Taftazani’nin Vahdet-İ Vücud Risalesi - İslami Bilgiler - Vahdet I Vucud - 4. Sayfa
Taftazani’nin Vahdet-i Vücud Risalesi:
Zalimlerin, zatı hakkında tüm söylediklerinden yüce ve münezzeh olan Allah'a hamd ederim. Salat ve selam, pervasızca Hakkı haykıran, bir uyarıcı ve müjdeci olarak gönderilen peygamberimiz Hz. Muhammed ile şeriatı olduğu gibi koruyup muhafaza eden ehl-i Beytine, dinine yardım eden sahabesine olsun.
Asıl konuya gelince: Yüce ve hiç bir şeye ihtiyaç duymayan Allah'a muhtaç olan bu yoksul yazar, Sa'duddin Tatazanî olarak şöhret bulan Mes'ud b. Ömer (Ömeroğlu Mesut) -Ki Allah kendisini doğru yola iletsin ve ona gerçeğin tadını tattırsın- söze şöyle başlamak ister:
Muhiddîn Arabî'nin "Füsûsu'l-Hikem" adını taşıyan ve batıllarla dopdolu olan kitabını gördüğümde, bu konu üzerinde konuşmamı hak istedi. Gerçek de beni bu konuda konuşmaya sevketti. "Füsûs" kitabı ümmetleri dalâlete ve sapıklığa yönelten bir kitaptır. Kalb ve gönülleri öldüren, gerçek ve şer-i hükümlerle çelişen bir kitap...
Şu gerçeği oldukça iyi bilmelisin ki, yüce Allah, rahmetiyle kullarını yarattığı gibi, onlara doğru yolu da en gerçekçi ve açık bir şekilde beyan etmiştir. Onlara, akıl denen bir nimetle, hakkı bilme, tanıma gerçeğine ulaşabilmeyi bir nur olarak ihsan etmiştir. Akıl ile gerçeğe ve istediklerine ulaşabilme hüccetini (delilini) sunmuştur. İnsanlar bu sayede, yaratılanlara bakarak yaratanın gerçeğini kavrayabilirler. Yine verilen bu akıl sayesinde, Esma ve sıfatlar açısından yüce Allah hakkında nelerin caiz ve nelerin de muhal (olamaz) olduğu gerçeğini kavrayabilirler. Nitekim yüce Allah'ın peygamber göndermesi işi, O'nun caiz olan fiilleri arasında yer alır. Aynı zamanda yüce Allah, gönderdiği peygamberlerini mucizeler yoluyla da doğrulamaya kadirdir, bu da yüce Allah hakkında caiz olan hususlardandır.
İşte bu noktada aklın tasarrufu ve yetkisi sona erer. Çünkü akıl, meadı yani bundan sonraki ahiret alemiyle ilgili gerçekleri bilme ve tanıma noktasında bağımsız değildir. Ayrıca orada kullar için mutluluklarını veya mutsuzluklarını sağlayacak gerçekleri de bilme olanağından yoksundur. Aklın görevi, bağımsızlığı sadece Allah'ı tanımada ve peygamberlerin doğruluğunu kabulde sözkonusudur. Bundan sonra akıl, kendine döner, peygamberlerden, bunların dünya ve ahiret hayatlarına ilişkin söylediklerini kabul etmeleri gerekir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.), zaten akıl gerçeğiyle çelişmeyen ve aklın da açıkça ve bürhana dayalı olarak kabul edecekleri şeyleri söyler, yoksa akılca muhal olabilecek yani olamaz olan bir şeyi peygamber söyleyemez. Çünkü yüce Allah'ın hüccetle, batıl olarak hakkında bir hüküm verdiği şeyin varlığı sözkonusu değildir. Böyle bir şeyin şeriatca varid olmasına olanak yoktur. Ayrıca aklın hakkında olamaz yani muhaldir diye hüküm verdiği bir velayetin ve keşfin de durumu sözkonusu değildir.
