Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - 6. Sayfa - Vasita

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

Esbabın Mikdarı

 

Allah'u Teâlâ'ya dua eden ve şefâat dileyen herkesin bu dua ve şefâatı, ancak Allah'u Azze ve Celle'nin kazası, kaderi ve dilemesi ile olur. Duaya icâbet eden, şefâatı kabul buyuran O'dur. Sebebi ve neticeyi yaratan O'dur. Dua da, Allah'ın takdir buyurduğu sebeblerden biridir.  Gerçek böyle olunca sebeblere yönelmek, sadece onlara güvenmek TEVHİD inancına göre şirk sayılır. Seb ebleri yok etmek, sebebi sebeb yapmaktır ki, bu akıl eksikliğidir. Çünkü, sebeblerden tamamen uzaklaşmak ŞERİAT'TA çirkin görülen bir şeydir.

Kulun üzerine vâcib olan; tevekkülünü, istemesini, dua ve rağbetini yalnız Allah'a yöneltmesidir. Allah'u Teâlâ, ona sebeblerden, halkın duasından ve şefâatından dilediğini takdir ve nasib buyururu.

Derece ve makâmı yüksek olanın kendisinden aşağı olan için, derece ve makamı aşağı olan kendisinden yüksek olan için dua eylemesi câiz ve meşrudur. Peygamberlerden dua ve şefaat taleb edilmesi gibi... Nasıl ashabi kiram Allah Resûlü S.A.V. den yağmur için dua ve şefâat istemişlerdir. Allah Resûlü S.A.V. den sonra Hz. Ömer R.A. ve müslümanlar Peygamberlerin amcası Abbas R.A. la da aynen böyle istiska (yağmur) talebinde bulunmuşlardı.

İnsanlar kıyamet günü Allah Resûlü S.A.V. ve diğer peygamberden şefâat taleb edeceklerdir. Muhammed A.S.V. şefaatçıların efendisidir. O'nun kendisine mahsus şefaatı vardır. Bununla beraber; Sahih-i Müslim de Hz. Peygamberin: "Ezan okuyan müezzini duyduğunuz zaman siz de onun söylediklerinin aynısırı tekrarlayın, sonra bana selat getirin, kim bana bir selat getirirse Allah ona on misli ile mukabele eder. Sonra Allah'tan benim için VESİLE'yi isteyin. "VESİLE" Cennet'te bir derecedir ki, Allah'ın kullarından bir tek kula nasib olacaktır. Ümid ediyorum ki ben o kul olayım. Kim Allah'tan benim için "VESİLE'yi" isterse kıyamette şefâatım ona helal olur" buyurduğu sabittir.

Hz. Ömer R.A. ömre yapmak istediğinde Allah Resûlü S.A.V. e veda ederken ona (Ömer'e) ey kardeşim beni de duandan unutma buyurmuştur.

Ebû Davud (    )

Böylece Hz. Muhammed S.A.V. ümmetinden kendisine dua etmesini istemiştir. Fakat bu istek, ümmetin talebleri cinsinden değildir. Bu, ümmetin amel ettiklerinde ve sevab kazandıkları diğer emirlerde olduğu gibi, Peygamberin ümmetine vermiş olduğu emirdir.  Allah Resûlü S.A.V. de, emirleri ile amel eden ümmetinin kazandığı ecir kadar sevab ve mükafat ihsan buyurulur. Bu hususta bir hadis-i şerîf'de;

"Bir kimse hidayete çağırsa, da'vetine uyan kimselerin ecri kadar kendisi de mükafata nâil olur. Onların ecirlerinden de bir zerre eksilmez. Veya sapıklığa da'vet etse, da'vetine uyanların kazandığı günah kadar kendisi de günah kazanır. Onların günahlarından da bir şey eksilmez.

Allah Resûlü S.A.V. ümmetini hidayete da'vet etmektedir. Binaenaleyh da'vetine uyanların kazandığı sevab kadar da Peygamberimiz mükafat ve ecre nâil olur. İşte böyle de ümmet'i Allah Resûlü'ne salavat getirdiği zaman da böyledir. Peygambere bir salavat getirene Allah on misli ile mukabele eder. Hz. Peygamber de o salavatı getirenlerin ecri kadar mükafat ihsan edilir ki, bu Allah'ın ona bir ni'metidir.

