları’nın inandığı ve kendisinden başka ilah olmayan ilaha” ve üçüncü olarak da: “Ben de müslümanlardanım” olmak üzere üç kez tekrarlanmıştır. Bunu tekrarlamasının ve ısrarının nedeni de, kendisinden imanının kabul olunmasını istemesiydi. Fakat bu imanı kabul olunmadı. Çünkü iman etmesi gereken zamanda inanmamıştı. Hiç bir seçeneğinin ve tercihinin olmadığı bir zamanda iman ettiğini söylüyordu. Oysa insan seçenek ve tercih içindeyken, bir defa da olsa, inandım, demesi yeterlidir. Bunun da teklif yani sorumluluk süresince devamı gereklidir.

İmam Fahruddin Razî “Tefsir-i Kebîr” adlı eserinde, Firavun’un imanın kabul edilmediğine ilişkin olayı bir kaç yönden ele alıp incelemiştir. Fahruddin Razı farklı bir şekilde olayı değerlendirirken şöyle aktarıyor.

“Firavun, “İnandım” derken, bunu içtenlikle söylememiştir. O, bunu sırf gelen belayı ve tehlikeyi önlemek maksadıyla söylemiştir. Mevcut sıkıntıdan bir kurtuluş ve kaçış içindir. Bu, tıpkı şu ifadeler gibidir:

“Eğer bizden azabı kaldırırsan, mutlaka sana inanacağız ve muhakkak İsrailoğulları’nı seninle göndereceğiz, dediler. Biz, ulaşacakları bir müddete kadar onlardan azabı kaldırınca, hemen sözlerinden dönüverdiler.” (A’raf: 7/134-135)

Dolayısıyla onların bu iman kelimesinden maksatları, Allah’ın vahdaniyetini, birtekliğini kabul etmek değildi, aksine Firavun, dehrî idi.

Bir başka yoruma göre de, Firavun’un imanı taklide dayanıyordu, taklitçiydi. Dikkat etsene bak, nasıl konuşuyor, diyor ki: “Kendisinden başka ilah olmayan ve İsrailoğulları’nın inandığı ilah’a inandım.” Adeta şöyle bir itirafta bulunuyor gibidir. Kendisi yüce Allah’ı tanımıyor, bunu itirafta bulunmuyor, ancak İsrailoğulları’ndan duyduğu bir ilaha inandığını belirtiyor. Çünkü duyduğuna göre İsrailoğulları, böyle bir ilahı tanıyorlarmış, o da bu duyduğuna dayanarak inandığını sözde belirtmiş oluyor. Dolayısıyla bu türden salt taklit olan bir inancın ve imanın yararı yoktur.

Yine imanın tamam olabilmesi için, Allah’ın vahdaniyetini, birtekliğini ikrar etmesi, Hz. Musa (a.s.)’nın peygamberliğini ikrar etmesi ile mümkündür. Oysa Firavun, yüce Allah’ın vahdaniyetini ikrar etmiş olduğu kabul edilse bile, Hz. Musa’nın peygamberliğini ikrar etmiyor ve tanımıyordu. İşte bu yüzden imanı makbul bir iman değildir.

Bir başka yorum da şöyledir. Yahudilerin çoğunluğu gönül yönünden teşbih ve tecsime oldukça yöneliktirler, meyyaldirler. Onlar bu yüzden buzağıya tapmakla uğraştılar. Çünkü onlar, Allah’ın o buzağının içinde olduğunu sanıyorlardı. Dolayısıyla, Firavun iman ettiğini söylerken, İsrailoğulları’nın kendisine inandığı ve kendisinden başka ilah olmayan ilaha iman ettim, derken, İsrailoğulları’nın inancına yöneliyordu. Çünkü Firavun, ancak Musa ve Harun’un inandığı ilaha inandım, dememekteydi. Oysa, sihirbazlar: “Alemlerin Rabbine, Musa’nın ve Harun’un Rabbi’ne inandık” demişlerdi.

Firavun sanki şöyle der gibi olmuştur: “Ben, cisimle mevsuf, hulûl ve nüzûl ile nitelenen ilaha inanıyorum”. İşte bu yüzden de imanı kabul edilmemiştir. Sonuç olarak, hiçbir müslüman, Firavun’un imanın kabul edildiğini söylememiş, bunda hiçbirisi bir ihtilafa kalkışmamıştır. Hepsi de onun kafir olarak öldüğünü belirtmişlerdir. ANcak burada ihtilaf noktası, imanının neden kabul edilmediği hususudur. Cumhurun görüşüne göre, Firavun’un iman nedeni, boğulmak halindeyken olmuştur, sebep budur. Bu da umutsuzluk yani yeis halidir. Bu da dünya azabının en şiddetlisidir. Dolayısıyla yeis halindeki iman da makbul değildir.