Aksine bu ikisinden her birinin olabilir ya da olası şeyler olduğu gerçeği gündeme gelebilir. Kaldı ki şeriat, aklın bağımsız olmadığı bir alanda bir şeyi anlayıp algılamasını red eder. Ancak aklın almada bağımsız olmadığı bir şey, keşif yoluyla ortaya çıkabilir. Çünkü bir şey eğer, keşif ve ayan (ortaya koyma) yoluyla bilenbilecekse, orada aklın bedahati ve bürhanından söz edilemez. Fakat bu anlamdaki bir şey, akla sunulunca, akıl böyle bir şeyin batıl ve geçersiz olduğuna hükmedemez. Çünkü böyle bir şey, akılca "olabilirler" arasında yer alır. Bu, tıpkı şuna benzer. Kainattaki varlıklardan, herhangi birisinin, yüce Allah'ın varlığı dışında yok olması gibidir. Bu, mümkündür, olabilir. Böyle bir durum, gerçeğe ulaşan ariflerin "Arifi vasılîn" nazarında böyledir. Bu anlamdaki arifler "Fena fittevhid" derecesindeki bir fena derecesine erenlerdir. Bu hal ise, bir tek olan ve herşeyi gücü altında tutan kahhar zatın nurlarının tecellisinde olabilir. Bu, tıpkı gündüz güneşin ortaya çıkmasıyla, ışıkları ve aydınlıklarının varlığıyla birlikte, güneşin etkisiyle adeta yok olan yıldızların durumu gibidir. İşte ilahî tecellilere mazhar olanlar da, bu durumlarında eşyadan hiçbir şeyin varlığını değil, sadece yüce Allah'ın varlığını müşahede ederler. Tıpkı gündüz yıldızlar yerinde oldukları halde, güneşin etkisiyle nasıl ki gözükmüyorlarsa, bu arifler de eşyanın varlığına rağmen sadece yüce Allah'ı müşahede ederler. Arifler, böylece bir tek Allah'ı müşahede etmeleri, tüm varlıklar arasında sadece yüce Allah'ı görmeleri, öteki varlıkları görmezlikten gelmeleri olayına "Vahdeti mutlaka veya mutlak vahdet" yani mutlak birlik adını veriyorlar. Bu ise, Marifet ehlinin varabileceği ya da erişebilecekleri en son dereceleri olmaktadır. "Mutlak vahdet", marifet erbabınca, bizim yukarıda açıkladığımız gerçeğin adıdır. Yoksa bu, vahdet-i vücutcu görüşün ileri sürdükleri, yani bu kafirlerin savundukları bir vahdet değildir. Çünkü vahdet-i vücutculara göre -Vahdet-i mutlak'a göre değil- tüm kainatın varlığı, hatta tüm murdarlıklar, pislikler, kazurata varıncaya dek her şey evet her şey -haşa- Allah'dır. Yüce Allah, zalimlerin ve haddini aşanların kendisi hakkında ileri sürdükleri tüm bu şeylerden yüce ve münezzehtir.
Oysa yerde ve gökte var olan tüm mümkün şeyler, bu ikisi arasında yer alan her mümkün, sofistlerin ileri sürdükleri gibi, "bunların hiçbirisinin gerçekliği yoktur, hepsi sadece hayalden ve seraptan ibarettir." İslâm diniyle hiçbir ilgisi olmayan bu türden safsatalarını ve hükümlerle alakası bulunmayan bu türden itiraflarını keşif süsü vererek, bunlara revaç kazandırmak isterler. Hatta ağızlarıyla da, keşfin, akıl ötesi bir iş olduğunu gevelerler. Sen de bilirsin ki, keşif denilen mertebe, aklın elde edemeyeceği bir mertebedir. Fakat, böyle olmakla birlikte aklın aynı zamanda bedahatla reddettiği yani aklın açıkca muhal gördüğü bir şeye ulaşmak demek değildir. Ayrıca bundan şöyle bir anlam da çıkarılmamalıdır. Bu, aklın elde edemeyeceği türden şeylerdir, diye bir vehme kapılmamalıdır. Aksine bu, muhaldır, olmazdır. Aklın bu gibi şeyleri iptal kılmada ve geçersiz saymada bir rolü ve görevi vardır. Buna gidiş yolu öncelikle tasavvur yani düşünceden, sonra da tasdikten geçerek, bu şeyin batıl olduğuna karar verir. Bu ise zaten bedahatle yani açıkça ve delile dayalı olarak aklın görevidir.