Sahih bir hadis-i şerîf'de "Müslüman birisinin yanında olmayan bir müslüman kardeşi için yaptığı dua da müstecabtır. Cenâb-ı Hakk ona yanıbaşında bir melek ta'yin eder, müslüman kardeşi için her dua edişinde o me'mur melek "âmin bir o kadar da senin için der" buyurmuştur.

Müslim 2733

Diğer bir rivayette "en çok kabul olunan dua yanında olmadığı halde bir başkası için yapılan duadır" denilmiştir.

Ebû Dâvud 1535

Her ne kadar dua eden, dua edilen değilse de, başkası için yapılan dua, hem hakkında dua edilen kimseye, hem de duayı yapan kişiye menfaat temin eder. Mü'minin, diğer mü'min kardeşi için hayırlı duası, hem ona ve hem de kendisine fayda verir. Bir kimse diğer bir kimseye "bana dua et" dese ve bununla ikisinin de menfaatlanmasını kasteylese, takva ve iyilik üzerine birbirleriyle yardımlaşmış olurlar. Duayı isteyen diğerini uyarmış ve ikisine de fayda verecek bir hayra önayak olmuştur. Dua etmesi istenen kişi de, ikisine de menfaat sağlayacak fiili yapmıştır. Bir kimse başkasına iyilik ve takva ile emrettiği zaman, emre uyan fiiline mukabil sevab alır, emreden de, yukarıda izah edildiği gibi hayra çağırdığı için emrine uyanın ecri kadar mükâfat kazanır.

Bilhassa, kulun emrolunduğu dualarda, Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor:

(Ey Resûlüm!) Kendi günahına ve mü'min erkeklerle mü'min kadınlara mağfiret dile. Muhammed 19

Zikri geçen âyet'te Sübhânehu ve Teâlâ Resûlü S.A.V. e mü'minler için istiğfar etmesini emrediyor ve sonra şöyle buyuruyor:

Eğer onlar, nefislerine zulmettikleri (günah işledikleri) zaman sana gelseler de günahları için Allah'dan mağfiret dileseler, Peygamber de kendileri için afv isteseydi, elbette Allah'ı tevbeleri ziyâde kabul edici ve çok esirgeyici bulacaklardı. Nisa 64

Yukarıdaki âyet'te Sübhânehû ve Teâlâ mü'min erkek ve kadınların günahlarına mağfiret dilemelerini ve Hz. Peygamberin onlar için istiğfar iylemesini zikrediyor. Zira, Allah Resûlü S.A.V. in ümmet'i için istiğfarı Allah'ın emirlerindendir. Cenâb-ı Hakk Resûlü'ne mü'min erkek ve kadınların günahlarının bağışlanması için af dilemesini bizzat istiğfar eylemesini emretmiştir.

Allah hiç bir mahlûka diğer bir mahluktan birşey istemesini emretmemiştir. Allah'ın böyle bir emri yok. fakat mü'minlere birbirleri için dua etmeyi vacib veya müstehab olarak emretmiştir. O emri yerine getirmek Allah'a ibâdet ve taâttır. Allah'a yakınlık sebebi ve fâiline salah ve hasenedir. Başkasına dua etmek ve hayır istemek, Allah'ın o kimseye en büyük ihsanı ve in'amıdır.

Belki de o isteyiş, Allah'ın kullarını hakiki iman'a götürecek olan, ni'metlerinin en büyüğüdür.

İman; kavl ve ameldir. Taat ve hasenatla ziyadeleşir. Kul hayırlı amelini çoğalttıkça imanda ziyadeleşir.

İşte bu, Fâtiha sûresindeki "kendilerine ni'met ihsan ettiklerinin yoluna" ve Nisâr sûresindeki "Kim Allah'a ve Resûlüne itaat ederse işte onlar Allah'ın kendilerine ni'met ettikleriyle beraberdirler." Nisa 96

Din ni'meti olmaksızın yalnız dünya ni'meti hakiki bir ni'met midir, yoksa değil midir? Bu konuda asrımızın âlimlerinden ve diğerlerinden iki meşhur görüş vardır. Hakikat şudur ki, yalnız dünya ni'meti her ne kadar bir yönden tam bir ni'met değilse de, diğer yönden gene bir ni'mettir.