Bazıları da şöyle bir görüş ileri sürdüler. Yeis halindeki iman, ahirette göreceği azapla karşı karşıya gelmesi, oun görmesidir. Böyle bir durumda iman makbul değildir. Bu, ölüm meleğinin yani Azrail’in görüldüğü andır. Yoksa boğulmak türünden olan dünya azabının şiddeti değildir. Dolayısıyla bu görüşe göre, Firavun’un boğulma sırasındaki imanı, yeis halindeki iman olamaz. Ancak imanın kabul edilmemesi bir başka açıdandır.” Fahreddin Razî bu hususu da Tefsir’i Kebir’inde açıklamıştır. Daha fazla bilgi edinmek isteyenler, adı geçen tefsire bakabilirler. Nitekim baktıklarında da, onun imanın kabul edilmeme nedenini öğrenirler. Çünkü Firavun kafir olarak ölmüştür.

Ayrıca işin şu noktasına da dikkat etmek gerekir. Bir kimse din kurallarına bağlanır, yüce Allah’ın fazlıyla, kendisine hazırlanan dinin gereklerini kabul eder, Allah, ömrünü küfürde geçiren bir kimseye fazlıyla muamele eder, isyan ve küfür içinde olan bu kimseye iman etme imkanını sağlar ve ondan imanını kabul ederse, artık böyle bir kulundan, imanı kabul ettikten sonra azabederek intikam almaz. Çünkü yüce Allah böylelerini affetmekle, mağfiretle müjdeler. Nitekim Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“İnkar edenlere söyle: ‘Eğer vazgeçenlerse, geçmişteki (günahları) kendilerine bağışlanır.” (Enfal: 8/38)

Yine Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Allah, geçmişi affetmiştir.” (Maide: 5/95)

Hz. Peygamber (s.a.v.) de şöyle buyuruyorlar: “İslâm, daha önce (müslüman olmazdan ve iman etmezden önce) işlenen küfür ve günahı keser, siler atar.”

İslâm, daha önceden yapılanları silip attığından ötürü, kişiyi önceki yaptıklarından dolayı kötülemez, yermez, hesaba çekmez. Yani kişinin ölümünden sonra, daha önce yaptıkları yüzünden kişi hesaba çekilmez. Ancak küfür üzere ölenlere daha önce işledikleri de dahil olmak üzere tüm yaptıklarından hesaba çekilirler. Nitekim yüce Allah bunların çirkin hallerini şöyle bilidiriyor:

“Çünkü onlara: Allah’dan başka ilah yoktur, dendiği zaman, büyüklük taslarlardı.” (Saffât: 37/35)

Yüce Allah yine şöyle buyuruyor: “Hayır, artık dönüş yok, çünkü sana âyetlerim geldi de sen onları yalanladın, büyüklük tasladın ve kafirlerden (nankörlerden) oldun.” (Zümer: 39/59)

Bir başka âyette de Rabbim bunlar hakkında şöyle buyuruyor:

“..ve helaki haketmiş bir topluluk oldunuz.” (Fetih: 48/12)

İşte bu ve benzeri daha bir çok âyetler, kafirler için herhangi bir bağışlanmanın söz konusu olmadığını göstermektedir. Yüce Allah öteki lanetli kafirlere yaptığı gibi lanetli Firavun için de gerekeni yapmıştır. Nitekim yüce Allah, Firavun’un kafir olan kavminden intikam aldığı gibi, Firavun’un kendisinden de aynı şekilde intikam aldığını haber vermektedir. Kavmini denizde boğduğu gibi onu da aynı şekilde boğmuştur. Yine yüce Allah, Firavun’un azabı ve cezalandırmayı da hakettiğini bildirmiştir. Onu da aynı şekilde yalanlayanlar, lanetleneneler arasında zikretmiştir. Ki zaten bütün bunlar kıyamet gününde kötülenenlerdendir ve şiddetli azap içinde ebedî olarak kalacak olanlardandır. Günahları yüzünden yakalanıp en ağır cezalandırmaya tabi tutulacaklardır.

Kaldı ki yüce Allah, Kelîmi olan Hz. Musa’ya vadettiği gibi, Firavun’un da kavmi gibi azabı görmedikçe iman etmeyeceğini vadetmiş, bildirmiştir. Yine Kur’ân-ı Kerîm’de yaklaşık 22 sûrede onun helakinden sonra cezalandırılacağını ve bu açıdan örnek ve ibret kılacağını haber vermiştir. Surelerdeki âyetlerde Firavun’un “bozgunculardan olduğu”, zalimlerden olduğu”, “Hata işleyenlerden olduğu”, “Yeryüzünde haksız yere kibirlenip büyüklenenlerden olduğu”, “Yalanlayanlardan olduğu”, “İftira edenlerden olduğu” ve daha buna benzer nice durumlarını sergilemektedir. Bütün bunlar Firavun’un ahirette kafirlerden olduğunu açıklamaktadır. Ebedi olarak cehennemde kalacağını haber vermektedir. Eğer Firavun son anında imanlı gitmiş olsaydı, dinin kurallarından da öğrenildiği gibi, hakkında bu manada hiçbir hüküm gelmezdi.

Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin durumu gibi. Onlar da âyetlerimizi yalanladılar. Allah da onları günahlarıyla yakaladı. Allah cezası çetindir.” (Al-i İmran: 3/11)

Âyette yer alan: “Allah da onları günahlarıyla yakaladı” ifadesi, Firavun ve ailesiyle toplumunun dünyada denizde boğulmaları ve ahirette de cehennem azabında yakılmalarıdır. Kuşkusuz Firavun da boğulanlar arasındaydı. Ayrıca “Firavun ve Ali” diye geçen ifadeden “Al” sözcüğü, kendisi, ailesi ve kavmi demektir. Çünkü âyette bu gerçek şöyle açıklanıyor:

“Firavun ailesini boğmuştuk, siz de bunu görüyordunuz.” (Bakara: 2/50)

Eğer Firavun son anında imanla ölmüş olsaydı, yüce Allah onu günahıyla yakalamazdı. Çünkü iman üzere ölen bir kimse daha önceki küfrü yüzünden hesaba çektilmez. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Mûsa dedi ki: Ey Firavun, ben alemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim.” (A’raf: 7/104) yüce Allah bu âyetten itibaren konuyu açıklıyor ve devamındaki (136) âyete kadar sürdürüyor. Bu âyette Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Biz de onlardan öc aldık, onları yemm (su) da boğduk! Çünkü onlar, âyetlerimizi yalanlamışlardı ve onları umursamaz olmuşlardı.” (A’raf: 7/136)

Eğer Firavun’un ölümü imanla sonuçlansaydı, o da kafir olan kavmiyle birlikte helak olanlar arasında yer almazdı. Daha sonra da Firavun, yalancılardan olarak belirtilmezdi. Çünkü Araf (104 ile 136) arasında yer alan âyetlerden bu gerçekleri öğrenmekteyiz. Ayrıca bir başka sûrede de Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Bunlardan tıpkı Firavun ailesi ve onlardan öncekilerin gidişi gibi davrandılar. Onlar da: Allah’ın âyetlerini inkar etmişlerdi; Allah da onları günahlarıyla yakalamıştı. Şüphesiz Allah güçlüdür, O’nun cezası çetindir. Bu böyledir, çünkü bir millet kendilerinde bulunan (güzel maiyeti) değiştirmedikçe Allah onlara verdiği nimeti değiştirmez. Allah işitendir, bilendir. (Evet) Firavun ailesi ve onlardan öncekilerin gidişi gibi; Rablerinin âyetlerini yalanlamışlardı; biz de onları günahlarıyla mahvetmiştik. Ve Firavun ailesini boğmuştuk. Hepsi de zulmedicilerdi.” (Enfal: 8/52-54)

Eğer Firavun imanlı olarak ölmüş olsaydı, helaktan sonra yüce Allah, onu yalanlayanlar arasında saymazdı ve onu günahlarıyla helak olanlar arasında zikretmezdi, zalimlerden saymazdı. Daha önceki kafirlerin durumu ne idiyse bunlarınki de aynı olmuştur. Eğer iman etmiş olsaydı, yüce Allah, geçmişte işleneni bağışlardı. Çünkü İslâm, kendisinden öncekileri siler götürür. Nitekim yine Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Musa: Rabbimiz, dedi, sen Firavun’a ve adamlarına yakın hayatta süs ve nice mallar verdin. Rabbimiz, senin yolundan saptırsınlar diye mi? Rabbimiz, onların mallarını yok et, kalblerini sık ki, acı azabı görünceye kadar inanmasınlar! (Allah): İkinizin duası kabul olundu, dedi. Doğru olun, bilmezlerin yoluna uymayın.” (Yunus: 10/88-89)

Kesin nass ile de malum olduğu ve icma ile de teyid edildiği gibi, azabın görüldüğü sıradaki bir iman kabul edilen iman değildir. Nitekim bir başka yerde Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Oysa Firavun’un buyruğu, doğruya iletici değildi. Firavun kıyamet gününde kavminin önünde gidiyor. İşte onları ateşe getirdi. O varılan yer de ne fena bir yerdi.! Bu dünyada da onların ardına lanet takılmıştır, kıyamet gününde de! (Burada da lanetle anılacaklardır, ahirette de). Bu vergi ne kötü bir vergidir.” (Hûd: 11/97-99)

Eğer Firavun iman üzere ölmüş olsaydı, kıyamet gününde kavminin önünde gitmeyecek ve onlarla birlikte cehennem ateşine varmayacaktı. Kıyamet gününde de lanetlenmiş olanlardan olmayacaktı. Oysa kendisi hem bu dünyada ve hem ahirette lanetlilerdendir. Yine Rabbimiz bir başka sûrede şöyle buyuruyor:

“Andolsun ki biz Musa’ya açık açık dokuz mucize vermiştik. İşte İsrailoğulları’na sor: Musa onlara gelmiş, Firavun ona: Ey Musa, ben seni büyülenmiş sanıyorum, demişti. Musa dedi ki: Bunları ancak göklerin ve yerin Rabbinin (benim doğruluğumu belgeleyen) kanıtlar olarak indirdiğini pek ala bildin. Ey Firavun, ben seni mahvulmuş görüyorum. Firavun onları o ülkeden sürüp çıkarmak istedi, biz de onu, yanındakilerle birlikte toptan boğduk.” (İsra: 17/101-103)

Eğer Firavun inanmış olarak ölmüş olsaydı, o sonradan gelenler için bir ibret örneği olarak sergilenmezdi, kendisiyle birlikte bir çoklarının boğularak helak olup gittikleri gibi helak olmazdı. Çünkü İslâm kendisinden önceki hataları, yanlışları siler süpürür yok eder. Oysa Firavun yalancılarla, iftiracılarla birlikte zikredilmekte, anılmaktadır. Nitekim Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Ey Muhammed! Eğer bunlar seni yalanlıyorsa, bil ki bunlardan önce Nuh, Ad ve Semûd kavmi de yalanlamıştı. İbrahim kavmi ve Lût kavmi de yalanlamıştı. Medyen halkı da yalanlamıştı. Musa da yalanlanmıştı. Ben de kafirlere bir süre verlim. Sonra da onları yakalamıştım. Bak, benim onları inkarım (görülmemiş biçimde cezalandırmam) nasıl oldu!” (Hac: 22/42-44)

Kuşkusuz Firavun da suçu ve küfrü yüzünden yakalananlardan ve doğruyu yalanlayanlardandır. Yüce Allah bütün bunları kafirler olarak adlandırmıştır. Dolayısıyla kim Firavun iman etti, o da mümindir, derse, bunu söyleyen kimse de alemlerin Rabbini yalanlayan kafirlerdendir. Nitekim Rabbimiz bir başka surede şöyle buyuruyor:

“Sonra Musa’yı ve kardeşi Harun’u âyetlerimizle apaçık bir delille gönderdik. Firavun’a ve ileri gelen adamlarına. Onlar büyüklük tasladılar ve böbürlenen bir topluluk oldular. Şu iki adamın kavmi bize kölelik ederken, şimdi biz kalkıp bizim gibi iki insana mı inanacağız? dediler. Onları yalanladılar ve helak edilenlerden oldular.” (Müminûn: 23/45-48)

Eğer Firavun iman üzere ölmüş olsaydı, daha önceki yaptıkları yüzünden helak edilmez ve ibret olarak sunulmazdı. Geçmişte Hz. Musa’yı yalanladı diye, kafir olan kavminin helak olması gibi o da helak olmazdı. Bu da yine Firavun iman etmediğini göstermektedir. Kaldı ki Şuara sûresinde Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Haydi Firavun’a gidin de, deyin ki: Biz alemlerin Rabbinin elçisiyiz.” (Şura: 26/16) Olay bu âyetten itibaren ele alınıyor, bu âyet ve devamındaki âyetlerle birlikte şu âyete dek sürüyor: “Musa’yı ve beraberindekilerin hepsini kurtardık. Sonra ötekilerini boğduk.” (Şuarâ: 26/65-66) Dileyenler bu âyetlere baksınlar.

Dikkat edilirse onlardan sudur eden şeylerin yani yalanlamaları, büyüklük taslamaları, boğulmaları, tıpkı öteki kavimlerde olduğu gibi, hep küfrü sebebiyledir, kavmi de aynen kafir oldukları için cezalandırılmışlardır. Bütün bu gerçekler gösteriyor ki, Firavun da kafir kavmi gibi kafirdi. Çünkü yüce Allah bütün bunları bildirirken, küfürlerinin bir cezası olarak dünyada azap görenlerin durumunu, yani tevbesi kabul edilmeyip de dünyada azap gördükleri gibi ahirette de azap göreceklerin durumu için bildirmiş olmaktadır. Çünkü Allah, bir toplumun durumunu affetmiş, bağışlamışsa, onların günahlarını ve hatalarını saydıktan sonra, hemen ardından bağışlandıklarını müjdelemektedir. Nitekim buzağıya tapan İsrailoğulları’ndan durumu böyle olanları, tevbesi kabul edilenleri Rabbimiz açıklamıştır. Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Bir zamanlar Musa ile kırk gece (Tûr’da vahiy için) sözleşmiştik. Sonra onun arkasından siz buzağıyı ilah edindiniz ve bu halinizle zalimlerden oldunuz. Bundan sonra belki şükredersiniz diye sizi affettik.” (Bakara: 2/51-52)

Rabbimiz Neml sûresinde de şöyle buyuruyor: “Bir de elini koynuna sok. Firavun’a ve kavmine gönderilen dokuz mucize içinde (onlardan biri olmak üzere) bembeyaz, hiçbir kusursuz çıksın. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir kavimdirler. Böylece mucizelerimiz açık ve parlak olarak onlara geldi.” Bu, apaçık bir sihirdir, dediler. Vicdanları da bunlara tam bir kanaat getirdiği halde, sırf zulüm ve kibirden onları inkar ettiler. Ama bak, fesadçıların sonu nice oldu!..” (Neml: 27/12-14)

