Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - 41. Sayfa - Duadaevliya

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

b. Râbıta

 

YILMAZ- “... Kitapta bir önceki soruda “râbıta­nın, Allah ile murâkabeye varmak için yapıldı­ğını..” söylemişiz...”

BAYINDIR - Altınoluk ile yaptığımız görüş­mede Râbıta konusu yer almamıştı. Madem Sa­yın YILMAZ râbıtadan bahsetti, o zaman bu ko­nuya değinmek görev oldu. Sayın YILMAZ şöyle diyor:

“... Râbıtasız olmaz. Çünkü râbıtanın amacı gafleti kovup kalbin zulmetini defederek şeytanın vesveselerinden kurtulmak suretiyle "râbıta-i hu­zur"a ermektir. Yani sâlik'in daima Allah'ın huzu­runda bulunduğu duygusuna ermesini sağlamak­tır. Her an Allah'ı karşımızda görür gibi yaşamak­tır. Bunu sağlamak zor bir iştir. Çünkü Allah mü­şahhas bir varlık değildir. Bunu kavramak için kulun zihnen ve manen yoğunlaşmasını sağlaya­cak müşahhas bir objeye ihtiyaç vardır. Tasav­vufta bu obje Allah'ın en mükemmel tecellilerinin mazharı olan "insân-ı kâmil" konumundaki şeyh­tir. Sâlik önce bu insan-ı kâmile, ardından Hz. Rasûl’e ve onun ardından Rabb-i Müteâl’e kalbini rabtetmeli ve bu suretle huzur-i kalbe erip fena fillâh'a varmalıdır. Râbıtaya somuttan soyuta geçmek için ihtiyaç vardır. İnsanoğlu doğrudan "Her nerede bulunursa bulunsun Allah'ın huzu­runda olduğu" duygusunu canlı tutabilmede zor­lanmaktadır. Buna muktedir olabilenler için râbı­taya ihtiyaç yoktur[1].”

Bu ifadelere göre Râbıta, İnsan-ı kâmil konu­mundaki şeyhe yapılır. İnsan-ı kâmil, son derece tehlikeli bir kavramdır. Şeyhi doğrudan doğruya Allah yerine koymaktır. Bunun böyle olduğunu daha sonra, Sayın YILMAZ’ın Altınoluk dergisine yazdığı bir yazıdan okuyacağız.

Sayın YILMAZ’a göre râbıtanın gerekçesi şu­dur: “... Allah müşahhas[2] (somut) bir varlık değil­dir. Bunu kavramak için kulun zihnen ve manen yoğunlaşmasını sağlayacak müşahhas (somut) bir objeye ihtiyaç vardır. Tasavvufta bu obje Al­lah'ın en mükemmel tecellilerinin mazharı olan "insân-ı kâmil" konumundaki şeyhtir...”

 Müşahhas, somut olan, gözle görülen ve kendine dokunulabilen demektir. Tecelli, gözük­mek, ortaya çıkmak an­lamınadır. Allah'ın tecelli etmesi de Allah'ın gözük­mesi veya gücünün or­taya çıkması anla­mına gelir. Mazhar, ise ortaya çıkma yeri demektir. Şeyhin, “Allah'ın en mü­kemmel tecellilerinin mazharı” olması, “Allah’ın kendinin veya gücünün en mükemmel şekilde, onun şahsında ortaya çıkması demek olur. Yani Allah, gözle görülen ve kendine dokunulan bir varlık olmadığından müridin, daima Allah'ın huzu­runda bulunduğu duygusuna ermesi için kalbini önce; Allah'ın en mükemmel görüntülerinin or­taya çıktığı "insân-ı kâmil" konumundaki şeyhe bağlamasına, zihnini ve hedefini onun üzerinde yoğunlaştırmasına ihtiyaç duyulur. İşte râbıtanın sebebi budur. Şeyh somut, Allah ise soyut bir varlıktır. Râbıta sayesinde somuttan soyuta, yani şeyhten Allah’a geçmek mümkün olur.

 Bunun daha açık ifadesi, müridin Allah’a ge­reği gibi kul olması için, önce şeyhe kul olmasını ve böylece bir kulluk eğitiminden geçmesini sağ­lamak maksadıyla râbıtanın gerekli görülmesidir.

Bu, müride Allah’ın bağışlamayacağı şirk su­çunu işleterek yaptığı bütün hayırların yok olma­sına sebep olmaktır. İslam adına böyle bir şeyi yapmaktan daha ağır bir suç olabilir mi?

 Müridin, önce şeyhe kul edildiği, “Biz Bilmeyiz Büyükler Bilir” başlığı altında verilen alıntılarda da görülecektir. Çünkü tarikatta “Mürit, nefsini yaratılmışların en hakiri görecek[3] ve inanacak ki, Allah ile bitecek işi ancak şeyhinin araya girmesi ile olacaktır[4].” O zaman ona yakışan, şeyhine karşı yıkayıcı önünde ölü gibi olmasıdır[5].”

Sayın YILMAZ, yukarıda, râbıta ile ilgili sözle­rini şöyle devam ettiriyor:

“....Sâlik önce bu insan-ı kâmile (yani şeyhe), ardından Hz. Rasûl’e ve onun ardından Rabb-i Müteâl’e kalbini rabtetmeli (bağlamalı) ve bu su­retle huzur-i kalbe erip fena fillâh'a varmalıdır.”