İstenmesi gereken dini ni'metlere gelince, onlar, vacib ve müstehab gibi Allah'ın emirleridir. Bunlar bütün müslümanların ittifakı ile taleb edilmesi lazım gelen hayırlardır. Ehl-i sünnet'e göre, hakiki ni'metler, bu dînî ni'metlerdir. Çünkü, Ehl-i sünnet'e göre, Allah kullarına hayırlı işleri yapmaları ile ni'metlendirmiş ve ihsan etmiştir. Kaderiyyeye göre ise, Cenâb-ı Hakk yalnız kullara onunla iyilik veya kötülük yapmaya müsaid olan kudreti bahşetmekle ni'met vermiş ve ihsan eylemiştir.

Buradaki maksad: Şübhesiz Allah'u Azze ve Celle hiçbir mahluka diğer bir mahluktan istemesini emretmemiştir. Ancak o mahluk için bir maslahat olursa o müstesna olur. Bu maslahat da ya vacib ya da müstehab olur. (Yukarıdaki zikredilen dua isteme veya iyiliği emretme gibi) Allah'u Azze ve Celle, kuldan bundan başkasını dilemez.

Gene burada kasdımız şudur ki: Kim hükümdar ile teb'ası arasında bulunan vasıtalar gibi, Allah ile kulları arasında vasıtalar tanır ve kabul ederse, o kimse müşrik olur. Bu (şekildeki bir inanç) Allah'tan gayr-ı ilahlara ibâdet eden müşriklerin dinidir.

Nitekim müşrikler "Bu heykeller peygamberlerin ve salih kimselerin temsilleridir. Bunlar bizim ile Allah arasında vasıta ve vesilelerdir. Bunların vasıtasıyla bizler Allah'a yaklaşıyoruz" diyorlardı. Sübhânehu ve Teâlâ'nın hristiyanlarda tenkid etmiş olduğu şirk'de bu idi. Binâenaleyh şöyle buyurdu.

 (Yahudiler) hahamlarını (hristiyanlar) ruhbanlarını ve Meryem'in oğlu Mesih'i Allah'dan gayrı rabler edindiler. Halbuki onlar da, ancak bir tek İlah'a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. O'ndan başka hiç bir İlah yoktur ve müşriklerin ortak koştukları şeylerden de tamâmen münezzzeh'tir. Tevbe 31

 (Ey Resûlüm!) Kullarım sana benden sorduklarında, muhakkak ki ben çok yakınımdır; bana dua edince, dua edenin duasını kabul ederim. O halde onlar da benim da'vetime koşsunlar ve bana da hakkiyle iman etsinler ki, doğru yola ulaşmış olsunlar. Bakara 184

Ya'ni; emir ve yasaklarla onlara çağrıda bulunduğum zaman çağırıma icâbet etsinler ve bana iman etsinler. Ben de onların isteklerine, yakarışlarına, dualarına ve çağrılarına icâbet ederim demektir.

O halde (işlerinden) boşaldığın zaman uğraş (ibâdet'le meşgul ol) kalk yorul. Ve yalnız Rabbine rağbet et (sarıl). İnşirah 7-8

Denizde boğulma korkusunun şiddeti, size geldiği zaman, Allah'dan başka yalvardıklarınız (vasıtalar edindikleriniz hatırınızdan) kaybolur; yalnız O'na (Allah'a) yalvarırsınız. Fakat (Allah) sizi kurtarıp karaya çıkarınca da (Allah'ı birlemekten) yüz çevirirsiniz. İnsan pek nankördür. İsra 67

Yoksa, sıkıntıya düşen kimse, dua ettiği zaman, onun duasını kabul edip fenalığı gideren, sizi yer yüzünün sakinleri kılan, Allah ile bir başka ilah mı var? Siz ne kıt düşünüyorsunuz. Neml 62

Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'ndan ister. O her gün bir hal üzeredir. Rahman 29

Subhânehu ve Teâlâ Kitab'ında tevhid'in bütün esaslarını pek açık bir şekilde beyan buyurmuş ve şirkin bütün kollarını budayıp atmıştır. Tâ ki, hiç bir kimse Allah'tan başka hiç bir şeyden korkmasın, O'ndan başkasından ümit beklemesin ve Ondan gayrı hiçbir kimseye tevekkül etmesin.