Bütün bu âyetler Firavun’un iman etmediğinin delilidirler. Ayrıca başka âyetlerde de Rabbimiz yine bu gerçeği şöyle açıklamaktadır:

“Çünkü Firavun, O yerde (Mısır’da) baş kaldırmış ve halkını fırka fırka edip kendi hizmetine almıştı. Onlardan bir taifeyi ezmek istiyor, oğullarını boğazlıyor, sadece kızlarını sağ bırakıyordu. Şüphesiz o bozgunculardandı.” (Kasas: 28/4) Bir başka âyette de şöyle buyuruyor:

“Nihayet onu Firavun ailesi aldı ki, kendilerine bir düşman ve başlarına dert olsun. Gerçekten Firavun, Haman ve askerleri yanılıyorlardı (suçluydular).” (Kasas: 28/8). Yine Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Biz onu ve askerlerini tuttuk, suya attık; bak o zalimlerin sonu nasıl oldu. Biz onları ateşe çağıran önderler yaptık. Kıyamet günü asla yardım olunmazlar. Bu dünya hayatında biz onların ardına bir lanet taktık (sürekli olarak lanetle anılacaklırdır). Kıyamet günü ise onlar çirkinleştirilenlerdendir.” (Kasas: 28/40-42)

Şayet Firavun iman üzere ölmüş olsaydı, daha önceki suçu ve günahı öne sürülerek yerilmezdi. Helak olduktan sonra yüce Allah onu zemmetmezdi. Haman ve askerlerinin durumunu bildirirken, onu da onlarla birlikte bozgunculardan olarak nitelemezdi. Kafirlerdendir diye bildirmezdi. Helakinden sonra da Firavun’u zemmetmezdi. O da ötekiler gibi hata edenlerdendir, denmezdi. O da ötekilerle birlikte yakalanıp denize atılarak suda boğdurulmazdı. Tıpkı lanetli kavminin durumuna düşürülmezdi. Mademki Firavun’un da durumu tıpkı öteki zalimlerin akibeti gibi olmuş, mademki o da öteki küfür önderleri ve liderleri gibi cehennem ateşine çağıranlardan olmuştur, bunun imanından sözedilemez. Dolayısıyla bu gibi melunlar, çirkinleştirilmiş, kovulmuş olanlar, yardımsız bırakılmış olanlar iman etmiştir denemez. Bu, küfürdür. Nitekim yüce Mevla şöyle buyurur:

“Âd ve Semûd’u da helak ettik. Bu, oturdukları yerlerden size belli olmaktadır. Şeytan onlara yaptıkları işleri süsleyip onları yoldan çıkardı. Oysa bakıp ibret alabilirlerdi (ama almadılar). Karun’u, Firavun’u, Haman’ı da helak ettik. Andolsun, Musa onlara açık kanıtlar getirdi, fakat onlar o yerde büyüklük taslayıp âyetlerimizi kabule tenezzül etmediler. Ama geçip gidecek, (elimizden kurtulacak) değillerdi. Nitekim hepsini günahıyla yakaladık. Onlardan kiminin üstüne taş yağdıran bir fırtına gönderdik, kimini korkunç ses yakaladı, kimini yere batırdık, kimini de boğduk. Allah onlara zulmedecek değildi; fakat onlar, kendi kendilerine zulmediyorlardı.” (Ankebût: 29/38-40)

Eğer Firavun imanlı olarak ölmüş olsaydı, onun helakinden sonra, kendisi büyüklük taslayanlar, zalimler ve kafirlerle birlikte anılmazdı. Yani Ad, Semûd, Karûn, Haman gibilerle birlikte zikredilmezdi. Onu da suçu ve günahıyla yakalamazdı. Firavun’u da kavmi gibi boğulanlar arasında kılmazdı. Mademki bir günahı yok, o zaman zulümde söz konusu değildir. Çünkü İslâm, kendisinden öncekileri siler götürür. Sad sûresinde yüce Allah şöyle buyuruyor: “Onlardan önce de Nûh kavmi, Âd kavmi ve kazıklar sahibi (temelleri kazık gibi yere çakılmış, yüksek piramitler yaptıran) Firavun da yalanlamıştı. Semûd kavmi, Lût kavmi ve Eyke halkı da böyle yapmıştı. İşte onlar da (peygamberlere karşı bileşik) kabilelerdi. Hepsi de peygamberleri yalanlayıp, benim cezamı hakettiler.” (Sâd: 38/12-14)

Eğer Firavun iman etmiş olsaydı, yüce Allah onu, eski yalanıyla zemmetmez ve onu yalanlayan kafirlerle birlikte zikretmezdi. Kendisine de azap hak olmazdı. Yani şu diğerlerine hak olan azap onun için sözkonusu olmazdı. Şimdi de bir başka surede Rabbim ne buyuruyor onu bir görelim:

“İşte böylece Firavun’a kötü ameli süslü gösterildi de, yoldan saptırıldı. Firavun’un hilesi ancak helake mahkumdur.” (Mümin: 40/37)

Eğer o iman üzere ölmüş olsaydı, helakinden sonra yüce Allah onu zemmetmezdi. Çünkü, âyette, Firavun’a yaptıkları süslü gösterildi, deniliyor. O bu haliyle doğru yoldan ayrılmış ve doru yola gidenleri de engellemiştir. Dolayısıyla hilesinin, tuzağının da bir anlamı olmamış, kazdığı çukura kendisi düşmüştür. Yine bu sûrede şu âyeti de görmekteyiz. Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Yemin olsun! Biz Musa’yı mucizelerimizle ve açık bir delil ile, Firavun’a, Haman’a ve Karun’a gönderdik. Onlar (Musa için) bu bir sihirbazdır, bir yalancıdır, dediler.” (Mümin: 40/23-24)

Eğer Firavun mümin olarak ölseydi, yüce Allah, Haman ve Karun’u, Hz. Musa için yalancı, sihirbaz dedikleri için yererken, Firavun’u da birlikte yermezdi. Yine yüce Allah şöyle buyuruyor: “Firavun’un kavmini ise o kötü azap kuşatıverdi (denizde boğuldular, sonra da azaba tutuldular.) Ateş sabah akşam ona arz olunur dururlar. Hele kıyamet koptuğu gün. “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine atın!” denilecektir.” (Mümin: 40/45-46)

Eğer Firavun iman etmiş olsaydı, kafir kavmiyle birlikte kıyaemet gününde cehennem azabının en şiddetlisine atılmayacaktı.

Özellikle mülhid dinsizlerin söylemekte oldukları şeyleri söylemekten seni uyarır ve menederim. Çünkü onlar, Firavun’un cehennemlik olmadığını söylemektedirler. Oysa en şiddetli azaba atılanlar bizzat Firavun’un kendisi ve ailesiyle kavmidir. Halbuki mülhidlere göre, cehennemlik olanlar Firavun’un kavmidir, kendisi değildir.

Âyetlerde sık sık geçen “Alu Firavun”dan amaç, Kur’an’da da anlatıldığı üzere hem Firavun’un kendisi, hem tümüyle kavmi ve ailesi, yani onunla birlikte hareket edenlerdir. Nitekim şöyle buyurulmuştu:

“Sizin için denizi yarmıştık, sizi kurtarmış ve Firavun ailesini boğmuştuk siz de bakıp bunu görüyordunuz.” (Bakara: 2/50)

Burada delil ve anlatılmak istenen gerçek, yüce Allah’ın bildirmiş olduğu şu gerçektir. Firavun azabı haketmiştir, o cezalandırmayı da aynı şekilde haketmiştir. Çünkü o peygamberleri yalanlamış olanlardandır. Kuşkusuz o da kesinlikle ebedî olarak cehennem ateşinde kalacak ve en şiddetli azaba çarptırılacak olanlardan olacaktır. Nitekim Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Böylece Firavun kavmini küçümsedi, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar dinden çıkmış, fasık bir kavim idiler. Vaktaki bizi gazablandırdılar, biz de kendilerinden intikam aldık ve hepsini birden suda boğduk. Bu suretle onları, sonrakilere ibret veren bir geçmiş ve örnek yaptık.” (Zuhruf: 43/54-56)

Eğer Firavun mümin olarak ölseydi, kavmi boğdurularak intikam alındığı gibi kendisinden de intikam alınmazdı. Oysa aynı intikam ondan da alınmıştır. O da kavmi gibi, sonradan gelen geçmiş ataları ve örneği yapılmazlardı. Başka bir sûrede ise Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Andolsun biz, İsrailoğulları’nı o küçültücü azaptan kurtardık; Firavun’dan. Çünkü o, insanları ezip ululanan, sınırı aşanlardan biri idi.” (Duhan: 44/30-31)

Böylece kendileri ateş yaranı olmuşlardır. Yine Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Onlardan önce Nuh’un kavmi Resliler ve Semûd hep yalanlamışlardı. Âd, Firavun kavmi ve Lût’un yakınları da... Eyke’liler, Tubba’ kavmi de!.. Bunların hepsi peygamberleri yalanladılar da benim azabım hak oldu.” (Kaf: 50/12-14)

Şayet Firavun mümin olarak ölmüş olsaydı, helaktan sonra yüce Allah onu bu yalanlayan kafirlerle birlikte anmazdı. O kafirlere ceza ve azap hak olduğu gibi ona hak olmazdı. Yine Rabbim şöyle buyuruyor:

“Musa’da da ibret alınacak şeyler vardır. Onu açık bir delil ile Firavun’a göndermiştik. Firavun ona yanını çevirdi ve: “Bu, ya büyücü veya cinlidir” dedi. Biz de onu ve askerlerini yakaladık, onları denize attık. O kendi kendini kınıyordu.” (Zariyat: 51/38-40)

