Muhtelif - 41. Sayfa - Duadaevliya
b. Râbıta
YILMAZ- “... Kitapta bir önceki soruda “râbıtanın, Allah ile murâkabeye varmak için yapıldığını..” söylemişiz...”
BAYINDIR - Altınoluk ile yaptığımız görüşmede Râbıta konusu yer almamıştı. Madem Sayın YILMAZ râbıtadan bahsetti, o zaman bu konuya değinmek görev oldu. Sayın YILMAZ şöyle diyor:
“... Râbıtasız olmaz. Çünkü râbıtanın amacı gafleti kovup kalbin zulmetini defederek şeytanın vesveselerinden kurtulmak suretiyle "râbıta-i huzur"a ermektir. Yani sâlik'in daima Allah'ın huzurunda bulunduğu duygusuna ermesini sağlamaktır. Her an Allah'ı karşımızda görür gibi yaşamaktır. Bunu sağlamak zor bir iştir. Çünkü Allah müşahhas bir varlık değildir. Bunu kavramak için kulun zihnen ve manen yoğunlaşmasını sağlayacak müşahhas bir objeye ihtiyaç vardır. Tasavvufta bu obje Allah'ın en mükemmel tecellilerinin mazharı olan "insân-ı kâmil" konumundaki şeyhtir. Sâlik önce bu insan-ı kâmile, ardından Hz. Rasûl’e ve onun ardından Rabb-i Müteâl’e kalbini rabtetmeli ve bu suretle huzur-i kalbe erip fena fillâh'a varmalıdır. Râbıtaya somuttan soyuta geçmek için ihtiyaç vardır. İnsanoğlu doğrudan "Her nerede bulunursa bulunsun Allah'ın huzurunda olduğu" duygusunu canlı tutabilmede zorlanmaktadır. Buna muktedir olabilenler için râbıtaya ihtiyaç yoktur[1].”
Bu ifadelere göre Râbıta, İnsan-ı kâmil konumundaki şeyhe yapılır. İnsan-ı kâmil, son derece tehlikeli bir kavramdır. Şeyhi doğrudan doğruya Allah yerine koymaktır. Bunun böyle olduğunu daha sonra, Sayın YILMAZ’ın Altınoluk dergisine yazdığı bir yazıdan okuyacağız.
Sayın YILMAZ’a göre râbıtanın gerekçesi şudur: “... Allah müşahhas[2] (somut) bir varlık değildir. Bunu kavramak için kulun zihnen ve manen yoğunlaşmasını sağlayacak müşahhas (somut) bir objeye ihtiyaç vardır. Tasavvufta bu obje Allah'ın en mükemmel tecellilerinin mazharı olan "insân-ı kâmil" konumundaki şeyhtir...”
Müşahhas, somut olan, gözle görülen ve kendine dokunulabilen demektir. Tecelli, gözükmek, ortaya çıkmak anlamınadır. Allah'ın tecelli etmesi de Allah'ın gözükmesi veya gücünün ortaya çıkması anlamına gelir. Mazhar, ise ortaya çıkma yeri demektir. Şeyhin, “Allah'ın en mükemmel tecellilerinin mazharı” olması, “Allah’ın kendinin veya gücünün en mükemmel şekilde, onun şahsında ortaya çıkması demek olur. Yani Allah, gözle görülen ve kendine dokunulan bir varlık olmadığından müridin, daima Allah'ın huzurunda bulunduğu duygusuna ermesi için kalbini önce; Allah'ın en mükemmel görüntülerinin ortaya çıktığı "insân-ı kâmil" konumundaki şeyhe bağlamasına, zihnini ve hedefini onun üzerinde yoğunlaştırmasına ihtiyaç duyulur. İşte râbıtanın sebebi budur. Şeyh somut, Allah ise soyut bir varlıktır. Râbıta sayesinde somuttan soyuta, yani şeyhten Allah’a geçmek mümkün olur.
Bunun daha açık ifadesi, müridin Allah’a gereği gibi kul olması için, önce şeyhe kul olmasını ve böylece bir kulluk eğitiminden geçmesini sağlamak maksadıyla râbıtanın gerekli görülmesidir.
Bu, müride Allah’ın bağışlamayacağı şirk suçunu işleterek yaptığı bütün hayırların yok olmasına sebep olmaktır. İslam adına böyle bir şeyi yapmaktan daha ağır bir suç olabilir mi?
Müridin, önce şeyhe kul edildiği, “Biz Bilmeyiz Büyükler Bilir” başlığı altında verilen alıntılarda da görülecektir. Çünkü tarikatta “Mürit, nefsini yaratılmışların en hakiri görecek[3] ve inanacak ki, Allah ile bitecek işi ancak şeyhinin araya girmesi ile olacaktır[4].” O zaman ona yakışan, şeyhine karşı yıkayıcı önünde ölü gibi olmasıdır[5].”
Sayın YILMAZ, yukarıda, râbıta ile ilgili sözlerini şöyle devam ettiriyor:
“....Sâlik önce bu insan-ı kâmile (yani şeyhe), ardından Hz. Rasûl’e ve onun ardından Rabb-i Müteâl’e kalbini rabtetmeli (bağlamalı) ve bu suretle huzur-i kalbe erip fena fillâh'a varmalıdır.”