Allah ile kul arasına hiçbir şey girmemesi ge­rekirken araya önce şeyh, sonra Hz. Peygamber konulmaktadır. Hz. Peygamber Allah’ın Elçisidir. Elçi, birinin sözünü diğerine ulaştıran kişidir. Allah kendi sözlerini ona vahiy yoluyla bildirmiş, o da onları bize ulaştırmıştır. Ne ayette, ne hadiste ne de onun herhangi bir uygulamasında Sayın YILMAZ’a delil olabilecek bir şey bulunabilir. El­çiyi, elçilik görevi dışında, Allah ile kul arasında bir arabulucu saymak onu tanrılaştırmak olur. Şeyhe gelince, o olsa olsa bir öğretmen olabilir. Ona bundan ileri bir vasıf verilemez. Ama yuka­rıda o, bir tanrı yerine konmuştur.

Burada ayrıca fenâ fî’ş-şeyh, yani şeyh ile bütünleşme, fenâ fî’r-resûl Elçi ile bütünleşme ve fenâfillah, yani Allah ile bütünleşme gibi İslam ile ilgisi olmayan Hint kaynaklı kavram­lar kullanılmaktadır. Sayın Ahmet TAŞGETİ­REN’in, Altınoluk dergisinin Nisan 2001 sayı­sında kullandığı şu cümleler bu an­layışın in­sanı ne hale getirdiğini göstermek­tedir:

Sayın TAŞGETİREN diyor ki;

 “...tasavvufun bilinen simaları, “Muhammed’in ayağının tozu olmayı en büyük şeref bilmişler[6]”

Allah bize değer vermiş ve Elçisini göndermiş. Bize düşen, şükredip o Elçinin tebliğlerini kavra­mak ve Allah’ın isteklerini yerine getirmektir. Al­lah, Hz. Muhammed’i elçi yapmakla onun değe­rini düşürüp bizim değerimizi abartmış mı ki, onun ayağının tozu olmayı şeref bilerek yapılan bir yanlışı düzeltmiş olalım. Bu, Kitap ve Sün­net’in neresine sığar?

Tasavvufun bilinen simaları bu sözü kendileri için değil, ama müritler için söylemiş olabilirler. Onlara göre mürit kendini, yaratılmışların en ha­kiri görmelidir. Kendileri ise pek yüce bir yerde bilinirler. Çünkü Sayın TAŞGETİREN’e göre mürşit, “insanların kalbini emanet etmeleri, ken­disi ile bütünleşme çabası içine girmeleri, teslimi­yet diye nitelenebilecek bir bütünleşme arayışı içinde olmaları gereken kişidir[7].” O tasavvuf büyükleri, bu gibi şeyler için Hz. Peygamberin adını kullanmasalar kimi inandırabilirler?

Kalbini birine teslim eden kişi, bunu din adına yapmışsa, gerçekten “yaratılmışların en hakiri” durumuna düşmüş olur. Bu kişi, kalbini teslim ettiği şeyhi, ister istemez yaratılmışların en şeref­lisi görecektir. Bunun böyle olduğu, ileride Sayın YILMAZ’ın yazılarında açıkça görülecektir.

Kur’an, Allah’a teslim olmayı; tasavvuf, şeyhe teslim olmayı emreder. Arada korkunç bir fark vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

De ki: Allah'ın yakınından bize ne bir fayda ne de za­rar verecek olanı çağıralım da Allah bizi doğru yola sokmuşken ökçelerimiz üzerine geri çevirilmiş mi olalım? Tıpkı şeytanların açık ara­ziye çektikleri şaşkın kimse gibi mi? Hem onu, "Bize gel." diye doğru yola çağıran arkadaşları da olsun. Onlara de ki, "Doğru yol ancak Allah'ın yoludur. Bize verilmiş olan emir, alemlerin Rabbine teslim olmamız içindir. (En'am 6/71)

Kur’an, Allah'ın yakınından bize ne bir fayda ne de za­rar verecek olanlar kapsamına Hz. Pey­gamberi de sokar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

" De ki: "Benim size ne zarar vermeye gücüm vardır, ne de sizi olgunlaştırmaya.

De ki: "Beni Allah'ın azabından  hiç kimse kurta­ramaz. Ben ondan başka bir sığınak da bula­mam.

Benimkisi yalnız Allah'tan olanı, onun gön­der­diklerini tebliğdir o kadar." (Cin 72/21-23)

"(Ya Muhammed) De ki: "Allah'ın dilemesi dı­şında ben ken­dime bile bir fayda ve zarar vere­cek durumda değilim."  (Araf 7/188)

 


 

[1]- YILMAZ, Tasavvufla İlgili Sorular,  s. 501.

[2] - Yani Allah, elle tutulup, gözle görülen bir varlık değildir.

[3] -Muhammed b. Abdullah Hani, Adâb, s. 173.

[4] -Muhammed b. Abdullah Hani, Adâb, s. 172.

[5] -Muhammed b. Abdullah Hani, Adâb, s. 173.

[6] - Ahmet TAŞGETİREN, Tasavvufa Karşı Olmak, Altınoluk, Nisan 2001.

[7] - Ahmet TAŞGETİREN, Tasavvufa Karşı Olmak. İfade tam olarak şöyledir: “...insanların kalbini emanet etmeleri, kendisi ile bütünleşme çabası içine girmeleri, teslimiyet diye nitelenebilecek bir bütünleşme arayışı içinde olmaları söz konusudur...Mürşide böyle bakar tasavvuf...”