Eğer mümin olarak ölseydi, yüce Allah onu helak ettikten sonra, eskiden işledikleri yüzünden kınamazdı. Çünkü Allah’dan yüz çeviriyor, Hz. Musa’ya da sihirbaz ve cinli diye iftiraya kalkışıyor. Eğer iman etseydi, imandan sonra yüce Allah onu halen bu nitelikleriyle yermezdi. Yüce Allah onu yakalamaz ve denize atıp boğdurmazdı. Kavmi nasıl yakalanıp denize atılarak boğdurulduysa, aynısı ona da yapılmıştır. Rabbimiz yine şöyle buyuruyor: “Firavun’un kavmine de uyarılar gelmişti. Bütün âyetlerimizi yalanladılar. Biz de onları galip ve güçlünün yakalaması gibi yakaladık.” (Kamer: 54/41-42)

Boğdurularak yakalananlar Firavun ve kavmidir. Şayet mümin olarak ölseydi, helaktan sonra yüce Allah onu, yalanlayan kafirlerle birlikte zikretmezdi. Yüce Allah onu, geçmişteki bir yalanlaması yüzünden yermez ve yakalamazdı. Oysa aynı şeyle kavmini, lanetli kavmini yakaladığı gibi onu da aynen yakalamıştır.

Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Firavun ve ondan öncekiler ve altüst olmuş kentlerin halkı olan Lût kavmi de hatalı iş yaptılar. Rablerinin elçisine karşı geldiler. O da onları şiddeti gittikçe artan bir yakalayışla yakaladı.” (Hakka: 69/9-10)

Kentleri altüst olan ülke, Hz. Lut’un kavminin kentleridir. Âyette yer alan “Rabiye” sözcüğü de şiddeti giderek artan bir yakalama anlamınadır. Bu adamların iğrençlik ve çirkeflikleri giderek arttığı gibi, buna orantılı olarak cezaları da o oranda artmıştır.

Şayet Firavun mümin olarak ölseydi, yüce Allah helaktan sonra onu, yer ve yurtları, isyanları yüzünden altüst olanlarla birlikte zikretmezdi. Küfür ve masiyetten sonra onları yakaladığı gibi, Firavun’u yakalamazdı. Oysa o da aynen yakalanmıştır. Nitekim Naziat sûresinde de şöyle buyuruluyor:

“Ona büyük mucizeyi gösterdi. Fakat o yalanladı, karşı geldi. Sonra sırtını döndü. (Musa’nın getirdiklerini iptal etmek için) çalışmaya koyuldu. Adamlarını topladı, onlara bağırdı: Ben sizin en yüce Rabbınızım, dedi. Allah da onu, sonun ve ilkin (ahiretin ve dünyanın) azabıyla cezalandırdı.” (Naziat: 79/20-25)

Yani dünyadaki azap, onların suda boğdurulmalarıdır. ahirette de cehennem ateşinde yakılmalarıdır.

Abdullah b. Abbas’tan rivayete göre, ahiret cezasıyla ilgili cezalandırmaya sebep olan ifade: “Ben sizin en yüce Rabbınızım” sözüdür. Dünyadaki cezalandırmaya sebep olan kelime de: “Ben, sizin için, kendimden başka bir ilah olduğunu bilmiyorum” (Kasas: 28/38) ifadesidir. Dolayısıyla bu iki kelime arasında geçen zaman süresi de kırk yıllık bir zaman dilimi olmuştur. Her iki tefsire ve yoruma göre âyet şu gerçeği gösteriyor. Firavun mümin olarak ölmemiştir. Birinci tefsir ya da yorum ele alındığında durum gayet açıktır, o imansız olarak ölmüştür. İkinci yoruma gelince, eğer Firavun iman etmiş olarak ölmüş olsaydı, yüce Allah burada yani Naziat (25). âyetinde iki defa (nekal yani cezalandırma) ifadesiyle kendisinden söz etmezdi. Çünkü yüce Allah, eğer iman etmişse, geçmişi affeder ve zaten İslâm’da kendisinden önceki şeyleri tamamen siler, yok eder. Şimdi de bir başka sûreden yine bir hüküm daha görelim. Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Vadil Kura’da kayaları oyup evler yapan Semûd kavmine? Ve kazıklar sahibi (kazıklar çakıp ordusuna çadırlar kuran veya piramitler yaptıran) Firavun’a? Bunlar ülkelerde azmışlardı. Oralarda çok kötülük etmişlerdi. Bu yüzden Rabb’in onların üzerine azab kırbacını çarptı.” (Fecr: 89/9-13)