İnsanlardan korkmayın; benden korkun. Benim âyetlerimi bir kaç kuruş menfaat karşılığında değişmeyin. (Satmayın.) Maide 44

İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur, inanmışsanız onlardan korkmayIN. Benden korkun. Al-İmran 175

Kendilerine: "Ellerinizi savaştan çekin, namaz kılın, zekat verin" denenleri görmedin mi? Onlara savaş farz kılındığında, içlerinden bir takımı, insanlardan, Allah'tan korkar gibi, hatta daha çok korkarlar. Nisa 77

Allah'ın mescidlerini sâdece, Allah'a ve âhiret gününe inanan, namaz kılan, zekat veren ve ancak Allah'tan korkan kimseler onarır.Tevbe 18

Allah'a ve Peygambere itaat eden, Allah'tan korkan ve O'ndan sakınan kimseler, işte onlar kârda olanlardır.Nur 52

Bu âyet'te ayrıyeten itâatın yalnız Allah'a ve Resûlüne yapılması lâzım geldiğini anlatır.

Haşyete gelince, o da, yalnız Allah'a karşı duyulur: Subhânehu ve Teâlâ buyuruyor.

Eğer onlar, Allah ve Resûlünün kendilerine vermiş oldukları şeylere râzı olsalar ve "Allah bize yeter, O ve yakında lutfu kereminden verir ve Resûlü de, (verir). Tevbe 59

Buna benzeyen bir bsaşka âyette de şöyle buyuruyor.

İnsanlar onlara: "Düşmanlarınız olan insanlar size karşı bir ordu topladılar, onlardan korkun" dediler. Bu onların imanını artırdı da: "Allah bize yeter, O ne güzel Vekil'dir!" dediler. Al-İmran 173

Allah Resûlü S.A.V. de ümmetine bu TEVHİD anlayışını ilka ediyor ve Allah'ın kullarını O'nu şirk koşmaktan kurtarmaya çalışıyordu. Hz. Muhammed'in bu hassasiyeti "LA İLAHE İLLALLAH" (Allah'tan başka ilah yoktur) lafzının muktezasını gerçekleştirmek içindi. Çünkü, "İLAH"; KALBLERİN KEMÂL'İ MUHABBET'LE, TA'ZİM'LE, SON DERECE İHTİRAM VE İKRAM İLE, SONSUZ BİR KORKU VE NİHAYETSİZ BİR ÜMİTLE BAĞLANDIĞI, VE KULLUK ETTİĞİ ŞEY DEMEKTİR". Hatta o kadar ki; bir kısım kimseler, kendisine Allah ve sen istersen dedikleri vakit: Hayır böyle demeyin "Allah isterse ve sonrada sen istersen deyin buyurmuştur. Bir zaman birisi Allah Resûlü S.A.V.'e, Allah ve sen istersen der, Allah Resûlü S.A.V. de beni Allah'a eş mi tutuyorsun? bir daha tek olan Allah isterse de buyurmuştur.

Başka bir hadis'i şerif'de "Kim yemin etmek istiyorsa Allah adına yemin etsin, değilse sussun" buyurdu. Bir başka hadis-i şerîf'de kim Allah'tan başkası adına yemin ederse Allah'a şirk koşmuştur" buyurdu. İbnu Abbas'a; "İstediğin zaman Allah'tan iste... Yardım istediğinde Allah'tan yardım iste. Kalem'in mürekkebi kurumuştur, sen karşılaştığın şey ilesin. Bütün mahlûkat sana fayda vermek için toplansalar, Allah'ın senin için yazdığından başka bir şey olmaz. Gene bütün mahlûkat sana zarar vermek için toplansalar Allah'ın sana yazdığından başka zarar veremezler" buyurmuşlardır.

Gene Allah Resûlü S.A.V. "Hristiyanlar'ın Meryem oğlu İsa'yı uçurdukları (sevgide aşırı gidip Rab edindikleri) gibi siz de beni uçurmayın. Ben ancak bir kulum. Binaenaleyh bana Allah'ın kulu ve Resûlü deyin" buyuruyor. Ve Cenâb-ı Hakka "Allah'ım beni kabrimi ibâdet edilen bir put haline getirme" diye dua ediyor ve arkasından ümmetine, "Kabrimi (ziyaretlerinizle) bayram yeri haline getirmeyin, sadece bana salavat getirin. Siz nerede olursanız olunuz salavatınız bana tebliğ olunur, buyurarak ikazda bulunmuştur. Resûlullah S.A.V. hastalığı sırasında "Peygamberlerin kabirlerini mescidler haline getiren yahudi ve hristiyanlara Allah la'net etsin" buyuruyor. Ümmetini, yahudi ve hristiyanların yaptığı bu işten sakındırıyordu. Aişe R.A. "Eğer bu hadis olmasaydı Rasûlullah'ın kabrini genişletirdim. Fakat o, kabrinin mescid yapılmasını yasakladı" diyor.