Allah ile kul arasına hiçbir şey girmemesi gerekirken araya önce şeyh, sonra Hz. Peygamber konulmaktadır. Hz. Peygamber Allah’ın Elçisidir. Elçi, birinin sözünü diğerine ulaştıran kişidir. Allah kendi sözlerini ona vahiy yoluyla bildirmiş, o da onları bize ulaştırmıştır. Ne ayette, ne hadiste ne de onun herhangi bir uygulamasında Sayın YILMAZ’a delil olabilecek bir şey bulunabilir. Elçiyi, elçilik görevi dışında, Allah ile kul arasında bir arabulucu saymak onu tanrılaştırmak olur. Şeyhe gelince, o olsa olsa bir öğretmen olabilir. Ona bundan ileri bir vasıf verilemez. Ama yukarıda o, bir tanrı yerine konmuştur.
Burada ayrıca fenâ fî’ş-şeyh, yani şeyh ile bütünleşme, fenâ fî’r-resûl Elçi ile bütünleşme ve fenâfillah, yani Allah ile bütünleşme gibi İslam ile ilgisi olmayan Hint kaynaklı kavramlar kullanılmaktadır. Sayın Ahmet TAŞGETİREN’in, Altınoluk dergisinin Nisan 2001 sayısında kullandığı şu cümleler bu anlayışın insanı ne hale getirdiğini göstermektedir:
Sayın TAŞGETİREN diyor ki;
“...tasavvufun bilinen simaları, “Muhammed’in ayağının tozu olmayı en büyük şeref bilmişler[6]”
Allah bize değer vermiş ve Elçisini göndermiş. Bize düşen, şükredip o Elçinin tebliğlerini kavramak ve Allah’ın isteklerini yerine getirmektir. Allah, Hz. Muhammed’i elçi yapmakla onun değerini düşürüp bizim değerimizi abartmış mı ki, onun ayağının tozu olmayı şeref bilerek yapılan bir yanlışı düzeltmiş olalım. Bu, Kitap ve Sünnet’in neresine sığar?
Tasavvufun bilinen simaları bu sözü kendileri için değil, ama müritler için söylemiş olabilirler. Onlara göre mürit kendini, yaratılmışların en hakiri görmelidir. Kendileri ise pek yüce bir yerde bilinirler. Çünkü Sayın TAŞGETİREN’e göre mürşit, “insanların kalbini emanet etmeleri, kendisi ile bütünleşme çabası içine girmeleri, teslimiyet diye nitelenebilecek bir bütünleşme arayışı içinde olmaları gereken kişidir[7].” O tasavvuf büyükleri, bu gibi şeyler için Hz. Peygamberin adını kullanmasalar kimi inandırabilirler?
Kalbini birine teslim eden kişi, bunu din adına yapmışsa, gerçekten “yaratılmışların en hakiri” durumuna düşmüş olur. Bu kişi, kalbini teslim ettiği şeyhi, ister istemez yaratılmışların en şereflisi görecektir. Bunun böyle olduğu, ileride Sayın YILMAZ’ın yazılarında açıkça görülecektir.
Kur’an, Allah’a teslim olmayı; tasavvuf, şeyhe teslim olmayı emreder. Arada korkunç bir fark vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
De ki: Allah'ın yakınından bize ne bir fayda ne de zarar verecek olanı çağıralım da Allah bizi doğru yola sokmuşken ökçelerimiz üzerine geri çevirilmiş mi olalım? Tıpkı şeytanların açık araziye çektikleri şaşkın kimse gibi mi? Hem onu, "Bize gel." diye doğru yola çağıran arkadaşları da olsun. Onlara de ki, "Doğru yol ancak Allah'ın yoludur. Bize verilmiş olan emir, alemlerin Rabbine teslim olmamız içindir. (En'am 6/71)
Kur’an, Allah'ın yakınından bize ne bir fayda ne de zarar verecek olanlar kapsamına Hz. Peygamberi de sokar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
" De ki: "Benim size ne zarar vermeye gücüm vardır, ne de sizi olgunlaştırmaya.
De ki: "Beni Allah'ın azabından hiç kimse kurtaramaz. Ben ondan başka bir sığınak da bulamam.
Benimkisi yalnız Allah'tan olanı, onun gönderdiklerini tebliğdir o kadar." (Cin 72/21-23)
"(Ya Muhammed) De ki: "Allah'ın dilemesi dışında ben kendime bile bir fayda ve zarar verecek durumda değilim." (Araf 7/188)
[1]- YILMAZ, Tasavvufla İlgili Sorular, s. 501.
[2] - Yani Allah, elle tutulup, gözle görülen bir varlık değildir.
[3] -Muhammed b. Abdullah Hani, Adâb, s. 173.
[4] -Muhammed b. Abdullah Hani, Adâb, s. 172.
[5] -Muhammed b. Abdullah Hani, Adâb, s. 173.
[6] - Ahmet TAŞGETİREN, Tasavvufa Karşı Olmak, Altınoluk, Nisan 2001.
[7] - Ahmet TAŞGETİREN, Tasavvufa Karşı Olmak. İfade tam olarak şöyledir: “...insanların kalbini emanet etmeleri, kendisi ile bütünleşme çabası içine girmeleri, teslimiyet diye nitelenebilecek bir bütünleşme arayışı içinde olmaları söz konusudur...Mürşide böyle bakar tasavvuf...”
İslami Okul Okulların En Önemlisi