Şayet Firavun mümin olarak ölmüş olsaydı, yüce Allah, helaktan sonra onu da Âd, Semûd kavimleriyle bir arada zikretmezdi. Çünkü yüce Allah geçmişte olanları affeder ve İslâm’da geçmişte olanı siler götürür. Bütün bu âyetler, çokluklarına rağmen hepsine kesin nasslardır ve hepsi de, Firavun’un hem bu dünyada ve hem ahirette lanetli kafirlerden bir lanetli kafir olduğunu haykırıyor. Yine o da ahirette çirkinleştirilenlerdendir, azaba giren ve çarptırılanlardan en şiddetlisiyle çarptırılacak olanlardandır. Ancak zındık olanlar onun mümin olduğunu söylerler. Zındıklardan başka hiçbir mümin böyle bir söz söyleyemez. Bunu söyleyenler cahil mülhid yani dinsizlerdir. Dinin kurallarını, maani ve akaid ilminin kaidelerini bilmeyenlerdir. Lanetli Firavun, azabı gördüğü sırada, kendisinden inandığına ilişkin sudur eden bir söz, tüm red ve inkar delillerine rağmen onun mümin olduğunu kabul etmek ve onun bu dünyadan tertemiz olarak çıktığını söylemek, o da Allah’ın ikram gören kullarındandır demek, tüm din kurallarına terstir ve buraya kadar gösterdiğimiz bütün âyetlerle de çelişmektedir.

Bu cahil mülhid yani dinsizler şu gerçeği bilmemektedirler. Şayet bu âyet, Firavun öldüğü sırada mümin olarak öldüğüne delalet etmiş olsaydı, o zaman, bizim daha önce ortaya koyduğumuz muhkem nasslarla çelişirdi. Konuyu açıkça beilirtenv e haykıran âyetler ile çatışırdı. Çünkü gördüğümüz âyetlerde belirtildiği gibi Firavun kıyamet gününde hem lanetlilerden ve hem de çirkinleştirilmiş, kötülenmiş olanlardan olduğu ifade edilmiştir. Aynı zamanda ebedî olarak cehennemlik olanlardandır. Kuşkusuz İslâm âlimleri, müctehid imamlar ve şeriatta imam durumunda olanlara göre, kim Firavun mümin olarak öldü diye iddia ederse, o kimse Kur’an’ı yalanlamış olur. Bir de tenakuzu, çelişkiyi de var saymaktır. Deyyan ve Melik olan yüce Allah’ın kelamiyla çatışır. Hz. Peygamber (s.a.v.)’ın tebliğ ettiği şeriatın bilinen kurallarını iptal etmiş olur. O da tıpkı Firavun gibi, kavmi gibi kafirlerden, yalanlayanlardan ve sapıtanlardan olmuş olur. Dolayısıyla böyle inananların üzerine, Firavun’un üzerine Allah’ın, meleklerinin, tüm insanların laneti olsun.

Çünkü bu anlatılanlar, Füsûs sahibi İbn Arabî’nin, bu sayede yıkmak istediği İslâm’ın sağlam temelleridir. Akıl tarafından açık bir şekilde sabit olduğu bir gerçeği inkardır. Kesinlikle nasslarla ortaya konanı iptal etmek, geçersiz kılmaktır.

Bu adamın iddiasına göre, bu lanetli zındıklıklar, bu akıl gerçeğiyle çelişen batıllar, şeriatı geçersiz kılan sözler güya gerçeği tanımaya bir vasıtaymış. Allah şerlerinden korusun. Bu bakımdan şeytan kandillerini aldatarak, bunların fikirlerini bulandırarak, bu batıllara tasavvuf ilmi adını verdirmiştir. Bu batılları, adı geçen zındık, cahil mülhidlere tasdik ettirerek doğrulatmıştır. Dolayısıyla inkarcı zındıklar da onu taklit etmişlerdir. Pek yakında bu zalimler, yani zulmedenler, nasıl bir devrime uğrayıp devrileceklerini bileceklerdir.

İman nuruyla müminlerin gönüllerini açan Rabbimi takdis ve tenzih ederim. Mülhidlerin, dinsizlerin kalblerini gazabıyla ve öfkesiyle rezil ederek mühürleyen Rabbimi takdis ve tenzih ederim.

Bunun içindir ki Allah’ın âyetlerini kabul ediyor, onları doğruluyorlar ama, ancak üzerinde durarak anlamaya çalışmıyorlar, bu âyetlere adeta şaşı gözler gibi bakıyorlar. Oysa size Rabbinizden basiretler, gönül gözleri, hakikati idrak etme kabiliyetleri geldi. Artık kim gerçeği görürse yararı kendisinedir. Kim de gerçeğe karşı kör olursa zararı kendisinedir. Yüce Allah doğruyu gösterenlerin yardımcısıdır ve doğru yol da ancak onda son bulur. Allah kimi de saptırırsa, artık onun için bir hidayetçi yoktur.

Her şeyi bağışlayan yüce Allah’ın izniyle ve yardımıyla kitabımız burada sona ermiştir.[1]


 

[1] Sadreddin Taftazani, Vahdet-i Vücud Risalesi, Tevhid Yayınları