Bu geniş bir mevzudur. Her ne kadar mü'min kişi. Allah'u Azze ve Celle'nin her şeyin Rabbi ve Mâlik'i olduğunu biliyor ve Allah'ın yarattığı sebebleri inkâr etmiyor, yağmuru bitkilerin yetişmesine sebeb yaptığını Bakara'da buyurduğu gibi,

Allah'ın gökten indirip yeri ölümünden sonra dirilttiği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında (ibret alınacak misaller vardır). Bakara 164

Ve güneşle ay'ı onlar ile meydana getirdiği şeylere, şefaat ile duayı takdir edeceği şeylere sebeb kıldığını. Meselâ; müslümanların cenâzeye namaz kılmalarını Cenâb-ı Hakkın o cenazeye rahmet eylemesine bir sebeb teşkil ettiğini, ayrıca cenâze namazı kılanların da sevablandığını biliyor ve inkâr etmiyorsa da...

Sebeblerde üç hususun varlığını iyice bilmek lazımdır:

Birincisi: Muayyen bir sebeb, istenileni yalnızca karşılamaz, belki daha başka sebeblerinde bulunması gerekir. Bununla beraber, o matlûbun husule gelmesine bazı engeller vardır. Eğer Allah sebebleri tamamlamaz ve engelleri defetmez ise maksûd hasıl olmaz. Allah'ın dilediği şey mutlaka meydana gelir, insanlar istemese de... İnsanların istediği ancak Allah'ın irade buyurmasıyla husule gelir.

İkincisi: Bir şeyin diğer bir şeye sebeb olduğuna i'tikad etmek, ancak onu iyice bilmekle olur. Bilmeden ve şeriata muhalif olarak bir şeyi diğerine sebeb tanıyan kişi batıla i'tikad etmiş olur.

Meselâ; nezrin (adak'ın) belaları defetmeye, ni'metleri husule getirmeye sebeb olduğunu zanneden kimse gibi... Çünkü sahih bir hadis'de şöyle varid olmuştur.

İbnu Umer R.A.'dan, (şöyle dedi:) Allah Resûlü S.A.V. nezr'den (adak adamaktan) nehyetti ve: Muhakkak ki adak adamak hiç bir hayrı getirmez. Ancak (adak sebebiyle) cimriden (mal) çıkartılır, buyurdu. Müslim 1639

Üçüncüsü: Dini amellerden herhangi birisi ancak meşru olan birşeye sebeb teşkil eder. Çünkü, ibadetler tevkif üzere mebnidirler, sabittir değiştirilemez. Binaenaleyh (ibâdet adına dondurulmuştur) insanın Allah'tan başkasına dua ve istimdat ederek Allah'a şirk koşması câiz olmaz. İnsan her ne kadar bazı arzularının husulüne sebeb zanneylese de...

Bundan dolayıdır ki, şeriata muhalif bid'atlarla Allah'a ibâdet edilemez. Her ne kadar bu ibadet doğru zannedilse de... Çünkü, insan Allah'a şirk koştuğu zaman şeytanlar o kişiye bazı işlerinde yardım ederler.

Nitekim, küfür, fısk ve isyan ile de insanın bazı arzuları hasıl olabilmektedir. Fakat bunlar helal olmaz. Zira bununla meydana gelen fesad ondan elde edilen maslahattan çok daha büyüktür.

Allah Resûlü S.A.V. de; Maslahatları tahsil ve ikmal etmek, fesadları kaldırmak ve azaltmak için gönderilmiştir.

Allah'ın emrettiklerinin maslahata uygun ve faydalı olduğu kabul ve tercih edilir. Bu cümleleri şu sahifelere sığmayacak kadar genişletmek mümkündür. Herşeyin doğrusunu Allah daha iyi bilir.

NAMUR 9/1/1991 Ebu Said Yarpuzlu