Fakat mümkün ve insanın elinde olan yani kesbî denilen şeylere gelince, akıl bunları imkân terazisinde tartar. Bunların batıl olduğuna ilişkin herhangi bir hüküm vermez. Diğeraraftan, keşf yoluyla bilinip de, akılca bilinemeyecek olan şey, bunlara göre, sadece mümkün olan şeylerden ibarettir. Zaten bunların yolu da açıktır, bunlar için bir bürhana da gerek yoktur. Çünkü bunlar ayan denen aynlarda varlığı olamaz olan muhallerden değildir. Çünkü keşfe göre, mümteni olan yani olamayacak olan bir şeyi, mümkün kılmaz. Yani aynlarda böyle olamayacak bir şeyin, keşif aracılığıyla olabilecek demek değildir. Çünkü böyle bir şey, gerçeklerin mümteni olanla, batıl olan şeyler arasında durmadan değişiklik göstermesidir ki, bu olamaz.
Meselâ keşif yoluyla ve ayanla muhalin değişiklik göstermesi olabilseydi, tıpkı mutlak vücudun (varlığın), bir tek şahıs olması ve aynı zamanda harici bir mevcut olması gibi. Yine bir vahidi şahsînin, tüm bu görünen varlıklarda, onlar üzerinde tekrar etmek suretiyle yayılmış ve dağılmış olması, hem de, görülenlerde, herhangi bir bölünmeye gitmeksizin ve başka bir şeyle karışarak çoğalma olmaksızın bir şahsi vahid, tek bir varlık... Bu, şeytanın bir aldatmacasıdır, İblisin bir tuzağıdır. Bozuk inançlıların bir hokkabazlığıdır, gözboyacılığıdır. Yanlışın ve hatanın da kaynağıdır. Bir de gerçekle gerçek olmayanı ayırdedememektir. Yani şu anlatılan şeylerden aklın muhal gördükleriyle, bir aklın ulaşamayacakları şeyleri, meselâ tecelli nurlarının her tarafı kaplaması suretiyle kainat varlığının bir anlık yok oluşu gibi, şeyleri ayırdedememelerindendir. Ancak böyle bir şeyi elde edebilmek de ya ilahî bir cezbe sayesinde veya gerek ilmî ve gerekse amel^ö görevlerde yüce peygambere uyarak egzersiz yapmak ve riyazatla kazanılır. Bu anlamda bir şeyi elde edebilmek, ittisalî yani bağlılık anlamında bir kazançtır, amaca eriştir. Bunu bilmekse, ancak idraka ve kavrayışa dayalı bir elde ediştir, kazançtır.
Ayrıca aklın her şeyi anlayıp algılamada bağımsız olmadığı ve aklın ulaşamayacağı bir şey, mutlaka bu gibi tüm şeyler, yüce Allah'ın bildirmesine ve irşadına bağlıdır. Ancak alemlerin Rabbi tarafından bir bildirim ve irşad olmalı ki, akıl onları bilebilsin. Yüce Allah'ın nebi ve rasulleri yani genel ifadesiyle peygamberleri göndermesi -Allah'ın salat ve selamı hepsinin üzerine olsun-, birinciyi açıklamaya yöneliktir. Yani konuyu bildirmek meselesine bağlıdır. Bu ise, açıkca şeriattır, şeriat ilmine işarettir. İrşad ile de ikincisine işarettir ki, bu da hakikat ilmidir. Burada remz ve telvih yani sembol ve işaretler sözkonusudur. Nitekim bu manadaki bir telvihi Kur'ân-ı Kerîm'in şu âyetiyle görmekteyiz. Yüce Mevlamız şöyle buyuruyor:
"... O'nun zatından (yüzünden) başka her şey yok olacaktır." (Kasas: 28/88)
Bu âyette geçen "yüz yani zat" ifadesiyle, fena fittevhid'de fani yani yok oluş derecesine erebilmektir, buna bir işaret vardır.
İslami Okul Okulların En Önemlisi